30 Nisan 2007 Pazartesi

İstanbul'un Renkleri-2




İstanbul’un her köşesi ayrı tual… Bir boş duvar, bir sahil rıhtımı…Bu fotoğrafları çektiğim yer Suadiye… Benim her İstanbul’a gidişimde oturup denize dalıp gittiğim taş iskelem dolu olunca yoluma devam etmiş, burayı keşfetmiştim. Artık İstanbul’da kendime ait bir köşem daha var, bulabilene aşk olsun beni...




Canım Kibariye'ye gecemin sesi olduğu için sevgilerimle...

İstanbul'un Renkleri-2




İstanbul’un her köşesi ayrı tual… Bir boş duvar, bir sahil rıhtımı…Bu fotoğrafları çektiğim yer Suadiye… Benim her İstanbul’a gidişimde oturup denize dalıp gittiğim taş iskelem dolu olunca yoluma devam etmiş, burayı keşfetmiştim. Artık İstanbul’da kendime ait bir köşem daha var, bulabilene aşk olsun beni...




Canım Kibariye'ye gecemin sesi olduğu için sevgilerimle...

İstanbul'un Renkleri-2




İstanbul’un her köşesi ayrı tual… Bir boş duvar, bir sahil rıhtımı…Bu fotoğrafları çektiğim yer Suadiye… Benim her İstanbul’a gidişimde oturup denize dalıp gittiğim taş iskelem dolu olunca yoluma devam etmiş, burayı keşfetmiştim. Artık İstanbul’da kendime ait bir köşem daha var, bulabilene aşk olsun beni...




Canım Kibariye'ye gecemin sesi olduğu için sevgilerimle...

İstanbul'un Renkleri


Eminönü’deki Yenicami’nin hemen solundaki sokaktan girip yukarıya doğru çıkarsanız Tahtakale’nin mahşeri kalabalığı karşılar sizi… Tahtakale’de ise adım başı nişan alışverişine gelmiş genç çiftleri, kumaş seçen yaşlı teyzeleri ve yazmacı dükkanlarında çeyiz işleyenleri görürsünüz. Sesler bir süre sonra ayırt edilemez hale gelir, renkler gözü yormaya başlar ama pes etmeyip tırmandığınız dimdik yokuşun ucunda Kapalıçarşı bekler sizi bütün serinliğiyle. Kapalıçarşı çıkışında ise Boşnak böreği satan bir dükkandan peynirli böreğinizi alıp kendinizi aşağı doğru vurusanız Sultanahmet'i bulursunuz...


Siz İstanbul’u maviden mi ibaret sanırsınız? İstanbul’un zamanında dünyanın en güzel mavisine boyanmış olduğu doğrudur doğru olmasına ama dünyanın en güzel mavisinin yalnız başına Yeditepe’yi anlatmaya yetmeyeceği görülmüş olsa gerek ki dünyanın en güzel güneşi de İstanbul’a bahşedilmiştir. Eğer İstanbul’da güneşli bir günse bütün renkler birbiriyle yarışır hangimiz daha güzeliz diye…


Kolaysa siz karar verin: Ben mi daha güzelim?


Yoksa ben mi?

İstanbul'un Renkleri


Eminönü’deki Yenicami’nin hemen solundaki sokaktan girip yukarıya doğru çıkarsanız Tahtakale’nin mahşeri kalabalığı karşılar sizi… Tahtakale’de ise adım başı nişan alışverişine gelmiş genç çiftleri, kumaş seçen yaşlı teyzeleri ve yazmacı dükkanlarında çeyiz işleyenleri görürsünüz. Sesler bir süre sonra ayırt edilemez hale gelir, renkler gözü yormaya başlar ama pes etmeyip tırmandığınız dimdik yokuşun ucunda Kapalıçarşı bekler sizi bütün serinliğiyle. Kapalıçarşı çıkışında ise Boşnak böreği satan bir dükkandan peynirli böreğinizi alıp kendinizi aşağı doğru vurusanız Sultanahmet'i bulursunuz...


Siz İstanbul’u maviden mi ibaret sanırsınız? İstanbul’un zamanında dünyanın en güzel mavisine boyanmış olduğu doğrudur doğru olmasına ama dünyanın en güzel mavisinin yalnız başına Yeditepe’yi anlatmaya yetmeyeceği görülmüş olsa gerek ki dünyanın en güzel güneşi de İstanbul’a bahşedilmiştir. Eğer İstanbul’da güneşli bir günse bütün renkler birbiriyle yarışır hangimiz daha güzeliz diye…


Kolaysa siz karar verin: Ben mi daha güzelim?


Yoksa ben mi?

İstanbul'un Renkleri


Eminönü’deki Yenicami’nin hemen solundaki sokaktan girip yukarıya doğru çıkarsanız Tahtakale’nin mahşeri kalabalığı karşılar sizi… Tahtakale’de ise adım başı nişan alışverişine gelmiş genç çiftleri, kumaş seçen yaşlı teyzeleri ve yazmacı dükkanlarında çeyiz işleyenleri görürsünüz. Sesler bir süre sonra ayırt edilemez hale gelir, renkler gözü yormaya başlar ama pes etmeyip tırmandığınız dimdik yokuşun ucunda Kapalıçarşı bekler sizi bütün serinliğiyle. Kapalıçarşı çıkışında ise Boşnak böreği satan bir dükkandan peynirli böreğinizi alıp kendinizi aşağı doğru vurusanız Sultanahmet'i bulursunuz...


Siz İstanbul’u maviden mi ibaret sanırsınız? İstanbul’un zamanında dünyanın en güzel mavisine boyanmış olduğu doğrudur doğru olmasına ama dünyanın en güzel mavisinin yalnız başına Yeditepe’yi anlatmaya yetmeyeceği görülmüş olsa gerek ki dünyanın en güzel güneşi de İstanbul’a bahşedilmiştir. Eğer İstanbul’da güneşli bir günse bütün renkler birbiriyle yarışır hangimiz daha güzeliz diye…


Kolaysa siz karar verin: Ben mi daha güzelim?


Yoksa ben mi?

Oburcuğun İstanbul Rehberi...


Şehr-i İstanbul’da çenesi hiç durmadan gezenlerden misiniz? Beşiktaş vapurunu simitsiz, okuldan kaçmaları mısırsız, Ada gezmelerini sakızlı dondurmasız, soğuk kış akşamlarını kestane kebapsız ya da akşam yemeğinizi pancar turşusuz düşünemeyenlerdenseniz eğer siz de benim gibi, İstanbul bütün yeme-içme adabıyla ve her köşe başındaki seyyarlarıyla sizi bekler… Bütün bu abur-cuburların sonunda akşam vakti çöktüğünde Balıkpazarı ya da Burgazada’da bir kadeh rakınız ve beyaz peyniriniz sizi bekliyorsa değmeyin keyfinize...




Oburcuğun İstanbul Rehberi...


Şehr-i İstanbul’da çenesi hiç durmadan gezenlerden misiniz? Beşiktaş vapurunu simitsiz, okuldan kaçmaları mısırsız, Ada gezmelerini sakızlı dondurmasız, soğuk kış akşamlarını kestane kebapsız ya da akşam yemeğinizi pancar turşusuz düşünemeyenlerdenseniz eğer siz de benim gibi, İstanbul bütün yeme-içme adabıyla ve her köşe başındaki seyyarlarıyla sizi bekler… Bütün bu abur-cuburların sonunda akşam vakti çöktüğünde Balıkpazarı ya da Burgazada’da bir kadeh rakınız ve beyaz peyniriniz sizi bekliyorsa değmeyin keyfinize...




Oburcuğun İstanbul Rehberi...


Şehr-i İstanbul’da çenesi hiç durmadan gezenlerden misiniz? Beşiktaş vapurunu simitsiz, okuldan kaçmaları mısırsız, Ada gezmelerini sakızlı dondurmasız, soğuk kış akşamlarını kestane kebapsız ya da akşam yemeğinizi pancar turşusuz düşünemeyenlerdenseniz eğer siz de benim gibi, İstanbul bütün yeme-içme adabıyla ve her köşe başındaki seyyarlarıyla sizi bekler… Bütün bu abur-cuburların sonunda akşam vakti çöktüğünde Balıkpazarı ya da Burgazada’da bir kadeh rakınız ve beyaz peyniriniz sizi bekliyorsa değmeyin keyfinize...




29 Nisan 2007 Pazar

Kurşunlu'da köylülerin direnişi sürüyor




[Sesonline] ANTALYA- Antalya Kurşunlu'da köylülerin verimli topraklarına, ağaçlarına yaşamlarına ve geleceklerine yapılan bir saldırı olarak niteledikleri "Taş Ocakları"na karşı direnişleri sürüyor. İşletme izni aldıkları taşocağı için çalışmalara başlamak isteyen şirketin iş araçlarına engel olmak isteyen 30 köylü Jandarma tarafından göz altına alındı. Ormanı talan edenTaş Ocağı'nın eski Orman Bakanı Hasan Ekinci'nin kardeşine ait olduğu anlaşıldı.


Ezgi'nin Notu: Düşünmekle kalmayın, birşeyler yapın. Reel destek veremeseniz de Alternatif-İstanbul'un yan menüsünde gördüğünüz gibi bir ibare yerleştirin websitelerinize/ bloglarınıza. Sivil İnsiyatif etiketine tıklarsanız eğer Sorgun Platformu'nun orman tahsisleriyle ilgili raporlarına ve dökümanlarına ulaşabilirsiniz. Uyanın!

Kurşunlu'da köylülerin direnişi sürüyor




[Sesonline] ANTALYA- Antalya Kurşunlu'da köylülerin verimli topraklarına, ağaçlarına yaşamlarına ve geleceklerine yapılan bir saldırı olarak niteledikleri "Taş Ocakları"na karşı direnişleri sürüyor. İşletme izni aldıkları taşocağı için çalışmalara başlamak isteyen şirketin iş araçlarına engel olmak isteyen 30 köylü Jandarma tarafından göz altına alındı. Ormanı talan edenTaş Ocağı'nın eski Orman Bakanı Hasan Ekinci'nin kardeşine ait olduğu anlaşıldı.


Ezgi'nin Notu: Düşünmekle kalmayın, birşeyler yapın. Reel destek veremeseniz de Alternatif-İstanbul'un yan menüsünde gördüğünüz gibi bir ibare yerleştirin websitelerinize/ bloglarınıza. Sivil İnsiyatif etiketine tıklarsanız eğer Sorgun Platformu'nun orman tahsisleriyle ilgili raporlarına ve dökümanlarına ulaşabilirsiniz. Uyanın!

Kurşunlu'da köylülerin direnişi sürüyor




[Sesonline] ANTALYA- Antalya Kurşunlu'da köylülerin verimli topraklarına, ağaçlarına yaşamlarına ve geleceklerine yapılan bir saldırı olarak niteledikleri "Taş Ocakları"na karşı direnişleri sürüyor. İşletme izni aldıkları taşocağı için çalışmalara başlamak isteyen şirketin iş araçlarına engel olmak isteyen 30 köylü Jandarma tarafından göz altına alındı. Ormanı talan edenTaş Ocağı'nın eski Orman Bakanı Hasan Ekinci'nin kardeşine ait olduğu anlaşıldı.


Ezgi'nin Notu: Düşünmekle kalmayın, birşeyler yapın. Reel destek veremeseniz de Alternatif-İstanbul'un yan menüsünde gördüğünüz gibi bir ibare yerleştirin websitelerinize/ bloglarınıza. Sivil İnsiyatif etiketine tıklarsanız eğer Sorgun Platformu'nun orman tahsisleriyle ilgili raporlarına ve dökümanlarına ulaşabilirsiniz. Uyanın!

28 Nisan 2007 Cumartesi

Straw Dogs


Bir film düşünün, hem çekildiği yıllarda ortalığı hacamat etsin, hem “Clockwork Orange/ Otomatik Portakal” ile birlikte gelmiş geçmiş en iyi psikolojik gerilim/şiddet filmi janrını paylaşsın, hem de şiddeti görselleştiriyor/sanatsallaştırıyor diye eleştirilere sürekli maruz kalan Quentin Tarantino’nun Reservoir Dogs filmine ilham versin… Tarantino sadece Uzakdoğu sinemasının samuraylarından feyz alıyor sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz, 1991 yapımı “Reservoir Dogs”un ağa babası 1971 yılında, Tarantino daha kısa pantolonla dolaşırken çekilen “Straw Dogs” tur.

Bir Sam Peckinpah filmi olan “Straw Dogs” aynı dönemde vizyona birlikte girdiği “Clockwork Orange” ile birlikte döneminin en cesur ve yırtıcı filmi olarak etiketlenir. Ulu Kubrick’in Antony Burgess’in aynı adlı romanından uyarladığı “Clockwork Orange” ile bir ortak noktası da insan doğasındaki şiddeti olanca açıklığıyla sunmasıdır. “Clockwork Orange” filminin baş karakteri Alex’in gizlemeye gerek duymadığı şiddet eğilimine karşın “Straw Dogs” ta melul ve kendi halinde bir adamın gelişen olaylar neticesinde nasıl dellenebileceği anlatılır.

Dustin Hoffman karısıyla birlikte Amerika'nın şiddet dolu ortamından kaçıp İngiltere'nin kırsalına yerleşme kararı alan ve sakinliği sinir bozucu David Summer’ı başarıyla canlandırır, öyle ki filmin bitimine doğru işler çığrından çıktığında dahi garip bir sükunetle karışık saldırcaktır evine zorla girenlere. Ancak filmin son sahnesinde “Clockwork Orange” da Alex’in her yakıp yıkışından sonra yüzüne yerleşen ifadenin aynısı David’in yüzüne de yerleşir: şiddet ve güç gösterisi sonucunda sağlanan tatminin hoşnutluğudur bu ifade bir anlamda. “Fight Club” da benzer bir hoşnutluğu Edward Norton yüzüne yumrukları bir bir yerken ya da Michael Haneke’nin “Funny Games” filminde kurban aileye işkence çektiren iki gencin yüzünde de görürüz. Bütün bu filmler “Straw Dogs”tan ilham almışlardır dersek yanılıyor olmayız belki de. “Straw Dogs” her sahnesiyle sosyolojik/ psikolojik açıdan derin derin incelenen, Amy’nin (Susan George) tecavüze uğradığı sahneyle feministlerin oklarına hedef olan, Henry Niles karakteriyle Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” ına gönderme yapan, Peckinpah’ın David ve Amy’nin evliliği üzerinden kadınlara karşı olanca kinini döküp saçtığı için en kişisel filmlerinden biri olarak lanse edilen, “herkes herkesi ısırabilir” temalı bir ustalık işidir. Filmin en çok tartışılan sahnesi Amy’nin tecavüze uğramasıdır, işbu sahnede Susan George zevk alıyormuş gibi oynamakla suçlanmıştır ama ben özellikle anal tecavüz sahnesinde tiksintiden başka bir şey göremedim oyuncunun yüzünde. Bu sahneyi iyi irdelemek için kırpılmamış/ sansürsüz bir kopyasını bulmanızı öneririm, piyasadaki DVD’si hem yorumlamak açısından, hem de içeriği açısından gayet başarılı. Demek istiyorum ki, bu filmi gösteren televizyon kanallarına güvenmeyin, RTÜK engeline takılırsınız. Sansür demişken filmin yukarıda sayılan ve daha pek çok nedenle gösterime girmesinin geciktiğini belirtmekte fayda var.

Şiddet, şiddet, şiddet… İD... Kadına yönelik şiddet direkt bedenine yönelik, bedenine sahip olmak yönünde ilerlerken erkekler arasında ise bir güç savaşına/ alanını savunma mekanizmasıma dönüşüyor filmde. David’in kutsal saydığı bütün değerleri bir bir elden geçiyor, önce karısına sahip olunuyor, sonra evine zorla giriliyor. David’in bütün bunlar olurken ki tavrı gayet açık: "This is my home, I can't let them in/ Burası benim evim, girmelerine izin vermem." Dedik ya film bütün insanlar dellenebilir, en nihayetinde içimizde var törpülenemeyen/ törpülenmemesi de gereken şiddet eğilimleri (törpülenmemesi gereken dedim ya bizim hoca duysa binmişti tepeme şiddeti iyi bir şeymiş gibi sunmayın diye. Burada nedensiz/ saçma sapan bir eğilimden söz etmiyoruz, David sınırlarını koruyor bütün evrim zincirindeki akrabaları gibi… Nedensiz şiddet üzerine ise “Funny Games” desem açıklayıcı olur sanırım, “Barda” yakın zaman Türk Sineması örneklerinden biri, iyi/ kötü tartışılır olmak kaydıyla….) her daim mevcut ve tatmin ettiğimizde yüzümüze hoşnut bir ifade de gelip konuyor. Hoffman yüzünden dinginlik akan zeki/ iyi/ aziz David karakterini öyle bir oynuyor ki ben filmin son yarım saatine kadar “ne uyuşuk/ hantal adamsın be kardeşim” diye oturduğum yerde duramamış, söylenmiş de söylenmiştim. Bu da benim içimdeki şeytan olsa gerek, neyse ki David kaynar sularla milleti haşlamaya, ayı kapanında yakalamaya, tüfekle ayaklarından vurmaya başladı da hantal yaftasından kurtuldu. Bir ayrıntı da Amy'nin uğradığı tecavüzden David'in haberinin olmayışı, karısına tecavüz eden adamı O'nu linç etmek isteyen kasabalılardan kurtarmak için can siperhane savaşmasıdır. (Henry, Janine adlı bir genç kızı boğarak öldürür. Kızın babası Tom ve diğer kasabalılar Henry'i linç etmek isterler. Bu kasabalı bilinci de Dogville'i mi andırıyor ne?) Filmin sonu ise ayrı bir ders/ izleyiniz görünüz… "Straw Dogs"u yeniden izlemek Mazhar’ın karısıyla internet kebabı/ yahnisi muhabbeti yaptığı o ilginç reklam filminin zırt pırt karşıma çıktığı dönemde iyi geldi ama içimizdeki canavarı zaptedelim. Gerçek hayattaki şiddet ne Kitano’nun filmlerindeki gibi şiirsel, ne Tarantino filmlerindeki gibi ironik zira…(mesaj kaygılı son bağlama, hellö örtmenim, sizin öğrencinizim!)

Straw Dogs


Bir film düşünün, hem çekildiği yıllarda ortalığı hacamat etsin, hem “Clockwork Orange/ Otomatik Portakal” ile birlikte gelmiş geçmiş en iyi psikolojik gerilim/şiddet filmi janrını paylaşsın, hem de şiddeti görselleştiriyor/sanatsallaştırıyor diye eleştirilere sürekli maruz kalan Quentin Tarantino’nun Reservoir Dogs filmine ilham versin… Tarantino sadece Uzakdoğu sinemasının samuraylarından feyz alıyor sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz, 1991 yapımı “Reservoir Dogs”un ağa babası 1971 yılında, Tarantino daha kısa pantolonla dolaşırken çekilen “Straw Dogs” tur.

Bir Sam Peckinpah filmi olan “Straw Dogs” aynı dönemde vizyona birlikte girdiği “Clockwork Orange” ile birlikte döneminin en cesur ve yırtıcı filmi olarak etiketlenir. Ulu Kubrick’in Antony Burgess’in aynı adlı romanından uyarladığı “Clockwork Orange” ile bir ortak noktası da insan doğasındaki şiddeti olanca açıklığıyla sunmasıdır. “Clockwork Orange” filminin baş karakteri Alex’in gizlemeye gerek duymadığı şiddet eğilimine karşın “Straw Dogs” ta melul ve kendi halinde bir adamın gelişen olaylar neticesinde nasıl dellenebileceği anlatılır.

Dustin Hoffman karısıyla birlikte Amerika'nın şiddet dolu ortamından kaçıp İngiltere'nin kırsalına yerleşme kararı alan ve sakinliği sinir bozucu David Summer’ı başarıyla canlandırır, öyle ki filmin bitimine doğru işler çığrından çıktığında dahi garip bir sükunetle karışık saldırcaktır evine zorla girenlere. Ancak filmin son sahnesinde “Clockwork Orange” da Alex’in her yakıp yıkışından sonra yüzüne yerleşen ifadenin aynısı David’in yüzüne de yerleşir: şiddet ve güç gösterisi sonucunda sağlanan tatminin hoşnutluğudur bu ifade bir anlamda. “Fight Club” da benzer bir hoşnutluğu Edward Norton yüzüne yumrukları bir bir yerken ya da Michael Haneke’nin “Funny Games” filminde kurban aileye işkence çektiren iki gencin yüzünde de görürüz. Bütün bu filmler “Straw Dogs”tan ilham almışlardır dersek yanılıyor olmayız belki de. “Straw Dogs” her sahnesiyle sosyolojik/ psikolojik açıdan derin derin incelenen, Amy’nin (Susan George) tecavüze uğradığı sahneyle feministlerin oklarına hedef olan, Henry Niles karakteriyle Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” ına gönderme yapan, Peckinpah’ın David ve Amy’nin evliliği üzerinden kadınlara karşı olanca kinini döküp saçtığı için en kişisel filmlerinden biri olarak lanse edilen, “herkes herkesi ısırabilir” temalı bir ustalık işidir. Filmin en çok tartışılan sahnesi Amy’nin tecavüze uğramasıdır, işbu sahnede Susan George zevk alıyormuş gibi oynamakla suçlanmıştır ama ben özellikle anal tecavüz sahnesinde tiksintiden başka bir şey göremedim oyuncunun yüzünde. Bu sahneyi iyi irdelemek için kırpılmamış/ sansürsüz bir kopyasını bulmanızı öneririm, piyasadaki DVD’si hem yorumlamak açısından, hem de içeriği açısından gayet başarılı. Demek istiyorum ki, bu filmi gösteren televizyon kanallarına güvenmeyin, RTÜK engeline takılırsınız. Sansür demişken filmin yukarıda sayılan ve daha pek çok nedenle gösterime girmesinin geciktiğini belirtmekte fayda var.

Şiddet, şiddet, şiddet… İD... Kadına yönelik şiddet direkt bedenine yönelik, bedenine sahip olmak yönünde ilerlerken erkekler arasında ise bir güç savaşına/ alanını savunma mekanizmasıma dönüşüyor filmde. David’in kutsal saydığı bütün değerleri bir bir elden geçiyor, önce karısına sahip olunuyor, sonra evine zorla giriliyor. David’in bütün bunlar olurken ki tavrı gayet açık: "This is my home, I can't let them in/ Burası benim evim, girmelerine izin vermem." Dedik ya film bütün insanlar dellenebilir, en nihayetinde içimizde var törpülenemeyen/ törpülenmemesi de gereken şiddet eğilimleri (törpülenmemesi gereken dedim ya bizim hoca duysa binmişti tepeme şiddeti iyi bir şeymiş gibi sunmayın diye. Burada nedensiz/ saçma sapan bir eğilimden söz etmiyoruz, David sınırlarını koruyor bütün evrim zincirindeki akrabaları gibi… Nedensiz şiddet üzerine ise “Funny Games” desem açıklayıcı olur sanırım, “Barda” yakın zaman Türk Sineması örneklerinden biri, iyi/ kötü tartışılır olmak kaydıyla….) her daim mevcut ve tatmin ettiğimizde yüzümüze hoşnut bir ifade de gelip konuyor. Hoffman yüzünden dinginlik akan zeki/ iyi/ aziz David karakterini öyle bir oynuyor ki ben filmin son yarım saatine kadar “ne uyuşuk/ hantal adamsın be kardeşim” diye oturduğum yerde duramamış, söylenmiş de söylenmiştim. Bu da benim içimdeki şeytan olsa gerek, neyse ki David kaynar sularla milleti haşlamaya, ayı kapanında yakalamaya, tüfekle ayaklarından vurmaya başladı da hantal yaftasından kurtuldu. Bir ayrıntı da Amy'nin uğradığı tecavüzden David'in haberinin olmayışı, karısına tecavüz eden adamı O'nu linç etmek isteyen kasabalılardan kurtarmak için can siperhane savaşmasıdır. (Henry, Janine adlı bir genç kızı boğarak öldürür. Kızın babası Tom ve diğer kasabalılar Henry'i linç etmek isterler. Bu kasabalı bilinci de Dogville'i mi andırıyor ne?) Filmin sonu ise ayrı bir ders/ izleyiniz görünüz… "Straw Dogs"u yeniden izlemek Mazhar’ın karısıyla internet kebabı/ yahnisi muhabbeti yaptığı o ilginç reklam filminin zırt pırt karşıma çıktığı dönemde iyi geldi ama içimizdeki canavarı zaptedelim. Gerçek hayattaki şiddet ne Kitano’nun filmlerindeki gibi şiirsel, ne Tarantino filmlerindeki gibi ironik zira…(mesaj kaygılı son bağlama, hellö örtmenim, sizin öğrencinizim!)

Straw Dogs


Bir film düşünün, hem çekildiği yıllarda ortalığı hacamat etsin, hem “Clockwork Orange/ Otomatik Portakal” ile birlikte gelmiş geçmiş en iyi psikolojik gerilim/şiddet filmi janrını paylaşsın, hem de şiddeti görselleştiriyor/sanatsallaştırıyor diye eleştirilere sürekli maruz kalan Quentin Tarantino’nun Reservoir Dogs filmine ilham versin… Tarantino sadece Uzakdoğu sinemasının samuraylarından feyz alıyor sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz, 1991 yapımı “Reservoir Dogs”un ağa babası 1971 yılında, Tarantino daha kısa pantolonla dolaşırken çekilen “Straw Dogs” tur.

Bir Sam Peckinpah filmi olan “Straw Dogs” aynı dönemde vizyona birlikte girdiği “Clockwork Orange” ile birlikte döneminin en cesur ve yırtıcı filmi olarak etiketlenir. Ulu Kubrick’in Antony Burgess’in aynı adlı romanından uyarladığı “Clockwork Orange” ile bir ortak noktası da insan doğasındaki şiddeti olanca açıklığıyla sunmasıdır. “Clockwork Orange” filminin baş karakteri Alex’in gizlemeye gerek duymadığı şiddet eğilimine karşın “Straw Dogs” ta melul ve kendi halinde bir adamın gelişen olaylar neticesinde nasıl dellenebileceği anlatılır.

Dustin Hoffman karısıyla birlikte Amerika'nın şiddet dolu ortamından kaçıp İngiltere'nin kırsalına yerleşme kararı alan ve sakinliği sinir bozucu David Summer’ı başarıyla canlandırır, öyle ki filmin bitimine doğru işler çığrından çıktığında dahi garip bir sükunetle karışık saldırcaktır evine zorla girenlere. Ancak filmin son sahnesinde “Clockwork Orange” da Alex’in her yakıp yıkışından sonra yüzüne yerleşen ifadenin aynısı David’in yüzüne de yerleşir: şiddet ve güç gösterisi sonucunda sağlanan tatminin hoşnutluğudur bu ifade bir anlamda. “Fight Club” da benzer bir hoşnutluğu Edward Norton yüzüne yumrukları bir bir yerken ya da Michael Haneke’nin “Funny Games” filminde kurban aileye işkence çektiren iki gencin yüzünde de görürüz. Bütün bu filmler “Straw Dogs”tan ilham almışlardır dersek yanılıyor olmayız belki de. “Straw Dogs” her sahnesiyle sosyolojik/ psikolojik açıdan derin derin incelenen, Amy’nin (Susan George) tecavüze uğradığı sahneyle feministlerin oklarına hedef olan, Henry Niles karakteriyle Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” ına gönderme yapan, Peckinpah’ın David ve Amy’nin evliliği üzerinden kadınlara karşı olanca kinini döküp saçtığı için en kişisel filmlerinden biri olarak lanse edilen, “herkes herkesi ısırabilir” temalı bir ustalık işidir. Filmin en çok tartışılan sahnesi Amy’nin tecavüze uğramasıdır, işbu sahnede Susan George zevk alıyormuş gibi oynamakla suçlanmıştır ama ben özellikle anal tecavüz sahnesinde tiksintiden başka bir şey göremedim oyuncunun yüzünde. Bu sahneyi iyi irdelemek için kırpılmamış/ sansürsüz bir kopyasını bulmanızı öneririm, piyasadaki DVD’si hem yorumlamak açısından, hem de içeriği açısından gayet başarılı. Demek istiyorum ki, bu filmi gösteren televizyon kanallarına güvenmeyin, RTÜK engeline takılırsınız. Sansür demişken filmin yukarıda sayılan ve daha pek çok nedenle gösterime girmesinin geciktiğini belirtmekte fayda var.

Şiddet, şiddet, şiddet… İD... Kadına yönelik şiddet direkt bedenine yönelik, bedenine sahip olmak yönünde ilerlerken erkekler arasında ise bir güç savaşına/ alanını savunma mekanizmasıma dönüşüyor filmde. David’in kutsal saydığı bütün değerleri bir bir elden geçiyor, önce karısına sahip olunuyor, sonra evine zorla giriliyor. David’in bütün bunlar olurken ki tavrı gayet açık: "This is my home, I can't let them in/ Burası benim evim, girmelerine izin vermem." Dedik ya film bütün insanlar dellenebilir, en nihayetinde içimizde var törpülenemeyen/ törpülenmemesi de gereken şiddet eğilimleri (törpülenmemesi gereken dedim ya bizim hoca duysa binmişti tepeme şiddeti iyi bir şeymiş gibi sunmayın diye. Burada nedensiz/ saçma sapan bir eğilimden söz etmiyoruz, David sınırlarını koruyor bütün evrim zincirindeki akrabaları gibi… Nedensiz şiddet üzerine ise “Funny Games” desem açıklayıcı olur sanırım, “Barda” yakın zaman Türk Sineması örneklerinden biri, iyi/ kötü tartışılır olmak kaydıyla….) her daim mevcut ve tatmin ettiğimizde yüzümüze hoşnut bir ifade de gelip konuyor. Hoffman yüzünden dinginlik akan zeki/ iyi/ aziz David karakterini öyle bir oynuyor ki ben filmin son yarım saatine kadar “ne uyuşuk/ hantal adamsın be kardeşim” diye oturduğum yerde duramamış, söylenmiş de söylenmiştim. Bu da benim içimdeki şeytan olsa gerek, neyse ki David kaynar sularla milleti haşlamaya, ayı kapanında yakalamaya, tüfekle ayaklarından vurmaya başladı da hantal yaftasından kurtuldu. Bir ayrıntı da Amy'nin uğradığı tecavüzden David'in haberinin olmayışı, karısına tecavüz eden adamı O'nu linç etmek isteyen kasabalılardan kurtarmak için can siperhane savaşmasıdır. (Henry, Janine adlı bir genç kızı boğarak öldürür. Kızın babası Tom ve diğer kasabalılar Henry'i linç etmek isterler. Bu kasabalı bilinci de Dogville'i mi andırıyor ne?) Filmin sonu ise ayrı bir ders/ izleyiniz görünüz… "Straw Dogs"u yeniden izlemek Mazhar’ın karısıyla internet kebabı/ yahnisi muhabbeti yaptığı o ilginç reklam filminin zırt pırt karşıma çıktığı dönemde iyi geldi ama içimizdeki canavarı zaptedelim. Gerçek hayattaki şiddet ne Kitano’nun filmlerindeki gibi şiirsel, ne Tarantino filmlerindeki gibi ironik zira…(mesaj kaygılı son bağlama, hellö örtmenim, sizin öğrencinizim!)

27 Nisan 2007 Cuma

Hayat Tecrübeleri




Alıştım artık izlediğim/okuduğum her şeyi analiz etmeye, elimde liste var, soruyor misal: “Sinema kültürüne katkısı nedir?” “Metnin içinde geçen sözcükleri sayıp asıl anlamlarını yorumlayın. vs. vs.” Bir gün lazım olur diye Yeşilçam TV’ye abone oldum, çekirdeğimi alıp geçiyorum TV’nin karşısına, bahane de hazır: analiz. Asıl amacım hayat tecrübesi edinmek aslında. Türk filmleri biz genç kızlar için bir nevi anne/anane/babanne/komşu teyze…

Bu akşam “Alev Gibi Bir Kız” filminden ne öğrendim:

- Erkeklerin hiç istisnasız hepsi sizi yatağa atmak ister.

- Bu amaçları uğruna masum duygularınızla oyuncak gibi oynarlar.

- Ve hatta sahte nikah seremonisi düzenleyip sizi ağlarına düşürürler.

- “Evladım, o çingene kızı bizim şanlı ailemize uygun mu?” diye soran annelerine “Ah anne, sen canını sıkma, biraz oynaşıp bırakacağım.” derler.

- Allah’ın sopası yok ve de ilahi adalet denen bir şey var ki filmin sonunda duygularınızla oynayan adam size gerçekten aşık olduğunu fark eder.

- Bütün kadınlar dünya döndükçe aynı masallara kanacaklardır.

- Müstakbel kaynananız sizi yıllar önce cami avlusuna terk eden anneniz çıkabilir.

- Dolayısıyla filmin başlarında sizi kötü emellerine alet etmek isteyen utanmaz birdenbire erkek kardeşiniz oluverir.

- Üvey erkek kardeşiniz de olabilir.

- Üvey erkek kardeşinizle sevgili/evli olabilirsiniz.

- Mutlu son.

Türk Sineması’nın en absürd filmlerindendir bu. Sinema kültürüne katkısı var mıdır yok mudur bilmem ama benim keyfimi yerine getirdiği kesin. Tekrarını da seyrederim ben.

Filmi izlerken aklıma geldi, geçtiğimiz günlerde trende Ülker ile yemek yerken o kadar konuşmuş o kadar konuşmuştuk ki en sonunda konu kişisel özgürlüğe geldi dayandı, polis emeklisi bir teyzeden bir güzel ayar aldık sonunda. "Olmaz" dedi, "Gençlere göre özgürlük ne demek merak ediyorum." diye başladı, 25 yıllık tecrübesinde ne kadar çocuk aldıran, onunla bununla yatıp kalkan, uyuşturucu batağına düşmüş hatun varsa hepsini sayıp döktü. Teyzeye her ne kadar hatun milletinin kendine saygısı olması gerektiğinden, akıl fikir sahibi olmak gerektiğinden, kimsenin korumayacağından önce kendi gardımızı almamız gerektiğinden dem vurduysak da "öyle olmuyor işte" deyip durdu. Resmen ayar yani... Özgürlük deyince teyzenin aklına sadece özgür seksin gelmesi ne acı... Bir kızcağız varmış, o kadar çocuk aldırıyor, o kadar çocuk aldırıyormuş ki en sonunda doktor kıza "kızım sen hiç gelme, tuvalette başının çaresine bak" demiş. Bu olayın hemen akabinde 70 yaşındaki ev sahibimizden cinsellik dersleri aldık: "kızım, hepiniz boylu poslu kızlarsınız, bu yaşta yapılan hataların geri dönüşü olmaz bakın. İleride evlenmek istersiniz, kimse almaz sizi..." gibisinden şeyler işte...

Bazen düşünüyorum da keşke hiç büyümek zorunda kalmasaydık... Heyhat, canım Seyyal'in de dediği üzere: "Gitgide hayat geçiyor/ Neden gelmez bu trenler /Gitgide hayat geçiyor/ Neden gülmez bu inenler..."

seyyal taner - seni cok ozledim.mp3

Baştaki videoyu Ozan bulmuş çıkarmış. Televizyondan satış reklamlarının bir parodisi: Kestane Parlatma Makinası. Bütün çekirdek çıtlayarak Türk filmi seyreden ve dışarıdaki dünyanın tehlikelerinden film izleyerek haberdar olup gardını alan masumlar için gelsin.

Hayat Tecrübeleri




Alıştım artık izlediğim/okuduğum her şeyi analiz etmeye, elimde liste var, soruyor misal: “Sinema kültürüne katkısı nedir?” “Metnin içinde geçen sözcükleri sayıp asıl anlamlarını yorumlayın. vs. vs.” Bir gün lazım olur diye Yeşilçam TV’ye abone oldum, çekirdeğimi alıp geçiyorum TV’nin karşısına, bahane de hazır: analiz. Asıl amacım hayat tecrübesi edinmek aslında. Türk filmleri biz genç kızlar için bir nevi anne/anane/babanne/komşu teyze…

Bu akşam “Alev Gibi Bir Kız” filminden ne öğrendim:

- Erkeklerin hiç istisnasız hepsi sizi yatağa atmak ister.

- Bu amaçları uğruna masum duygularınızla oyuncak gibi oynarlar.

- Ve hatta sahte nikah seremonisi düzenleyip sizi ağlarına düşürürler.

- “Evladım, o çingene kızı bizim şanlı ailemize uygun mu?” diye soran annelerine “Ah anne, sen canını sıkma, biraz oynaşıp bırakacağım.” derler.

- Allah’ın sopası yok ve de ilahi adalet denen bir şey var ki filmin sonunda duygularınızla oynayan adam size gerçekten aşık olduğunu fark eder.

- Bütün kadınlar dünya döndükçe aynı masallara kanacaklardır.

- Müstakbel kaynananız sizi yıllar önce cami avlusuna terk eden anneniz çıkabilir.

- Dolayısıyla filmin başlarında sizi kötü emellerine alet etmek isteyen utanmaz birdenbire erkek kardeşiniz oluverir.

- Üvey erkek kardeşiniz de olabilir.

- Üvey erkek kardeşinizle sevgili/evli olabilirsiniz.

- Mutlu son.

Türk Sineması’nın en absürd filmlerindendir bu. Sinema kültürüne katkısı var mıdır yok mudur bilmem ama benim keyfimi yerine getirdiği kesin. Tekrarını da seyrederim ben.

Filmi izlerken aklıma geldi, geçtiğimiz günlerde trende Ülker ile yemek yerken o kadar konuşmuş o kadar konuşmuştuk ki en sonunda konu kişisel özgürlüğe geldi dayandı, polis emeklisi bir teyzeden bir güzel ayar aldık sonunda. "Olmaz" dedi, "Gençlere göre özgürlük ne demek merak ediyorum." diye başladı, 25 yıllık tecrübesinde ne kadar çocuk aldıran, onunla bununla yatıp kalkan, uyuşturucu batağına düşmüş hatun varsa hepsini sayıp döktü. Teyzeye her ne kadar hatun milletinin kendine saygısı olması gerektiğinden, akıl fikir sahibi olmak gerektiğinden, kimsenin korumayacağından önce kendi gardımızı almamız gerektiğinden dem vurduysak da "öyle olmuyor işte" deyip durdu. Resmen ayar yani... Özgürlük deyince teyzenin aklına sadece özgür seksin gelmesi ne acı... Bir kızcağız varmış, o kadar çocuk aldırıyor, o kadar çocuk aldırıyormuş ki en sonunda doktor kıza "kızım sen hiç gelme, tuvalette başının çaresine bak" demiş. Bu olayın hemen akabinde 70 yaşındaki ev sahibimizden cinsellik dersleri aldık: "kızım, hepiniz boylu poslu kızlarsınız, bu yaşta yapılan hataların geri dönüşü olmaz bakın. İleride evlenmek istersiniz, kimse almaz sizi..." gibisinden şeyler işte...

Bazen düşünüyorum da keşke hiç büyümek zorunda kalmasaydık... Heyhat, canım Seyyal'in de dediği üzere: "Gitgide hayat geçiyor/ Neden gelmez bu trenler /Gitgide hayat geçiyor/ Neden gülmez bu inenler..."

seyyal taner - seni cok ozledim.mp3

Baştaki videoyu Ozan bulmuş çıkarmış. Televizyondan satış reklamlarının bir parodisi: Kestane Parlatma Makinası. Bütün çekirdek çıtlayarak Türk filmi seyreden ve dışarıdaki dünyanın tehlikelerinden film izleyerek haberdar olup gardını alan masumlar için gelsin.

Hayat Tecrübeleri




Alıştım artık izlediğim/okuduğum her şeyi analiz etmeye, elimde liste var, soruyor misal: “Sinema kültürüne katkısı nedir?” “Metnin içinde geçen sözcükleri sayıp asıl anlamlarını yorumlayın. vs. vs.” Bir gün lazım olur diye Yeşilçam TV’ye abone oldum, çekirdeğimi alıp geçiyorum TV’nin karşısına, bahane de hazır: analiz. Asıl amacım hayat tecrübesi edinmek aslında. Türk filmleri biz genç kızlar için bir nevi anne/anane/babanne/komşu teyze…

Bu akşam “Alev Gibi Bir Kız” filminden ne öğrendim:

- Erkeklerin hiç istisnasız hepsi sizi yatağa atmak ister.

- Bu amaçları uğruna masum duygularınızla oyuncak gibi oynarlar.

- Ve hatta sahte nikah seremonisi düzenleyip sizi ağlarına düşürürler.

- “Evladım, o çingene kızı bizim şanlı ailemize uygun mu?” diye soran annelerine “Ah anne, sen canını sıkma, biraz oynaşıp bırakacağım.” derler.

- Allah’ın sopası yok ve de ilahi adalet denen bir şey var ki filmin sonunda duygularınızla oynayan adam size gerçekten aşık olduğunu fark eder.

- Bütün kadınlar dünya döndükçe aynı masallara kanacaklardır.

- Müstakbel kaynananız sizi yıllar önce cami avlusuna terk eden anneniz çıkabilir.

- Dolayısıyla filmin başlarında sizi kötü emellerine alet etmek isteyen utanmaz birdenbire erkek kardeşiniz oluverir.

- Üvey erkek kardeşiniz de olabilir.

- Üvey erkek kardeşinizle sevgili/evli olabilirsiniz.

- Mutlu son.

Türk Sineması’nın en absürd filmlerindendir bu. Sinema kültürüne katkısı var mıdır yok mudur bilmem ama benim keyfimi yerine getirdiği kesin. Tekrarını da seyrederim ben.

Filmi izlerken aklıma geldi, geçtiğimiz günlerde trende Ülker ile yemek yerken o kadar konuşmuş o kadar konuşmuştuk ki en sonunda konu kişisel özgürlüğe geldi dayandı, polis emeklisi bir teyzeden bir güzel ayar aldık sonunda. "Olmaz" dedi, "Gençlere göre özgürlük ne demek merak ediyorum." diye başladı, 25 yıllık tecrübesinde ne kadar çocuk aldıran, onunla bununla yatıp kalkan, uyuşturucu batağına düşmüş hatun varsa hepsini sayıp döktü. Teyzeye her ne kadar hatun milletinin kendine saygısı olması gerektiğinden, akıl fikir sahibi olmak gerektiğinden, kimsenin korumayacağından önce kendi gardımızı almamız gerektiğinden dem vurduysak da "öyle olmuyor işte" deyip durdu. Resmen ayar yani... Özgürlük deyince teyzenin aklına sadece özgür seksin gelmesi ne acı... Bir kızcağız varmış, o kadar çocuk aldırıyor, o kadar çocuk aldırıyormuş ki en sonunda doktor kıza "kızım sen hiç gelme, tuvalette başının çaresine bak" demiş. Bu olayın hemen akabinde 70 yaşındaki ev sahibimizden cinsellik dersleri aldık: "kızım, hepiniz boylu poslu kızlarsınız, bu yaşta yapılan hataların geri dönüşü olmaz bakın. İleride evlenmek istersiniz, kimse almaz sizi..." gibisinden şeyler işte...

Bazen düşünüyorum da keşke hiç büyümek zorunda kalmasaydık... Heyhat, canım Seyyal'in de dediği üzere: "Gitgide hayat geçiyor/ Neden gelmez bu trenler /Gitgide hayat geçiyor/ Neden gülmez bu inenler..."

seyyal taner - seni cok ozledim.mp3

Baştaki videoyu Ozan bulmuş çıkarmış. Televizyondan satış reklamlarının bir parodisi: Kestane Parlatma Makinası. Bütün çekirdek çıtlayarak Türk filmi seyreden ve dışarıdaki dünyanın tehlikelerinden film izleyerek haberdar olup gardını alan masumlar için gelsin.

En büyük bayram bu bayram...

Artık sağır sultan bile duydu, müstakbel cumhurbaşkanımız kadim kanka/ gül yüzlü Abdullah Bey. Biz buna demokrasi diyoruz ey cemaat, halkın %30’u tuttu, bir partiyi meclise soktu, şimdi o meclis cumhur seçecek, bunu biliyoruz zaten/yakinen izliyoruz zaten. Demokrasi denen meret işte böyle meret bir şey, beyazın beyaz olduğunu göre göre siyah diyenler çoğunluksa eğer istediğiniz kadar münasip bir tarafınızı yırtın, nicelik galip gelir/ nitelik çöpe atılır. Hani zaten demokrasi=Amerika olduğundan beri bu kavramı sorgulamaya başlamıştık, o nedenle meydanlara akanlar ikide bir “demokrasi de demokrasi…” diye slogan atmasalar pek memnun olacağız. AKP demokrasiye aykırı bir yolla gidip mecliste 360 sandalye kapmadı, (sandalye mi dedim, ceylan derisi olacaktı) seçimle geldi. (usül tartışılır ama geçmişe mazi, geleceğe niyazi derler. Biz geleceğe bakalım.)

Gelecek şu: İktidar partisinin güçlü adayı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın verdiği yetkiye dayanarak Allahın emri, peygamberin kavliyle Çankaya’ya çıkacak. (son dakika süprizi olmazsa ki olmaz.) Şimdiden TUSİAD olsun, İstanbul Sanayi Odası olsun Gül’ün görevinin hayırlara(!) vesile olması için duaya başladılar. Ko-medya ne şiş yansın, ne kebap mantığında iktidarda kimse onunla arayı hoş tutma çabasında: Sayın Gül güleçmiş de, ılımlıymış da, Tayyip Bey gibi Kasımpaşalı/eli maşalı değilmiş de, kibarmış da, da da da… Dinci basın cephesindeki durum ise şöyle: Sabah sabah gelen bir e-postanın başlığına göre: VAKİT GAZETESİ, 16 MAYIS’TA DEVE KURBAN EDECEK !

“Vakit gazetesi, Sezer’in gideceği 16 Mayıs’ta deve kurban edecek ! 7 yıllık görev süresinde Cumhurbaşkanı SEZER’in icraatlerini yerden yere vuran VAKİT GAZETESİ’NİN kurban edeceği deveyi dahi hazırladığını ve yöneticilerin gazete çalışanlarıyla süsledikleri iddia edildi. Vakit Gazetesi Haber Müdürü Muharrem COŞKUN, OKUYUCULARDAN GELEN YOĞUN TALEPLER KARŞISINDA deve kurban etmeyi planladıklarını ancak kararın henüz kesinleşmediğini belirtti. Coşkun, “Neden deve kurban edeceksiniz ?” sorusuna ise şöyle yanıt verdi.

“Sevgili Sezer, halkın inançlarıyla barışık bir portre çizmedi. Halk onu kendinden görmedi. Böyle bir yöneticinin görevinin dolması ancak bir kurban kesilerek kutlanabilir, ayrıca belli bir ferahlama olarak da yorumlanabilir. Daha güzel günlerin geleceği umuduyla kurban kesmeyi planlıyoruz. Eğer kararımız kesinleşirse SEZER’in, görev süresinin dolacağı 16 Mayıs’ta bir deveyi kurban edeceğiz. “

26 NİSAN 2007 TARİHLİ VATAN GAZETESİNDEN ALINMIŞTIR. “

Hani geçtiğimiz yıl THY personeli bir uçaktaki arıza giderilince mi ne apronda deve kurban etmişti. Beraberinde “memleketin her kurumuna yerleştiler, kadroyu kurdular, iş güç hak getire/ uzun eşek oynuyorlar…” eleştirileri yağmaya başladı, yabancı basında “haftanın aptalı” yıldızlı brövyesine bile hak kazandık. Ben de o zaman hafta az gelir, yüzyılın seçselermiş dediydim. Tabi zavallı develerin çekeceği çile biter mi, yine demokrasinin kendilerine verdiği/ama bağımsız–sol yayınlara esirgediği özgürlükle yayın yapan Vakit Gazetesi çalışanlarınca bir devenin daha boğazlanmak suretiyle canı alınacakmış. Okuyucular da nasıl okuyucularsa artık, yemeyip içmeyip deve kesme taleplerini ailelerinin gazetesine iletmişler. “Sevgili Sezer” asortikmiş, halktan kopukmuş, halk kendisini kendinden biri gibi görmemiş, halbuki Tayyip öylemiymiş, halkın bizzat içindenmiş, Kasımpaşa’danmış, milletin anasına takıkmış, ne iyi lidermiş. 40 gün 40 gece bayram edileymiş, kazanlar kaynayaymış, deve kanları alınlara sürülüp “Beraber yürüdük biz bu yollarda” türküsü çığırılaymış. Ekonomi büyüyormuş, sanayimiz yüzde bilmemkaç büyümüşmüş, her şey güllük ve de lalelikmiş. (İSO’nun yalancısıyım ben.)

İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesinin Sultançiftliği denen varoş ilçesinde babam görevi nedeniyle 15 yıl, biz de babam dolayısıyla 5 yıl bulunduk. Orada bir arkadaşım vardı benimle aynı yaşta, bir anası vardı 39 kilo zayıf bedeniyle 3 çocuğuna mukayet olan. Arkadaşım Selda konfeksiyonlarda 3 kuruşa saatlerce çalıştı durdu, ortanca kardeş meslek lisesini bitirdi, tesisatçı oldu. Küçük Selo en son lisedeydi, Ayfer teyze en son hastaydı, Selda en son çalıştığı yerden patronların muamelesi nedeniyle ayrılmış, iş arıyordu, ortanca kardeş Tarık mesleğini ele almış, anasının umudu olmuştu. Sanayimiz büyüyor, büyüyor, büyüyor, gidip Selda gibilerinin sırtına biniyordu, Tarık’ın ellerini daha 20 yaşında nasırlaştırıyordu, Ayfer Teyze’ye doktor bulunsa ilaç bulunamıyor, ilaç bulunsa para bulunamıyordu. Tatlı masallar anlatmaya devam ediyordu birileri, ekonomi öyle iyi, öyle iyiydi ki bu kadar olurdu, aşkolsundu.

Her şey daha iyi olacaktı…Öyle iyi, öyle iyi, öyle iyi olacaktı ki yeni dönem deve kanı akıtılarak 40 gün 40 gece davulla zurnayla kutlanmalıydı...

En büyük bayram bu bayram...

Artık sağır sultan bile duydu, müstakbel cumhurbaşkanımız kadim kanka/ gül yüzlü Abdullah Bey. Biz buna demokrasi diyoruz ey cemaat, halkın %30’u tuttu, bir partiyi meclise soktu, şimdi o meclis cumhur seçecek, bunu biliyoruz zaten/yakinen izliyoruz zaten. Demokrasi denen meret işte böyle meret bir şey, beyazın beyaz olduğunu göre göre siyah diyenler çoğunluksa eğer istediğiniz kadar münasip bir tarafınızı yırtın, nicelik galip gelir/ nitelik çöpe atılır. Hani zaten demokrasi=Amerika olduğundan beri bu kavramı sorgulamaya başlamıştık, o nedenle meydanlara akanlar ikide bir “demokrasi de demokrasi…” diye slogan atmasalar pek memnun olacağız. AKP demokrasiye aykırı bir yolla gidip mecliste 360 sandalye kapmadı, (sandalye mi dedim, ceylan derisi olacaktı) seçimle geldi. (usül tartışılır ama geçmişe mazi, geleceğe niyazi derler. Biz geleceğe bakalım.)

Gelecek şu: İktidar partisinin güçlü adayı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın verdiği yetkiye dayanarak Allahın emri, peygamberin kavliyle Çankaya’ya çıkacak. (son dakika süprizi olmazsa ki olmaz.) Şimdiden TUSİAD olsun, İstanbul Sanayi Odası olsun Gül’ün görevinin hayırlara(!) vesile olması için duaya başladılar. Ko-medya ne şiş yansın, ne kebap mantığında iktidarda kimse onunla arayı hoş tutma çabasında: Sayın Gül güleçmiş de, ılımlıymış da, Tayyip Bey gibi Kasımpaşalı/eli maşalı değilmiş de, kibarmış da, da da da… Dinci basın cephesindeki durum ise şöyle: Sabah sabah gelen bir e-postanın başlığına göre: VAKİT GAZETESİ, 16 MAYIS’TA DEVE KURBAN EDECEK !

“Vakit gazetesi, Sezer’in gideceği 16 Mayıs’ta deve kurban edecek ! 7 yıllık görev süresinde Cumhurbaşkanı SEZER’in icraatlerini yerden yere vuran VAKİT GAZETESİ’NİN kurban edeceği deveyi dahi hazırladığını ve yöneticilerin gazete çalışanlarıyla süsledikleri iddia edildi. Vakit Gazetesi Haber Müdürü Muharrem COŞKUN, OKUYUCULARDAN GELEN YOĞUN TALEPLER KARŞISINDA deve kurban etmeyi planladıklarını ancak kararın henüz kesinleşmediğini belirtti. Coşkun, “Neden deve kurban edeceksiniz ?” sorusuna ise şöyle yanıt verdi.

“Sevgili Sezer, halkın inançlarıyla barışık bir portre çizmedi. Halk onu kendinden görmedi. Böyle bir yöneticinin görevinin dolması ancak bir kurban kesilerek kutlanabilir, ayrıca belli bir ferahlama olarak da yorumlanabilir. Daha güzel günlerin geleceği umuduyla kurban kesmeyi planlıyoruz. Eğer kararımız kesinleşirse SEZER’in, görev süresinin dolacağı 16 Mayıs’ta bir deveyi kurban edeceğiz. “

26 NİSAN 2007 TARİHLİ VATAN GAZETESİNDEN ALINMIŞTIR. “

Hani geçtiğimiz yıl THY personeli bir uçaktaki arıza giderilince mi ne apronda deve kurban etmişti. Beraberinde “memleketin her kurumuna yerleştiler, kadroyu kurdular, iş güç hak getire/ uzun eşek oynuyorlar…” eleştirileri yağmaya başladı, yabancı basında “haftanın aptalı” yıldızlı brövyesine bile hak kazandık. Ben de o zaman hafta az gelir, yüzyılın seçselermiş dediydim. Tabi zavallı develerin çekeceği çile biter mi, yine demokrasinin kendilerine verdiği/ama bağımsız–sol yayınlara esirgediği özgürlükle yayın yapan Vakit Gazetesi çalışanlarınca bir devenin daha boğazlanmak suretiyle canı alınacakmış. Okuyucular da nasıl okuyucularsa artık, yemeyip içmeyip deve kesme taleplerini ailelerinin gazetesine iletmişler. “Sevgili Sezer” asortikmiş, halktan kopukmuş, halk kendisini kendinden biri gibi görmemiş, halbuki Tayyip öylemiymiş, halkın bizzat içindenmiş, Kasımpaşa’danmış, milletin anasına takıkmış, ne iyi lidermiş. 40 gün 40 gece bayram edileymiş, kazanlar kaynayaymış, deve kanları alınlara sürülüp “Beraber yürüdük biz bu yollarda” türküsü çığırılaymış. Ekonomi büyüyormuş, sanayimiz yüzde bilmemkaç büyümüşmüş, her şey güllük ve de lalelikmiş. (İSO’nun yalancısıyım ben.)

İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesinin Sultançiftliği denen varoş ilçesinde babam görevi nedeniyle 15 yıl, biz de babam dolayısıyla 5 yıl bulunduk. Orada bir arkadaşım vardı benimle aynı yaşta, bir anası vardı 39 kilo zayıf bedeniyle 3 çocuğuna mukayet olan. Arkadaşım Selda konfeksiyonlarda 3 kuruşa saatlerce çalıştı durdu, ortanca kardeş meslek lisesini bitirdi, tesisatçı oldu. Küçük Selo en son lisedeydi, Ayfer teyze en son hastaydı, Selda en son çalıştığı yerden patronların muamelesi nedeniyle ayrılmış, iş arıyordu, ortanca kardeş Tarık mesleğini ele almış, anasının umudu olmuştu. Sanayimiz büyüyor, büyüyor, büyüyor, gidip Selda gibilerinin sırtına biniyordu, Tarık’ın ellerini daha 20 yaşında nasırlaştırıyordu, Ayfer Teyze’ye doktor bulunsa ilaç bulunamıyor, ilaç bulunsa para bulunamıyordu. Tatlı masallar anlatmaya devam ediyordu birileri, ekonomi öyle iyi, öyle iyiydi ki bu kadar olurdu, aşkolsundu.

Her şey daha iyi olacaktı…Öyle iyi, öyle iyi, öyle iyi olacaktı ki yeni dönem deve kanı akıtılarak 40 gün 40 gece davulla zurnayla kutlanmalıydı...

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons