29 Aralık 2006 Cuma

Image Hosted by ImageShack.us

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları başlıklı bu yazıyı Eylül'de yazmıştım, bir fotoğraf borcum vardı ama, yarım kalmıştı. Aylar önce olduğu gibi uzaktan bir akordeon sesi geldi kulağıma, her zamanki gibi fırlayıp pencereye koştum. Bu sefer çalgıcı farklı biriydi ve ne yalan söyleyeyim: Çok kötü çalıyordu. Yine de dedim içimden, yine de bir İstanbul sokağı burası. Bu soğukta, bu keşmekeşte İstanbul'un müziğine eşlik ediyor bu genç adam, sırf bu nedenle bile öyküsünün yazılmasını hakediyor. Kendisi bilmiyor ama İstanbul tiyatrosunun başrol oyuncularından biri oluveriyor.

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Image Hosted by ImageShack.us

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları başlıklı bu yazıyı Eylül'de yazmıştım, bir fotoğraf borcum vardı ama, yarım kalmıştı. Aylar önce olduğu gibi uzaktan bir akordeon sesi geldi kulağıma, her zamanki gibi fırlayıp pencereye koştum. Bu sefer çalgıcı farklı biriydi ve ne yalan söyleyeyim: Çok kötü çalıyordu. Yine de dedim içimden, yine de bir İstanbul sokağı burası. Bu soğukta, bu keşmekeşte İstanbul'un müziğine eşlik ediyor bu genç adam, sırf bu nedenle bile öyküsünün yazılmasını hakediyor. Kendisi bilmiyor ama İstanbul tiyatrosunun başrol oyuncularından biri oluveriyor.

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Image Hosted by ImageShack.us

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları başlıklı bu yazıyı Eylül'de yazmıştım, bir fotoğraf borcum vardı ama, yarım kalmıştı. Aylar önce olduğu gibi uzaktan bir akordeon sesi geldi kulağıma, her zamanki gibi fırlayıp pencereye koştum. Bu sefer çalgıcı farklı biriydi ve ne yalan söyleyeyim: Çok kötü çalıyordu. Yine de dedim içimden, yine de bir İstanbul sokağı burası. Bu soğukta, bu keşmekeşte İstanbul'un müziğine eşlik ediyor bu genç adam, sırf bu nedenle bile öyküsünün yazılmasını hakediyor. Kendisi bilmiyor ama İstanbul tiyatrosunun başrol oyuncularından biri oluveriyor.

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

28 Aralık 2006 Perşembe

Çözüm?

Şu iki fotoğraf üzerinde düşünüyorum dün akşamdan beri, birinci fotoğraf Vali Muammer Güler'in açıklaması, bu sabah haberlerinde yine aynı açıklamayı izledim. Kısaca diyor ki Sn. Güler: "İstanbul artık göçe doydu, göç almak yerine artık gelişmeli. Tabi bu anayasal düzenlemelerle gerçekleşecek bir konu, kolay değil."



Diğer fotoğraf ise nispeten okumuş insanların yaşadığı, İstanbul'un orta halli semtlerinden birindeki bir ilkokulun öğrencilerinin elinde dolaşan bir metin. Fotoğrafı büyütüp dikkatle okuduğunuzda da göreceğiniz gibi günlük hayatımızda yaptığımız her işin bir duası var, helaya girerken dahi dua edilmeli! Duaların Türkçe çevirileri ise acı bir gerçeği ortaya koyuyor: 11-12 yaşındaki çocukların beyni bu safsatalarla yıkanıyor, insanları kendilerinden her türlü şerrin bekleneceği şeytanlar olarak görmeleri ve bunlardan kendi akılları ile değil, Allah'ın inayeti ile korunmaları öğretiliyor, bedenlerinden tiksinmeleri ve çok doğal bir biyolojik olayı pislik olarak görmeleri öğütleniyor. Bu çocuklar aynı okulda Fen Bilgisi dersi de alıyor örneğin, boşaltım sistemini incelerken akıllarına gelen şu saçmalıkların bu çocukları nasıl bir çelişki içinde bırakabileceğini, daha Türkçe düşünmeyi, okumayı, yazmayı bile bilemezken Arapça yazıları-belki de uydurulmuş söz öbeklerini- anlamları üzerinde düşünmeden ezberlemelerinin sonuçlarını düşünüyorum. Sonra yukarıdaki fotoğrafla birleştiriyorum düşündüklerimi, hadi İstanbul'a göçü durdurduk, insanlara bulundukları yerlerde ekmeklerini kazanma olanağını tanıdık, artık insan kusan İstanbul'u Sn. Güler'in dediği gibi içten içe geliştirmeye geldi sıra... Hangi insan gücüyle yapılacak bu? Extacy kullanma oranı %300 artmış lise gençliğiyle mi? Elinde dua metniyle dolaşan ve aksırırken dahi dua etmesi öğütlenen ilkokul çağındaki çocukla mı? Yoksa 2-3 güne kadar elinde satır yokuş aşağı dana kovalayacak yetişkinlerle mi?




Eskişehir'den trenle gelirken çektiğim yol üzeri fotoğraflarını paylaşmak isterim. Flickr adresini tıklayarak da görebilirsiniz eğer isterseniz. Söz veriyorum, bir dahaki post daha keyifli konulardan bahsedecek, ne de olsa Ezgİstanbul'da!

Çözüm?

Şu iki fotoğraf üzerinde düşünüyorum dün akşamdan beri, birinci fotoğraf Vali Muammer Güler'in açıklaması, bu sabah haberlerinde yine aynı açıklamayı izledim. Kısaca diyor ki Sn. Güler: "İstanbul artık göçe doydu, göç almak yerine artık gelişmeli. Tabi bu anayasal düzenlemelerle gerçekleşecek bir konu, kolay değil."



Diğer fotoğraf ise nispeten okumuş insanların yaşadığı, İstanbul'un orta halli semtlerinden birindeki bir ilkokulun öğrencilerinin elinde dolaşan bir metin. Fotoğrafı büyütüp dikkatle okuduğunuzda da göreceğiniz gibi günlük hayatımızda yaptığımız her işin bir duası var, helaya girerken dahi dua edilmeli! Duaların Türkçe çevirileri ise acı bir gerçeği ortaya koyuyor: 11-12 yaşındaki çocukların beyni bu safsatalarla yıkanıyor, insanları kendilerinden her türlü şerrin bekleneceği şeytanlar olarak görmeleri ve bunlardan kendi akılları ile değil, Allah'ın inayeti ile korunmaları öğretiliyor, bedenlerinden tiksinmeleri ve çok doğal bir biyolojik olayı pislik olarak görmeleri öğütleniyor. Bu çocuklar aynı okulda Fen Bilgisi dersi de alıyor örneğin, boşaltım sistemini incelerken akıllarına gelen şu saçmalıkların bu çocukları nasıl bir çelişki içinde bırakabileceğini, daha Türkçe düşünmeyi, okumayı, yazmayı bile bilemezken Arapça yazıları-belki de uydurulmuş söz öbeklerini- anlamları üzerinde düşünmeden ezberlemelerinin sonuçlarını düşünüyorum. Sonra yukarıdaki fotoğrafla birleştiriyorum düşündüklerimi, hadi İstanbul'a göçü durdurduk, insanlara bulundukları yerlerde ekmeklerini kazanma olanağını tanıdık, artık insan kusan İstanbul'u Sn. Güler'in dediği gibi içten içe geliştirmeye geldi sıra... Hangi insan gücüyle yapılacak bu? Extacy kullanma oranı %300 artmış lise gençliğiyle mi? Elinde dua metniyle dolaşan ve aksırırken dahi dua etmesi öğütlenen ilkokul çağındaki çocukla mı? Yoksa 2-3 güne kadar elinde satır yokuş aşağı dana kovalayacak yetişkinlerle mi?




Eskişehir'den trenle gelirken çektiğim yol üzeri fotoğraflarını paylaşmak isterim. Flickr adresini tıklayarak da görebilirsiniz eğer isterseniz. Söz veriyorum, bir dahaki post daha keyifli konulardan bahsedecek, ne de olsa Ezgİstanbul'da!

Çözüm?

Şu iki fotoğraf üzerinde düşünüyorum dün akşamdan beri, birinci fotoğraf Vali Muammer Güler'in açıklaması, bu sabah haberlerinde yine aynı açıklamayı izledim. Kısaca diyor ki Sn. Güler: "İstanbul artık göçe doydu, göç almak yerine artık gelişmeli. Tabi bu anayasal düzenlemelerle gerçekleşecek bir konu, kolay değil."



Diğer fotoğraf ise nispeten okumuş insanların yaşadığı, İstanbul'un orta halli semtlerinden birindeki bir ilkokulun öğrencilerinin elinde dolaşan bir metin. Fotoğrafı büyütüp dikkatle okuduğunuzda da göreceğiniz gibi günlük hayatımızda yaptığımız her işin bir duası var, helaya girerken dahi dua edilmeli! Duaların Türkçe çevirileri ise acı bir gerçeği ortaya koyuyor: 11-12 yaşındaki çocukların beyni bu safsatalarla yıkanıyor, insanları kendilerinden her türlü şerrin bekleneceği şeytanlar olarak görmeleri ve bunlardan kendi akılları ile değil, Allah'ın inayeti ile korunmaları öğretiliyor, bedenlerinden tiksinmeleri ve çok doğal bir biyolojik olayı pislik olarak görmeleri öğütleniyor. Bu çocuklar aynı okulda Fen Bilgisi dersi de alıyor örneğin, boşaltım sistemini incelerken akıllarına gelen şu saçmalıkların bu çocukları nasıl bir çelişki içinde bırakabileceğini, daha Türkçe düşünmeyi, okumayı, yazmayı bile bilemezken Arapça yazıları-belki de uydurulmuş söz öbeklerini- anlamları üzerinde düşünmeden ezberlemelerinin sonuçlarını düşünüyorum. Sonra yukarıdaki fotoğrafla birleştiriyorum düşündüklerimi, hadi İstanbul'a göçü durdurduk, insanlara bulundukları yerlerde ekmeklerini kazanma olanağını tanıdık, artık insan kusan İstanbul'u Sn. Güler'in dediği gibi içten içe geliştirmeye geldi sıra... Hangi insan gücüyle yapılacak bu? Extacy kullanma oranı %300 artmış lise gençliğiyle mi? Elinde dua metniyle dolaşan ve aksırırken dahi dua etmesi öğütlenen ilkokul çağındaki çocukla mı? Yoksa 2-3 güne kadar elinde satır yokuş aşağı dana kovalayacak yetişkinlerle mi?




Eskişehir'den trenle gelirken çektiğim yol üzeri fotoğraflarını paylaşmak isterim. Flickr adresini tıklayarak da görebilirsiniz eğer isterseniz. Söz veriyorum, bir dahaki post daha keyifli konulardan bahsedecek, ne de olsa Ezgİstanbul'da!

27 Aralık 2006 Çarşamba

Objektife Takılanlar...



The Doors'un yukarıdaki parçasını pek severim ben, kalabalıklar içinde yalnız kalmayı anlatsa da melodisinden olsa gerek iyimserlik verir bana. Bu sene istediğim gibi kar yağmadı doğrusu, sokakları çamur içinde bıraktı, havayı soğutmaktan da başka işe yaramadı. Gene de yürünesi bir gündü bugün, bizim Canon'cuk biraz üşüdü ama bazı estanteler kaydetti bu şehirden...İnci bıraktığımda griydi Eskişehir diye yazmıştı yorumunda, bence buranın rengi bile yok, yaşam çok basit ayrıntılarda gizli işte... Gün geçtikçe daha da yapaylaştırılıyor ama anılar var işte...Onların hatırına...

Örneğin bu şehir barındırdıklarına pek iyi davranmıyor, hele de başka bir şehirden gelmişse... 4 senedir burada bulunuyorum ve bu sene itibari ile kira fiyatlarının ulaştığı nokta tek kelime ile: korkunç! Çok kötü evlere fahiş fiyatlar isteniyor, ev sahipleri sinirleri ciddi anlamda yıpratıyor ve sonuçta böyle muzır kareler ortaya çıkıyor. Yavaştan yavaştan gelenleriniz geliyor, ilanlarla karşılıklı diyalog kurmaya, sorularını böyle cevaplamaya başlıyorsunuz!:)


Ama yine de arasıra parıltılı bir eğlence yaşamı da sunduğu oluyor size bu şehrin, yılbaşı şovumsularına karnımız tok ve de en nihayetinde 2006'yı arkadaş kanepesinde tüneyerek geçirecek de olsak Canon'a ayıp olmasın diye ekleyelim bu fotoğrafı da, çekmiş çocuk o kadar... Özel durumlardan kastedilen üzerinde yarın bolbol düşünecek vaktim olacak, yolcudur Ezgi, bağlasan durmaz hesabı yarın öğlen saatlerinde İstanbul yollarına düşmüş olacağım. Şimdilik son diyeceğim şudur ki: 2004 senesinin Troya şarapları pek lezzetliydi ama yıllandırmaya uygun değil, 2 yıl ömrü var, o da 31 aralık tarihi itibari ile sona erecek. Şu aralar Radyo Eksen'de sıkça çalmakta olan Helldorado'nun The Ballad of Nora Lee albümü ve ayrıca Dolapdere Big Gang'in Local Strangers albümü sırada bekliyor. Arada ne kadar mesafe olursa olsun müzik yapan grup ve kişilerin son yıllarda Balkan Ezgileri'ne yönelmeleri beni oldukça mutlu ediyor doğrusu, Helldorado da güzel melodiler memleketi Norveç'ten ama müziği bizim buralara daha bir yakın sanki, iyi ki de öyle. Yapacak birşey yok, seviyorum insanın yüreğine dokunan melodileri, ondandır bu merak. Hani "Çingeneler Zamanı"nın Perhan'ını kendinden geçiren müzik gibi, Kazancakis'in "Zorba"sını delirtip oynatan müzik gibi olmalı dinlediğim, kadehteki rakıyı bir dikişte fondipletecek kadar sarabilmeli insanı. Hangi dilde...Hangi zaman diliminde...Kimlerle söylendiği önemli değil, sözlerini anlamak da şart değil. İstanbul'un müziği gibi olmalı belki de...

Bir dahaki yazı İstanbul'dan ne de olsa, görüşmek üzre...

Objektife Takılanlar...



The Doors'un yukarıdaki parçasını pek severim ben, kalabalıklar içinde yalnız kalmayı anlatsa da melodisinden olsa gerek iyimserlik verir bana. Bu sene istediğim gibi kar yağmadı doğrusu, sokakları çamur içinde bıraktı, havayı soğutmaktan da başka işe yaramadı. Gene de yürünesi bir gündü bugün, bizim Canon'cuk biraz üşüdü ama bazı estanteler kaydetti bu şehirden...İnci bıraktığımda griydi Eskişehir diye yazmıştı yorumunda, bence buranın rengi bile yok, yaşam çok basit ayrıntılarda gizli işte... Gün geçtikçe daha da yapaylaştırılıyor ama anılar var işte...Onların hatırına...

Örneğin bu şehir barındırdıklarına pek iyi davranmıyor, hele de başka bir şehirden gelmişse... 4 senedir burada bulunuyorum ve bu sene itibari ile kira fiyatlarının ulaştığı nokta tek kelime ile: korkunç! Çok kötü evlere fahiş fiyatlar isteniyor, ev sahipleri sinirleri ciddi anlamda yıpratıyor ve sonuçta böyle muzır kareler ortaya çıkıyor. Yavaştan yavaştan gelenleriniz geliyor, ilanlarla karşılıklı diyalog kurmaya, sorularını böyle cevaplamaya başlıyorsunuz!:)


Ama yine de arasıra parıltılı bir eğlence yaşamı da sunduğu oluyor size bu şehrin, yılbaşı şovumsularına karnımız tok ve de en nihayetinde 2006'yı arkadaş kanepesinde tüneyerek geçirecek de olsak Canon'a ayıp olmasın diye ekleyelim bu fotoğrafı da, çekmiş çocuk o kadar... Özel durumlardan kastedilen üzerinde yarın bolbol düşünecek vaktim olacak, yolcudur Ezgi, bağlasan durmaz hesabı yarın öğlen saatlerinde İstanbul yollarına düşmüş olacağım. Şimdilik son diyeceğim şudur ki: 2004 senesinin Troya şarapları pek lezzetliydi ama yıllandırmaya uygun değil, 2 yıl ömrü var, o da 31 aralık tarihi itibari ile sona erecek. Şu aralar Radyo Eksen'de sıkça çalmakta olan Helldorado'nun The Ballad of Nora Lee albümü ve ayrıca Dolapdere Big Gang'in Local Strangers albümü sırada bekliyor. Arada ne kadar mesafe olursa olsun müzik yapan grup ve kişilerin son yıllarda Balkan Ezgileri'ne yönelmeleri beni oldukça mutlu ediyor doğrusu, Helldorado da güzel melodiler memleketi Norveç'ten ama müziği bizim buralara daha bir yakın sanki, iyi ki de öyle. Yapacak birşey yok, seviyorum insanın yüreğine dokunan melodileri, ondandır bu merak. Hani "Çingeneler Zamanı"nın Perhan'ını kendinden geçiren müzik gibi, Kazancakis'in "Zorba"sını delirtip oynatan müzik gibi olmalı dinlediğim, kadehteki rakıyı bir dikişte fondipletecek kadar sarabilmeli insanı. Hangi dilde...Hangi zaman diliminde...Kimlerle söylendiği önemli değil, sözlerini anlamak da şart değil. İstanbul'un müziği gibi olmalı belki de...

Bir dahaki yazı İstanbul'dan ne de olsa, görüşmek üzre...

Objektife Takılanlar...



The Doors'un yukarıdaki parçasını pek severim ben, kalabalıklar içinde yalnız kalmayı anlatsa da melodisinden olsa gerek iyimserlik verir bana. Bu sene istediğim gibi kar yağmadı doğrusu, sokakları çamur içinde bıraktı, havayı soğutmaktan da başka işe yaramadı. Gene de yürünesi bir gündü bugün, bizim Canon'cuk biraz üşüdü ama bazı estanteler kaydetti bu şehirden...İnci bıraktığımda griydi Eskişehir diye yazmıştı yorumunda, bence buranın rengi bile yok, yaşam çok basit ayrıntılarda gizli işte... Gün geçtikçe daha da yapaylaştırılıyor ama anılar var işte...Onların hatırına...

Örneğin bu şehir barındırdıklarına pek iyi davranmıyor, hele de başka bir şehirden gelmişse... 4 senedir burada bulunuyorum ve bu sene itibari ile kira fiyatlarının ulaştığı nokta tek kelime ile: korkunç! Çok kötü evlere fahiş fiyatlar isteniyor, ev sahipleri sinirleri ciddi anlamda yıpratıyor ve sonuçta böyle muzır kareler ortaya çıkıyor. Yavaştan yavaştan gelenleriniz geliyor, ilanlarla karşılıklı diyalog kurmaya, sorularını böyle cevaplamaya başlıyorsunuz!:)


Ama yine de arasıra parıltılı bir eğlence yaşamı da sunduğu oluyor size bu şehrin, yılbaşı şovumsularına karnımız tok ve de en nihayetinde 2006'yı arkadaş kanepesinde tüneyerek geçirecek de olsak Canon'a ayıp olmasın diye ekleyelim bu fotoğrafı da, çekmiş çocuk o kadar... Özel durumlardan kastedilen üzerinde yarın bolbol düşünecek vaktim olacak, yolcudur Ezgi, bağlasan durmaz hesabı yarın öğlen saatlerinde İstanbul yollarına düşmüş olacağım. Şimdilik son diyeceğim şudur ki: 2004 senesinin Troya şarapları pek lezzetliydi ama yıllandırmaya uygun değil, 2 yıl ömrü var, o da 31 aralık tarihi itibari ile sona erecek. Şu aralar Radyo Eksen'de sıkça çalmakta olan Helldorado'nun The Ballad of Nora Lee albümü ve ayrıca Dolapdere Big Gang'in Local Strangers albümü sırada bekliyor. Arada ne kadar mesafe olursa olsun müzik yapan grup ve kişilerin son yıllarda Balkan Ezgileri'ne yönelmeleri beni oldukça mutlu ediyor doğrusu, Helldorado da güzel melodiler memleketi Norveç'ten ama müziği bizim buralara daha bir yakın sanki, iyi ki de öyle. Yapacak birşey yok, seviyorum insanın yüreğine dokunan melodileri, ondandır bu merak. Hani "Çingeneler Zamanı"nın Perhan'ını kendinden geçiren müzik gibi, Kazancakis'in "Zorba"sını delirtip oynatan müzik gibi olmalı dinlediğim, kadehteki rakıyı bir dikişte fondipletecek kadar sarabilmeli insanı. Hangi dilde...Hangi zaman diliminde...Kimlerle söylendiği önemli değil, sözlerini anlamak da şart değil. İstanbul'un müziği gibi olmalı belki de...

Bir dahaki yazı İstanbul'dan ne de olsa, görüşmek üzre...

25 Aralık 2006 Pazartesi

İlk Kar Manzaraları...


Mevsimin ilk karı dün gece yağdı, ince bir tabaka halinde yolu kapladı ama bu hali son derece tehlikeli, üzerinde kıtır kıtır yürünecek bir kar değil bu. Yer yer buza dönüşmüş şakacı bir kar, dalgınları uyandırmak için kötü eşek şakaları yapıp ayaklarını kaydırabilecek formda henüz daha. İstanbul'a 48 saat kaldı, artık Berbat'ı hazırlamak, alınacak CD ve kitapları toplamaya başlamak zamanı. Yaklaşık bir 10 gün kadar Eskişehir'in kapısına "Kapalıyız" yazısını asıp "evime", Yeditepe'ye kaçacağım. Ondandır, Brett'in yeni mahsülü "Back To You" ya takıldım dün akşamdan beri. Dinlemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz, eminim bir kadeh sıcak tarçınlı şarap etkisi yapacak üzerinizde...

Bir yandan dinleyip bir yandan "İlk Kar Manzaraları" na göz atabilirsiniz.




İlk Kar Manzaraları...


Mevsimin ilk karı dün gece yağdı, ince bir tabaka halinde yolu kapladı ama bu hali son derece tehlikeli, üzerinde kıtır kıtır yürünecek bir kar değil bu. Yer yer buza dönüşmüş şakacı bir kar, dalgınları uyandırmak için kötü eşek şakaları yapıp ayaklarını kaydırabilecek formda henüz daha. İstanbul'a 48 saat kaldı, artık Berbat'ı hazırlamak, alınacak CD ve kitapları toplamaya başlamak zamanı. Yaklaşık bir 10 gün kadar Eskişehir'in kapısına "Kapalıyız" yazısını asıp "evime", Yeditepe'ye kaçacağım. Ondandır, Brett'in yeni mahsülü "Back To You" ya takıldım dün akşamdan beri. Dinlemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz, eminim bir kadeh sıcak tarçınlı şarap etkisi yapacak üzerinizde...

Bir yandan dinleyip bir yandan "İlk Kar Manzaraları" na göz atabilirsiniz.




İlk Kar Manzaraları...


Mevsimin ilk karı dün gece yağdı, ince bir tabaka halinde yolu kapladı ama bu hali son derece tehlikeli, üzerinde kıtır kıtır yürünecek bir kar değil bu. Yer yer buza dönüşmüş şakacı bir kar, dalgınları uyandırmak için kötü eşek şakaları yapıp ayaklarını kaydırabilecek formda henüz daha. İstanbul'a 48 saat kaldı, artık Berbat'ı hazırlamak, alınacak CD ve kitapları toplamaya başlamak zamanı. Yaklaşık bir 10 gün kadar Eskişehir'in kapısına "Kapalıyız" yazısını asıp "evime", Yeditepe'ye kaçacağım. Ondandır, Brett'in yeni mahsülü "Back To You" ya takıldım dün akşamdan beri. Dinlemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz, eminim bir kadeh sıcak tarçınlı şarap etkisi yapacak üzerinizde...

Bir yandan dinleyip bir yandan "İlk Kar Manzaraları" na göz atabilirsiniz.




24 Aralık 2006 Pazar

Volver (Dönüş)-Bir Almodovar Filmi

Pazartesi Eki:Alternatif-İstanbul Uludağ Sözlük'ün "İstanbul" başlığı altına eklenmiş, İstanbul ile ilgili kimi paylaşımlarımı yayınladığım sitemin insanların İstanbul'a dair paylaşımlarını aktardığı bir başka başlık altında yer alması beni mutlu etti, ,ilgili sözlük yazarına teşekkür ederim. Böyle güzel süprizlere her zaman açığım, bilmenizi de isterim.:)



"Volver" fazlasıyla kadınsı bir film ama bu kadınsılığın nedeni pekçok yorumda bunun nedeni olarak gösterilen Cruz'un göğüsleri ve poposu değil bana göre, başta Agustina karakterini canlandıran Blanca Portillo olmak üzere kadın oyuncuların hepsinin kadınsı duyguları en küçük mimiklerine kadar yansıtmış olmaları. Avrupa Bağımsız Sineması'nda en sevdiğim noktalardan biri oyuncuların fazla teknik oynamaması, kendilerince kimi doğaçlamalar katarak sahneyi renklendirebilmeleridir, özellikle İspanya ve İtalya gibi Akdenizlilerin stilindeki yoğun duygusal doğaçlama size izlemekte olduğunuzun bir film olduğunu unutturur. "Volver" gene fazlaca Akdeniz kaynar kanı taşıyan filmlerden biri, ama bazı klişelere hiç yüz vermemiş, filmde aşkından ölünecek bir yakışıklı erkek kahraman yok. Aksine kendisine "baba" diyen kızı kapı aralarından gizlice gözetleyen, yalnız bulduğunda cinsel istismara girişen, bunu da hayatıyla ödeyen bir "koca" ile kendi kızı ile ensest ilişkide bulunup hamile kalmasına neden olan, komşu kadın ile karısını aldatan ve bunun bedelini yine canı ile ödeyen bir "baba" figürü filmin silik erkek kahramanları olarak şöyle bir akıp geçiyorlar. Carmen Maura'nın canlandırdığı Irene'in aklı binbir türlü ruhani olaylarla karıştırılmış Agustina ve Sole tarafından hayalet sanılması ama aslında yalnızca kaçtığı köyüne ve kızlarına dönmüş "gerçek" bir kadın olması, filmin ilerleyen sahnelerinde kanser olan Agustina'nın kızkardeşinin zoru ile çıktığı ve bizdeki öğleden sonra kuşaklarında yayınlanan "Hadi İtiraf Et, Rahatla" tarzı bir TV programında iki aileyi de şok edebilecek bazı açıklamaları yapmaktan son anda vazgeçmesi ve bunun üzerine programın sırf memeden ibaret kazma dişli kadın sunucusunun "Agustina, buraya gerçekleri açıklamak için geldin, açıklarsan seni Houston'da bir kliniğe yatıracağız, iyileşeceksin..." dayatması ile ağzından laf alma çabaları vs. Almodovar'ın asla sade suya aş filmler yapmayacağının, bir şekilde bir yerden lafı gediğine koyacağının açık göstergesiydi.


Sonuç olarak "Volver"i pek beğendiğimi söyleyebilirim, Penelope Cruz'un canlandırdığı "Raimunda"yı bütün klişe yorumların dışında sırf o denli yaşama tutunabildiği ve dürüstlüğü, kızkardeş Sole'yi güzel gülümsemesi ve iyiliği, ama en çok da Agustina'yı kendisini kullandırtmadığı ve dünyanın her türlü pisliğine karşı durabildiği için sevdim. Bütün bu kadınlar tüm "güzelliklerine" rağmen yine de Almodovar kadınları içinde en fazla hayran olduğum ve "İnsan ne kadar farklı olursa hayalindeki kendine o kadar çok yaklaşır." repliğini beynime kazıdığım Agrado'nun yerini sarsamadılar.(Annem Hakkında Herşey) Filmden çıkışta ise söylediğim ilk cümle ise "Hadi krem karamel yemeye gidelim..." oldu. Sinemanın gücü bir kez daha kanıtlandı böylece zira siz elin İspanya'sında bir film çekiyorsunuz, o filmin bir sahnesinde kadının biri krem karamel hazırlıyor, o filmi izleyen 3 hatun kişi soğuk bir gecede yol alıp cadde üzerinde bir yandan krem karamel yiyip bir yandan da "hayatı" paylaşıyorlar, kah gülmekten gözleri yaşararak, kah sahiden ağlayarak... Filmin soundtrack'i ayrıca pek hoş, "Volver" adlı parçayı Raimunda ağlayarak söylemekteydi filmin bir sahnesinde...

Volver (Dönüş)-Bir Almodovar Filmi

Pazartesi Eki:Alternatif-İstanbul Uludağ Sözlük'ün "İstanbul" başlığı altına eklenmiş, İstanbul ile ilgili kimi paylaşımlarımı yayınladığım sitemin insanların İstanbul'a dair paylaşımlarını aktardığı bir başka başlık altında yer alması beni mutlu etti, ,ilgili sözlük yazarına teşekkür ederim. Böyle güzel süprizlere her zaman açığım, bilmenizi de isterim.:)



"Volver" fazlasıyla kadınsı bir film ama bu kadınsılığın nedeni pekçok yorumda bunun nedeni olarak gösterilen Cruz'un göğüsleri ve poposu değil bana göre, başta Agustina karakterini canlandıran Blanca Portillo olmak üzere kadın oyuncuların hepsinin kadınsı duyguları en küçük mimiklerine kadar yansıtmış olmaları. Avrupa Bağımsız Sineması'nda en sevdiğim noktalardan biri oyuncuların fazla teknik oynamaması, kendilerince kimi doğaçlamalar katarak sahneyi renklendirebilmeleridir, özellikle İspanya ve İtalya gibi Akdenizlilerin stilindeki yoğun duygusal doğaçlama size izlemekte olduğunuzun bir film olduğunu unutturur. "Volver" gene fazlaca Akdeniz kaynar kanı taşıyan filmlerden biri, ama bazı klişelere hiç yüz vermemiş, filmde aşkından ölünecek bir yakışıklı erkek kahraman yok. Aksine kendisine "baba" diyen kızı kapı aralarından gizlice gözetleyen, yalnız bulduğunda cinsel istismara girişen, bunu da hayatıyla ödeyen bir "koca" ile kendi kızı ile ensest ilişkide bulunup hamile kalmasına neden olan, komşu kadın ile karısını aldatan ve bunun bedelini yine canı ile ödeyen bir "baba" figürü filmin silik erkek kahramanları olarak şöyle bir akıp geçiyorlar. Carmen Maura'nın canlandırdığı Irene'in aklı binbir türlü ruhani olaylarla karıştırılmış Agustina ve Sole tarafından hayalet sanılması ama aslında yalnızca kaçtığı köyüne ve kızlarına dönmüş "gerçek" bir kadın olması, filmin ilerleyen sahnelerinde kanser olan Agustina'nın kızkardeşinin zoru ile çıktığı ve bizdeki öğleden sonra kuşaklarında yayınlanan "Hadi İtiraf Et, Rahatla" tarzı bir TV programında iki aileyi de şok edebilecek bazı açıklamaları yapmaktan son anda vazgeçmesi ve bunun üzerine programın sırf memeden ibaret kazma dişli kadın sunucusunun "Agustina, buraya gerçekleri açıklamak için geldin, açıklarsan seni Houston'da bir kliniğe yatıracağız, iyileşeceksin..." dayatması ile ağzından laf alma çabaları vs. Almodovar'ın asla sade suya aş filmler yapmayacağının, bir şekilde bir yerden lafı gediğine koyacağının açık göstergesiydi.


Sonuç olarak "Volver"i pek beğendiğimi söyleyebilirim, Penelope Cruz'un canlandırdığı "Raimunda"yı bütün klişe yorumların dışında sırf o denli yaşama tutunabildiği ve dürüstlüğü, kızkardeş Sole'yi güzel gülümsemesi ve iyiliği, ama en çok da Agustina'yı kendisini kullandırtmadığı ve dünyanın her türlü pisliğine karşı durabildiği için sevdim. Bütün bu kadınlar tüm "güzelliklerine" rağmen yine de Almodovar kadınları içinde en fazla hayran olduğum ve "İnsan ne kadar farklı olursa hayalindeki kendine o kadar çok yaklaşır." repliğini beynime kazıdığım Agrado'nun yerini sarsamadılar.(Annem Hakkında Herşey) Filmden çıkışta ise söylediğim ilk cümle ise "Hadi krem karamel yemeye gidelim..." oldu. Sinemanın gücü bir kez daha kanıtlandı böylece zira siz elin İspanya'sında bir film çekiyorsunuz, o filmin bir sahnesinde kadının biri krem karamel hazırlıyor, o filmi izleyen 3 hatun kişi soğuk bir gecede yol alıp cadde üzerinde bir yandan krem karamel yiyip bir yandan da "hayatı" paylaşıyorlar, kah gülmekten gözleri yaşararak, kah sahiden ağlayarak... Filmin soundtrack'i ayrıca pek hoş, "Volver" adlı parçayı Raimunda ağlayarak söylemekteydi filmin bir sahnesinde...

Volver (Dönüş)-Bir Almodovar Filmi

Pazartesi Eki:Alternatif-İstanbul Uludağ Sözlük'ün "İstanbul" başlığı altına eklenmiş, İstanbul ile ilgili kimi paylaşımlarımı yayınladığım sitemin insanların İstanbul'a dair paylaşımlarını aktardığı bir başka başlık altında yer alması beni mutlu etti, ,ilgili sözlük yazarına teşekkür ederim. Böyle güzel süprizlere her zaman açığım, bilmenizi de isterim.:)



"Volver" fazlasıyla kadınsı bir film ama bu kadınsılığın nedeni pekçok yorumda bunun nedeni olarak gösterilen Cruz'un göğüsleri ve poposu değil bana göre, başta Agustina karakterini canlandıran Blanca Portillo olmak üzere kadın oyuncuların hepsinin kadınsı duyguları en küçük mimiklerine kadar yansıtmış olmaları. Avrupa Bağımsız Sineması'nda en sevdiğim noktalardan biri oyuncuların fazla teknik oynamaması, kendilerince kimi doğaçlamalar katarak sahneyi renklendirebilmeleridir, özellikle İspanya ve İtalya gibi Akdenizlilerin stilindeki yoğun duygusal doğaçlama size izlemekte olduğunuzun bir film olduğunu unutturur. "Volver" gene fazlaca Akdeniz kaynar kanı taşıyan filmlerden biri, ama bazı klişelere hiç yüz vermemiş, filmde aşkından ölünecek bir yakışıklı erkek kahraman yok. Aksine kendisine "baba" diyen kızı kapı aralarından gizlice gözetleyen, yalnız bulduğunda cinsel istismara girişen, bunu da hayatıyla ödeyen bir "koca" ile kendi kızı ile ensest ilişkide bulunup hamile kalmasına neden olan, komşu kadın ile karısını aldatan ve bunun bedelini yine canı ile ödeyen bir "baba" figürü filmin silik erkek kahramanları olarak şöyle bir akıp geçiyorlar. Carmen Maura'nın canlandırdığı Irene'in aklı binbir türlü ruhani olaylarla karıştırılmış Agustina ve Sole tarafından hayalet sanılması ama aslında yalnızca kaçtığı köyüne ve kızlarına dönmüş "gerçek" bir kadın olması, filmin ilerleyen sahnelerinde kanser olan Agustina'nın kızkardeşinin zoru ile çıktığı ve bizdeki öğleden sonra kuşaklarında yayınlanan "Hadi İtiraf Et, Rahatla" tarzı bir TV programında iki aileyi de şok edebilecek bazı açıklamaları yapmaktan son anda vazgeçmesi ve bunun üzerine programın sırf memeden ibaret kazma dişli kadın sunucusunun "Agustina, buraya gerçekleri açıklamak için geldin, açıklarsan seni Houston'da bir kliniğe yatıracağız, iyileşeceksin..." dayatması ile ağzından laf alma çabaları vs. Almodovar'ın asla sade suya aş filmler yapmayacağının, bir şekilde bir yerden lafı gediğine koyacağının açık göstergesiydi.


Sonuç olarak "Volver"i pek beğendiğimi söyleyebilirim, Penelope Cruz'un canlandırdığı "Raimunda"yı bütün klişe yorumların dışında sırf o denli yaşama tutunabildiği ve dürüstlüğü, kızkardeş Sole'yi güzel gülümsemesi ve iyiliği, ama en çok da Agustina'yı kendisini kullandırtmadığı ve dünyanın her türlü pisliğine karşı durabildiği için sevdim. Bütün bu kadınlar tüm "güzelliklerine" rağmen yine de Almodovar kadınları içinde en fazla hayran olduğum ve "İnsan ne kadar farklı olursa hayalindeki kendine o kadar çok yaklaşır." repliğini beynime kazıdığım Agrado'nun yerini sarsamadılar.(Annem Hakkında Herşey) Filmden çıkışta ise söylediğim ilk cümle ise "Hadi krem karamel yemeye gidelim..." oldu. Sinemanın gücü bir kez daha kanıtlandı böylece zira siz elin İspanya'sında bir film çekiyorsunuz, o filmin bir sahnesinde kadının biri krem karamel hazırlıyor, o filmi izleyen 3 hatun kişi soğuk bir gecede yol alıp cadde üzerinde bir yandan krem karamel yiyip bir yandan da "hayatı" paylaşıyorlar, kah gülmekten gözleri yaşararak, kah sahiden ağlayarak... Filmin soundtrack'i ayrıca pek hoş, "Volver" adlı parçayı Raimunda ağlayarak söylemekteydi filmin bir sahnesinde...

22 Aralık 2006 Cuma

2007 Gelirken...

Geçen seneden (havaya girdim sanırım, 2006 bitmiş gibi geliyor) evin bir köşesinde kalmış noel babalı mumlar bulunca derhal yakıp dergilerimle koltuğa gömüldüm, perdeleri açıp Porsuk'a baka baka gecenin keyfini çıkarmaya başladım. Daha da güzeli http://alttire.blogspot.com adresinde sözü geçen ve yazarına bu müziğin kime ait olduğunu ve nerden bulabileceğimi sormam üzerine büyük bir incelik göstererek linkini yolladığı Farid Farjad'ın dinlendirici viyolin ezgilerini dinleme şansı buldum. Artık sanırım işin hiç şaka götürür bir tarafı kalmadı, 2007 yılı kapıda.


2006 yılına başlarken doğrusu bu denli keyifli geçeceğini tahmin edemezdim, özellikle Temmuz ayından sonrası dostlarımla güzel şeyler paylaştığım, dostluklarımı sağlamlaştırdığım, bilgi dağarcığıma yeni şeyler kattığım, yaşamıma bana katkıda bulunabilecek yeni yeni insanlar tanıdığım, bazı hayallerimi gerçekleştirdiğim, ufak tefek sürtüşmelerin dışında pek canımın sıkılmadığı günlerle geçti, 2006 yılında 2005 yılında öğrendiklerimden çok daha fazlasını hafızama kazıdım. 2005'i 2006'ya "Dust In The Wind" şarkısını dinleyerek bağlamıştım, evde yalnızdım ve İstanbul'dan ayrı gayrı geçen...sanırım ilk yılbaşımdı. 2005'in son saniyelerini sayarken gözlerimi kapatıp birşeyler diledim ama ertesi gün hiçbirini hatırlamadım. Su yolunu bulurdu ne de olsa, yılın ilk aylarını "and all your money/won't another minute buy/ dust in the wind/all we are dust in the wind/dust in the wind/dust in the wind..." dizelerini bir marş gibi, her kelimesine yürekten inanarak mırıldandım.


2006'da eskiden olduğu gibi biriktirdiğim bütün paramı çizgi romanlarıma ve jazz CD'lerime harcadım, elimden kalemim düşmedi, ne okuduysam, ne yüreğime hitap ettiyse not aldım kara kaplı ajandama. Şimdi dönüp okuduğumda Corto Maltese'den ne kadar çok diyalog kaydettiğimi görüyorum, çok özel ve keyifli bir Hugo Pratt eseri olan Corto Maltese ile ilgili paylaşacaklarım var ilerleyen günlerde. Bütün maceralarını ikişer üçer defa okudum, yalnızca birini 2007'ye bıraktım. Ve şunu biliyorum: Yılbaşı geceleri ne kredi kartlarının limitlerini zorlayıp sabaha korkunç borçlarla uyanmak ne de onlarca şişe şarabı devirip katlanılmaz baş ağrıları çekmektir, arkanıza dönüp baktığınızda bir önceki seneden daha fazla "yaşamışsanız" o kadar haketmişiniz demektir 4-3-2-1-0 diye geri saymayı. Erken bir yazı oldu belki ama okulun girişindeki süslenmiş çam ağacı yazdıklarımı düşündürdü bana, okuldaki son senem ve bir dönüm noktası daha yakında, yıllar sonra o kampüsteki büyük çam ağaçlarının fotoğraflarına baktığımda... olumsuz birşeyler gelmeyecek aklıma, biliyorum. Belki ayağımın kayıp popomun üzerine düştüğüm sakarlık anlarım gelir acı anılar olarak, o kadar. Belki birkaç küçük şey daha...Ama olsun, dedim ya..."Küçük şeyler..." Ne de olsa "All We Are In Dust In The Wind"

2007 Gelirken...

Geçen seneden (havaya girdim sanırım, 2006 bitmiş gibi geliyor) evin bir köşesinde kalmış noel babalı mumlar bulunca derhal yakıp dergilerimle koltuğa gömüldüm, perdeleri açıp Porsuk'a baka baka gecenin keyfini çıkarmaya başladım. Daha da güzeli http://alttire.blogspot.com adresinde sözü geçen ve yazarına bu müziğin kime ait olduğunu ve nerden bulabileceğimi sormam üzerine büyük bir incelik göstererek linkini yolladığı Farid Farjad'ın dinlendirici viyolin ezgilerini dinleme şansı buldum. Artık sanırım işin hiç şaka götürür bir tarafı kalmadı, 2007 yılı kapıda.


2006 yılına başlarken doğrusu bu denli keyifli geçeceğini tahmin edemezdim, özellikle Temmuz ayından sonrası dostlarımla güzel şeyler paylaştığım, dostluklarımı sağlamlaştırdığım, bilgi dağarcığıma yeni şeyler kattığım, yaşamıma bana katkıda bulunabilecek yeni yeni insanlar tanıdığım, bazı hayallerimi gerçekleştirdiğim, ufak tefek sürtüşmelerin dışında pek canımın sıkılmadığı günlerle geçti, 2006 yılında 2005 yılında öğrendiklerimden çok daha fazlasını hafızama kazıdım. 2005'i 2006'ya "Dust In The Wind" şarkısını dinleyerek bağlamıştım, evde yalnızdım ve İstanbul'dan ayrı gayrı geçen...sanırım ilk yılbaşımdı. 2005'in son saniyelerini sayarken gözlerimi kapatıp birşeyler diledim ama ertesi gün hiçbirini hatırlamadım. Su yolunu bulurdu ne de olsa, yılın ilk aylarını "and all your money/won't another minute buy/ dust in the wind/all we are dust in the wind/dust in the wind/dust in the wind..." dizelerini bir marş gibi, her kelimesine yürekten inanarak mırıldandım.


2006'da eskiden olduğu gibi biriktirdiğim bütün paramı çizgi romanlarıma ve jazz CD'lerime harcadım, elimden kalemim düşmedi, ne okuduysam, ne yüreğime hitap ettiyse not aldım kara kaplı ajandama. Şimdi dönüp okuduğumda Corto Maltese'den ne kadar çok diyalog kaydettiğimi görüyorum, çok özel ve keyifli bir Hugo Pratt eseri olan Corto Maltese ile ilgili paylaşacaklarım var ilerleyen günlerde. Bütün maceralarını ikişer üçer defa okudum, yalnızca birini 2007'ye bıraktım. Ve şunu biliyorum: Yılbaşı geceleri ne kredi kartlarının limitlerini zorlayıp sabaha korkunç borçlarla uyanmak ne de onlarca şişe şarabı devirip katlanılmaz baş ağrıları çekmektir, arkanıza dönüp baktığınızda bir önceki seneden daha fazla "yaşamışsanız" o kadar haketmişiniz demektir 4-3-2-1-0 diye geri saymayı. Erken bir yazı oldu belki ama okulun girişindeki süslenmiş çam ağacı yazdıklarımı düşündürdü bana, okuldaki son senem ve bir dönüm noktası daha yakında, yıllar sonra o kampüsteki büyük çam ağaçlarının fotoğraflarına baktığımda... olumsuz birşeyler gelmeyecek aklıma, biliyorum. Belki ayağımın kayıp popomun üzerine düştüğüm sakarlık anlarım gelir acı anılar olarak, o kadar. Belki birkaç küçük şey daha...Ama olsun, dedim ya..."Küçük şeyler..." Ne de olsa "All We Are In Dust In The Wind"

2007 Gelirken...

Geçen seneden (havaya girdim sanırım, 2006 bitmiş gibi geliyor) evin bir köşesinde kalmış noel babalı mumlar bulunca derhal yakıp dergilerimle koltuğa gömüldüm, perdeleri açıp Porsuk'a baka baka gecenin keyfini çıkarmaya başladım. Daha da güzeli http://alttire.blogspot.com adresinde sözü geçen ve yazarına bu müziğin kime ait olduğunu ve nerden bulabileceğimi sormam üzerine büyük bir incelik göstererek linkini yolladığı Farid Farjad'ın dinlendirici viyolin ezgilerini dinleme şansı buldum. Artık sanırım işin hiç şaka götürür bir tarafı kalmadı, 2007 yılı kapıda.


2006 yılına başlarken doğrusu bu denli keyifli geçeceğini tahmin edemezdim, özellikle Temmuz ayından sonrası dostlarımla güzel şeyler paylaştığım, dostluklarımı sağlamlaştırdığım, bilgi dağarcığıma yeni şeyler kattığım, yaşamıma bana katkıda bulunabilecek yeni yeni insanlar tanıdığım, bazı hayallerimi gerçekleştirdiğim, ufak tefek sürtüşmelerin dışında pek canımın sıkılmadığı günlerle geçti, 2006 yılında 2005 yılında öğrendiklerimden çok daha fazlasını hafızama kazıdım. 2005'i 2006'ya "Dust In The Wind" şarkısını dinleyerek bağlamıştım, evde yalnızdım ve İstanbul'dan ayrı gayrı geçen...sanırım ilk yılbaşımdı. 2005'in son saniyelerini sayarken gözlerimi kapatıp birşeyler diledim ama ertesi gün hiçbirini hatırlamadım. Su yolunu bulurdu ne de olsa, yılın ilk aylarını "and all your money/won't another minute buy/ dust in the wind/all we are dust in the wind/dust in the wind/dust in the wind..." dizelerini bir marş gibi, her kelimesine yürekten inanarak mırıldandım.


2006'da eskiden olduğu gibi biriktirdiğim bütün paramı çizgi romanlarıma ve jazz CD'lerime harcadım, elimden kalemim düşmedi, ne okuduysam, ne yüreğime hitap ettiyse not aldım kara kaplı ajandama. Şimdi dönüp okuduğumda Corto Maltese'den ne kadar çok diyalog kaydettiğimi görüyorum, çok özel ve keyifli bir Hugo Pratt eseri olan Corto Maltese ile ilgili paylaşacaklarım var ilerleyen günlerde. Bütün maceralarını ikişer üçer defa okudum, yalnızca birini 2007'ye bıraktım. Ve şunu biliyorum: Yılbaşı geceleri ne kredi kartlarının limitlerini zorlayıp sabaha korkunç borçlarla uyanmak ne de onlarca şişe şarabı devirip katlanılmaz baş ağrıları çekmektir, arkanıza dönüp baktığınızda bir önceki seneden daha fazla "yaşamışsanız" o kadar haketmişiniz demektir 4-3-2-1-0 diye geri saymayı. Erken bir yazı oldu belki ama okulun girişindeki süslenmiş çam ağacı yazdıklarımı düşündürdü bana, okuldaki son senem ve bir dönüm noktası daha yakında, yıllar sonra o kampüsteki büyük çam ağaçlarının fotoğraflarına baktığımda... olumsuz birşeyler gelmeyecek aklıma, biliyorum. Belki ayağımın kayıp popomun üzerine düştüğüm sakarlık anlarım gelir acı anılar olarak, o kadar. Belki birkaç küçük şey daha...Ama olsun, dedim ya..."Küçük şeyler..." Ne de olsa "All We Are In Dust In The Wind"

20 Aralık 2006 Çarşamba

Cevahir Alışveriş Merkezi

Sosyal psikolojide ünlü bir hapisane deneyi vardır. Stanford Üniversitesi’nin bir bölümü hapisane haline getirilir, deneklerin bir bölümü gardiyan, bir bölümü ise mahkum olurlar. Deney ilerledikçe üniformalı gardiyanların havaya girerek mahkumları ezdikleri, güçlerini kötüye kullandıkları görülür. Das Experiment adlı sinema filmi bu deneyi temel alarak çekilmiştir.

Cevahir Alışveriş Merkezi’nde 2 hafta arayla yetkililerin ihmali sonucu yaşanan iki ölüm ve 9 yaşındaki bir çocuğun hırsızlık gerekçesi ile hor görülmesi hiç de hafife alınacak durumlar değil doğrusu. Kendilerine verilmiş üniformayı bir nevi otorite olarak kullanıp yetkisini aşan güvenlik görevlilerinin ve parasıyla bir yatırım yapıp yönetimini ve insan kaynaklarını doğru seçmek gibi bir derdi olmayan yatırımcının da hatası olan bu vahim olaylar için sivil insiyatif kullanarak tepkinizi bildirmek isterseniz iletişim bilgileri Tania’nın aşağıdaki metninde mevcut. Ancak en güçlü protesto elbette yaşanan ciddi ihmalleri göz ardı etmemek ve bu alışveriş merkezine adım atmamak olacaktır. Lütfen önce gazete haberlerini okuyun, eğer yanlış giden bir şeyler olduğuna kanaat getirirseniz protestoya katılın.

Istanbullular daha iyi bilir, Cevahir Alisveris Merkezi bu gunlerde pek iyi konusulmuyor. En son, dun ve bugunku yayinlarda da hic hos seyler yasanmadigini asagidaki linklerden de izleyeceksiniz.

http://www.milliyet.com.tr/2006/12/19/son/sontur07.asp

http://www.medyatava.net/haber.asp?id=33101

Bu yuzden alin kalem kagidi elinize lutfen dusuncelerinizi yazin, ki artik bu ilkelliklerden kurtulalim...

Cevahir alisveris merkezi:

Tel: (0212) 368 69 00(pbx)

Fax:(0212) 380 13 52-53

Halkla ilişkiler Müdürlüğü mail adresi

Seda Tekin: stekin@istanbulcevahir.com


Cevahir Alışveriş Merkezi

Sosyal psikolojide ünlü bir hapisane deneyi vardır. Stanford Üniversitesi’nin bir bölümü hapisane haline getirilir, deneklerin bir bölümü gardiyan, bir bölümü ise mahkum olurlar. Deney ilerledikçe üniformalı gardiyanların havaya girerek mahkumları ezdikleri, güçlerini kötüye kullandıkları görülür. Das Experiment adlı sinema filmi bu deneyi temel alarak çekilmiştir.

Cevahir Alışveriş Merkezi’nde 2 hafta arayla yetkililerin ihmali sonucu yaşanan iki ölüm ve 9 yaşındaki bir çocuğun hırsızlık gerekçesi ile hor görülmesi hiç de hafife alınacak durumlar değil doğrusu. Kendilerine verilmiş üniformayı bir nevi otorite olarak kullanıp yetkisini aşan güvenlik görevlilerinin ve parasıyla bir yatırım yapıp yönetimini ve insan kaynaklarını doğru seçmek gibi bir derdi olmayan yatırımcının da hatası olan bu vahim olaylar için sivil insiyatif kullanarak tepkinizi bildirmek isterseniz iletişim bilgileri Tania’nın aşağıdaki metninde mevcut. Ancak en güçlü protesto elbette yaşanan ciddi ihmalleri göz ardı etmemek ve bu alışveriş merkezine adım atmamak olacaktır. Lütfen önce gazete haberlerini okuyun, eğer yanlış giden bir şeyler olduğuna kanaat getirirseniz protestoya katılın.

Istanbullular daha iyi bilir, Cevahir Alisveris Merkezi bu gunlerde pek iyi konusulmuyor. En son, dun ve bugunku yayinlarda da hic hos seyler yasanmadigini asagidaki linklerden de izleyeceksiniz.

http://www.milliyet.com.tr/2006/12/19/son/sontur07.asp

http://www.medyatava.net/haber.asp?id=33101

Bu yuzden alin kalem kagidi elinize lutfen dusuncelerinizi yazin, ki artik bu ilkelliklerden kurtulalim...

Cevahir alisveris merkezi:

Tel: (0212) 368 69 00(pbx)

Fax:(0212) 380 13 52-53

Halkla ilişkiler Müdürlüğü mail adresi

Seda Tekin: stekin@istanbulcevahir.com


Cevahir Alışveriş Merkezi

Sosyal psikolojide ünlü bir hapisane deneyi vardır. Stanford Üniversitesi’nin bir bölümü hapisane haline getirilir, deneklerin bir bölümü gardiyan, bir bölümü ise mahkum olurlar. Deney ilerledikçe üniformalı gardiyanların havaya girerek mahkumları ezdikleri, güçlerini kötüye kullandıkları görülür. Das Experiment adlı sinema filmi bu deneyi temel alarak çekilmiştir.

Cevahir Alışveriş Merkezi’nde 2 hafta arayla yetkililerin ihmali sonucu yaşanan iki ölüm ve 9 yaşındaki bir çocuğun hırsızlık gerekçesi ile hor görülmesi hiç de hafife alınacak durumlar değil doğrusu. Kendilerine verilmiş üniformayı bir nevi otorite olarak kullanıp yetkisini aşan güvenlik görevlilerinin ve parasıyla bir yatırım yapıp yönetimini ve insan kaynaklarını doğru seçmek gibi bir derdi olmayan yatırımcının da hatası olan bu vahim olaylar için sivil insiyatif kullanarak tepkinizi bildirmek isterseniz iletişim bilgileri Tania’nın aşağıdaki metninde mevcut. Ancak en güçlü protesto elbette yaşanan ciddi ihmalleri göz ardı etmemek ve bu alışveriş merkezine adım atmamak olacaktır. Lütfen önce gazete haberlerini okuyun, eğer yanlış giden bir şeyler olduğuna kanaat getirirseniz protestoya katılın.

Istanbullular daha iyi bilir, Cevahir Alisveris Merkezi bu gunlerde pek iyi konusulmuyor. En son, dun ve bugunku yayinlarda da hic hos seyler yasanmadigini asagidaki linklerden de izleyeceksiniz.

http://www.milliyet.com.tr/2006/12/19/son/sontur07.asp

http://www.medyatava.net/haber.asp?id=33101

Bu yuzden alin kalem kagidi elinize lutfen dusuncelerinizi yazin, ki artik bu ilkelliklerden kurtulalim...

Cevahir alisveris merkezi:

Tel: (0212) 368 69 00(pbx)

Fax:(0212) 380 13 52-53

Halkla ilişkiler Müdürlüğü mail adresi

Seda Tekin: stekin@istanbulcevahir.com


Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons