31 Ocak 2007 Çarşamba

insea den secmeler 1

insea den secmeler 1

insea den secmeler 1

30 Ocak 2007 Salı

Sıradan Televizyon, İdealist Sinema

Daha önceki düşüncelerimle çelişeceğimi bile bile milletçe mizah duygumuzun pek gelişmiş olduğunu ve gülmeyi seven bir toplum olduğumuzu iddia edeceğim. Yıllar yılı yazlık sinemalarda ağlama seansları düzenlediğimizi, 80 sonrası vuku bulan arabesk fırtınası ile acıların çocuğu etiketini üzerimize pek güzel uydurduğumuzu, yeni televizyon yayıncılığı anlayışında arkaya dayanan içli müzik eşliğinde hangi programın ne kadar ağlatabiliyorsa o kadar reyting aldığını yazan ben değilmişim gibi bu sözlerimin tam tersini savunacak, kendi düşüncelerimi afiyetle yutacağım! Zira hangi kanalı açsam millet "haydi eller havaya, atalım göbecikleri, ohh ohhhh sefam olsun!" havasında. Uzaktan biri görse "aaa, ne güzel hiç dertleri yok herhalde, mutlu mutlu oynuyorlar." der. Uzaktan değil, bizzat olayların içinden baktığımız için işin aslını biliyoruz: dertler almış başını gitmekteyken bir şekilde deşarj olmaya ihtiyacımız var. Bu noktada mahallecek toplaşan kadınları servislerle stüdyolara taşıyan TV kanalları imdada yetişiyor. Örneğin Hatice Teyze bir gün önceden "Hadi toplaşıp bilmemkimin programına gidelim komşular" diyor, aynı mahalleden 30-40 kadın altın gününe gider gibi süslenip kanalların tahsis ettiği araçlarla hiç bilmedikleri ve normalde uzaktan görebilecekleri cam plazalara doğru yol alıyorlar.




İyi de bu durumu yalnızca deşarj olma isteğiyle açıklamak yeterli mi? Dün kanalın birinde kim olduğunu bilmediğim bir kızın üzerine stüdyodaki kadınlar "Kızım sen bize böyle davranırsan kocanı döversin!" diye saldırıyorlardı. Kızın yaptığı büyük olasılıkla kaynanalı damatlı programlardan birine katılıp yırtıklık sergilemekti, programın seyircileri ise derhal ağzının payını verdiler. Zaten milletçe bir huyumuz da biraz sesini çıkaran bir hatun kişi görünce derhal kocasının durumuna atıfta bulunmaktır. Örneğin otobüste fordçuluk yapan biri yüzünden ortamın sessizliğini bozan(!) kadının evdeki kocasına nasıl davranıyor olduğu içten içe merak edilirken sürtünen adamın ev ve ne bileyim cinsel hayatı mevzu bahis edilmez. Orta yaşın üzeri kadınlar bir konuda tepki gösterirlerse ve parmaklarında alyans yoksa derhal evde kaldığı veya kocasının ilgi göstermediği gibi seksist düşüncelere maruz kalırlar. Daha da kötüsü bunu bizzat hemcinsleri yapar. Sanırsınız ki bu yorumlarda bulunanların yaşamları Holivud'un romantik aşk filmleri gibi geçiyor.



Televizyondaki diziler ise bir başka alem. Geçenlerde bir dizi tanıtımında bir karakter için "arabacı takımından" benzetmesi yapılıyordu. Kılığıyla kıyafetiyle, başındaki kasketiyle köyden yeni göçetmiş bir kişi sözkonusuydu. Bu kıyafeti giymiş birine yakıştırılan sıfat "arabacı takımı" olunca ister istemez şekilciliğimizin vardığı son noktayı da merak etmeden yapamıyor insan. İşin daha da kötüsü bu dizilerin zaten alt ya da orta direk seyirciye hitaben çekiliyor olması. İnsanlar kendi içlerinden, kendilerinden biri gibi giyinen ve aslında sosyal statü olarak pek de farklı olmadıkları bu kişiye yakıştırılan sıfatı kabullenip züppe ve şehirli olanla arasından geçenlere gülüyorlar. Mı acaba? Çok az dizinin gerçekten takip edildiği, kalanının reyting almadığı gerekçesiyle kaldırıldığı günümüzde senaristler neden bu tarz zengin-fakir çatışması gibi bayat bir konuyu ısıtıp ısıtıp sunuyor? Tutmadığı alenen ortadayken yapımcılar neden para akıtıyor?Reyting ölçümlerine baktığımızda üst burjuvaziyi anlatan öykülerin çok seyredildiğini görüyoruz ama mahalle dizileri zamanında bunların prim yapmıyor olması ayrı bir gerçek. Bu durumda homojen bir seyirciden söz etmek zor ama benim kafamı karıştıran nokta insanların bir yandan hiç sahip olamayacakları hayatları izlemekten keyif alırken öte yandan kendi içlerinden öyküleri de seviyor olmaları. Bu öykülerdeki kahramanlar daha gerçek, hayat pahalılığı, ev kirası, okul masrafı gibi sorunları var. Diğerlerinin ise başka dertleri var. Belki gerçek hayatta yaşanan çelişkileri daha sosyolojik açıdan irdeleyen senaryolar yazılsa tutabilir. Gene soru eki ekleyeceğim: Tutabilir mi acaba? Şöyle bir dizi düşünelim: Villakentlerin yakınlarındaki gecekondularda oturanların yanıbaşlarında bulunan villa sahiplerinin evlerinin duvarlarını neden gitgide daha da yükselttiğini sorgulayan, neden gölgemizden korkar hale geldiğimizi merak eden, milletçe artan paranoyaklığımızın sebebini soruşturan karakterleri olsun. İzlenir mi yoksa ağır mı gelir? Yeterince acı ve gözyaşı dolu hayatımıza bir de bunları katarsak ne olur?


Bu konuları televizyon dizilerinde işlemek zor, her halükarda yapımcılar gelecek reklam gelirine bakmalılar ancak nispeten daha özgür bir mecra olan sinema imdadımıza yetişiyor. 80 sonrası toplumsal filmler yayınlandığında hala çok fazla izleniyor çünkü samimi ve abartıdan uzak geliyor. Yakın dönem yapımları içerisinde ise yakın tarihten insan öyküleri anlatanlar tercih ediliyor. Bu durumda insanların idealist tarafını sinema, sıradanlık tarafını ise televizyon doyuruyor diyebilir miyiz? Şeklen komedi gibi gözüken ve yakın zamanda vizyona giren filmlerde dahi suya sabuna dokunuyor ucundan kıyısından. Suya sabuna dokunmayı bırakın baştan aşağı yıkayan Türk filmleri de vizyona girmeye devam ediyor. Ben çıtır çerez tabir edilen sinema filmlerini dahi televizyon dizilerine tercih ederim doğrusu. Örneğin aklıma "Çalsın Sazlar" adlı Türk filmi geliyor. Perran Kutman'ın benim gözümde devleştiği yapımlardan biri olan bu filmde Aysel Ateş ile gazino sahibi arasında geçen diyalog hem gözümden yaş gelircesine güldürüyor, hem de gelişen olanaklara rağmen ironide bu filmi yakalayamayan popüler kültür lokmalarını düşündürüyor. Yazımı sonlandırırken Ajdar Anik'e daha fazla meydan dayağı atılmamasını yürekten diliyorum. Dün haber diye Mehmetalibey'in kendisini sazla patakladığı gösterildi, gerçekten üzüldüm. Ben severim Ajdar'ı. Kendisinin sosyal mesajlı şarkılarının en önde giden takipçilerindenim. Yazıyı böylece sonlandırırken sizleri kült ikonam Aysel Ateş ile başbaşa bırakıyorum.

Sıradan Televizyon, İdealist Sinema

Daha önceki düşüncelerimle çelişeceğimi bile bile milletçe mizah duygumuzun pek gelişmiş olduğunu ve gülmeyi seven bir toplum olduğumuzu iddia edeceğim. Yıllar yılı yazlık sinemalarda ağlama seansları düzenlediğimizi, 80 sonrası vuku bulan arabesk fırtınası ile acıların çocuğu etiketini üzerimize pek güzel uydurduğumuzu, yeni televizyon yayıncılığı anlayışında arkaya dayanan içli müzik eşliğinde hangi programın ne kadar ağlatabiliyorsa o kadar reyting aldığını yazan ben değilmişim gibi bu sözlerimin tam tersini savunacak, kendi düşüncelerimi afiyetle yutacağım! Zira hangi kanalı açsam millet "haydi eller havaya, atalım göbecikleri, ohh ohhhh sefam olsun!" havasında. Uzaktan biri görse "aaa, ne güzel hiç dertleri yok herhalde, mutlu mutlu oynuyorlar." der. Uzaktan değil, bizzat olayların içinden baktığımız için işin aslını biliyoruz: dertler almış başını gitmekteyken bir şekilde deşarj olmaya ihtiyacımız var. Bu noktada mahallecek toplaşan kadınları servislerle stüdyolara taşıyan TV kanalları imdada yetişiyor. Örneğin Hatice Teyze bir gün önceden "Hadi toplaşıp bilmemkimin programına gidelim komşular" diyor, aynı mahalleden 30-40 kadın altın gününe gider gibi süslenip kanalların tahsis ettiği araçlarla hiç bilmedikleri ve normalde uzaktan görebilecekleri cam plazalara doğru yol alıyorlar.




İyi de bu durumu yalnızca deşarj olma isteğiyle açıklamak yeterli mi? Dün kanalın birinde kim olduğunu bilmediğim bir kızın üzerine stüdyodaki kadınlar "Kızım sen bize böyle davranırsan kocanı döversin!" diye saldırıyorlardı. Kızın yaptığı büyük olasılıkla kaynanalı damatlı programlardan birine katılıp yırtıklık sergilemekti, programın seyircileri ise derhal ağzının payını verdiler. Zaten milletçe bir huyumuz da biraz sesini çıkaran bir hatun kişi görünce derhal kocasının durumuna atıfta bulunmaktır. Örneğin otobüste fordçuluk yapan biri yüzünden ortamın sessizliğini bozan(!) kadının evdeki kocasına nasıl davranıyor olduğu içten içe merak edilirken sürtünen adamın ev ve ne bileyim cinsel hayatı mevzu bahis edilmez. Orta yaşın üzeri kadınlar bir konuda tepki gösterirlerse ve parmaklarında alyans yoksa derhal evde kaldığı veya kocasının ilgi göstermediği gibi seksist düşüncelere maruz kalırlar. Daha da kötüsü bunu bizzat hemcinsleri yapar. Sanırsınız ki bu yorumlarda bulunanların yaşamları Holivud'un romantik aşk filmleri gibi geçiyor.



Televizyondaki diziler ise bir başka alem. Geçenlerde bir dizi tanıtımında bir karakter için "arabacı takımından" benzetmesi yapılıyordu. Kılığıyla kıyafetiyle, başındaki kasketiyle köyden yeni göçetmiş bir kişi sözkonusuydu. Bu kıyafeti giymiş birine yakıştırılan sıfat "arabacı takımı" olunca ister istemez şekilciliğimizin vardığı son noktayı da merak etmeden yapamıyor insan. İşin daha da kötüsü bu dizilerin zaten alt ya da orta direk seyirciye hitaben çekiliyor olması. İnsanlar kendi içlerinden, kendilerinden biri gibi giyinen ve aslında sosyal statü olarak pek de farklı olmadıkları bu kişiye yakıştırılan sıfatı kabullenip züppe ve şehirli olanla arasından geçenlere gülüyorlar. Mı acaba? Çok az dizinin gerçekten takip edildiği, kalanının reyting almadığı gerekçesiyle kaldırıldığı günümüzde senaristler neden bu tarz zengin-fakir çatışması gibi bayat bir konuyu ısıtıp ısıtıp sunuyor? Tutmadığı alenen ortadayken yapımcılar neden para akıtıyor?Reyting ölçümlerine baktığımızda üst burjuvaziyi anlatan öykülerin çok seyredildiğini görüyoruz ama mahalle dizileri zamanında bunların prim yapmıyor olması ayrı bir gerçek. Bu durumda homojen bir seyirciden söz etmek zor ama benim kafamı karıştıran nokta insanların bir yandan hiç sahip olamayacakları hayatları izlemekten keyif alırken öte yandan kendi içlerinden öyküleri de seviyor olmaları. Bu öykülerdeki kahramanlar daha gerçek, hayat pahalılığı, ev kirası, okul masrafı gibi sorunları var. Diğerlerinin ise başka dertleri var. Belki gerçek hayatta yaşanan çelişkileri daha sosyolojik açıdan irdeleyen senaryolar yazılsa tutabilir. Gene soru eki ekleyeceğim: Tutabilir mi acaba? Şöyle bir dizi düşünelim: Villakentlerin yakınlarındaki gecekondularda oturanların yanıbaşlarında bulunan villa sahiplerinin evlerinin duvarlarını neden gitgide daha da yükselttiğini sorgulayan, neden gölgemizden korkar hale geldiğimizi merak eden, milletçe artan paranoyaklığımızın sebebini soruşturan karakterleri olsun. İzlenir mi yoksa ağır mı gelir? Yeterince acı ve gözyaşı dolu hayatımıza bir de bunları katarsak ne olur?


Bu konuları televizyon dizilerinde işlemek zor, her halükarda yapımcılar gelecek reklam gelirine bakmalılar ancak nispeten daha özgür bir mecra olan sinema imdadımıza yetişiyor. 80 sonrası toplumsal filmler yayınlandığında hala çok fazla izleniyor çünkü samimi ve abartıdan uzak geliyor. Yakın dönem yapımları içerisinde ise yakın tarihten insan öyküleri anlatanlar tercih ediliyor. Bu durumda insanların idealist tarafını sinema, sıradanlık tarafını ise televizyon doyuruyor diyebilir miyiz? Şeklen komedi gibi gözüken ve yakın zamanda vizyona giren filmlerde dahi suya sabuna dokunuyor ucundan kıyısından. Suya sabuna dokunmayı bırakın baştan aşağı yıkayan Türk filmleri de vizyona girmeye devam ediyor. Ben çıtır çerez tabir edilen sinema filmlerini dahi televizyon dizilerine tercih ederim doğrusu. Örneğin aklıma "Çalsın Sazlar" adlı Türk filmi geliyor. Perran Kutman'ın benim gözümde devleştiği yapımlardan biri olan bu filmde Aysel Ateş ile gazino sahibi arasında geçen diyalog hem gözümden yaş gelircesine güldürüyor, hem de gelişen olanaklara rağmen ironide bu filmi yakalayamayan popüler kültür lokmalarını düşündürüyor. Yazımı sonlandırırken Ajdar Anik'e daha fazla meydan dayağı atılmamasını yürekten diliyorum. Dün haber diye Mehmetalibey'in kendisini sazla patakladığı gösterildi, gerçekten üzüldüm. Ben severim Ajdar'ı. Kendisinin sosyal mesajlı şarkılarının en önde giden takipçilerindenim. Yazıyı böylece sonlandırırken sizleri kült ikonam Aysel Ateş ile başbaşa bırakıyorum.

Sıradan Televizyon, İdealist Sinema

Daha önceki düşüncelerimle çelişeceğimi bile bile milletçe mizah duygumuzun pek gelişmiş olduğunu ve gülmeyi seven bir toplum olduğumuzu iddia edeceğim. Yıllar yılı yazlık sinemalarda ağlama seansları düzenlediğimizi, 80 sonrası vuku bulan arabesk fırtınası ile acıların çocuğu etiketini üzerimize pek güzel uydurduğumuzu, yeni televizyon yayıncılığı anlayışında arkaya dayanan içli müzik eşliğinde hangi programın ne kadar ağlatabiliyorsa o kadar reyting aldığını yazan ben değilmişim gibi bu sözlerimin tam tersini savunacak, kendi düşüncelerimi afiyetle yutacağım! Zira hangi kanalı açsam millet "haydi eller havaya, atalım göbecikleri, ohh ohhhh sefam olsun!" havasında. Uzaktan biri görse "aaa, ne güzel hiç dertleri yok herhalde, mutlu mutlu oynuyorlar." der. Uzaktan değil, bizzat olayların içinden baktığımız için işin aslını biliyoruz: dertler almış başını gitmekteyken bir şekilde deşarj olmaya ihtiyacımız var. Bu noktada mahallecek toplaşan kadınları servislerle stüdyolara taşıyan TV kanalları imdada yetişiyor. Örneğin Hatice Teyze bir gün önceden "Hadi toplaşıp bilmemkimin programına gidelim komşular" diyor, aynı mahalleden 30-40 kadın altın gününe gider gibi süslenip kanalların tahsis ettiği araçlarla hiç bilmedikleri ve normalde uzaktan görebilecekleri cam plazalara doğru yol alıyorlar.




İyi de bu durumu yalnızca deşarj olma isteğiyle açıklamak yeterli mi? Dün kanalın birinde kim olduğunu bilmediğim bir kızın üzerine stüdyodaki kadınlar "Kızım sen bize böyle davranırsan kocanı döversin!" diye saldırıyorlardı. Kızın yaptığı büyük olasılıkla kaynanalı damatlı programlardan birine katılıp yırtıklık sergilemekti, programın seyircileri ise derhal ağzının payını verdiler. Zaten milletçe bir huyumuz da biraz sesini çıkaran bir hatun kişi görünce derhal kocasının durumuna atıfta bulunmaktır. Örneğin otobüste fordçuluk yapan biri yüzünden ortamın sessizliğini bozan(!) kadının evdeki kocasına nasıl davranıyor olduğu içten içe merak edilirken sürtünen adamın ev ve ne bileyim cinsel hayatı mevzu bahis edilmez. Orta yaşın üzeri kadınlar bir konuda tepki gösterirlerse ve parmaklarında alyans yoksa derhal evde kaldığı veya kocasının ilgi göstermediği gibi seksist düşüncelere maruz kalırlar. Daha da kötüsü bunu bizzat hemcinsleri yapar. Sanırsınız ki bu yorumlarda bulunanların yaşamları Holivud'un romantik aşk filmleri gibi geçiyor.



Televizyondaki diziler ise bir başka alem. Geçenlerde bir dizi tanıtımında bir karakter için "arabacı takımından" benzetmesi yapılıyordu. Kılığıyla kıyafetiyle, başındaki kasketiyle köyden yeni göçetmiş bir kişi sözkonusuydu. Bu kıyafeti giymiş birine yakıştırılan sıfat "arabacı takımı" olunca ister istemez şekilciliğimizin vardığı son noktayı da merak etmeden yapamıyor insan. İşin daha da kötüsü bu dizilerin zaten alt ya da orta direk seyirciye hitaben çekiliyor olması. İnsanlar kendi içlerinden, kendilerinden biri gibi giyinen ve aslında sosyal statü olarak pek de farklı olmadıkları bu kişiye yakıştırılan sıfatı kabullenip züppe ve şehirli olanla arasından geçenlere gülüyorlar. Mı acaba? Çok az dizinin gerçekten takip edildiği, kalanının reyting almadığı gerekçesiyle kaldırıldığı günümüzde senaristler neden bu tarz zengin-fakir çatışması gibi bayat bir konuyu ısıtıp ısıtıp sunuyor? Tutmadığı alenen ortadayken yapımcılar neden para akıtıyor?Reyting ölçümlerine baktığımızda üst burjuvaziyi anlatan öykülerin çok seyredildiğini görüyoruz ama mahalle dizileri zamanında bunların prim yapmıyor olması ayrı bir gerçek. Bu durumda homojen bir seyirciden söz etmek zor ama benim kafamı karıştıran nokta insanların bir yandan hiç sahip olamayacakları hayatları izlemekten keyif alırken öte yandan kendi içlerinden öyküleri de seviyor olmaları. Bu öykülerdeki kahramanlar daha gerçek, hayat pahalılığı, ev kirası, okul masrafı gibi sorunları var. Diğerlerinin ise başka dertleri var. Belki gerçek hayatta yaşanan çelişkileri daha sosyolojik açıdan irdeleyen senaryolar yazılsa tutabilir. Gene soru eki ekleyeceğim: Tutabilir mi acaba? Şöyle bir dizi düşünelim: Villakentlerin yakınlarındaki gecekondularda oturanların yanıbaşlarında bulunan villa sahiplerinin evlerinin duvarlarını neden gitgide daha da yükselttiğini sorgulayan, neden gölgemizden korkar hale geldiğimizi merak eden, milletçe artan paranoyaklığımızın sebebini soruşturan karakterleri olsun. İzlenir mi yoksa ağır mı gelir? Yeterince acı ve gözyaşı dolu hayatımıza bir de bunları katarsak ne olur?


Bu konuları televizyon dizilerinde işlemek zor, her halükarda yapımcılar gelecek reklam gelirine bakmalılar ancak nispeten daha özgür bir mecra olan sinema imdadımıza yetişiyor. 80 sonrası toplumsal filmler yayınlandığında hala çok fazla izleniyor çünkü samimi ve abartıdan uzak geliyor. Yakın dönem yapımları içerisinde ise yakın tarihten insan öyküleri anlatanlar tercih ediliyor. Bu durumda insanların idealist tarafını sinema, sıradanlık tarafını ise televizyon doyuruyor diyebilir miyiz? Şeklen komedi gibi gözüken ve yakın zamanda vizyona giren filmlerde dahi suya sabuna dokunuyor ucundan kıyısından. Suya sabuna dokunmayı bırakın baştan aşağı yıkayan Türk filmleri de vizyona girmeye devam ediyor. Ben çıtır çerez tabir edilen sinema filmlerini dahi televizyon dizilerine tercih ederim doğrusu. Örneğin aklıma "Çalsın Sazlar" adlı Türk filmi geliyor. Perran Kutman'ın benim gözümde devleştiği yapımlardan biri olan bu filmde Aysel Ateş ile gazino sahibi arasında geçen diyalog hem gözümden yaş gelircesine güldürüyor, hem de gelişen olanaklara rağmen ironide bu filmi yakalayamayan popüler kültür lokmalarını düşündürüyor. Yazımı sonlandırırken Ajdar Anik'e daha fazla meydan dayağı atılmamasını yürekten diliyorum. Dün haber diye Mehmetalibey'in kendisini sazla patakladığı gösterildi, gerçekten üzüldüm. Ben severim Ajdar'ı. Kendisinin sosyal mesajlı şarkılarının en önde giden takipçilerindenim. Yazıyı böylece sonlandırırken sizleri kült ikonam Aysel Ateş ile başbaşa bırakıyorum.

29 Ocak 2007 Pazartesi

Değişmiyorsa Sen Değiş!

Sağlıksal vaziyetlerimizin pek içaçıcı olmadığı günlerdeyiz. Ocak ayı demek zaten bizim ailede kalp hastalıklarının artması ve ameliyat demektir. Elinde büyüdüğüm ve ananem gibi olan annemin teyzesi Müşo'nun yapılan anjiyonun akabinde 6 damarı kalbine terfi etti. Kalp ameliyatlarından sonra anne tarafı genç kızlaştığı için ve Müşo'yu iyi gördüğüm ve hala beni kahkahalarla güldürebildiği için içim rahat.


Ancak içimin rahat olmadığı bir konu var ki o da annemin tarifsiz ihmalkarlığı. Yaklaşık iki aydır kolu ve sırtı ağrıyan anneciğimiz en sonunda fenalaşınca 112 numaralı telefon sabaha karşı tuşlandı cumartesi gecesi ve ambulans bu aramayı takriben 10 dakika içinde olay yerindeydi, bizim evde yani. Ambulans şöförü İstanbul'un sokaklarının darlığından ve parkedecek yer bulamamaktan haklı olarak şikayet etti, ben de "erken geldiniz neyse ki..." diye bir cümle kurunca adamcağızın yüz ifadesi değişti. Biliyordum ki eğer ortam müsait olsaydı bangır bangır bağıran sirene rağmen emniyet şeridini işgal edenlerden tut da ambulansla yarışanlara kadar pekçok neden sayacaktı, işlerinin çok zor olmasına rağmen aldıkları maaşların ayın sonuna kadar götürmediğinden dem vuracak, yaptıkları işin stresinden bahsedecekti. Sağlık ekibi gerekli müdahaleyi yaptıktan sonra hastaneye gitmek isteyip istemediğini en son sorulacak kişiye, anneme sordu ve cevap:"hayır" tabi ki. Bizim ailecek ölmeye yakın olmadan doktor yüzü görmek istememek gibi iğrenç bir huyumuz var. Sonuç: Ertesi gün gidilen hastanede yapılan tahliller sonucu kolesterol az biraz yüksek, dikkat edilecek. Kalan tahliller elimize geç ulaştığından doktora gösterilmedi, ak kara bugün belli olacak.


Benim vaziyetim ise şu: Ne kadar sıkı giyinirsem giyineyim ne teyzelere, ne de anneme yaranabiliyorum. Yaş yirmiüç ama hala divanın üzerinde kafam kadar elmayı dişlerken çekilmiş bebelik fotoğrafım ortada dolanıyor. Halbuki dün akşam eyeliner dahi sürdüm biraz büyüdüğümü anlasınlar diye.(az kaldı gözüm çıkıyordu, o da ayrı mevzu) Bizim kronik öksürük de yeniden vuku bulunca "belin açık, yünlü giy, popon açık, başın kabak dolanma..." nasihatları ile donandım, o anda harika yiyeceklerle dolu mutfakta muz tıkınmakla meşgul olduğumdan "hıı, tamam, hıı hıı" dedim, geçiştirdim. Millete bir tabak kendime 5 tabak her daim felsefemdir.


Uzun lafın kısası az biraz can sıkıcı detaylarla uğraşmaktan henüz İstanbul'a dair kayda değer birşeyler yapamadım. O nedenle buraları boş bırakmamak adına eskilere davranıyorum. Linda ise güzel detaylar bulup çıkarıyor okuyucu için. İki gün önce yaptığı harika süpriz içinse ancak teşekküre fırsat bulabildim. Değişmiyorsa sen değiş başlıklı bu yazıda Eskişehir'deki ilk ve en sancılı yıla dair güzel öyküler ve güzel insanlar buldum. Pixar'ın "For The Birds" trailer'ını buldum örneğin, ilk izleyişte "aaa Linda bak şu büyük mavi kuşun hareketleri aynı Aliye Hoca!" diyip yıllar sonra o büyük mavi kuşun azbiraz biz olduğumuzu farketmek...Elin Hollandasında saatlerce çalışıp bir yandan da ideallerindeki okulda okuyan İnci'yi yıllar sonra yeniden görmek, Monsters Inc. filmindeki en büyük aşkımı yeniden hatırlamak, Amelié filmini ne kadar sevdiğimiz ve moralimizin sıfır olduğu anlarda film, kitap ve müziklerin nasıl imdadımıza yetiştiğini anımsamak iyi geldi. Bunlara ek olarak ben bir de Efes Güneşi faciasını hatırlatmak istiyorum ki ucuz şarap alacağız diye kimse sirke almasın.(öyle değil mi Lindacım?) Benim tekila ile ilgili ödev aldığım günlerde milletin canını çektirip hediye gelen bir şişe Olmeca'nın dibine darı ekmek ve akabinde "Linda be, keşke Gold'u olsaydı bunun, hani dibinde kurt olan..." demeler. "one tequila, two tequila , three tequila , floor..." uzun lafın kısası. Aman be kardeşim, teşekkür ederim işte her bir şey için. Thank you for being a friend uzun lafın kısası. Bu parça Altın Kızlar dizisinin jenerik müziğiymiş. Daha da sevdim. İleride muhtemelen ben Blanche ve Rose karışımı bir yaşlı olurken sen de Blanche ile Dorothy karışımı bir yaşlı ol ki birimizden birimizin aklı başında kalsın, emi şekerim? İkimizde de her halükarda Blanche'lık olacağından eminim zaten. Bu arada ortak ürünümüz olan Reklam Fotoğrafçılığı final proce ödevimizin notu 85'tir, kırmızı boyanı hazırla! E&L Design iş başında!

Değişmiyorsa Sen Değiş!

Sağlıksal vaziyetlerimizin pek içaçıcı olmadığı günlerdeyiz. Ocak ayı demek zaten bizim ailede kalp hastalıklarının artması ve ameliyat demektir. Elinde büyüdüğüm ve ananem gibi olan annemin teyzesi Müşo'nun yapılan anjiyonun akabinde 6 damarı kalbine terfi etti. Kalp ameliyatlarından sonra anne tarafı genç kızlaştığı için ve Müşo'yu iyi gördüğüm ve hala beni kahkahalarla güldürebildiği için içim rahat.


Ancak içimin rahat olmadığı bir konu var ki o da annemin tarifsiz ihmalkarlığı. Yaklaşık iki aydır kolu ve sırtı ağrıyan anneciğimiz en sonunda fenalaşınca 112 numaralı telefon sabaha karşı tuşlandı cumartesi gecesi ve ambulans bu aramayı takriben 10 dakika içinde olay yerindeydi, bizim evde yani. Ambulans şöförü İstanbul'un sokaklarının darlığından ve parkedecek yer bulamamaktan haklı olarak şikayet etti, ben de "erken geldiniz neyse ki..." diye bir cümle kurunca adamcağızın yüz ifadesi değişti. Biliyordum ki eğer ortam müsait olsaydı bangır bangır bağıran sirene rağmen emniyet şeridini işgal edenlerden tut da ambulansla yarışanlara kadar pekçok neden sayacaktı, işlerinin çok zor olmasına rağmen aldıkları maaşların ayın sonuna kadar götürmediğinden dem vuracak, yaptıkları işin stresinden bahsedecekti. Sağlık ekibi gerekli müdahaleyi yaptıktan sonra hastaneye gitmek isteyip istemediğini en son sorulacak kişiye, anneme sordu ve cevap:"hayır" tabi ki. Bizim ailecek ölmeye yakın olmadan doktor yüzü görmek istememek gibi iğrenç bir huyumuz var. Sonuç: Ertesi gün gidilen hastanede yapılan tahliller sonucu kolesterol az biraz yüksek, dikkat edilecek. Kalan tahliller elimize geç ulaştığından doktora gösterilmedi, ak kara bugün belli olacak.


Benim vaziyetim ise şu: Ne kadar sıkı giyinirsem giyineyim ne teyzelere, ne de anneme yaranabiliyorum. Yaş yirmiüç ama hala divanın üzerinde kafam kadar elmayı dişlerken çekilmiş bebelik fotoğrafım ortada dolanıyor. Halbuki dün akşam eyeliner dahi sürdüm biraz büyüdüğümü anlasınlar diye.(az kaldı gözüm çıkıyordu, o da ayrı mevzu) Bizim kronik öksürük de yeniden vuku bulunca "belin açık, yünlü giy, popon açık, başın kabak dolanma..." nasihatları ile donandım, o anda harika yiyeceklerle dolu mutfakta muz tıkınmakla meşgul olduğumdan "hıı, tamam, hıı hıı" dedim, geçiştirdim. Millete bir tabak kendime 5 tabak her daim felsefemdir.


Uzun lafın kısası az biraz can sıkıcı detaylarla uğraşmaktan henüz İstanbul'a dair kayda değer birşeyler yapamadım. O nedenle buraları boş bırakmamak adına eskilere davranıyorum. Linda ise güzel detaylar bulup çıkarıyor okuyucu için. İki gün önce yaptığı harika süpriz içinse ancak teşekküre fırsat bulabildim. Değişmiyorsa sen değiş başlıklı bu yazıda Eskişehir'deki ilk ve en sancılı yıla dair güzel öyküler ve güzel insanlar buldum. Pixar'ın "For The Birds" trailer'ını buldum örneğin, ilk izleyişte "aaa Linda bak şu büyük mavi kuşun hareketleri aynı Aliye Hoca!" diyip yıllar sonra o büyük mavi kuşun azbiraz biz olduğumuzu farketmek...Elin Hollandasında saatlerce çalışıp bir yandan da ideallerindeki okulda okuyan İnci'yi yıllar sonra yeniden görmek, Monsters Inc. filmindeki en büyük aşkımı yeniden hatırlamak, Amelié filmini ne kadar sevdiğimiz ve moralimizin sıfır olduğu anlarda film, kitap ve müziklerin nasıl imdadımıza yetiştiğini anımsamak iyi geldi. Bunlara ek olarak ben bir de Efes Güneşi faciasını hatırlatmak istiyorum ki ucuz şarap alacağız diye kimse sirke almasın.(öyle değil mi Lindacım?) Benim tekila ile ilgili ödev aldığım günlerde milletin canını çektirip hediye gelen bir şişe Olmeca'nın dibine darı ekmek ve akabinde "Linda be, keşke Gold'u olsaydı bunun, hani dibinde kurt olan..." demeler. "one tequila, two tequila , three tequila , floor..." uzun lafın kısası. Aman be kardeşim, teşekkür ederim işte her bir şey için. Thank you for being a friend uzun lafın kısası. Bu parça Altın Kızlar dizisinin jenerik müziğiymiş. Daha da sevdim. İleride muhtemelen ben Blanche ve Rose karışımı bir yaşlı olurken sen de Blanche ile Dorothy karışımı bir yaşlı ol ki birimizden birimizin aklı başında kalsın, emi şekerim? İkimizde de her halükarda Blanche'lık olacağından eminim zaten. Bu arada ortak ürünümüz olan Reklam Fotoğrafçılığı final proce ödevimizin notu 85'tir, kırmızı boyanı hazırla! E&L Design iş başında!

Değişmiyorsa Sen Değiş!

Sağlıksal vaziyetlerimizin pek içaçıcı olmadığı günlerdeyiz. Ocak ayı demek zaten bizim ailede kalp hastalıklarının artması ve ameliyat demektir. Elinde büyüdüğüm ve ananem gibi olan annemin teyzesi Müşo'nun yapılan anjiyonun akabinde 6 damarı kalbine terfi etti. Kalp ameliyatlarından sonra anne tarafı genç kızlaştığı için ve Müşo'yu iyi gördüğüm ve hala beni kahkahalarla güldürebildiği için içim rahat.


Ancak içimin rahat olmadığı bir konu var ki o da annemin tarifsiz ihmalkarlığı. Yaklaşık iki aydır kolu ve sırtı ağrıyan anneciğimiz en sonunda fenalaşınca 112 numaralı telefon sabaha karşı tuşlandı cumartesi gecesi ve ambulans bu aramayı takriben 10 dakika içinde olay yerindeydi, bizim evde yani. Ambulans şöförü İstanbul'un sokaklarının darlığından ve parkedecek yer bulamamaktan haklı olarak şikayet etti, ben de "erken geldiniz neyse ki..." diye bir cümle kurunca adamcağızın yüz ifadesi değişti. Biliyordum ki eğer ortam müsait olsaydı bangır bangır bağıran sirene rağmen emniyet şeridini işgal edenlerden tut da ambulansla yarışanlara kadar pekçok neden sayacaktı, işlerinin çok zor olmasına rağmen aldıkları maaşların ayın sonuna kadar götürmediğinden dem vuracak, yaptıkları işin stresinden bahsedecekti. Sağlık ekibi gerekli müdahaleyi yaptıktan sonra hastaneye gitmek isteyip istemediğini en son sorulacak kişiye, anneme sordu ve cevap:"hayır" tabi ki. Bizim ailecek ölmeye yakın olmadan doktor yüzü görmek istememek gibi iğrenç bir huyumuz var. Sonuç: Ertesi gün gidilen hastanede yapılan tahliller sonucu kolesterol az biraz yüksek, dikkat edilecek. Kalan tahliller elimize geç ulaştığından doktora gösterilmedi, ak kara bugün belli olacak.


Benim vaziyetim ise şu: Ne kadar sıkı giyinirsem giyineyim ne teyzelere, ne de anneme yaranabiliyorum. Yaş yirmiüç ama hala divanın üzerinde kafam kadar elmayı dişlerken çekilmiş bebelik fotoğrafım ortada dolanıyor. Halbuki dün akşam eyeliner dahi sürdüm biraz büyüdüğümü anlasınlar diye.(az kaldı gözüm çıkıyordu, o da ayrı mevzu) Bizim kronik öksürük de yeniden vuku bulunca "belin açık, yünlü giy, popon açık, başın kabak dolanma..." nasihatları ile donandım, o anda harika yiyeceklerle dolu mutfakta muz tıkınmakla meşgul olduğumdan "hıı, tamam, hıı hıı" dedim, geçiştirdim. Millete bir tabak kendime 5 tabak her daim felsefemdir.


Uzun lafın kısası az biraz can sıkıcı detaylarla uğraşmaktan henüz İstanbul'a dair kayda değer birşeyler yapamadım. O nedenle buraları boş bırakmamak adına eskilere davranıyorum. Linda ise güzel detaylar bulup çıkarıyor okuyucu için. İki gün önce yaptığı harika süpriz içinse ancak teşekküre fırsat bulabildim. Değişmiyorsa sen değiş başlıklı bu yazıda Eskişehir'deki ilk ve en sancılı yıla dair güzel öyküler ve güzel insanlar buldum. Pixar'ın "For The Birds" trailer'ını buldum örneğin, ilk izleyişte "aaa Linda bak şu büyük mavi kuşun hareketleri aynı Aliye Hoca!" diyip yıllar sonra o büyük mavi kuşun azbiraz biz olduğumuzu farketmek...Elin Hollandasında saatlerce çalışıp bir yandan da ideallerindeki okulda okuyan İnci'yi yıllar sonra yeniden görmek, Monsters Inc. filmindeki en büyük aşkımı yeniden hatırlamak, Amelié filmini ne kadar sevdiğimiz ve moralimizin sıfır olduğu anlarda film, kitap ve müziklerin nasıl imdadımıza yetiştiğini anımsamak iyi geldi. Bunlara ek olarak ben bir de Efes Güneşi faciasını hatırlatmak istiyorum ki ucuz şarap alacağız diye kimse sirke almasın.(öyle değil mi Lindacım?) Benim tekila ile ilgili ödev aldığım günlerde milletin canını çektirip hediye gelen bir şişe Olmeca'nın dibine darı ekmek ve akabinde "Linda be, keşke Gold'u olsaydı bunun, hani dibinde kurt olan..." demeler. "one tequila, two tequila , three tequila , floor..." uzun lafın kısası. Aman be kardeşim, teşekkür ederim işte her bir şey için. Thank you for being a friend uzun lafın kısası. Bu parça Altın Kızlar dizisinin jenerik müziğiymiş. Daha da sevdim. İleride muhtemelen ben Blanche ve Rose karışımı bir yaşlı olurken sen de Blanche ile Dorothy karışımı bir yaşlı ol ki birimizden birimizin aklı başında kalsın, emi şekerim? İkimizde de her halükarda Blanche'lık olacağından eminim zaten. Bu arada ortak ürünümüz olan Reklam Fotoğrafçılığı final proce ödevimizin notu 85'tir, kırmızı boyanı hazırla! E&L Design iş başında!

sözün bittiği yer...

Sözün bittiği yerde baslıyor müzik. In The Mood For Love. Film benı depresıf bır hale sokmustu. Ancak müzikler... Bu ne guzellık. Sözsüz .ihtiyacı yok ki konusmaya, sadece akorlar ıle en ılkel duyularınıza hıtap edıyor. akorların dılını anlayan erkes anlıycaktır ne demek ıstedıgını bu parcanın . Tutkuların dısa vurumunu bu sekılde yapıyor. Lutfen dınleyın.

In The Mood For Love ? Huzurlarınızda. Saygılar.


Adblock
Adblock

sözün bittiği yer...

Sözün bittiği yerde baslıyor müzik. In The Mood For Love. Film benı depresıf bır hale sokmustu. Ancak müzikler... Bu ne guzellık. Sözsüz .ihtiyacı yok ki konusmaya, sadece akorlar ıle en ılkel duyularınıza hıtap edıyor. akorların dılını anlayan erkes anlıycaktır ne demek ıstedıgını bu parcanın . Tutkuların dısa vurumunu bu sekılde yapıyor. Lutfen dınleyın.

In The Mood For Love ? Huzurlarınızda. Saygılar.


Adblock
Adblock

sözün bittiği yer...

Sözün bittiği yerde baslıyor müzik. In The Mood For Love. Film benı depresıf bır hale sokmustu. Ancak müzikler... Bu ne guzellık. Sözsüz .ihtiyacı yok ki konusmaya, sadece akorlar ıle en ılkel duyularınıza hıtap edıyor. akorların dılını anlayan erkes anlıycaktır ne demek ıstedıgını bu parcanın . Tutkuların dısa vurumunu bu sekılde yapıyor. Lutfen dınleyın.

In The Mood For Love ? Huzurlarınızda. Saygılar.


Adblock
Adblock

28 Ocak 2007 Pazar

We Are the Strange

" Monsters Inc. meets The Nightmare Before Christmas inside of a retro Japanese video game ".

Trailerını ızledıkten sonra yorumlarınızı beklıyorum. ( sadece meraktan ) . tesekkurler.

www.wearethestrange.com .

Adblock

We Are the Strange

" Monsters Inc. meets The Nightmare Before Christmas inside of a retro Japanese video game ".

Trailerını ızledıkten sonra yorumlarınızı beklıyorum. ( sadece meraktan ) . tesekkurler.

www.wearethestrange.com .

Adblock

We Are the Strange

" Monsters Inc. meets The Nightmare Before Christmas inside of a retro Japanese video game ".

Trailerını ızledıkten sonra yorumlarınızı beklıyorum. ( sadece meraktan ) . tesekkurler.

www.wearethestrange.com .

Adblock

Yüzler ve Sokaklar





Gene öyle şiirin, şarabın ve şehrin birbirine karıştığı gecelerden biri bu gece. Blake bıraksa sözü Orhan Veli alıyor. Fotoğraflar yeni değil, geçtiğimiz aylardan kalma. Orhan Veli'ye özenmişim belli ki, onun sözcüklerle yaptığını fotoğrafla yapmaya çabalamışım. Sokaklarından binlerce insanın gelip geçtiği Yeditepe'de kah sigara dumanına sarılmışım, kah sıcak bir bardak çayın dumanına... Yüzlerini ödünç aldığım insanlar aynı şair Veli gibi hatıralarımdır, İstanbulsa o hatıraların kalabalık mı kalabalık, curcunalı mı curcunalı, hüzünlü mü hüzünlü dekorudur.

BIR SEHRI BIRAKMAK

Bu sehirde yagmur altinda dolasilir


Limandaki mavnalara bakip

Sarkilar mirildanir geceleri.

Bu sehrin sokaklari coktur,

Binlerce insane gelir gider sokaklarinda…

Her aksam cayimi getiren


Ve bir beyaz Rus olmasina ragmen

Hosuma giden garson kadin bu sehirdedir.

Bu sehirdedir


Valsler, fokstrotlar arasinda

Suman’dan,Brams’dan

Parcalar caldigi zaman donup

Bana bakan ihtiyar piyanist.

Dogdugum koye musteri tasiyan


Sirket vapurlari bu sehirdedir.

Hatiralarim bu sehirdedir.

Sevdiklerim,

Olmuslerimin mezarlari
.

Bu sehirdedir isim,gucum,


Ekmek param…

Fakat butun bunlara mukabil

Yine budur baska bir sehirdeki

Bir kadin yuzunden

Biraktigim sehir.

Orhan Veli

Yüzler ve Sokaklar





Gene öyle şiirin, şarabın ve şehrin birbirine karıştığı gecelerden biri bu gece. Blake bıraksa sözü Orhan Veli alıyor. Fotoğraflar yeni değil, geçtiğimiz aylardan kalma. Orhan Veli'ye özenmişim belli ki, onun sözcüklerle yaptığını fotoğrafla yapmaya çabalamışım. Sokaklarından binlerce insanın gelip geçtiği Yeditepe'de kah sigara dumanına sarılmışım, kah sıcak bir bardak çayın dumanına... Yüzlerini ödünç aldığım insanlar aynı şair Veli gibi hatıralarımdır, İstanbulsa o hatıraların kalabalık mı kalabalık, curcunalı mı curcunalı, hüzünlü mü hüzünlü dekorudur.

BIR SEHRI BIRAKMAK

Bu sehirde yagmur altinda dolasilir


Limandaki mavnalara bakip

Sarkilar mirildanir geceleri.

Bu sehrin sokaklari coktur,

Binlerce insane gelir gider sokaklarinda…

Her aksam cayimi getiren


Ve bir beyaz Rus olmasina ragmen

Hosuma giden garson kadin bu sehirdedir.

Bu sehirdedir


Valsler, fokstrotlar arasinda

Suman’dan,Brams’dan

Parcalar caldigi zaman donup

Bana bakan ihtiyar piyanist.

Dogdugum koye musteri tasiyan


Sirket vapurlari bu sehirdedir.

Hatiralarim bu sehirdedir.

Sevdiklerim,

Olmuslerimin mezarlari
.

Bu sehirdedir isim,gucum,


Ekmek param…

Fakat butun bunlara mukabil

Yine budur baska bir sehirdeki

Bir kadin yuzunden

Biraktigim sehir.

Orhan Veli

Yüzler ve Sokaklar





Gene öyle şiirin, şarabın ve şehrin birbirine karıştığı gecelerden biri bu gece. Blake bıraksa sözü Orhan Veli alıyor. Fotoğraflar yeni değil, geçtiğimiz aylardan kalma. Orhan Veli'ye özenmişim belli ki, onun sözcüklerle yaptığını fotoğrafla yapmaya çabalamışım. Sokaklarından binlerce insanın gelip geçtiği Yeditepe'de kah sigara dumanına sarılmışım, kah sıcak bir bardak çayın dumanına... Yüzlerini ödünç aldığım insanlar aynı şair Veli gibi hatıralarımdır, İstanbulsa o hatıraların kalabalık mı kalabalık, curcunalı mı curcunalı, hüzünlü mü hüzünlü dekorudur.

BIR SEHRI BIRAKMAK

Bu sehirde yagmur altinda dolasilir


Limandaki mavnalara bakip

Sarkilar mirildanir geceleri.

Bu sehrin sokaklari coktur,

Binlerce insane gelir gider sokaklarinda…

Her aksam cayimi getiren


Ve bir beyaz Rus olmasina ragmen

Hosuma giden garson kadin bu sehirdedir.

Bu sehirdedir


Valsler, fokstrotlar arasinda

Suman’dan,Brams’dan

Parcalar caldigi zaman donup

Bana bakan ihtiyar piyanist.

Dogdugum koye musteri tasiyan


Sirket vapurlari bu sehirdedir.

Hatiralarim bu sehirdedir.

Sevdiklerim,

Olmuslerimin mezarlari
.

Bu sehirdedir isim,gucum,


Ekmek param…

Fakat butun bunlara mukabil

Yine budur baska bir sehirdeki

Bir kadin yuzunden

Biraktigim sehir.

Orhan Veli

Pon Pon dan sizlere...

Adblock


OK-GO / Here it goes again




Adblock
Adblock

Pon Pon dan sizlere...

Adblock


OK-GO / Here it goes again




Adblock
Adblock

Pon Pon dan sizlere...

Adblock


OK-GO / Here it goes again




Adblock
Adblock

26 Ocak 2007 Cuma

Kezban İstanbul'da: Hey Meeen, Dilimizi Biliyor musun?

Image Hosted by ImageShack.us

İstanbul'a gelince İlham bana geldi, kahve ikram ettim, "Kezban İstanbul'da" adında bir kısa metraj senaryosu yazmaya başladık:


"Kezban yolculuğun bütün yorgunluğu yüzüne yansımış bir halde trenden indiğinde saatler akşam 10'u göstermektedir. İstanbul'un ılık rüzgarı yüzüne çarpar, başını kaldırır, lodosun sürüklediği deniz havasını içine çeker. Valizlerini sürükleyerek taksi kapmak için hızlıca yürümeye başlar. Şanslıdır, ilk kez ilk gelen taksi önünde durur, Temel Reis'teki Kabasakal kılıklı taksici iner araçtan, valizi bagaja atar. Kezban kısık bir sesle önce "İyi akşamlar" der, "Nereye abla?" diye cevabını alır, sonra "Yakın mesafe ama... Şu cadde lütfen, bu hastanenin bir alt caddesi" der. Taksici güya çaktırmadığını sanarak söylenir. "Ah ben yorgun olmasaydım yuttururdum sana birbir o lafları ya, hadi neyse..." der Kezban, hayır Kezban değil, onun alter egosu Ezgi. (Bütçe yeterse bu bölümü efektli çekmeyi düşünüyorum. Bütçeden kastım sinema bölümünden arkadaşın birine yemek ısmarlamak, olmadı makarna pişirmek. Yapar moviemaker'da birşeyler artık.) Beş dakikalık yol Kabasakal'ın küfürleriyle aşılır, geldiği küçük şehrin kokusu ve tedirginliği hala üzerinde olan Kezban "Ben sağda bir yerde ineyim." diye fısıldar, dikiz aynasından şöförün ters ters bakan gözleriyle karşılaşınca "Eeee, şey... Hmmm... Size uygun bir yerde de inebilirim canım, ne olacak..." der. Evin 100 metre kadar uzağında bir bakkalın önünde bırakır taksici, bavulunu eline alır Kezban, gelmişken birşeyler alayım eve diye düşünerek bakkala girer. "İyi akşamlar" der, bakkal kafasını kaldırmaz bile. "İyi akşamlar!" der Kezban karşılığını beyhude bekleyerek. Alter ego çıkar: "Oooupsss, meeen! I luv dis citi, du yu şipik or languiçç? Ouuch, şit! Gimme 2 biirs and çips also." Adam bakar üstten üstten ve "Kızım kapasana kapıyı, buz gibi yaptın tükkanı..."der. Kezban yoğurt ve ekmek alıp yine "İyi akşamlar" der ve çıkar. Adam "Kapısız köyden bunlar, medeniyetsizler... Kezban mıdır nedir..." diye söylenir. "İyi akşamlar" demeyi esirgeyen bakkal bu uzun cümleyi kurabilir, evet.




İlham "Yoruldum ben, daha buralardasın nasılsa, uzar gider bu senaryon senin. Uğrarım gene ben." demeseydi daha da devam ederdim. "İyi git" dedim. Bana acıyarak baktı ve "Kızım kusura kalma ama arızasın sen, İstanbul sana beş gömlek fazla gelir. Dön git köyüne." diye söylenmeye başladı, dinlemedim bile. "Don't let the system get you down, emi İlhamcım. Apartman kapısını kapadığından emin ol, hırsız giriyor. Bir de yönetici kızıyor." Filmin soundtrack'ini listelemeye başladım, ikisini buldum: "Big City Life" ve "Big City Nights". Bir de Bergen mi eklesem? Yakışır da hani. "bıktım artık bıktım artık bu hayattan yaşamaktan/eller gibi mes'ud olup kurtulamam ağlamaktan/yüzüm gülse kalbim ah çekip ağlıyor her zaman dünyamı başıma yıkıyor..." Bira yerine yoğurt almışım, babamın biralarından aşırıp bir de sigara yaktım. Unutmadan ben sigara içmem, düşünün yani kederimi. "...Big city, big city nights/you keep me burning..." Scorpions. Biz sokakta "kız kaçıran" patlatılarak kızların ödünün koparıldığı zamanlarda dinlerdik bunu, heyt be...İstanbul, du yu şipik our languiç? Eğer yesse neden kimse "iyi akşamlar" demiyor/demek zul geliyor? İstanbul, ar yu olrayt may darling? İyice ketum olmuşsun sen görüşmeyeli...



Kezban İstanbul'da: Hey Meeen, Dilimizi Biliyor musun?

Image Hosted by ImageShack.us

İstanbul'a gelince İlham bana geldi, kahve ikram ettim, "Kezban İstanbul'da" adında bir kısa metraj senaryosu yazmaya başladık:


"Kezban yolculuğun bütün yorgunluğu yüzüne yansımış bir halde trenden indiğinde saatler akşam 10'u göstermektedir. İstanbul'un ılık rüzgarı yüzüne çarpar, başını kaldırır, lodosun sürüklediği deniz havasını içine çeker. Valizlerini sürükleyerek taksi kapmak için hızlıca yürümeye başlar. Şanslıdır, ilk kez ilk gelen taksi önünde durur, Temel Reis'teki Kabasakal kılıklı taksici iner araçtan, valizi bagaja atar. Kezban kısık bir sesle önce "İyi akşamlar" der, "Nereye abla?" diye cevabını alır, sonra "Yakın mesafe ama... Şu cadde lütfen, bu hastanenin bir alt caddesi" der. Taksici güya çaktırmadığını sanarak söylenir. "Ah ben yorgun olmasaydım yuttururdum sana birbir o lafları ya, hadi neyse..." der Kezban, hayır Kezban değil, onun alter egosu Ezgi. (Bütçe yeterse bu bölümü efektli çekmeyi düşünüyorum. Bütçeden kastım sinema bölümünden arkadaşın birine yemek ısmarlamak, olmadı makarna pişirmek. Yapar moviemaker'da birşeyler artık.) Beş dakikalık yol Kabasakal'ın küfürleriyle aşılır, geldiği küçük şehrin kokusu ve tedirginliği hala üzerinde olan Kezban "Ben sağda bir yerde ineyim." diye fısıldar, dikiz aynasından şöförün ters ters bakan gözleriyle karşılaşınca "Eeee, şey... Hmmm... Size uygun bir yerde de inebilirim canım, ne olacak..." der. Evin 100 metre kadar uzağında bir bakkalın önünde bırakır taksici, bavulunu eline alır Kezban, gelmişken birşeyler alayım eve diye düşünerek bakkala girer. "İyi akşamlar" der, bakkal kafasını kaldırmaz bile. "İyi akşamlar!" der Kezban karşılığını beyhude bekleyerek. Alter ego çıkar: "Oooupsss, meeen! I luv dis citi, du yu şipik or languiçç? Ouuch, şit! Gimme 2 biirs and çips also." Adam bakar üstten üstten ve "Kızım kapasana kapıyı, buz gibi yaptın tükkanı..."der. Kezban yoğurt ve ekmek alıp yine "İyi akşamlar" der ve çıkar. Adam "Kapısız köyden bunlar, medeniyetsizler... Kezban mıdır nedir..." diye söylenir. "İyi akşamlar" demeyi esirgeyen bakkal bu uzun cümleyi kurabilir, evet.




İlham "Yoruldum ben, daha buralardasın nasılsa, uzar gider bu senaryon senin. Uğrarım gene ben." demeseydi daha da devam ederdim. "İyi git" dedim. Bana acıyarak baktı ve "Kızım kusura kalma ama arızasın sen, İstanbul sana beş gömlek fazla gelir. Dön git köyüne." diye söylenmeye başladı, dinlemedim bile. "Don't let the system get you down, emi İlhamcım. Apartman kapısını kapadığından emin ol, hırsız giriyor. Bir de yönetici kızıyor." Filmin soundtrack'ini listelemeye başladım, ikisini buldum: "Big City Life" ve "Big City Nights". Bir de Bergen mi eklesem? Yakışır da hani. "bıktım artık bıktım artık bu hayattan yaşamaktan/eller gibi mes'ud olup kurtulamam ağlamaktan/yüzüm gülse kalbim ah çekip ağlıyor her zaman dünyamı başıma yıkıyor..." Bira yerine yoğurt almışım, babamın biralarından aşırıp bir de sigara yaktım. Unutmadan ben sigara içmem, düşünün yani kederimi. "...Big city, big city nights/you keep me burning..." Scorpions. Biz sokakta "kız kaçıran" patlatılarak kızların ödünün koparıldığı zamanlarda dinlerdik bunu, heyt be...İstanbul, du yu şipik our languiç? Eğer yesse neden kimse "iyi akşamlar" demiyor/demek zul geliyor? İstanbul, ar yu olrayt may darling? İyice ketum olmuşsun sen görüşmeyeli...



Kezban İstanbul'da: Hey Meeen, Dilimizi Biliyor musun?

Image Hosted by ImageShack.us

İstanbul'a gelince İlham bana geldi, kahve ikram ettim, "Kezban İstanbul'da" adında bir kısa metraj senaryosu yazmaya başladık:


"Kezban yolculuğun bütün yorgunluğu yüzüne yansımış bir halde trenden indiğinde saatler akşam 10'u göstermektedir. İstanbul'un ılık rüzgarı yüzüne çarpar, başını kaldırır, lodosun sürüklediği deniz havasını içine çeker. Valizlerini sürükleyerek taksi kapmak için hızlıca yürümeye başlar. Şanslıdır, ilk kez ilk gelen taksi önünde durur, Temel Reis'teki Kabasakal kılıklı taksici iner araçtan, valizi bagaja atar. Kezban kısık bir sesle önce "İyi akşamlar" der, "Nereye abla?" diye cevabını alır, sonra "Yakın mesafe ama... Şu cadde lütfen, bu hastanenin bir alt caddesi" der. Taksici güya çaktırmadığını sanarak söylenir. "Ah ben yorgun olmasaydım yuttururdum sana birbir o lafları ya, hadi neyse..." der Kezban, hayır Kezban değil, onun alter egosu Ezgi. (Bütçe yeterse bu bölümü efektli çekmeyi düşünüyorum. Bütçeden kastım sinema bölümünden arkadaşın birine yemek ısmarlamak, olmadı makarna pişirmek. Yapar moviemaker'da birşeyler artık.) Beş dakikalık yol Kabasakal'ın küfürleriyle aşılır, geldiği küçük şehrin kokusu ve tedirginliği hala üzerinde olan Kezban "Ben sağda bir yerde ineyim." diye fısıldar, dikiz aynasından şöförün ters ters bakan gözleriyle karşılaşınca "Eeee, şey... Hmmm... Size uygun bir yerde de inebilirim canım, ne olacak..." der. Evin 100 metre kadar uzağında bir bakkalın önünde bırakır taksici, bavulunu eline alır Kezban, gelmişken birşeyler alayım eve diye düşünerek bakkala girer. "İyi akşamlar" der, bakkal kafasını kaldırmaz bile. "İyi akşamlar!" der Kezban karşılığını beyhude bekleyerek. Alter ego çıkar: "Oooupsss, meeen! I luv dis citi, du yu şipik or languiçç? Ouuch, şit! Gimme 2 biirs and çips also." Adam bakar üstten üstten ve "Kızım kapasana kapıyı, buz gibi yaptın tükkanı..."der. Kezban yoğurt ve ekmek alıp yine "İyi akşamlar" der ve çıkar. Adam "Kapısız köyden bunlar, medeniyetsizler... Kezban mıdır nedir..." diye söylenir. "İyi akşamlar" demeyi esirgeyen bakkal bu uzun cümleyi kurabilir, evet.




İlham "Yoruldum ben, daha buralardasın nasılsa, uzar gider bu senaryon senin. Uğrarım gene ben." demeseydi daha da devam ederdim. "İyi git" dedim. Bana acıyarak baktı ve "Kızım kusura kalma ama arızasın sen, İstanbul sana beş gömlek fazla gelir. Dön git köyüne." diye söylenmeye başladı, dinlemedim bile. "Don't let the system get you down, emi İlhamcım. Apartman kapısını kapadığından emin ol, hırsız giriyor. Bir de yönetici kızıyor." Filmin soundtrack'ini listelemeye başladım, ikisini buldum: "Big City Life" ve "Big City Nights". Bir de Bergen mi eklesem? Yakışır da hani. "bıktım artık bıktım artık bu hayattan yaşamaktan/eller gibi mes'ud olup kurtulamam ağlamaktan/yüzüm gülse kalbim ah çekip ağlıyor her zaman dünyamı başıma yıkıyor..." Bira yerine yoğurt almışım, babamın biralarından aşırıp bir de sigara yaktım. Unutmadan ben sigara içmem, düşünün yani kederimi. "...Big city, big city nights/you keep me burning..." Scorpions. Biz sokakta "kız kaçıran" patlatılarak kızların ödünün koparıldığı zamanlarda dinlerdik bunu, heyt be...İstanbul, du yu şipik our languiç? Eğer yesse neden kimse "iyi akşamlar" demiyor/demek zul geliyor? İstanbul, ar yu olrayt may darling? İyice ketum olmuşsun sen görüşmeyeli...



24 Ocak 2007 Çarşamba

Ben Boşandım...





Günün şarkısı seçtim. Evet, ben de arada iç burkan seslerden, insanı alıp götüren melodilerden uzaklaşıp Cindy gibi cırtlak sesli kadınların sabun köpüğü şarkılarını dinleyebiliyorum. Arada şart, arada lazım...


2 sene süren ve beni bu süre boyunca sinire ve üzüntüye gark eden evliliğim bitti. Üniversite 2. sınıfta tanımıştık, nasıl olduysa başıma musallat oldu ve iki sene bir kambur gibi taşıdım sırtımda. İstatistik dersinden bahsediyorum. Yani eski kocamdan...Dün resmi boşanma kağıdımız olan final sonuçları belli oldu. Kurtulduğum için mutlu ve en az şu karda oynayan çocuklar kadar şenim.

En iyi ders gündelik yaşamınıza uygulayabildiklerinizdir derler ya evliliğim süresince "ya bu İstatistik benim ne işime yarayacak?" diye düşündüm durdum. Ama ilk yıl "Regresyon Analizi"ni görmemiştim. Meğer İstatistik'in hayatıma yararlı olacak kısmı buymuş. İzin verin açıklayayım: Geçen senenin Troya şaraplarını ne kadar beğendiğimi zaman zaman beyan ederim. Henüz 2007 mahsülünü tatmadım. Ama önceki tükettiğim şişe sayısına bakarak 2007 için tahmin yürütebilirim. Tabi Regresyon Analizi'ni kullanarak...


Eve en yakın bakkalda dahi satıldığına göre buna X diyelim. Yani bağımsız değişken. Benim tüketimime ise Y diyelim. Bağımlı değişken. Çünkü satın alabileceğim miktar dükkandaki şişe sayısına bağlı.



Yıllar Tüketim(Y) Bakkaldaki Şişe Sayısı(X)


2003 2 4

2004 4 5

2005 3 6

2006 2 8


Bundan sonrası formülizasyon işi artık:{işareti sigma yerine geçmekte ve toplam anlamına gelmektedir. n'den kasıt ise birim sayısı. Yani 4.


{Y=nb1+b2 {X


{XY=b1{X+b2 X.X (X kare yani, olanaklarımız buna yetiyor)


Yerine yerleştirelim.

11=4b1+23b2

56=23b1+141b2


Bundan sonrası matematiksel işlem. Bırakınız tam sayı olmasın, 5,75 ile genişletip yokedelim. Ama çıkan sayıları yuvarlayarak kullanabiliriz. 11 ile 5.75 in çarpımı olan 63.25'i 63 yapmamız gibi...




5.75/11=4b1+23b2


56=23b1+141b2

_____________________

63=23b1+23b2

56=23b1+141b2

______________________

7= -118b2

b2= -0,05



-0,05'in yorumuna gelince... Bakkaldaki şişe sayısı bir birim artarsa benim tüketimim -0,05 azalacak. Yani bakkalda Troya şarabının artması demek, sevilmesi ve alınması, bana da kalmaması demek. Bu durumda bir başka satan yer bulmam gerekecek. İşte Regresyon Analizi buna yarıyor. Bunca yıl haksızlık etmişim meğer nerede işime yarayacak diye. Sizde her türlü alışverişiniz için bu analizinizi uygulayabilirsiniz. Bizim hocadan iyi anlattığıma inanıyorum doğrusu ama anlamadığınız bir yer varsa sorabilirsiniz ama sizin sayısalınız muhtemelen benden daha iyidir, siz anlamadıysanız muhtemelen ben hiç anlamam.

Regresyon Analizi'nin uygulandığı daha bilimsel yerler vardır elbette ama benden bu kadar. Bir ara hatırlatın, korelasyon konusunu "Ezgi ve İstanbul arasındaki ilişkinin şiddetini ölçmek" üzerinden irdeleyeceğim. Ezgi gider. İstanbul'aaaaaaa, kocaman 1 ay geçirmeye!
Bir sonraki yazı İstanbul'dan, görüşmek üzre...

Ben Boşandım...





Günün şarkısı seçtim. Evet, ben de arada iç burkan seslerden, insanı alıp götüren melodilerden uzaklaşıp Cindy gibi cırtlak sesli kadınların sabun köpüğü şarkılarını dinleyebiliyorum. Arada şart, arada lazım...


2 sene süren ve beni bu süre boyunca sinire ve üzüntüye gark eden evliliğim bitti. Üniversite 2. sınıfta tanımıştık, nasıl olduysa başıma musallat oldu ve iki sene bir kambur gibi taşıdım sırtımda. İstatistik dersinden bahsediyorum. Yani eski kocamdan...Dün resmi boşanma kağıdımız olan final sonuçları belli oldu. Kurtulduğum için mutlu ve en az şu karda oynayan çocuklar kadar şenim.

En iyi ders gündelik yaşamınıza uygulayabildiklerinizdir derler ya evliliğim süresince "ya bu İstatistik benim ne işime yarayacak?" diye düşündüm durdum. Ama ilk yıl "Regresyon Analizi"ni görmemiştim. Meğer İstatistik'in hayatıma yararlı olacak kısmı buymuş. İzin verin açıklayayım: Geçen senenin Troya şaraplarını ne kadar beğendiğimi zaman zaman beyan ederim. Henüz 2007 mahsülünü tatmadım. Ama önceki tükettiğim şişe sayısına bakarak 2007 için tahmin yürütebilirim. Tabi Regresyon Analizi'ni kullanarak...


Eve en yakın bakkalda dahi satıldığına göre buna X diyelim. Yani bağımsız değişken. Benim tüketimime ise Y diyelim. Bağımlı değişken. Çünkü satın alabileceğim miktar dükkandaki şişe sayısına bağlı.



Yıllar Tüketim(Y) Bakkaldaki Şişe Sayısı(X)


2003 2 4

2004 4 5

2005 3 6

2006 2 8


Bundan sonrası formülizasyon işi artık:{işareti sigma yerine geçmekte ve toplam anlamına gelmektedir. n'den kasıt ise birim sayısı. Yani 4.


{Y=nb1+b2 {X


{XY=b1{X+b2 X.X (X kare yani, olanaklarımız buna yetiyor)


Yerine yerleştirelim.

11=4b1+23b2

56=23b1+141b2


Bundan sonrası matematiksel işlem. Bırakınız tam sayı olmasın, 5,75 ile genişletip yokedelim. Ama çıkan sayıları yuvarlayarak kullanabiliriz. 11 ile 5.75 in çarpımı olan 63.25'i 63 yapmamız gibi...




5.75/11=4b1+23b2


56=23b1+141b2

_____________________

63=23b1+23b2

56=23b1+141b2

______________________

7= -118b2

b2= -0,05



-0,05'in yorumuna gelince... Bakkaldaki şişe sayısı bir birim artarsa benim tüketimim -0,05 azalacak. Yani bakkalda Troya şarabının artması demek, sevilmesi ve alınması, bana da kalmaması demek. Bu durumda bir başka satan yer bulmam gerekecek. İşte Regresyon Analizi buna yarıyor. Bunca yıl haksızlık etmişim meğer nerede işime yarayacak diye. Sizde her türlü alışverişiniz için bu analizinizi uygulayabilirsiniz. Bizim hocadan iyi anlattığıma inanıyorum doğrusu ama anlamadığınız bir yer varsa sorabilirsiniz ama sizin sayısalınız muhtemelen benden daha iyidir, siz anlamadıysanız muhtemelen ben hiç anlamam.

Regresyon Analizi'nin uygulandığı daha bilimsel yerler vardır elbette ama benden bu kadar. Bir ara hatırlatın, korelasyon konusunu "Ezgi ve İstanbul arasındaki ilişkinin şiddetini ölçmek" üzerinden irdeleyeceğim. Ezgi gider. İstanbul'aaaaaaa, kocaman 1 ay geçirmeye!
Bir sonraki yazı İstanbul'dan, görüşmek üzre...

Ben Boşandım...





Günün şarkısı seçtim. Evet, ben de arada iç burkan seslerden, insanı alıp götüren melodilerden uzaklaşıp Cindy gibi cırtlak sesli kadınların sabun köpüğü şarkılarını dinleyebiliyorum. Arada şart, arada lazım...


2 sene süren ve beni bu süre boyunca sinire ve üzüntüye gark eden evliliğim bitti. Üniversite 2. sınıfta tanımıştık, nasıl olduysa başıma musallat oldu ve iki sene bir kambur gibi taşıdım sırtımda. İstatistik dersinden bahsediyorum. Yani eski kocamdan...Dün resmi boşanma kağıdımız olan final sonuçları belli oldu. Kurtulduğum için mutlu ve en az şu karda oynayan çocuklar kadar şenim.

En iyi ders gündelik yaşamınıza uygulayabildiklerinizdir derler ya evliliğim süresince "ya bu İstatistik benim ne işime yarayacak?" diye düşündüm durdum. Ama ilk yıl "Regresyon Analizi"ni görmemiştim. Meğer İstatistik'in hayatıma yararlı olacak kısmı buymuş. İzin verin açıklayayım: Geçen senenin Troya şaraplarını ne kadar beğendiğimi zaman zaman beyan ederim. Henüz 2007 mahsülünü tatmadım. Ama önceki tükettiğim şişe sayısına bakarak 2007 için tahmin yürütebilirim. Tabi Regresyon Analizi'ni kullanarak...


Eve en yakın bakkalda dahi satıldığına göre buna X diyelim. Yani bağımsız değişken. Benim tüketimime ise Y diyelim. Bağımlı değişken. Çünkü satın alabileceğim miktar dükkandaki şişe sayısına bağlı.



Yıllar Tüketim(Y) Bakkaldaki Şişe Sayısı(X)


2003 2 4

2004 4 5

2005 3 6

2006 2 8


Bundan sonrası formülizasyon işi artık:{işareti sigma yerine geçmekte ve toplam anlamına gelmektedir. n'den kasıt ise birim sayısı. Yani 4.


{Y=nb1+b2 {X


{XY=b1{X+b2 X.X (X kare yani, olanaklarımız buna yetiyor)


Yerine yerleştirelim.

11=4b1+23b2

56=23b1+141b2


Bundan sonrası matematiksel işlem. Bırakınız tam sayı olmasın, 5,75 ile genişletip yokedelim. Ama çıkan sayıları yuvarlayarak kullanabiliriz. 11 ile 5.75 in çarpımı olan 63.25'i 63 yapmamız gibi...




5.75/11=4b1+23b2


56=23b1+141b2

_____________________

63=23b1+23b2

56=23b1+141b2

______________________

7= -118b2

b2= -0,05



-0,05'in yorumuna gelince... Bakkaldaki şişe sayısı bir birim artarsa benim tüketimim -0,05 azalacak. Yani bakkalda Troya şarabının artması demek, sevilmesi ve alınması, bana da kalmaması demek. Bu durumda bir başka satan yer bulmam gerekecek. İşte Regresyon Analizi buna yarıyor. Bunca yıl haksızlık etmişim meğer nerede işime yarayacak diye. Sizde her türlü alışverişiniz için bu analizinizi uygulayabilirsiniz. Bizim hocadan iyi anlattığıma inanıyorum doğrusu ama anlamadığınız bir yer varsa sorabilirsiniz ama sizin sayısalınız muhtemelen benden daha iyidir, siz anlamadıysanız muhtemelen ben hiç anlamam.

Regresyon Analizi'nin uygulandığı daha bilimsel yerler vardır elbette ama benden bu kadar. Bir ara hatırlatın, korelasyon konusunu "Ezgi ve İstanbul arasındaki ilişkinin şiddetini ölçmek" üzerinden irdeleyeceğim. Ezgi gider. İstanbul'aaaaaaa, kocaman 1 ay geçirmeye!
Bir sonraki yazı İstanbul'dan, görüşmek üzre...

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons