29 Ekim 2008 Çarşamba

85


Bilirsiniz, ülkece simge sayıları ve yıldönümlerini temcit pilavı gibi dillendirmeye bayılır ama içini dolduramayız.

Cumhuriyetin 85. yılı. Kanalın biri dansöz oynatarak Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken, bir başkası Tuğba Ekinci’nin Kondom şarkısına bayrak sallatıyor.


Yapış yapış bir vıcıklık, kaskatı bir çamur zift gibi kaplıyor günü.


Gazetelere gömülüyorum.


Adli Tıp, 14 yaşındaki kızı annesinin de icazetiyle okşayıp öpen Üzmez’i tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktıracak bir rapor hazırlıyor. Gerekçe, Üzmez ile çocuk kapatmasının arasındaki ilişkinin alan razı satan razı tabir edilen cinsten olması ve çocuk kapatmanın psikojojisinin aslında sanıldığı kadar vahim bulunmaması. Durum böyleyken, kendi bedeninin hakkını koruma gibi bir derdi olmayanların, çocuğunu becerenlerden aldığı 3-5 kuruşla, kıçı kırık dört duvarla sesini kesip oturan ana-babaların hakkını Türk Hukuku koruyacak değil. Üzmez paşa paşa salınıyor. 2 gündür TV'den TV'ye koşup adetten kesilenlerin kadın yapılabileceğini(!) buyuruyor. Davadan da beraati yakındır muhtemelen.


Bu "kadın yapma" mevzusu da ayrı bir vaka hani. Çocuklara seri tecavüzden yakalanan ve tenor olup da nasıl bu haltları karıştırabileceği üzerinde günlerce kafa yorulan vatandaş da "nasılsa kadın olacaklardı." diye buyurmuştu hatırlarsanız. "Kadın yapmak", kadının üzerine abanıp ne halt yemeğe orada olduğunu bir türlü anlamadığım lanet olası bir zarı yırtmak demek. "Kadın olmak" ise bu kokuşmuş beyinlerin arasında yapayalnız varolmaya çalışmak demek. Öyle ki kıçınıza geçirdiğiniz alelade bir kot pantolonla bile sizi örseleyip gururunuzu alaşağı ediyorlar. Tecavüz davaları kadının kot pantolon giydiği gerekçesi ile tecavüzcünün aklanmasıyla sonuçlanıyor. Bu kot pantolon denen şey, Amerika’nın şalvarı olduğu kadar, kadın kısmının da bekaret kemeri anlaşılan.


Dijitürk adlı yayın platfomu, lig maçlarının izinsiz yayınlandığı gerekesi ile ilgili siteye bir dava açıyor ve hikmetinden sual olunmaz yüce mahkeme onbinlerce websitesine altyapı sağlayan Blogger’ı 4 gün boyunca engelliyor. Ulaştırma Bakanı Yıldırım, mahkemeler bu konuda ihtisaslaşmamış olduğundan bu sorunları yaşamaktayız diye açıklama yapıyor. Yani, bilgi edinme hakkı ya da haber alma özgürlüğüne kasıt olduğu gibi savlar yalnızca devletini milletini sevmeyen bir kısım şahsın münferit ve hezeyanlı fikirleri.



Onun dışında Ergenekon, kriz, savaş…


Tuğba Ekinci haklı galiba, hepimize birer kondom ki artık üremeyelim.


Çoktan üremiş ve de üretilmiş olan biz gibiler de toplaşıp bütün bu şükela ortamda Boğaz kıyısında havai fişek gösterisi seyredip Bağımsız(!) Cumhuriyet’in 85. yılını coşku ile kutlayalım, Çankaya'da verilecek resepsiyonda kim ne renk smokin giyecek onu tartışıp duralım. Bu arada yıllar yılları kovalasın, Cumhuriyet 100 yaşına bassın ama ülke 10. Yıl Marşı'ndan bir adım daha ilerleyememiş olsun. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet nasıl yaşar? Bu denli yıpranmış, temellerinden çürümüş ve geri kalmış bir ülke olarak mı yoksa içi boş sayılara takılıp kalarak mı?

85


Bilirsiniz, ülkece simge sayıları ve yıldönümlerini temcit pilavı gibi dillendirmeye bayılır ama içini dolduramayız.

Cumhuriyetin 85. yılı. Kanalın biri dansöz oynatarak Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken, bir başkası Tuğba Ekinci’nin Kondom şarkısına bayrak sallatıyor.


Yapış yapış bir vıcıklık, kaskatı bir çamur zift gibi kaplıyor günü.


Gazetelere gömülüyorum.


Adli Tıp, 14 yaşındaki kızı annesinin de icazetiyle okşayıp öpen Üzmez’i tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktıracak bir rapor hazırlıyor. Gerekçe, Üzmez ile çocuk kapatmasının arasındaki ilişkinin alan razı satan razı tabir edilen cinsten olması ve çocuk kapatmanın psikojojisinin aslında sanıldığı kadar vahim bulunmaması. Durum böyleyken, kendi bedeninin hakkını koruma gibi bir derdi olmayanların, çocuğunu becerenlerden aldığı 3-5 kuruşla, kıçı kırık dört duvarla sesini kesip oturan ana-babaların hakkını Türk Hukuku koruyacak değil. Üzmez paşa paşa salınıyor. 2 gündür TV'den TV'ye koşup adetten kesilenlerin kadın yapılabileceğini(!) buyuruyor. Davadan da beraati yakındır muhtemelen.


Bu "kadın yapma" mevzusu da ayrı bir vaka hani. Çocuklara seri tecavüzden yakalanan ve tenor olup da nasıl bu haltları karıştırabileceği üzerinde günlerce kafa yorulan vatandaş da "nasılsa kadın olacaklardı." diye buyurmuştu hatırlarsanız. "Kadın yapmak", kadının üzerine abanıp ne halt yemeğe orada olduğunu bir türlü anlamadığım lanet olası bir zarı yırtmak demek. "Kadın olmak" ise bu kokuşmuş beyinlerin arasında yapayalnız varolmaya çalışmak demek. Öyle ki kıçınıza geçirdiğiniz alelade bir kot pantolonla bile sizi örseleyip gururunuzu alaşağı ediyorlar. Tecavüz davaları kadının kot pantolon giydiği gerekçesi ile tecavüzcünün aklanmasıyla sonuçlanıyor. Bu kot pantolon denen şey, Amerika’nın şalvarı olduğu kadar, kadın kısmının da bekaret kemeri anlaşılan.


Dijitürk adlı yayın platfomu, lig maçlarının izinsiz yayınlandığı gerekesi ile ilgili siteye bir dava açıyor ve hikmetinden sual olunmaz yüce mahkeme onbinlerce websitesine altyapı sağlayan Blogger’ı 4 gün boyunca engelliyor. Ulaştırma Bakanı Yıldırım, mahkemeler bu konuda ihtisaslaşmamış olduğundan bu sorunları yaşamaktayız diye açıklama yapıyor. Yani, bilgi edinme hakkı ya da haber alma özgürlüğüne kasıt olduğu gibi savlar yalnızca devletini milletini sevmeyen bir kısım şahsın münferit ve hezeyanlı fikirleri.



Onun dışında Ergenekon, kriz, savaş…


Tuğba Ekinci haklı galiba, hepimize birer kondom ki artık üremeyelim.


Çoktan üremiş ve de üretilmiş olan biz gibiler de toplaşıp bütün bu şükela ortamda Boğaz kıyısında havai fişek gösterisi seyredip Bağımsız(!) Cumhuriyet’in 85. yılını coşku ile kutlayalım, Çankaya'da verilecek resepsiyonda kim ne renk smokin giyecek onu tartışıp duralım. Bu arada yıllar yılları kovalasın, Cumhuriyet 100 yaşına bassın ama ülke 10. Yıl Marşı'ndan bir adım daha ilerleyememiş olsun. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet nasıl yaşar? Bu denli yıpranmış, temellerinden çürümüş ve geri kalmış bir ülke olarak mı yoksa içi boş sayılara takılıp kalarak mı?

85


Bilirsiniz, ülkece simge sayıları ve yıldönümlerini temcit pilavı gibi dillendirmeye bayılır ama içini dolduramayız.

Cumhuriyetin 85. yılı. Kanalın biri dansöz oynatarak Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken, bir başkası Tuğba Ekinci’nin Kondom şarkısına bayrak sallatıyor.


Yapış yapış bir vıcıklık, kaskatı bir çamur zift gibi kaplıyor günü.


Gazetelere gömülüyorum.


Adli Tıp, 14 yaşındaki kızı annesinin de icazetiyle okşayıp öpen Üzmez’i tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktıracak bir rapor hazırlıyor. Gerekçe, Üzmez ile çocuk kapatmasının arasındaki ilişkinin alan razı satan razı tabir edilen cinsten olması ve çocuk kapatmanın psikojojisinin aslında sanıldığı kadar vahim bulunmaması. Durum böyleyken, kendi bedeninin hakkını koruma gibi bir derdi olmayanların, çocuğunu becerenlerden aldığı 3-5 kuruşla, kıçı kırık dört duvarla sesini kesip oturan ana-babaların hakkını Türk Hukuku koruyacak değil. Üzmez paşa paşa salınıyor. 2 gündür TV'den TV'ye koşup adetten kesilenlerin kadın yapılabileceğini(!) buyuruyor. Davadan da beraati yakındır muhtemelen.


Bu "kadın yapma" mevzusu da ayrı bir vaka hani. Çocuklara seri tecavüzden yakalanan ve tenor olup da nasıl bu haltları karıştırabileceği üzerinde günlerce kafa yorulan vatandaş da "nasılsa kadın olacaklardı." diye buyurmuştu hatırlarsanız. "Kadın yapmak", kadının üzerine abanıp ne halt yemeğe orada olduğunu bir türlü anlamadığım lanet olası bir zarı yırtmak demek. "Kadın olmak" ise bu kokuşmuş beyinlerin arasında yapayalnız varolmaya çalışmak demek. Öyle ki kıçınıza geçirdiğiniz alelade bir kot pantolonla bile sizi örseleyip gururunuzu alaşağı ediyorlar. Tecavüz davaları kadının kot pantolon giydiği gerekçesi ile tecavüzcünün aklanmasıyla sonuçlanıyor. Bu kot pantolon denen şey, Amerika’nın şalvarı olduğu kadar, kadın kısmının da bekaret kemeri anlaşılan.


Dijitürk adlı yayın platfomu, lig maçlarının izinsiz yayınlandığı gerekesi ile ilgili siteye bir dava açıyor ve hikmetinden sual olunmaz yüce mahkeme onbinlerce websitesine altyapı sağlayan Blogger’ı 4 gün boyunca engelliyor. Ulaştırma Bakanı Yıldırım, mahkemeler bu konuda ihtisaslaşmamış olduğundan bu sorunları yaşamaktayız diye açıklama yapıyor. Yani, bilgi edinme hakkı ya da haber alma özgürlüğüne kasıt olduğu gibi savlar yalnızca devletini milletini sevmeyen bir kısım şahsın münferit ve hezeyanlı fikirleri.



Onun dışında Ergenekon, kriz, savaş…


Tuğba Ekinci haklı galiba, hepimize birer kondom ki artık üremeyelim.


Çoktan üremiş ve de üretilmiş olan biz gibiler de toplaşıp bütün bu şükela ortamda Boğaz kıyısında havai fişek gösterisi seyredip Bağımsız(!) Cumhuriyet’in 85. yılını coşku ile kutlayalım, Çankaya'da verilecek resepsiyonda kim ne renk smokin giyecek onu tartışıp duralım. Bu arada yıllar yılları kovalasın, Cumhuriyet 100 yaşına bassın ama ülke 10. Yıl Marşı'ndan bir adım daha ilerleyememiş olsun. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet nasıl yaşar? Bu denli yıpranmış, temellerinden çürümüş ve geri kalmış bir ülke olarak mı yoksa içi boş sayılara takılıp kalarak mı?

27 Ekim 2008 Pazartesi

Sansür, Zorbalığın Bir Başka Biçimidir!

Güncelleme: Blogger.com üzerindeki sansür, 28 Ekim saat 16:30 itibari ile kalktı.


Ön Not: Başta blogger olmak üzere internet sitelerine uygulanan sansür http://www.serbestyazarlar.com/ adresinde protesto edilmekte.


Aşağıda, sansüre karşı tepkimizi göstermek için yayınladığımız bildiriyi okuyabilir, dağıtabilir, kendinize uyarlayabilirsiniz.


Değerli Alternatif-İstanbul Okuyucuları;



Bünyesinde birbirinden değerli websitelerini barındıran ve ücretsiz blog hizmeti sunan blogger.com adresi, 24 Ekim Cuma günü itibari ile mahkeme kararı ile engellenmiştir.



Binlerce kıymetli bilginin paylaşıldığı, insanların önemli anlarını not alıp başka insanlara aktardığı, fikir alış-verişinin en etkin yolu olan internet günlükleri Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi' nin -gerekçesini bile açıklama gereği duymadığı- tek kararı ile bir anda kapatılmıştır.


Günlük yazılarını ve belki araştırmalarını sadece Blogspot veri tabanında saklayıp paylaşıma açanlar bir anda birikimlerine ulaşamaz hale getirilmiştir. Yıllardır kendi çıkarları doğrultusunda yayın yapmakta olan yayın organlarına inat, bağımsız blog siteleri içlerindeki onlarca değerli bilgi ile birlikte sansürlenmiştir!


Yüksek tahsilli bireylerini işsiz bırakan, yaşlı teyze ve amcalarına cep harçlığı - emekli maaşı veren, türcülük, ırkçılık, cinsel ayrımcılığın her köşede kendini gösterdiği ülkemizde,


İnsanların internet üzerinden "at, köpek, hayvan pornosu", "verecek hatun nasıl davranır" aramalarında cinsel tatmin bulduğu ülkemizde,


20 milyon kadının her sabah birbirinden beter TV programlarına maruz bırakıldığı, genç kız ve erkeklerin "kendini en kısa yoldan pazarlama" üzerine bilgilendirildiği ülkemizde,


Hayatımızın her noktasına sokulan, geleceğimizi karartmayı hedefleyen sansürcü anlayışı kınıyoruz! Daha özgür, daha yaşanılası bir dünya için hepimiz sesimizi Sansüre Karşı yükseltiyoruz!


Aşağıda imzası bulunan websiteleri olarak, Türkiye'deki internet sitelerinin sansüre uğramasına tepki olarak doğmuş olan www.sansuresansur.org'u ve bu konuda çalışmalar yürüten diğer birey ve inisiyatifleri destekliyoruz!


http://www.ozanezgiberberoglu.com


http://www.alternatif-istanbul.net


http://www.kurkehayir.gen.tr

Sansür, Zorbalığın Bir Başka Biçimidir!

Güncelleme: Blogger.com üzerindeki sansür, 28 Ekim saat 16:30 itibari ile kalktı.


Ön Not: Başta blogger olmak üzere internet sitelerine uygulanan sansür http://www.serbestyazarlar.com/ adresinde protesto edilmekte.


Aşağıda, sansüre karşı tepkimizi göstermek için yayınladığımız bildiriyi okuyabilir, dağıtabilir, kendinize uyarlayabilirsiniz.


Değerli Alternatif-İstanbul Okuyucuları;



Bünyesinde birbirinden değerli websitelerini barındıran ve ücretsiz blog hizmeti sunan blogger.com adresi, 24 Ekim Cuma günü itibari ile mahkeme kararı ile engellenmiştir.



Binlerce kıymetli bilginin paylaşıldığı, insanların önemli anlarını not alıp başka insanlara aktardığı, fikir alış-verişinin en etkin yolu olan internet günlükleri Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi' nin -gerekçesini bile açıklama gereği duymadığı- tek kararı ile bir anda kapatılmıştır.


Günlük yazılarını ve belki araştırmalarını sadece Blogspot veri tabanında saklayıp paylaşıma açanlar bir anda birikimlerine ulaşamaz hale getirilmiştir. Yıllardır kendi çıkarları doğrultusunda yayın yapmakta olan yayın organlarına inat, bağımsız blog siteleri içlerindeki onlarca değerli bilgi ile birlikte sansürlenmiştir!


Yüksek tahsilli bireylerini işsiz bırakan, yaşlı teyze ve amcalarına cep harçlığı - emekli maaşı veren, türcülük, ırkçılık, cinsel ayrımcılığın her köşede kendini gösterdiği ülkemizde,


İnsanların internet üzerinden "at, köpek, hayvan pornosu", "verecek hatun nasıl davranır" aramalarında cinsel tatmin bulduğu ülkemizde,


20 milyon kadının her sabah birbirinden beter TV programlarına maruz bırakıldığı, genç kız ve erkeklerin "kendini en kısa yoldan pazarlama" üzerine bilgilendirildiği ülkemizde,


Hayatımızın her noktasına sokulan, geleceğimizi karartmayı hedefleyen sansürcü anlayışı kınıyoruz! Daha özgür, daha yaşanılası bir dünya için hepimiz sesimizi Sansüre Karşı yükseltiyoruz!


Aşağıda imzası bulunan websiteleri olarak, Türkiye'deki internet sitelerinin sansüre uğramasına tepki olarak doğmuş olan www.sansuresansur.org'u ve bu konuda çalışmalar yürüten diğer birey ve inisiyatifleri destekliyoruz!


http://www.ozanezgiberberoglu.com


http://www.alternatif-istanbul.net


http://www.kurkehayir.gen.tr

Sansür, Zorbalığın Bir Başka Biçimidir!

Güncelleme: Blogger.com üzerindeki sansür, 28 Ekim saat 16:30 itibari ile kalktı.


Ön Not: Başta blogger olmak üzere internet sitelerine uygulanan sansür http://www.serbestyazarlar.com/ adresinde protesto edilmekte.


Aşağıda, sansüre karşı tepkimizi göstermek için yayınladığımız bildiriyi okuyabilir, dağıtabilir, kendinize uyarlayabilirsiniz.


Değerli Alternatif-İstanbul Okuyucuları;



Bünyesinde birbirinden değerli websitelerini barındıran ve ücretsiz blog hizmeti sunan blogger.com adresi, 24 Ekim Cuma günü itibari ile mahkeme kararı ile engellenmiştir.



Binlerce kıymetli bilginin paylaşıldığı, insanların önemli anlarını not alıp başka insanlara aktardığı, fikir alış-verişinin en etkin yolu olan internet günlükleri Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi' nin -gerekçesini bile açıklama gereği duymadığı- tek kararı ile bir anda kapatılmıştır.


Günlük yazılarını ve belki araştırmalarını sadece Blogspot veri tabanında saklayıp paylaşıma açanlar bir anda birikimlerine ulaşamaz hale getirilmiştir. Yıllardır kendi çıkarları doğrultusunda yayın yapmakta olan yayın organlarına inat, bağımsız blog siteleri içlerindeki onlarca değerli bilgi ile birlikte sansürlenmiştir!


Yüksek tahsilli bireylerini işsiz bırakan, yaşlı teyze ve amcalarına cep harçlığı - emekli maaşı veren, türcülük, ırkçılık, cinsel ayrımcılığın her köşede kendini gösterdiği ülkemizde,


İnsanların internet üzerinden "at, köpek, hayvan pornosu", "verecek hatun nasıl davranır" aramalarında cinsel tatmin bulduğu ülkemizde,


20 milyon kadının her sabah birbirinden beter TV programlarına maruz bırakıldığı, genç kız ve erkeklerin "kendini en kısa yoldan pazarlama" üzerine bilgilendirildiği ülkemizde,


Hayatımızın her noktasına sokulan, geleceğimizi karartmayı hedefleyen sansürcü anlayışı kınıyoruz! Daha özgür, daha yaşanılası bir dünya için hepimiz sesimizi Sansüre Karşı yükseltiyoruz!


Aşağıda imzası bulunan websiteleri olarak, Türkiye'deki internet sitelerinin sansüre uğramasına tepki olarak doğmuş olan www.sansuresansur.org'u ve bu konuda çalışmalar yürüten diğer birey ve inisiyatifleri destekliyoruz!


http://www.ozanezgiberberoglu.com


http://www.alternatif-istanbul.net


http://www.kurkehayir.gen.tr

23 Ekim 2008 Perşembe

İlle de...

yelkenli


Şimdi tam alıp başı Burgazada'ya gitmek zamanı...

vapurhalat


Bir kadeh rakı... Yanında bol zeytinyağlı otlar... Radikası, kayaturpu, kaz ayağı, deniz börülcesi ile rengarenk bir çilingir sofrası.


raki



Ama ille de muhabbeti bu meretin, ille de...



Not: Fotoğraflar, eski güzel zamanlardan...

İlle de...

yelkenli


Şimdi tam alıp başı Burgazada'ya gitmek zamanı...

vapurhalat


Bir kadeh rakı... Yanında bol zeytinyağlı otlar... Radikası, kayaturpu, kaz ayağı, deniz börülcesi ile rengarenk bir çilingir sofrası.


raki



Ama ille de muhabbeti bu meretin, ille de...



Not: Fotoğraflar, eski güzel zamanlardan...

İlle de...

yelkenli


Şimdi tam alıp başı Burgazada'ya gitmek zamanı...

vapurhalat


Bir kadeh rakı... Yanında bol zeytinyağlı otlar... Radikası, kayaturpu, kaz ayağı, deniz börülcesi ile rengarenk bir çilingir sofrası.


raki



Ama ille de muhabbeti bu meretin, ille de...



Not: Fotoğraflar, eski güzel zamanlardan...

21 Ekim 2008 Salı

İç Dökümü

ahbruzgar

Bazen, tek cümle ile içindekini dışavuran kişilere özeniyorum. Ben yapamam. Dediklerimin eksik anlaşılacağından ya da anlaşılmayacağından endişe ettiğim için karşımdakini detaylara boğarım. Düşüncelerimin dağınıklığı yüzünden başı ile sonu birbirini tutmayan cümleler kurar, düşünce hızımı konuşmama uyarlamak için çaba sarfetmek zorunda kalırım.


Belki de bu nedenle kısa öyküler kaleme alan yazarlara ya da kısa filmler çeken yönetmenlere hayranım. Kendim bu işlere kalkışacak olsam, en az 2,5 saatlik bir film ya da 400-500 sayfalık bir kitapla ancak işin içinden çıkardım.



Katherine Mansfield'in kısa öykülerinden derlenen "Ah Bu Rüzgar" kitabını okuyorum. Üslubu net ve dolambaçsız. Olması gereken kadar detaylı, ne eksik, ne fazla. Doğrusu, tam ihtiyacım olan açıklığı ve dinginliği hissediyorum okurken.


Aklıma gelenleri Linda'nın el emeği olan kedili defterime not ediyorum. Bir dolmakalem edindim. Böylece yazdığım yazı gözüme çok daha güzel görünüyor. Siyahla yazmaktan sıkılınca mavi mürekkebe geçiyorum. Defteri renkli kalemlerle boyuyorum, elime geçen ıvır zıvırı yapıştırıyorum. En son adadan getirdiğim bir defne yaprağını ve 2005 yılında Eskişehir'de okulun kampüsünden topladığım sonbahar yapraklarından birini iliştirdim. 3 sene öncesinden, 2005 yılının Kasım ayından sarı bir yaprak. Yaprağı yerden alırken o kampüse, kente ve yaşananları anımsatacak somut bir simge olsun diye düşündüğümü hatırlıyorum.



Çizgi Roman ve Animasyon Festivali için alıp başımı gideceğim günlerin hayali ile yaşıyorum. Ayrıca, Fran Healy adı ile bilinen Travis kişisini As You Are gibi bir şarkıyı dillendirdiği için çıplak elle boğmak istiyorum.


PS: Ivır zıvırlara karşı olan önlenemez zaafım sayesinde şu günlerde The Little Prince dolmakalemleri ve Swatch'un Corto Maltese'li saatine kafayı takmış durumdayım.

İç Dökümü

ahbruzgar

Bazen, tek cümle ile içindekini dışavuran kişilere özeniyorum. Ben yapamam. Dediklerimin eksik anlaşılacağından ya da anlaşılmayacağından endişe ettiğim için karşımdakini detaylara boğarım. Düşüncelerimin dağınıklığı yüzünden başı ile sonu birbirini tutmayan cümleler kurar, düşünce hızımı konuşmama uyarlamak için çaba sarfetmek zorunda kalırım.


Belki de bu nedenle kısa öyküler kaleme alan yazarlara ya da kısa filmler çeken yönetmenlere hayranım. Kendim bu işlere kalkışacak olsam, en az 2,5 saatlik bir film ya da 400-500 sayfalık bir kitapla ancak işin içinden çıkardım.



Katherine Mansfield'in kısa öykülerinden derlenen "Ah Bu Rüzgar" kitabını okuyorum. Üslubu net ve dolambaçsız. Olması gereken kadar detaylı, ne eksik, ne fazla. Doğrusu, tam ihtiyacım olan açıklığı ve dinginliği hissediyorum okurken.


Aklıma gelenleri Linda'nın el emeği olan kedili defterime not ediyorum. Bir dolmakalem edindim. Böylece yazdığım yazı gözüme çok daha güzel görünüyor. Siyahla yazmaktan sıkılınca mavi mürekkebe geçiyorum. Defteri renkli kalemlerle boyuyorum, elime geçen ıvır zıvırı yapıştırıyorum. En son adadan getirdiğim bir defne yaprağını ve 2005 yılında Eskişehir'de okulun kampüsünden topladığım sonbahar yapraklarından birini iliştirdim. 3 sene öncesinden, 2005 yılının Kasım ayından sarı bir yaprak. Yaprağı yerden alırken o kampüse, kente ve yaşananları anımsatacak somut bir simge olsun diye düşündüğümü hatırlıyorum.



Çizgi Roman ve Animasyon Festivali için alıp başımı gideceğim günlerin hayali ile yaşıyorum. Ayrıca, Fran Healy adı ile bilinen Travis kişisini As You Are gibi bir şarkıyı dillendirdiği için çıplak elle boğmak istiyorum.


PS: Ivır zıvırlara karşı olan önlenemez zaafım sayesinde şu günlerde The Little Prince dolmakalemleri ve Swatch'un Corto Maltese'li saatine kafayı takmış durumdayım.

İç Dökümü

ahbruzgar

Bazen, tek cümle ile içindekini dışavuran kişilere özeniyorum. Ben yapamam. Dediklerimin eksik anlaşılacağından ya da anlaşılmayacağından endişe ettiğim için karşımdakini detaylara boğarım. Düşüncelerimin dağınıklığı yüzünden başı ile sonu birbirini tutmayan cümleler kurar, düşünce hızımı konuşmama uyarlamak için çaba sarfetmek zorunda kalırım.


Belki de bu nedenle kısa öyküler kaleme alan yazarlara ya da kısa filmler çeken yönetmenlere hayranım. Kendim bu işlere kalkışacak olsam, en az 2,5 saatlik bir film ya da 400-500 sayfalık bir kitapla ancak işin içinden çıkardım.



Katherine Mansfield'in kısa öykülerinden derlenen "Ah Bu Rüzgar" kitabını okuyorum. Üslubu net ve dolambaçsız. Olması gereken kadar detaylı, ne eksik, ne fazla. Doğrusu, tam ihtiyacım olan açıklığı ve dinginliği hissediyorum okurken.


Aklıma gelenleri Linda'nın el emeği olan kedili defterime not ediyorum. Bir dolmakalem edindim. Böylece yazdığım yazı gözüme çok daha güzel görünüyor. Siyahla yazmaktan sıkılınca mavi mürekkebe geçiyorum. Defteri renkli kalemlerle boyuyorum, elime geçen ıvır zıvırı yapıştırıyorum. En son adadan getirdiğim bir defne yaprağını ve 2005 yılında Eskişehir'de okulun kampüsünden topladığım sonbahar yapraklarından birini iliştirdim. 3 sene öncesinden, 2005 yılının Kasım ayından sarı bir yaprak. Yaprağı yerden alırken o kampüse, kente ve yaşananları anımsatacak somut bir simge olsun diye düşündüğümü hatırlıyorum.



Çizgi Roman ve Animasyon Festivali için alıp başımı gideceğim günlerin hayali ile yaşıyorum. Ayrıca, Fran Healy adı ile bilinen Travis kişisini As You Are gibi bir şarkıyı dillendirdiği için çıplak elle boğmak istiyorum.


PS: Ivır zıvırlara karşı olan önlenemez zaafım sayesinde şu günlerde The Little Prince dolmakalemleri ve Swatch'un Corto Maltese'li saatine kafayı takmış durumdayım.

15 Ekim 2008 Çarşamba

"Ne yani, iyi valla..."

Bazen, yağmurda şemsiye, sıcak havalarda ise şişe suyu satmak gibi pragmatik bir işim olsun istiyorum. Üzerinde fazla kafa yormayayım, işimi niçin yapıyor olduğumu sorgulamayayım, günün sonunda White Rabbit dinlemek için yanıp tutuşuyor olmayayım filan.


Günün her dakikası koşuşturuyor olmama rağmen, hala birşeylerin eksik kalıyor olduğu gerçeği kötü birşey. Akşam Norah Jones dinleyip iki Pıtırcık kitabının hakkından gelirim düşüncesi şu günlerde motivasyonumu arttırabilen yegane güzellikler.



Bugün ıslak yolda ayağım kayıp dizimin üstüne düşmeseydim, 23 Ekim Perşembe günü Babylon'da sahne alacak Derdiyoklar'ın haberini verecektim. Ama bu kadarla bırakıp kitabımın - Pıtırcık'la eşzamanlı okuduğum Auster kitabı New York Üçlemesi - en heyecanlı son 60 sayfasına dönmek, bitirince uyumak, uyandığımda tüm sızı ve sıkıntılarımın geçmiş olmasını istiyorum. Yeni sızı ve sıkıntılara katlanmak, ancak bir öncekilerin üstesinden gelebilmekle mümkün zira.



*"Ne yani, iyi valla..."


* Pıtırcık'ın en sevdiğim lafı.


"Ne yani, iyi valla..."

Bazen, yağmurda şemsiye, sıcak havalarda ise şişe suyu satmak gibi pragmatik bir işim olsun istiyorum. Üzerinde fazla kafa yormayayım, işimi niçin yapıyor olduğumu sorgulamayayım, günün sonunda White Rabbit dinlemek için yanıp tutuşuyor olmayayım filan.


Günün her dakikası koşuşturuyor olmama rağmen, hala birşeylerin eksik kalıyor olduğu gerçeği kötü birşey. Akşam Norah Jones dinleyip iki Pıtırcık kitabının hakkından gelirim düşüncesi şu günlerde motivasyonumu arttırabilen yegane güzellikler.



Bugün ıslak yolda ayağım kayıp dizimin üstüne düşmeseydim, 23 Ekim Perşembe günü Babylon'da sahne alacak Derdiyoklar'ın haberini verecektim. Ama bu kadarla bırakıp kitabımın - Pıtırcık'la eşzamanlı okuduğum Auster kitabı New York Üçlemesi - en heyecanlı son 60 sayfasına dönmek, bitirince uyumak, uyandığımda tüm sızı ve sıkıntılarımın geçmiş olmasını istiyorum. Yeni sızı ve sıkıntılara katlanmak, ancak bir öncekilerin üstesinden gelebilmekle mümkün zira.



*"Ne yani, iyi valla..."


* Pıtırcık'ın en sevdiğim lafı.


"Ne yani, iyi valla..."

Bazen, yağmurda şemsiye, sıcak havalarda ise şişe suyu satmak gibi pragmatik bir işim olsun istiyorum. Üzerinde fazla kafa yormayayım, işimi niçin yapıyor olduğumu sorgulamayayım, günün sonunda White Rabbit dinlemek için yanıp tutuşuyor olmayayım filan.


Günün her dakikası koşuşturuyor olmama rağmen, hala birşeylerin eksik kalıyor olduğu gerçeği kötü birşey. Akşam Norah Jones dinleyip iki Pıtırcık kitabının hakkından gelirim düşüncesi şu günlerde motivasyonumu arttırabilen yegane güzellikler.



Bugün ıslak yolda ayağım kayıp dizimin üstüne düşmeseydim, 23 Ekim Perşembe günü Babylon'da sahne alacak Derdiyoklar'ın haberini verecektim. Ama bu kadarla bırakıp kitabımın - Pıtırcık'la eşzamanlı okuduğum Auster kitabı New York Üçlemesi - en heyecanlı son 60 sayfasına dönmek, bitirince uyumak, uyandığımda tüm sızı ve sıkıntılarımın geçmiş olmasını istiyorum. Yeni sızı ve sıkıntılara katlanmak, ancak bir öncekilerin üstesinden gelebilmekle mümkün zira.



*"Ne yani, iyi valla..."


* Pıtırcık'ın en sevdiğim lafı.


11 Ekim 2008 Cumartesi

Dozer dikkat !!! Yıkıntıların arasında insanlar yaşıyor

Biz Sulukule’nin en yoksulları, kiracılarıyız. Bizleri ne Fatih Belediyesi’nin ne TOKİ’nin Sulukule’de yaptıracağı lüks konut listelerinde ne de ne de Taşoluk ev listesinde görebilirsiniz. Evet, bizleri “kentsel yenileme projesi”nde göremezsiniz, çünkü insan yerine koyulup, hesaba katılmadık, hak sahibi yapılmadık. Bugün burada yok sayılmaktan kurtulmak, görünür olmak için sizlerin karşısına çıkıyoruz.


Biz Sulukule’li yoksul kiracılar: Melek, Birgül, Reyhan, Necla, Güllü, Ferdi, Hayriye, Gülseren, Şenol, Hamza, Umut, İsmail ve daha onlarcası:Fatih Belediyesi onlarca yıldır yaşadığımız mahalleden bizim taleplerimize yanıt vermeden sokağa atmak istiyor. Yoksuluz, yoksunuz, ama bugün bu yıkıntıların arasında yine de iyi kötü başımızı sokabileceğimiz bir damımız var; yarın ise sokaktayız…


Taşoluk’a giden komşularımızın ardından bu mahalle iyice ıssızlaştı. Koskoca sokaklarda yapayalnız kaldık, kimimiz yıkıntıların arasında, kimimiz kanalizasyon patlaklarının arasında kimimiz elektriksiz, kimimiz susuz yaşıyor. Mahalle bakkallarımız birer birer kapandı, çocuklarımız okullardan evlerine koşarak geliyor “evimiz yıkıldı mı?” diye…Evlerden müzik değil ağıt sesi geliyor artık.


Bizler yaklaşık 200 aile bu yıkıntıların arasında hiçbir güvencemiz olmadan yaşamaya mahkum edildik.


Belediye diyor ki, “Sulukule için dünyanın en sosyal projesini yaptım”. Daha önce de sormuştuk şimdi de soruyoruz: Sokağa atılmanın neresi sosyal?


Bizler buradan evlerimizi, yuvamızı, hayatımızı, geleceğimizi başımıza yıkmadan Fatih Belediye başkanı Mustafa Demir'e sesleniyoruz. Sizlere hak sahibi olabilmek için dilekçeler verdik, her gün kapınızı aşındırıp, dilekçelerimize yanıt istiyoruz.


UNUTMAYIN SULUKULEDE DOZERLERİN GÖLGESİNDE HALA TENCERE KAYNIYOR.

Dozer dikkat !!! Yıkıntıların arasında insanlar yaşıyor

Biz Sulukule’nin en yoksulları, kiracılarıyız. Bizleri ne Fatih Belediyesi’nin ne TOKİ’nin Sulukule’de yaptıracağı lüks konut listelerinde ne de ne de Taşoluk ev listesinde görebilirsiniz. Evet, bizleri “kentsel yenileme projesi”nde göremezsiniz, çünkü insan yerine koyulup, hesaba katılmadık, hak sahibi yapılmadık. Bugün burada yok sayılmaktan kurtulmak, görünür olmak için sizlerin karşısına çıkıyoruz.


Biz Sulukule’li yoksul kiracılar: Melek, Birgül, Reyhan, Necla, Güllü, Ferdi, Hayriye, Gülseren, Şenol, Hamza, Umut, İsmail ve daha onlarcası:Fatih Belediyesi onlarca yıldır yaşadığımız mahalleden bizim taleplerimize yanıt vermeden sokağa atmak istiyor. Yoksuluz, yoksunuz, ama bugün bu yıkıntıların arasında yine de iyi kötü başımızı sokabileceğimiz bir damımız var; yarın ise sokaktayız…


Taşoluk’a giden komşularımızın ardından bu mahalle iyice ıssızlaştı. Koskoca sokaklarda yapayalnız kaldık, kimimiz yıkıntıların arasında, kimimiz kanalizasyon patlaklarının arasında kimimiz elektriksiz, kimimiz susuz yaşıyor. Mahalle bakkallarımız birer birer kapandı, çocuklarımız okullardan evlerine koşarak geliyor “evimiz yıkıldı mı?” diye…Evlerden müzik değil ağıt sesi geliyor artık.


Bizler yaklaşık 200 aile bu yıkıntıların arasında hiçbir güvencemiz olmadan yaşamaya mahkum edildik.


Belediye diyor ki, “Sulukule için dünyanın en sosyal projesini yaptım”. Daha önce de sormuştuk şimdi de soruyoruz: Sokağa atılmanın neresi sosyal?


Bizler buradan evlerimizi, yuvamızı, hayatımızı, geleceğimizi başımıza yıkmadan Fatih Belediye başkanı Mustafa Demir'e sesleniyoruz. Sizlere hak sahibi olabilmek için dilekçeler verdik, her gün kapınızı aşındırıp, dilekçelerimize yanıt istiyoruz.


UNUTMAYIN SULUKULEDE DOZERLERİN GÖLGESİNDE HALA TENCERE KAYNIYOR.

Dozer dikkat !!! Yıkıntıların arasında insanlar yaşıyor

Biz Sulukule’nin en yoksulları, kiracılarıyız. Bizleri ne Fatih Belediyesi’nin ne TOKİ’nin Sulukule’de yaptıracağı lüks konut listelerinde ne de ne de Taşoluk ev listesinde görebilirsiniz. Evet, bizleri “kentsel yenileme projesi”nde göremezsiniz, çünkü insan yerine koyulup, hesaba katılmadık, hak sahibi yapılmadık. Bugün burada yok sayılmaktan kurtulmak, görünür olmak için sizlerin karşısına çıkıyoruz.


Biz Sulukule’li yoksul kiracılar: Melek, Birgül, Reyhan, Necla, Güllü, Ferdi, Hayriye, Gülseren, Şenol, Hamza, Umut, İsmail ve daha onlarcası:Fatih Belediyesi onlarca yıldır yaşadığımız mahalleden bizim taleplerimize yanıt vermeden sokağa atmak istiyor. Yoksuluz, yoksunuz, ama bugün bu yıkıntıların arasında yine de iyi kötü başımızı sokabileceğimiz bir damımız var; yarın ise sokaktayız…


Taşoluk’a giden komşularımızın ardından bu mahalle iyice ıssızlaştı. Koskoca sokaklarda yapayalnız kaldık, kimimiz yıkıntıların arasında, kimimiz kanalizasyon patlaklarının arasında kimimiz elektriksiz, kimimiz susuz yaşıyor. Mahalle bakkallarımız birer birer kapandı, çocuklarımız okullardan evlerine koşarak geliyor “evimiz yıkıldı mı?” diye…Evlerden müzik değil ağıt sesi geliyor artık.


Bizler yaklaşık 200 aile bu yıkıntıların arasında hiçbir güvencemiz olmadan yaşamaya mahkum edildik.


Belediye diyor ki, “Sulukule için dünyanın en sosyal projesini yaptım”. Daha önce de sormuştuk şimdi de soruyoruz: Sokağa atılmanın neresi sosyal?


Bizler buradan evlerimizi, yuvamızı, hayatımızı, geleceğimizi başımıza yıkmadan Fatih Belediye başkanı Mustafa Demir'e sesleniyoruz. Sizlere hak sahibi olabilmek için dilekçeler verdik, her gün kapınızı aşındırıp, dilekçelerimize yanıt istiyoruz.


UNUTMAYIN SULUKULEDE DOZERLERİN GÖLGESİNDE HALA TENCERE KAYNIYOR.

5 Ekim 2008 Pazar

That Was Just A Dream…/ Hepsi Hepsi Bir Rüyaydı İşte…



Hüzün sarmış dört bir yanı



Konserden çıkmış, Kuruçeşme’den Ortaköy’e doğru yürüyoruz. Hepimizin beli ve ayakları ağrımış. Birbirimize bakıp bakıp “az önce R.E.M’i canlı canlı dinledik biz!” diyip duruyoruz. Ben “That was just the dream işte… Sabah uyanacağız ve pırrrrrrrr… Her şey bitmiş olacak. Epi topu güzel bir rüya işte!” diyorum, Linda ağlamaklı bakıp “Gerçekten R.E.M’i mi dinledik biz, sanki hiç dinlememişiz gibi geliyor.” diyor. “İyi ki şimdi gelmiş R.E.M, diyorum, “Büyümüş, türlü türlü hallere girmiş, çıkmış, değişmiş, bazen aynı kalmış, yavaştan göz kenarlarımız kırışmaya başlamış, kelleşmiş, göbeklenmiş, yaralanmış, yaralarımızı iyileştirmiş, yaş almışız. Daha küçükken dinlesek bu denli yer etmezdi benliğimizde şarkıları belki…”



Muazzam bir hüzün çökmüş hepimize. Halbuki çok değil, yarım saat önce sahneye bakıp bakıp “Ulan totosunun kılları ağarmış adamlara bak, nasıl zıp zıp zıplıyorlar! Biz de genç miyiz yahu!” diye diye yorgun bedenlerimize can getirmeye çalışıyoruz. Ozan desen çığlık çığlığa hallerde… Bir Fatih Ürek tutturmuş gidiyor, tuhaf sayıklamalar halinde. “Kendine gel, ne alaka?” diyoruz, verdiği cevap: “Stipe Fatih Ürek dansları izlemiş gelmiş buraya, kıvırtıp çalkalayıp duruyor.” Sahiden Stipe'da bir dansöz edaları, kendine has oryantal figürler icra etmekte. Doğru da olsa Ozan’ı susturduk. Bu yaştan sonra ekşisözük’te konuşlanmış "konsere gelenlerin hepsi konuşmaya gelmiş hiçbiri müzikten anlamıyor benim dışında" kitlesine malzeme olmaya niyetimiz yok doğrusu. Ama arada bana geliyorlar, “Furry Happy Monsters, aman Shinny Happy Peopleeeee” diye sahneye karşı çığırıyorum. Günler öncesinden planlamışım, onlar Shinny Happy People dedikçe ben Furry Happy Monsters diye vokal yapacağım, onlar da duyacak ve ah ne harkulade bir seyirci, yıllar önce Muppet Show’da Peggy ile dansettiğimiz bölümü bile biliyor.” diyecekler. Sonuç? Grupça şarkıyı sevmezlermiş, ondan çalmadılar. "Furry happy monsters" diye çığıramamaktan ötürü oluşan hayal kırıklığımı tarif etmem gerekirse Küçük Emrah'ın annesini amcası ile yatakta pişpirik oynarken bastığı sahnedeki durumunun aynısı diyebilirim.


Anı depolamak


Herkesin elinde bir I-Phone, o da yoksa bir cep telefonu, çatır çatır fotoğraf / video çekmekte. Sanıyoruz ki ilk ve son hasbıhalimiz R.E.M ile. Stipe'ın sahneden inmeden önce edeceği o harkulade cümleden habersiz, herkes hafıza kartlarının elverdiği ölçüde ses, müzik, görüntü depolama peşinde.


R.E.M de İstanbul gerdeğinde ilk gecesini geçiren taze gelin misali utangaç davranmıyor doğrusu. Yeniler, eskiler, süprizler ard arda Boğaziçi'ne karışıyor. Nota kağıtları havalarda uçuyor. Rüzgar diyoruz, birini uçursa da tepemize bıraksa. O da olmuyor. E ne oluyor? Drive, One I Love, I'm Gonna DJ, Supernatural Superserious, Bad Day, Orange Crush, Imitation Of Love, Nightswimming ve pekala Losing My Religion dinliyoruz. "Distance in your eyes" kısmında bana tekrar hüzün basıyor, "that was just the dream" sözünde ise iyice tuhaflaşıyorum. Halbuki evden çıkarken karar vermiştim, Losing My Religion çalmaya başlayınca "ıyyy ne mainstreaaaam" diyip ne kadar alternatif bir kişilik olduğumu gösterecektim. Olmadı. Pişman değilim.


Uykunun R.E.M Hali


Sona yaklaştığımızı
It's The End Of The World As We Know It çalmaya başlayınca anlıyoruz. Man On The Moon ile 1 saat 58 dakikalık rüyamız bitiyor. R.E.M, "See You Soon!" vedası ile sahneden inerken kendimi tutamayıp "Gelir misiniz sahi? Hadi ordan yalancılar!" diye söyleniveriyorum. Aslında gelip gelmemeleri kimin umrunda? Konser bizim gibiler için yeni başlıyor. Bizim gibilerden kastım, bu gece dinledikleri ile katiyen yetinmeyecek, güzel rüyayı tekrar tekrar görmek için bütün R.E.M külliyatını günler, haftalar ve aylar boyunca yeniden dinleyecekler için... Üstelik, uykumuzun R.E.M evresinde uyanırsak, rüyamızı hatırlamamız da mümkün.



Ama Yanlış Giden Birşeyler Var...


Festivalin adı S.O.S İstanbul. Konser öncesi sahnede ünlüler geçidi. Diş fırçalarken suyu kapat, bulaşığı makinada yıka, toprak yoksa dünya yok, kadınlara uygulanan şiddet, çocuk işçiler... Duyarlılık, Sivil İnsiyatif, Haklar takdir edilesi. Ama eksik var. Organizasyonun anlamına ters düşen onlarca ayrıntı. 2 saat sonunda yerler silme bira kutusu kaplı. Alanda muhtelif yerlerde geridönüşüm kutuları bekliyor insan. Çöpler biriksin, tesislerde işlensin, yeniden kullanılsın. Tek bir çöp kutusu bile yok. STK Standları tuvaletlerin hemen yanıbaşına konuşlanmış, gelen olsa diye beklemekte. Buna karşın boğaza karşı neon ışıklı sigara standları, önünde uzun kuyruklar. Tanesi 8 liraya sosisli sandwich. Yakası kürklü palto giymiş, deri ceketle karizma yaptığını sanan ünlüler-yarı ünlüler-ünsüzler. Doğal kaynaklar, artan karbondioksit emisyonu, suyu kirleten atıklar, et sektörü, deri sektörü, sigara sektörü: hepsi toparlanıp üstümüze kabus olarak yürüyor, rahatsız oluyoruz. Bu işler iki şarkının arasında bizi duysalar bile kardır, demekle olmuyor, olamıyor. Dünya geri dönüşü olmayan birşekilde yokedilirken esaslı bir karşı duruş için daha iyisi yapılmalı.

That Was Just A Dream…/ Hepsi Hepsi Bir Rüyaydı İşte…



Hüzün sarmış dört bir yanı



Konserden çıkmış, Kuruçeşme’den Ortaköy’e doğru yürüyoruz. Hepimizin beli ve ayakları ağrımış. Birbirimize bakıp bakıp “az önce R.E.M’i canlı canlı dinledik biz!” diyip duruyoruz. Ben “That was just the dream işte… Sabah uyanacağız ve pırrrrrrrr… Her şey bitmiş olacak. Epi topu güzel bir rüya işte!” diyorum, Linda ağlamaklı bakıp “Gerçekten R.E.M’i mi dinledik biz, sanki hiç dinlememişiz gibi geliyor.” diyor. “İyi ki şimdi gelmiş R.E.M, diyorum, “Büyümüş, türlü türlü hallere girmiş, çıkmış, değişmiş, bazen aynı kalmış, yavaştan göz kenarlarımız kırışmaya başlamış, kelleşmiş, göbeklenmiş, yaralanmış, yaralarımızı iyileştirmiş, yaş almışız. Daha küçükken dinlesek bu denli yer etmezdi benliğimizde şarkıları belki…”



Muazzam bir hüzün çökmüş hepimize. Halbuki çok değil, yarım saat önce sahneye bakıp bakıp “Ulan totosunun kılları ağarmış adamlara bak, nasıl zıp zıp zıplıyorlar! Biz de genç miyiz yahu!” diye diye yorgun bedenlerimize can getirmeye çalışıyoruz. Ozan desen çığlık çığlığa hallerde… Bir Fatih Ürek tutturmuş gidiyor, tuhaf sayıklamalar halinde. “Kendine gel, ne alaka?” diyoruz, verdiği cevap: “Stipe Fatih Ürek dansları izlemiş gelmiş buraya, kıvırtıp çalkalayıp duruyor.” Sahiden Stipe'da bir dansöz edaları, kendine has oryantal figürler icra etmekte. Doğru da olsa Ozan’ı susturduk. Bu yaştan sonra ekşisözük’te konuşlanmış "konsere gelenlerin hepsi konuşmaya gelmiş hiçbiri müzikten anlamıyor benim dışında" kitlesine malzeme olmaya niyetimiz yok doğrusu. Ama arada bana geliyorlar, “Furry Happy Monsters, aman Shinny Happy Peopleeeee” diye sahneye karşı çığırıyorum. Günler öncesinden planlamışım, onlar Shinny Happy People dedikçe ben Furry Happy Monsters diye vokal yapacağım, onlar da duyacak ve ah ne harkulade bir seyirci, yıllar önce Muppet Show’da Peggy ile dansettiğimiz bölümü bile biliyor.” diyecekler. Sonuç? Grupça şarkıyı sevmezlermiş, ondan çalmadılar. "Furry happy monsters" diye çığıramamaktan ötürü oluşan hayal kırıklığımı tarif etmem gerekirse Küçük Emrah'ın annesini amcası ile yatakta pişpirik oynarken bastığı sahnedeki durumunun aynısı diyebilirim.


Anı depolamak


Herkesin elinde bir I-Phone, o da yoksa bir cep telefonu, çatır çatır fotoğraf / video çekmekte. Sanıyoruz ki ilk ve son hasbıhalimiz R.E.M ile. Stipe'ın sahneden inmeden önce edeceği o harkulade cümleden habersiz, herkes hafıza kartlarının elverdiği ölçüde ses, müzik, görüntü depolama peşinde.


R.E.M de İstanbul gerdeğinde ilk gecesini geçiren taze gelin misali utangaç davranmıyor doğrusu. Yeniler, eskiler, süprizler ard arda Boğaziçi'ne karışıyor. Nota kağıtları havalarda uçuyor. Rüzgar diyoruz, birini uçursa da tepemize bıraksa. O da olmuyor. E ne oluyor? Drive, One I Love, I'm Gonna DJ, Supernatural Superserious, Bad Day, Orange Crush, Imitation Of Love, Nightswimming ve pekala Losing My Religion dinliyoruz. "Distance in your eyes" kısmında bana tekrar hüzün basıyor, "that was just the dream" sözünde ise iyice tuhaflaşıyorum. Halbuki evden çıkarken karar vermiştim, Losing My Religion çalmaya başlayınca "ıyyy ne mainstreaaaam" diyip ne kadar alternatif bir kişilik olduğumu gösterecektim. Olmadı. Pişman değilim.


Uykunun R.E.M Hali


Sona yaklaştığımızı
It's The End Of The World As We Know It çalmaya başlayınca anlıyoruz. Man On The Moon ile 1 saat 58 dakikalık rüyamız bitiyor. R.E.M, "See You Soon!" vedası ile sahneden inerken kendimi tutamayıp "Gelir misiniz sahi? Hadi ordan yalancılar!" diye söyleniveriyorum. Aslında gelip gelmemeleri kimin umrunda? Konser bizim gibiler için yeni başlıyor. Bizim gibilerden kastım, bu gece dinledikleri ile katiyen yetinmeyecek, güzel rüyayı tekrar tekrar görmek için bütün R.E.M külliyatını günler, haftalar ve aylar boyunca yeniden dinleyecekler için... Üstelik, uykumuzun R.E.M evresinde uyanırsak, rüyamızı hatırlamamız da mümkün.



Ama Yanlış Giden Birşeyler Var...


Festivalin adı S.O.S İstanbul. Konser öncesi sahnede ünlüler geçidi. Diş fırçalarken suyu kapat, bulaşığı makinada yıka, toprak yoksa dünya yok, kadınlara uygulanan şiddet, çocuk işçiler... Duyarlılık, Sivil İnsiyatif, Haklar takdir edilesi. Ama eksik var. Organizasyonun anlamına ters düşen onlarca ayrıntı. 2 saat sonunda yerler silme bira kutusu kaplı. Alanda muhtelif yerlerde geridönüşüm kutuları bekliyor insan. Çöpler biriksin, tesislerde işlensin, yeniden kullanılsın. Tek bir çöp kutusu bile yok. STK Standları tuvaletlerin hemen yanıbaşına konuşlanmış, gelen olsa diye beklemekte. Buna karşın boğaza karşı neon ışıklı sigara standları, önünde uzun kuyruklar. Tanesi 8 liraya sosisli sandwich. Yakası kürklü palto giymiş, deri ceketle karizma yaptığını sanan ünlüler-yarı ünlüler-ünsüzler. Doğal kaynaklar, artan karbondioksit emisyonu, suyu kirleten atıklar, et sektörü, deri sektörü, sigara sektörü: hepsi toparlanıp üstümüze kabus olarak yürüyor, rahatsız oluyoruz. Bu işler iki şarkının arasında bizi duysalar bile kardır, demekle olmuyor, olamıyor. Dünya geri dönüşü olmayan birşekilde yokedilirken esaslı bir karşı duruş için daha iyisi yapılmalı.

That Was Just A Dream…/ Hepsi Hepsi Bir Rüyaydı İşte…



Hüzün sarmış dört bir yanı



Konserden çıkmış, Kuruçeşme’den Ortaköy’e doğru yürüyoruz. Hepimizin beli ve ayakları ağrımış. Birbirimize bakıp bakıp “az önce R.E.M’i canlı canlı dinledik biz!” diyip duruyoruz. Ben “That was just the dream işte… Sabah uyanacağız ve pırrrrrrrr… Her şey bitmiş olacak. Epi topu güzel bir rüya işte!” diyorum, Linda ağlamaklı bakıp “Gerçekten R.E.M’i mi dinledik biz, sanki hiç dinlememişiz gibi geliyor.” diyor. “İyi ki şimdi gelmiş R.E.M, diyorum, “Büyümüş, türlü türlü hallere girmiş, çıkmış, değişmiş, bazen aynı kalmış, yavaştan göz kenarlarımız kırışmaya başlamış, kelleşmiş, göbeklenmiş, yaralanmış, yaralarımızı iyileştirmiş, yaş almışız. Daha küçükken dinlesek bu denli yer etmezdi benliğimizde şarkıları belki…”



Muazzam bir hüzün çökmüş hepimize. Halbuki çok değil, yarım saat önce sahneye bakıp bakıp “Ulan totosunun kılları ağarmış adamlara bak, nasıl zıp zıp zıplıyorlar! Biz de genç miyiz yahu!” diye diye yorgun bedenlerimize can getirmeye çalışıyoruz. Ozan desen çığlık çığlığa hallerde… Bir Fatih Ürek tutturmuş gidiyor, tuhaf sayıklamalar halinde. “Kendine gel, ne alaka?” diyoruz, verdiği cevap: “Stipe Fatih Ürek dansları izlemiş gelmiş buraya, kıvırtıp çalkalayıp duruyor.” Sahiden Stipe'da bir dansöz edaları, kendine has oryantal figürler icra etmekte. Doğru da olsa Ozan’ı susturduk. Bu yaştan sonra ekşisözük’te konuşlanmış "konsere gelenlerin hepsi konuşmaya gelmiş hiçbiri müzikten anlamıyor benim dışında" kitlesine malzeme olmaya niyetimiz yok doğrusu. Ama arada bana geliyorlar, “Furry Happy Monsters, aman Shinny Happy Peopleeeee” diye sahneye karşı çığırıyorum. Günler öncesinden planlamışım, onlar Shinny Happy People dedikçe ben Furry Happy Monsters diye vokal yapacağım, onlar da duyacak ve ah ne harkulade bir seyirci, yıllar önce Muppet Show’da Peggy ile dansettiğimiz bölümü bile biliyor.” diyecekler. Sonuç? Grupça şarkıyı sevmezlermiş, ondan çalmadılar. "Furry happy monsters" diye çığıramamaktan ötürü oluşan hayal kırıklığımı tarif etmem gerekirse Küçük Emrah'ın annesini amcası ile yatakta pişpirik oynarken bastığı sahnedeki durumunun aynısı diyebilirim.


Anı depolamak


Herkesin elinde bir I-Phone, o da yoksa bir cep telefonu, çatır çatır fotoğraf / video çekmekte. Sanıyoruz ki ilk ve son hasbıhalimiz R.E.M ile. Stipe'ın sahneden inmeden önce edeceği o harkulade cümleden habersiz, herkes hafıza kartlarının elverdiği ölçüde ses, müzik, görüntü depolama peşinde.


R.E.M de İstanbul gerdeğinde ilk gecesini geçiren taze gelin misali utangaç davranmıyor doğrusu. Yeniler, eskiler, süprizler ard arda Boğaziçi'ne karışıyor. Nota kağıtları havalarda uçuyor. Rüzgar diyoruz, birini uçursa da tepemize bıraksa. O da olmuyor. E ne oluyor? Drive, One I Love, I'm Gonna DJ, Supernatural Superserious, Bad Day, Orange Crush, Imitation Of Love, Nightswimming ve pekala Losing My Religion dinliyoruz. "Distance in your eyes" kısmında bana tekrar hüzün basıyor, "that was just the dream" sözünde ise iyice tuhaflaşıyorum. Halbuki evden çıkarken karar vermiştim, Losing My Religion çalmaya başlayınca "ıyyy ne mainstreaaaam" diyip ne kadar alternatif bir kişilik olduğumu gösterecektim. Olmadı. Pişman değilim.


Uykunun R.E.M Hali


Sona yaklaştığımızı
It's The End Of The World As We Know It çalmaya başlayınca anlıyoruz. Man On The Moon ile 1 saat 58 dakikalık rüyamız bitiyor. R.E.M, "See You Soon!" vedası ile sahneden inerken kendimi tutamayıp "Gelir misiniz sahi? Hadi ordan yalancılar!" diye söyleniveriyorum. Aslında gelip gelmemeleri kimin umrunda? Konser bizim gibiler için yeni başlıyor. Bizim gibilerden kastım, bu gece dinledikleri ile katiyen yetinmeyecek, güzel rüyayı tekrar tekrar görmek için bütün R.E.M külliyatını günler, haftalar ve aylar boyunca yeniden dinleyecekler için... Üstelik, uykumuzun R.E.M evresinde uyanırsak, rüyamızı hatırlamamız da mümkün.



Ama Yanlış Giden Birşeyler Var...


Festivalin adı S.O.S İstanbul. Konser öncesi sahnede ünlüler geçidi. Diş fırçalarken suyu kapat, bulaşığı makinada yıka, toprak yoksa dünya yok, kadınlara uygulanan şiddet, çocuk işçiler... Duyarlılık, Sivil İnsiyatif, Haklar takdir edilesi. Ama eksik var. Organizasyonun anlamına ters düşen onlarca ayrıntı. 2 saat sonunda yerler silme bira kutusu kaplı. Alanda muhtelif yerlerde geridönüşüm kutuları bekliyor insan. Çöpler biriksin, tesislerde işlensin, yeniden kullanılsın. Tek bir çöp kutusu bile yok. STK Standları tuvaletlerin hemen yanıbaşına konuşlanmış, gelen olsa diye beklemekte. Buna karşın boğaza karşı neon ışıklı sigara standları, önünde uzun kuyruklar. Tanesi 8 liraya sosisli sandwich. Yakası kürklü palto giymiş, deri ceketle karizma yaptığını sanan ünlüler-yarı ünlüler-ünsüzler. Doğal kaynaklar, artan karbondioksit emisyonu, suyu kirleten atıklar, et sektörü, deri sektörü, sigara sektörü: hepsi toparlanıp üstümüze kabus olarak yürüyor, rahatsız oluyoruz. Bu işler iki şarkının arasında bizi duysalar bile kardır, demekle olmuyor, olamıyor. Dünya geri dönüşü olmayan birşekilde yokedilirken esaslı bir karşı duruş için daha iyisi yapılmalı.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons