28 Haziran 2009 Pazar

20. Yüzyıl yıldızları 20. yüzyılda mı kalmalı?



Bugün ne bir kitap, film, albüm ne de bir etkinlikten bahsedeceğim..


Cuma sabahından bu yana içimde tuttuklarımı kusayım istiyorum. Tamamen öznel fikirlerden oluşan bu yazıyı okumak da okumamak da serbest.
Michael Jackson’ın ölümü üzerine yazılanların önümüzdeki birkaç ay ardı arkası kesilmeyecek gibi görünüyor.


Çevrem bu konuda gerçekten bıçak sırtı gibi ikiye ayrılmış durumda. Birinci grup, MJ’nin müzikal yaşamına gönderme yapmaksızın, yalnızca “çocuk sevgisi” üzerine odaklanarak evini sırf bu sebeple Disneyland’e çevirdiğini ve ölümünün kendi üzerlerinde herhangi bir üzüntü duygusu,etkisi yaratmadığını öne sürenler. Hatta Charlie’nin güzeller güzeli meleklerinden Farah Fawcett'in ölümünün güme gittiğini düşünüp, bundan yakınanlar .

İkinci grup ise benim de aralarında bulunduğum ve MJ’yi 80’lerin ve 90’ların çığır aşan, milyonlarca insanın yaşayış biçimini, müzik algısını şekillendiren ve evrimleştiren, kanlı canlı bir insandan ziyade nefes alan ama aslında yaşamayan bir “heykel” olarak görenler.


Burada dikkat çekmek istediğim iki konu var:


Birincisi MJ’nin asla 21. Yüzyıla ait bir karakter olmadığı hususu. Onun böyle olduğunu söyleyenler ve hatta iddia edenler olduğunu görüyorum ve kesinlikle katılmadığımı her fırsatta dile getiriyorum. MJ asla Madonna gibi olmadı, “olamadı” demeyeceğim , zira 21. Yüzyıl müzik piyasasının gereklerine ayak uydurmanın MJ açısından yalnızca sağlık sorunları nedeniyle geri planda bırakılacak bir kariyer planı olduğunu düşünmedim hiç. Bu tamamen MJ’nin tercihiydi ve Madonna’yı ne denli seversem seveyim, yaptığı her işi ne denli yakından takip edersem edeyim, durmayı bilmeyen yapısı ve hırsı ile içten içe rahatsızlık duyduğumu da belirtmeliyim.


MJ’nin 50 konserlik son turnesini de aslında bir jübile olarak görmüş, sonrasında ortalardan tamamen kaybolacağını tahmin etmiştim ama böyle bir kayboluş aklımdan bile geçmemişti.


Değinmek istediğim ikinci konu ise MJ’yi asla bir insan olarak görememiş olmam mevzusu. Belki içinde bulunduğu soyso-kültürel ve politik çevreye karşı ayakta kalabilmek için canı pahasına da olsa kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir yol seçmesinden, belki de vücudunu kullanış biçiminin kendine özgülüğünden ve ne kadar taklidi yapılırsa yapılsın aslının üslubuna asla sahip olunamadığından…


Dış görünüşüne ilişkin değişim her seferinde daha da rahatsız etse de, zihnimdeki MJ imajını Thriller albümündeki haliyle sabitleyebilmiş olmaktan memnunum. Belki de bu sebeple daha sonra yaşadıkları, röportajlarında estetik ameliyat olduğunu inkar edişleri vs. hiç de komik, absürd gelmedi. Kendisinin nefes alan bir “heykel” olduğunu bir kez daha düşündüm sadece..


Bu ölüm aslında zihnimde çocukluğumdan ve ilk gençlik yıllarımdan kimi anıların lekelenmesine neden oldu yalnızca. Fiilen öldüğü duyurulmuş olabilir ama heykel olarak yıkılabileceğini hiç sanmıyorum. 20. Yüzyılın kapandığının bir hatırlatması belki de…


Kanlı canlı dinleyebilmeyi isterdim gerçekten, içimde kalan tek ukte bu olsa gerek.

20. Yüzyıl yıldızları 20. yüzyılda mı kalmalı?



Bugün ne bir kitap, film, albüm ne de bir etkinlikten bahsedeceğim..


Cuma sabahından bu yana içimde tuttuklarımı kusayım istiyorum. Tamamen öznel fikirlerden oluşan bu yazıyı okumak da okumamak da serbest.
Michael Jackson’ın ölümü üzerine yazılanların önümüzdeki birkaç ay ardı arkası kesilmeyecek gibi görünüyor.


Çevrem bu konuda gerçekten bıçak sırtı gibi ikiye ayrılmış durumda. Birinci grup, MJ’nin müzikal yaşamına gönderme yapmaksızın, yalnızca “çocuk sevgisi” üzerine odaklanarak evini sırf bu sebeple Disneyland’e çevirdiğini ve ölümünün kendi üzerlerinde herhangi bir üzüntü duygusu,etkisi yaratmadığını öne sürenler. Hatta Charlie’nin güzeller güzeli meleklerinden Farah Fawcett'in ölümünün güme gittiğini düşünüp, bundan yakınanlar .

İkinci grup ise benim de aralarında bulunduğum ve MJ’yi 80’lerin ve 90’ların çığır aşan, milyonlarca insanın yaşayış biçimini, müzik algısını şekillendiren ve evrimleştiren, kanlı canlı bir insandan ziyade nefes alan ama aslında yaşamayan bir “heykel” olarak görenler.


Burada dikkat çekmek istediğim iki konu var:


Birincisi MJ’nin asla 21. Yüzyıla ait bir karakter olmadığı hususu. Onun böyle olduğunu söyleyenler ve hatta iddia edenler olduğunu görüyorum ve kesinlikle katılmadığımı her fırsatta dile getiriyorum. MJ asla Madonna gibi olmadı, “olamadı” demeyeceğim , zira 21. Yüzyıl müzik piyasasının gereklerine ayak uydurmanın MJ açısından yalnızca sağlık sorunları nedeniyle geri planda bırakılacak bir kariyer planı olduğunu düşünmedim hiç. Bu tamamen MJ’nin tercihiydi ve Madonna’yı ne denli seversem seveyim, yaptığı her işi ne denli yakından takip edersem edeyim, durmayı bilmeyen yapısı ve hırsı ile içten içe rahatsızlık duyduğumu da belirtmeliyim.


MJ’nin 50 konserlik son turnesini de aslında bir jübile olarak görmüş, sonrasında ortalardan tamamen kaybolacağını tahmin etmiştim ama böyle bir kayboluş aklımdan bile geçmemişti.


Değinmek istediğim ikinci konu ise MJ’yi asla bir insan olarak görememiş olmam mevzusu. Belki içinde bulunduğu soyso-kültürel ve politik çevreye karşı ayakta kalabilmek için canı pahasına da olsa kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir yol seçmesinden, belki de vücudunu kullanış biçiminin kendine özgülüğünden ve ne kadar taklidi yapılırsa yapılsın aslının üslubuna asla sahip olunamadığından…


Dış görünüşüne ilişkin değişim her seferinde daha da rahatsız etse de, zihnimdeki MJ imajını Thriller albümündeki haliyle sabitleyebilmiş olmaktan memnunum. Belki de bu sebeple daha sonra yaşadıkları, röportajlarında estetik ameliyat olduğunu inkar edişleri vs. hiç de komik, absürd gelmedi. Kendisinin nefes alan bir “heykel” olduğunu bir kez daha düşündüm sadece..


Bu ölüm aslında zihnimde çocukluğumdan ve ilk gençlik yıllarımdan kimi anıların lekelenmesine neden oldu yalnızca. Fiilen öldüğü duyurulmuş olabilir ama heykel olarak yıkılabileceğini hiç sanmıyorum. 20. Yüzyılın kapandığının bir hatırlatması belki de…


Kanlı canlı dinleyebilmeyi isterdim gerçekten, içimde kalan tek ukte bu olsa gerek.

20. Yüzyıl yıldızları 20. yüzyılda mı kalmalı?



Bugün ne bir kitap, film, albüm ne de bir etkinlikten bahsedeceğim..


Cuma sabahından bu yana içimde tuttuklarımı kusayım istiyorum. Tamamen öznel fikirlerden oluşan bu yazıyı okumak da okumamak da serbest.
Michael Jackson’ın ölümü üzerine yazılanların önümüzdeki birkaç ay ardı arkası kesilmeyecek gibi görünüyor.


Çevrem bu konuda gerçekten bıçak sırtı gibi ikiye ayrılmış durumda. Birinci grup, MJ’nin müzikal yaşamına gönderme yapmaksızın, yalnızca “çocuk sevgisi” üzerine odaklanarak evini sırf bu sebeple Disneyland’e çevirdiğini ve ölümünün kendi üzerlerinde herhangi bir üzüntü duygusu,etkisi yaratmadığını öne sürenler. Hatta Charlie’nin güzeller güzeli meleklerinden Farah Fawcett'in ölümünün güme gittiğini düşünüp, bundan yakınanlar .

İkinci grup ise benim de aralarında bulunduğum ve MJ’yi 80’lerin ve 90’ların çığır aşan, milyonlarca insanın yaşayış biçimini, müzik algısını şekillendiren ve evrimleştiren, kanlı canlı bir insandan ziyade nefes alan ama aslında yaşamayan bir “heykel” olarak görenler.


Burada dikkat çekmek istediğim iki konu var:


Birincisi MJ’nin asla 21. Yüzyıla ait bir karakter olmadığı hususu. Onun böyle olduğunu söyleyenler ve hatta iddia edenler olduğunu görüyorum ve kesinlikle katılmadığımı her fırsatta dile getiriyorum. MJ asla Madonna gibi olmadı, “olamadı” demeyeceğim , zira 21. Yüzyıl müzik piyasasının gereklerine ayak uydurmanın MJ açısından yalnızca sağlık sorunları nedeniyle geri planda bırakılacak bir kariyer planı olduğunu düşünmedim hiç. Bu tamamen MJ’nin tercihiydi ve Madonna’yı ne denli seversem seveyim, yaptığı her işi ne denli yakından takip edersem edeyim, durmayı bilmeyen yapısı ve hırsı ile içten içe rahatsızlık duyduğumu da belirtmeliyim.


MJ’nin 50 konserlik son turnesini de aslında bir jübile olarak görmüş, sonrasında ortalardan tamamen kaybolacağını tahmin etmiştim ama böyle bir kayboluş aklımdan bile geçmemişti.


Değinmek istediğim ikinci konu ise MJ’yi asla bir insan olarak görememiş olmam mevzusu. Belki içinde bulunduğu soyso-kültürel ve politik çevreye karşı ayakta kalabilmek için canı pahasına da olsa kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir yol seçmesinden, belki de vücudunu kullanış biçiminin kendine özgülüğünden ve ne kadar taklidi yapılırsa yapılsın aslının üslubuna asla sahip olunamadığından…


Dış görünüşüne ilişkin değişim her seferinde daha da rahatsız etse de, zihnimdeki MJ imajını Thriller albümündeki haliyle sabitleyebilmiş olmaktan memnunum. Belki de bu sebeple daha sonra yaşadıkları, röportajlarında estetik ameliyat olduğunu inkar edişleri vs. hiç de komik, absürd gelmedi. Kendisinin nefes alan bir “heykel” olduğunu bir kez daha düşündüm sadece..


Bu ölüm aslında zihnimde çocukluğumdan ve ilk gençlik yıllarımdan kimi anıların lekelenmesine neden oldu yalnızca. Fiilen öldüğü duyurulmuş olabilir ama heykel olarak yıkılabileceğini hiç sanmıyorum. 20. Yüzyılın kapandığının bir hatırlatması belki de…


Kanlı canlı dinleyebilmeyi isterdim gerçekten, içimde kalan tek ukte bu olsa gerek.

27 Haziran 2009 Cumartesi

16. İstanbul Caz Festivali 2-15 Temmuz Tarihlerinde


İstanbul Caz Festivali programı her açıklandığında öncelike "Yeni Ozanlar" bölümünde kimin olduğuna bakarım. Kings of The Convenience, Blonde Redhead, Antony Hegarty ve Rufus Wainwright gibi müzisyenleri ard arda dinleme olanağı olunca haliyle festivalin bu bölümdeki yeni konuğunun kim olacağını merak ediyorsunuz. Ben açıkçası bu sene Patrick Wolf'ü çağırırlar diye ummuştum. Ama 16. Caz Festivali'nin programı açıklanınca bu seneki ozan şarkıcının Emiliana Torrini olduğunu öğrendim. Kötü mü oldu? Tabi ki hayır. Kendisiyle "Me and Armini" albümü sayesinde bir hayli teşviki mesaimiz olmuştu. 30'u aşkın konser ile güldür güldür gelmeye ve şehri caza bulamaya hazırlanan festivalin en "uçuşan" konserine imza atacağı kesin Torrini'nin.


Torrini'ye takılıp da programın geri kalanının da hakkını yememek gerek. 16. İstanbul Caz Festivali kapsamında İstanbul, Stanley Clarke, Marcus Miller, Wictor Wooten, George Benson, Melody Gardot, Joe Jackson, Peter Cincotti, Fatih Erkoç, Kerem Görsev, Yıldız İbrahimova, Ayşe Tütüncü, Alim Qasimov, Erkan Oğur ve Derya Türkan gibi isimleri ağırlamaya hazırlanıyor.




Bu seneki festival mekanları arasında İstanbul Modern'in olması göze çarpan bir diğer unsur. Festivalin diğer durakları arasında Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nin yanı sıra The Marmara Esma Sultan, Aya İrini Müzesi, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Nardis Jazz Club ve İstinyePark bulunuyor.


Bu yıl festivaldeki bir diğer yenilik ise festival’in vazgeçilmezleri arasında yer alan Caz Vapuru’na Balkan Vapuru'nun eklenmesi olmuş. Balkan müziğinin yükselişi karşısında eteklerim zil çalsa da, hala Ciguli'yi dinleyememiş olmak beni ziyadesiyle üzüyor.



Gelelim işin maddiyat kısmına. Festival biletleri 15-100 Lira arasında değişen fiyatlarda satışa sunuluyor. Biletix gişelerinden ve İKSV binasından biletleri satın alabilirsiniz.



Festival hakkında ayrıntılı bilgi için
burayı tıklayabilirsiniz.



16. Caz Festivali ile ilgili gözlemlerimiz takip edebildiğimiz kadarıyla festival süresince bu sayfalarda olacak. Ama siz şimdiden havaya girmek için Dream TV'de bugün saat 18:00'de başlayıp yarın 23:00'de sonra erecek festival özel programını takip edebilirsiniz.




16. İstanbul Caz Festivali 2-15 Temmuz Tarihlerinde


İstanbul Caz Festivali programı her açıklandığında öncelike "Yeni Ozanlar" bölümünde kimin olduğuna bakarım. Kings of The Convenience, Blonde Redhead, Antony Hegarty ve Rufus Wainwright gibi müzisyenleri ard arda dinleme olanağı olunca haliyle festivalin bu bölümdeki yeni konuğunun kim olacağını merak ediyorsunuz. Ben açıkçası bu sene Patrick Wolf'ü çağırırlar diye ummuştum. Ama 16. Caz Festivali'nin programı açıklanınca bu seneki ozan şarkıcının Emiliana Torrini olduğunu öğrendim. Kötü mü oldu? Tabi ki hayır. Kendisiyle "Me and Armini" albümü sayesinde bir hayli teşviki mesaimiz olmuştu. 30'u aşkın konser ile güldür güldür gelmeye ve şehri caza bulamaya hazırlanan festivalin en "uçuşan" konserine imza atacağı kesin Torrini'nin.


Torrini'ye takılıp da programın geri kalanının da hakkını yememek gerek. 16. İstanbul Caz Festivali kapsamında İstanbul, Stanley Clarke, Marcus Miller, Wictor Wooten, George Benson, Melody Gardot, Joe Jackson, Peter Cincotti, Fatih Erkoç, Kerem Görsev, Yıldız İbrahimova, Ayşe Tütüncü, Alim Qasimov, Erkan Oğur ve Derya Türkan gibi isimleri ağırlamaya hazırlanıyor.




Bu seneki festival mekanları arasında İstanbul Modern'in olması göze çarpan bir diğer unsur. Festivalin diğer durakları arasında Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nin yanı sıra The Marmara Esma Sultan, Aya İrini Müzesi, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Nardis Jazz Club ve İstinyePark bulunuyor.


Bu yıl festivaldeki bir diğer yenilik ise festival’in vazgeçilmezleri arasında yer alan Caz Vapuru’na Balkan Vapuru'nun eklenmesi olmuş. Balkan müziğinin yükselişi karşısında eteklerim zil çalsa da, hala Ciguli'yi dinleyememiş olmak beni ziyadesiyle üzüyor.



Gelelim işin maddiyat kısmına. Festival biletleri 15-100 Lira arasında değişen fiyatlarda satışa sunuluyor. Biletix gişelerinden ve İKSV binasından biletleri satın alabilirsiniz.



Festival hakkında ayrıntılı bilgi için
burayı tıklayabilirsiniz.



16. Caz Festivali ile ilgili gözlemlerimiz takip edebildiğimiz kadarıyla festival süresince bu sayfalarda olacak. Ama siz şimdiden havaya girmek için Dream TV'de bugün saat 18:00'de başlayıp yarın 23:00'de sonra erecek festival özel programını takip edebilirsiniz.




16. İstanbul Caz Festivali 2-15 Temmuz Tarihlerinde


İstanbul Caz Festivali programı her açıklandığında öncelike "Yeni Ozanlar" bölümünde kimin olduğuna bakarım. Kings of The Convenience, Blonde Redhead, Antony Hegarty ve Rufus Wainwright gibi müzisyenleri ard arda dinleme olanağı olunca haliyle festivalin bu bölümdeki yeni konuğunun kim olacağını merak ediyorsunuz. Ben açıkçası bu sene Patrick Wolf'ü çağırırlar diye ummuştum. Ama 16. Caz Festivali'nin programı açıklanınca bu seneki ozan şarkıcının Emiliana Torrini olduğunu öğrendim. Kötü mü oldu? Tabi ki hayır. Kendisiyle "Me and Armini" albümü sayesinde bir hayli teşviki mesaimiz olmuştu. 30'u aşkın konser ile güldür güldür gelmeye ve şehri caza bulamaya hazırlanan festivalin en "uçuşan" konserine imza atacağı kesin Torrini'nin.


Torrini'ye takılıp da programın geri kalanının da hakkını yememek gerek. 16. İstanbul Caz Festivali kapsamında İstanbul, Stanley Clarke, Marcus Miller, Wictor Wooten, George Benson, Melody Gardot, Joe Jackson, Peter Cincotti, Fatih Erkoç, Kerem Görsev, Yıldız İbrahimova, Ayşe Tütüncü, Alim Qasimov, Erkan Oğur ve Derya Türkan gibi isimleri ağırlamaya hazırlanıyor.




Bu seneki festival mekanları arasında İstanbul Modern'in olması göze çarpan bir diğer unsur. Festivalin diğer durakları arasında Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nin yanı sıra The Marmara Esma Sultan, Aya İrini Müzesi, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Nardis Jazz Club ve İstinyePark bulunuyor.


Bu yıl festivaldeki bir diğer yenilik ise festival’in vazgeçilmezleri arasında yer alan Caz Vapuru’na Balkan Vapuru'nun eklenmesi olmuş. Balkan müziğinin yükselişi karşısında eteklerim zil çalsa da, hala Ciguli'yi dinleyememiş olmak beni ziyadesiyle üzüyor.



Gelelim işin maddiyat kısmına. Festival biletleri 15-100 Lira arasında değişen fiyatlarda satışa sunuluyor. Biletix gişelerinden ve İKSV binasından biletleri satın alabilirsiniz.



Festival hakkında ayrıntılı bilgi için
burayı tıklayabilirsiniz.



16. Caz Festivali ile ilgili gözlemlerimiz takip edebildiğimiz kadarıyla festival süresince bu sayfalarda olacak. Ama siz şimdiden havaya girmek için Dream TV'de bugün saat 18:00'de başlayıp yarın 23:00'de sonra erecek festival özel programını takip edebilirsiniz.




26 Haziran 2009 Cuma

Efsaneler ve Ölüm Masalları

Bu akşam eve dönerken bizim Eskişehir'li çatlaklar tayfasından Elif'le karşılaştım. Uzun yıllardır süren bir arkadaşlığın unsurlarından konuştuk önce, hayatımızda neler olup bittiğinden, özlenenlerden, dünden, bugünden... Elif, laf arasında bir arkadaşımızın önemli bir bilim kurumuna kabul edildiğini ve giderken yanında 100 tane nazar boncuğu götürdüğünü söyledi. Bir sunum hazırlıyormuş şimdi Anadolu'daki kültürel çeşitlilikle ilgili. İyonyalılardan tutun da Frigyalılara kadar gelmiş geçmiş tüm ecdadımızın bugünkü hal ve tavırlarımıza etkisini örneklerle anlatacakmış sunumda. Misal, kadınların çocukları denize işetme huyunun eski zamanlarda Poseidon'u korkutmak için denize işeyen atalarımızdan yadigar olduğunu belirterek yontulmamış Türk imajını yıkmayı amaçlıyormuş. Zekasını matrak geçerek kullanabilen az sayıdaki insandan biridir Kutay, sırf bu nedenle bile hayran olunası bir bilim insanıdır.


Sonra konu Micheal Jackson'un ölümünden açıldı. "Bak gördün mü?" dedim Elif'e, "Micheal Engin'siz bir dünyaya daha fazla katlanamadı." Elif de "Evet, şimdi yukarıda parti vardır, dans ediyorlardır birlikte..." diye cevapladı beni. Gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük. Micheal'ı, Einstein'ı, James Dean'ı, Zeki Müren'i ve Engin'i yukarıda alem yaparken düşünmek, yani ölümden sonrasını hayalleştirmek, sonra da bu hayalleri bir masal gibi birbirimize anlatmak kabullenişi kolaylaştırıyor belki de.



"Hepimiz ayrı yerlere dağıldık Elif..." dedim, "bir dahaki toplanma ne zaman?" "İki buçuk ay sonra dönecek Kutay Amerika'dan, ama Engin de olsun toplantıda eski günlerdeki gibi dersen kimbilir ne zaman..." diye cevapladı Elif sorumu, içim buruldu.

Efsaneler ve Ölüm Masalları

Bu akşam eve dönerken bizim Eskişehir'li çatlaklar tayfasından Elif'le karşılaştım. Uzun yıllardır süren bir arkadaşlığın unsurlarından konuştuk önce, hayatımızda neler olup bittiğinden, özlenenlerden, dünden, bugünden... Elif, laf arasında bir arkadaşımızın önemli bir bilim kurumuna kabul edildiğini ve giderken yanında 100 tane nazar boncuğu götürdüğünü söyledi. Bir sunum hazırlıyormuş şimdi Anadolu'daki kültürel çeşitlilikle ilgili. İyonyalılardan tutun da Frigyalılara kadar gelmiş geçmiş tüm ecdadımızın bugünkü hal ve tavırlarımıza etkisini örneklerle anlatacakmış sunumda. Misal, kadınların çocukları denize işetme huyunun eski zamanlarda Poseidon'u korkutmak için denize işeyen atalarımızdan yadigar olduğunu belirterek yontulmamış Türk imajını yıkmayı amaçlıyormuş. Zekasını matrak geçerek kullanabilen az sayıdaki insandan biridir Kutay, sırf bu nedenle bile hayran olunası bir bilim insanıdır.


Sonra konu Micheal Jackson'un ölümünden açıldı. "Bak gördün mü?" dedim Elif'e, "Micheal Engin'siz bir dünyaya daha fazla katlanamadı." Elif de "Evet, şimdi yukarıda parti vardır, dans ediyorlardır birlikte..." diye cevapladı beni. Gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük. Micheal'ı, Einstein'ı, James Dean'ı, Zeki Müren'i ve Engin'i yukarıda alem yaparken düşünmek, yani ölümden sonrasını hayalleştirmek, sonra da bu hayalleri bir masal gibi birbirimize anlatmak kabullenişi kolaylaştırıyor belki de.



"Hepimiz ayrı yerlere dağıldık Elif..." dedim, "bir dahaki toplanma ne zaman?" "İki buçuk ay sonra dönecek Kutay Amerika'dan, ama Engin de olsun toplantıda eski günlerdeki gibi dersen kimbilir ne zaman..." diye cevapladı Elif sorumu, içim buruldu.

Efsaneler ve Ölüm Masalları

Bu akşam eve dönerken bizim Eskişehir'li çatlaklar tayfasından Elif'le karşılaştım. Uzun yıllardır süren bir arkadaşlığın unsurlarından konuştuk önce, hayatımızda neler olup bittiğinden, özlenenlerden, dünden, bugünden... Elif, laf arasında bir arkadaşımızın önemli bir bilim kurumuna kabul edildiğini ve giderken yanında 100 tane nazar boncuğu götürdüğünü söyledi. Bir sunum hazırlıyormuş şimdi Anadolu'daki kültürel çeşitlilikle ilgili. İyonyalılardan tutun da Frigyalılara kadar gelmiş geçmiş tüm ecdadımızın bugünkü hal ve tavırlarımıza etkisini örneklerle anlatacakmış sunumda. Misal, kadınların çocukları denize işetme huyunun eski zamanlarda Poseidon'u korkutmak için denize işeyen atalarımızdan yadigar olduğunu belirterek yontulmamış Türk imajını yıkmayı amaçlıyormuş. Zekasını matrak geçerek kullanabilen az sayıdaki insandan biridir Kutay, sırf bu nedenle bile hayran olunası bir bilim insanıdır.


Sonra konu Micheal Jackson'un ölümünden açıldı. "Bak gördün mü?" dedim Elif'e, "Micheal Engin'siz bir dünyaya daha fazla katlanamadı." Elif de "Evet, şimdi yukarıda parti vardır, dans ediyorlardır birlikte..." diye cevapladı beni. Gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük. Micheal'ı, Einstein'ı, James Dean'ı, Zeki Müren'i ve Engin'i yukarıda alem yaparken düşünmek, yani ölümden sonrasını hayalleştirmek, sonra da bu hayalleri bir masal gibi birbirimize anlatmak kabullenişi kolaylaştırıyor belki de.



"Hepimiz ayrı yerlere dağıldık Elif..." dedim, "bir dahaki toplanma ne zaman?" "İki buçuk ay sonra dönecek Kutay Amerika'dan, ama Engin de olsun toplantıda eski günlerdeki gibi dersen kimbilir ne zaman..." diye cevapladı Elif sorumu, içim buruldu.

25 Haziran 2009 Perşembe

Aşkın Yapılması

Dün metroda bir kitabın reklamı ile karşılaştım. "Tadını çıkardık aşkın, aşk yapmaların" gibi bir tanıtım yazısı vardı. Bana bir gülme krizi geldi okur okumaz. Güldüğüm şey de saçma sapan bir şey aslında, "aşk yapmak" sözcüğü. Sıcak, rötar yapan metro ve dün 9-6 süren bir toplantı arasında soluklanmak için kaçılan kokoşların uğrak yeri olan bir mekanda onca şıkıdım arasında atleti ve vücudundan fışkıran kıllarıyla dolaşan vatandaşın imgesi üstüste geldi, üzerine bir de uykusuzluk binince durduk yere kıkırdayıp duruyorum iki gündür.



"Aşk yapmak" sözcüğü hani şu İngilizce'den apartılmış gudik sözcüklerden biri, "make love" ın çevirisi bildiğiniz gibi. Her duyduğumda aşk yapılabilen bişey demek ki, içinde hangi malzemeler var acaba, aşk yaptım, yedek parça arttı vs. ucubik şakalar yapıp kendi kendime pek bir eğleniyorum.




Oysa ki Türkçe'de iki kişi arasındaki tensel birlikteliği anlatan harkulade bir sözcük var: "sevişmek". "Sevmek" ten türeyen, aldığı işteşlik eki ile paylaşılan bir eylem olduğu vurgulanan, Türkçe'nin belki de en güzel sözcüklerinden biri... Bu dururken, "yapmak" gibi sevimsiz bir eki olan, sanki kafaya silah dayamış gibi bir anlam katan diğerini kullanmaya ne gerek var? Üstelik de üzerinde çalışırsanız harika bir üslup oluşturmaya olanak sağlayan Türkçe gibi bir dilde yazılmış bir yazılı eserde "aşk yapmak" ucubikliğini kullanmak niye? Kendi dilimizde öykümüzü anlatırken dublaj dili kullanmanın ne anlamı var?








Aşkın Yapılması

Dün metroda bir kitabın reklamı ile karşılaştım. "Tadını çıkardık aşkın, aşk yapmaların" gibi bir tanıtım yazısı vardı. Bana bir gülme krizi geldi okur okumaz. Güldüğüm şey de saçma sapan bir şey aslında, "aşk yapmak" sözcüğü. Sıcak, rötar yapan metro ve dün 9-6 süren bir toplantı arasında soluklanmak için kaçılan kokoşların uğrak yeri olan bir mekanda onca şıkıdım arasında atleti ve vücudundan fışkıran kıllarıyla dolaşan vatandaşın imgesi üstüste geldi, üzerine bir de uykusuzluk binince durduk yere kıkırdayıp duruyorum iki gündür.



"Aşk yapmak" sözcüğü hani şu İngilizce'den apartılmış gudik sözcüklerden biri, "make love" ın çevirisi bildiğiniz gibi. Her duyduğumda aşk yapılabilen bişey demek ki, içinde hangi malzemeler var acaba, aşk yaptım, yedek parça arttı vs. ucubik şakalar yapıp kendi kendime pek bir eğleniyorum.




Oysa ki Türkçe'de iki kişi arasındaki tensel birlikteliği anlatan harkulade bir sözcük var: "sevişmek". "Sevmek" ten türeyen, aldığı işteşlik eki ile paylaşılan bir eylem olduğu vurgulanan, Türkçe'nin belki de en güzel sözcüklerinden biri... Bu dururken, "yapmak" gibi sevimsiz bir eki olan, sanki kafaya silah dayamış gibi bir anlam katan diğerini kullanmaya ne gerek var? Üstelik de üzerinde çalışırsanız harika bir üslup oluşturmaya olanak sağlayan Türkçe gibi bir dilde yazılmış bir yazılı eserde "aşk yapmak" ucubikliğini kullanmak niye? Kendi dilimizde öykümüzü anlatırken dublaj dili kullanmanın ne anlamı var?








Aşkın Yapılması

Dün metroda bir kitabın reklamı ile karşılaştım. "Tadını çıkardık aşkın, aşk yapmaların" gibi bir tanıtım yazısı vardı. Bana bir gülme krizi geldi okur okumaz. Güldüğüm şey de saçma sapan bir şey aslında, "aşk yapmak" sözcüğü. Sıcak, rötar yapan metro ve dün 9-6 süren bir toplantı arasında soluklanmak için kaçılan kokoşların uğrak yeri olan bir mekanda onca şıkıdım arasında atleti ve vücudundan fışkıran kıllarıyla dolaşan vatandaşın imgesi üstüste geldi, üzerine bir de uykusuzluk binince durduk yere kıkırdayıp duruyorum iki gündür.



"Aşk yapmak" sözcüğü hani şu İngilizce'den apartılmış gudik sözcüklerden biri, "make love" ın çevirisi bildiğiniz gibi. Her duyduğumda aşk yapılabilen bişey demek ki, içinde hangi malzemeler var acaba, aşk yaptım, yedek parça arttı vs. ucubik şakalar yapıp kendi kendime pek bir eğleniyorum.




Oysa ki Türkçe'de iki kişi arasındaki tensel birlikteliği anlatan harkulade bir sözcük var: "sevişmek". "Sevmek" ten türeyen, aldığı işteşlik eki ile paylaşılan bir eylem olduğu vurgulanan, Türkçe'nin belki de en güzel sözcüklerinden biri... Bu dururken, "yapmak" gibi sevimsiz bir eki olan, sanki kafaya silah dayamış gibi bir anlam katan diğerini kullanmaya ne gerek var? Üstelik de üzerinde çalışırsanız harika bir üslup oluşturmaya olanak sağlayan Türkçe gibi bir dilde yazılmış bir yazılı eserde "aşk yapmak" ucubikliğini kullanmak niye? Kendi dilimizde öykümüzü anlatırken dublaj dili kullanmanın ne anlamı var?








23 Haziran 2009 Salı

"Herşey Yolunda Anne" desem de inanma !


Gecenin bu vaktinde tam da "bu micro-blog uygulamalarından da gına geldi" diye düşünürken Stumble Upon sayesinde Mara'yla tanışma keyfini yaşamış olmaktan ve internetin kazandırdıklarının kaybettirdiklerinin bir kez daha 1-0 önüne geçmiş olmasından memnuniyet duyduğumu itiraf etmeliyim.

1998 yılında yani, bundan tam 11 yıl önce kurulmuş olmasına rağmen ancak şimdi keşfettiğim Mara, Boğaziçili ve İTÜ'lü mühendislere Mimar Sinanlı bir keman bölümü öğrencisinin katılmasıyla kurulmuş.



Doğan Savuksu'nun vokal ve gitarda, Bülent Şenyürek'in piyanoda, Erkan Abdullahmeşe'nin davulda olduğu gruba, Özge Metin kah keman kah akordeon kah klarnetle eşlik ediyor.



2006 yılında "Herşey Yolunda Anne" isimli albümlerini yayınlayan gruba müzik marketlerde malesef "hakettiği yeri alamayanlar" raflarından ulaşabilirsiniz.


Albümü dinleyince neyin yanlış gitmiş olabileceğini düşündüm durdum ve aklıma tanıtımdan başka bir şey gelmedi açıkçası.



Websitelerini güncellemediklerinden mi yoksa gerçekten de öyle olduğundan mı bilemiyorum ama son konserlerinin 24 Ekim 2007'de İstanbul Balans'ta gerçekleştiğini görmek bir hayli can sıkıcı.


Grubu keşfetmeme vesile olan ulq isimli kullanıcının grup hakkındaki yorumuna katılmamak işten bile değil: "Hala pek bilinmiyor olsalar da, afişleri, yüzleri her yerde görünmese de, albümleri müzik marketlerde arka raflarda olup zor bulunsa da, onlar için de "acaba bir dizi mi gerekiyor tanınmaları için" dedigim bir baska kendi halinde gruptur."





Umarım İstanbul'un alternatif etkinlikler takviminde en kısa zamanda kendilerine bir yer bulurlar ve biz de böylece bu naif grubu daha yakından tanıma şansına kavuşuruz.



Grubun Doğan Savuksu üzerinden takip edilebilen myspace profili için buraya, resmi websiteleri içinse buraya tıklamak serbest!


"Herşey Yolunda Anne" desem de inanma !


Gecenin bu vaktinde tam da "bu micro-blog uygulamalarından da gına geldi" diye düşünürken Stumble Upon sayesinde Mara'yla tanışma keyfini yaşamış olmaktan ve internetin kazandırdıklarının kaybettirdiklerinin bir kez daha 1-0 önüne geçmiş olmasından memnuniyet duyduğumu itiraf etmeliyim.

1998 yılında yani, bundan tam 11 yıl önce kurulmuş olmasına rağmen ancak şimdi keşfettiğim Mara, Boğaziçili ve İTÜ'lü mühendislere Mimar Sinanlı bir keman bölümü öğrencisinin katılmasıyla kurulmuş.



Doğan Savuksu'nun vokal ve gitarda, Bülent Şenyürek'in piyanoda, Erkan Abdullahmeşe'nin davulda olduğu gruba, Özge Metin kah keman kah akordeon kah klarnetle eşlik ediyor.



2006 yılında "Herşey Yolunda Anne" isimli albümlerini yayınlayan gruba müzik marketlerde malesef "hakettiği yeri alamayanlar" raflarından ulaşabilirsiniz.


Albümü dinleyince neyin yanlış gitmiş olabileceğini düşündüm durdum ve aklıma tanıtımdan başka bir şey gelmedi açıkçası.



Websitelerini güncellemediklerinden mi yoksa gerçekten de öyle olduğundan mı bilemiyorum ama son konserlerinin 24 Ekim 2007'de İstanbul Balans'ta gerçekleştiğini görmek bir hayli can sıkıcı.


Grubu keşfetmeme vesile olan ulq isimli kullanıcının grup hakkındaki yorumuna katılmamak işten bile değil: "Hala pek bilinmiyor olsalar da, afişleri, yüzleri her yerde görünmese de, albümleri müzik marketlerde arka raflarda olup zor bulunsa da, onlar için de "acaba bir dizi mi gerekiyor tanınmaları için" dedigim bir baska kendi halinde gruptur."





Umarım İstanbul'un alternatif etkinlikler takviminde en kısa zamanda kendilerine bir yer bulurlar ve biz de böylece bu naif grubu daha yakından tanıma şansına kavuşuruz.



Grubun Doğan Savuksu üzerinden takip edilebilen myspace profili için buraya, resmi websiteleri içinse buraya tıklamak serbest!


"Herşey Yolunda Anne" desem de inanma !


Gecenin bu vaktinde tam da "bu micro-blog uygulamalarından da gına geldi" diye düşünürken Stumble Upon sayesinde Mara'yla tanışma keyfini yaşamış olmaktan ve internetin kazandırdıklarının kaybettirdiklerinin bir kez daha 1-0 önüne geçmiş olmasından memnuniyet duyduğumu itiraf etmeliyim.

1998 yılında yani, bundan tam 11 yıl önce kurulmuş olmasına rağmen ancak şimdi keşfettiğim Mara, Boğaziçili ve İTÜ'lü mühendislere Mimar Sinanlı bir keman bölümü öğrencisinin katılmasıyla kurulmuş.



Doğan Savuksu'nun vokal ve gitarda, Bülent Şenyürek'in piyanoda, Erkan Abdullahmeşe'nin davulda olduğu gruba, Özge Metin kah keman kah akordeon kah klarnetle eşlik ediyor.



2006 yılında "Herşey Yolunda Anne" isimli albümlerini yayınlayan gruba müzik marketlerde malesef "hakettiği yeri alamayanlar" raflarından ulaşabilirsiniz.


Albümü dinleyince neyin yanlış gitmiş olabileceğini düşündüm durdum ve aklıma tanıtımdan başka bir şey gelmedi açıkçası.



Websitelerini güncellemediklerinden mi yoksa gerçekten de öyle olduğundan mı bilemiyorum ama son konserlerinin 24 Ekim 2007'de İstanbul Balans'ta gerçekleştiğini görmek bir hayli can sıkıcı.


Grubu keşfetmeme vesile olan ulq isimli kullanıcının grup hakkındaki yorumuna katılmamak işten bile değil: "Hala pek bilinmiyor olsalar da, afişleri, yüzleri her yerde görünmese de, albümleri müzik marketlerde arka raflarda olup zor bulunsa da, onlar için de "acaba bir dizi mi gerekiyor tanınmaları için" dedigim bir baska kendi halinde gruptur."





Umarım İstanbul'un alternatif etkinlikler takviminde en kısa zamanda kendilerine bir yer bulurlar ve biz de böylece bu naif grubu daha yakından tanıma şansına kavuşuruz.



Grubun Doğan Savuksu üzerinden takip edilebilen myspace profili için buraya, resmi websiteleri içinse buraya tıklamak serbest!


22 Haziran 2009 Pazartesi

"One Love"la aşka gelmek...





Yoğun, yorucu ama bir o kadar da eğlenceli haftasonunun kapanışını Efes One Love Festival'le yapmış olmanın huzur ve mutluluğu içerisindeyim.


Yanıma para ve kredi kartı almayarak Kadıköy'den Taksim'e geçmiş olmam ve bu akılsız başımın cezasını bir koşu karşıya geçerek yol su elektrik olarak bünyeme ödetmiş olmam sebebiyle, yalnızca "pazar günü" gitmeyi planladığım festivalin süresi "pazar akşamı" ile sınırlanmış oldu.


Ama telaşa mahal yok, yeterince görüp üzerinde yorum yapabilecek materyale sahip oldum.


Portecho'yu tam da bir ay öncesinde Freshtival'de dinlemeye başlamış olduğum andan itibaren yakalamış ve performansın tamamını dinleyememiş olmam içime otursa da şunu söylemeliyim ki ana sahnedeki son üç grupta favorim yine onlardı.


StarSailor'ı küçümsemek istemem ama birkaç yıl önce Odtü'de izlediğim bu grubun aradan geçen zamana rağmen herhangi bir gelişim gösteremediğini görmek üzücüydü. Neredeyse hep aynı şarkılar, aynı mimikler, tepkiler vs... Ayrıca, müzikal anlamda Portecho ve Röyksopp arasında biraz fazla yavan kalmıştı. Belki de yanlış bir yerde konumlandırılmış olmaları bir tek benim gözüme battı.


Röyksopp ise festivalcilerin çoğunu tatmin etse de benim gibi mıymıyların gönlünü fethetmeyi başaramadı. Zira festivallerde müzik, beğendiğim bir grubu kanlı canlı dinlemenin ötesinde, benim için daha çok içimi kıpır kıpır eden müzik eşliğinde tepinip durma aracı olarak tanımlandığından ve Röyksopp'la o havaya bürünemediğimden soluğu Otto Santral'de almak ve Aeroplane'le coşmak farz olmuştu.


İyi de oldu...


Festival ortamının üniversite şenliği havasından kurtulamamasının temel nedeni, yalnızca Bilgi Üniversitesi kampüsünde gerçekleşmesi değil, gerçekten öğrencilerin çoğunluğu oluşturmasından kaynaklanıyordu. Beni rahatsız eden şeyse artık festivallerdeki kılık kıyafet yönetmeliğine uygunluktan öte kız evlatlarının erkekler üzerindeki vahşi denebilecek şiddetteki yapışma etkisi oldu. Müzik dinlerken, artık sevdiceğim yanımda olmadığından algıda geçici seçicilik yaşadığımdan mı yoksa gerçekten rahatsız edici olduklarından mı bilmiyorum, erkek arkadaşı kendini uzak tutmaya çalışsa da dudaklarına yapışmaktan kendini alıkoyamayan kız evlatlarını görmek bir hayli göz yorucu ve bulandırıcıydı.


İnsanları canlı tutmak için, karaokeden langırta, duvar tırmanışından pandomim gösterilerine, mariachi bandden fotoğraflı rozet ve One Love hatıra badgelerine kadar bir dizi aktivitenin seferber edildiği etkinliğin en çileli yanı sanırsam ulaşım oldu.


Festival yönetiminden ricam bir sonraki sene bu konuya daha özen göstermeleri..


Öyle ya da böyle yorucu bir gün ve gece geçirsem de sonuna kadar değdi diyebilirim, emeği geçenlere teşekkürü borç bilirim bu yazımı da burada bitiririm.

"One Love"la aşka gelmek...





Yoğun, yorucu ama bir o kadar da eğlenceli haftasonunun kapanışını Efes One Love Festival'le yapmış olmanın huzur ve mutluluğu içerisindeyim.


Yanıma para ve kredi kartı almayarak Kadıköy'den Taksim'e geçmiş olmam ve bu akılsız başımın cezasını bir koşu karşıya geçerek yol su elektrik olarak bünyeme ödetmiş olmam sebebiyle, yalnızca "pazar günü" gitmeyi planladığım festivalin süresi "pazar akşamı" ile sınırlanmış oldu.


Ama telaşa mahal yok, yeterince görüp üzerinde yorum yapabilecek materyale sahip oldum.


Portecho'yu tam da bir ay öncesinde Freshtival'de dinlemeye başlamış olduğum andan itibaren yakalamış ve performansın tamamını dinleyememiş olmam içime otursa da şunu söylemeliyim ki ana sahnedeki son üç grupta favorim yine onlardı.


StarSailor'ı küçümsemek istemem ama birkaç yıl önce Odtü'de izlediğim bu grubun aradan geçen zamana rağmen herhangi bir gelişim gösteremediğini görmek üzücüydü. Neredeyse hep aynı şarkılar, aynı mimikler, tepkiler vs... Ayrıca, müzikal anlamda Portecho ve Röyksopp arasında biraz fazla yavan kalmıştı. Belki de yanlış bir yerde konumlandırılmış olmaları bir tek benim gözüme battı.


Röyksopp ise festivalcilerin çoğunu tatmin etse de benim gibi mıymıyların gönlünü fethetmeyi başaramadı. Zira festivallerde müzik, beğendiğim bir grubu kanlı canlı dinlemenin ötesinde, benim için daha çok içimi kıpır kıpır eden müzik eşliğinde tepinip durma aracı olarak tanımlandığından ve Röyksopp'la o havaya bürünemediğimden soluğu Otto Santral'de almak ve Aeroplane'le coşmak farz olmuştu.


İyi de oldu...


Festival ortamının üniversite şenliği havasından kurtulamamasının temel nedeni, yalnızca Bilgi Üniversitesi kampüsünde gerçekleşmesi değil, gerçekten öğrencilerin çoğunluğu oluşturmasından kaynaklanıyordu. Beni rahatsız eden şeyse artık festivallerdeki kılık kıyafet yönetmeliğine uygunluktan öte kız evlatlarının erkekler üzerindeki vahşi denebilecek şiddetteki yapışma etkisi oldu. Müzik dinlerken, artık sevdiceğim yanımda olmadığından algıda geçici seçicilik yaşadığımdan mı yoksa gerçekten rahatsız edici olduklarından mı bilmiyorum, erkek arkadaşı kendini uzak tutmaya çalışsa da dudaklarına yapışmaktan kendini alıkoyamayan kız evlatlarını görmek bir hayli göz yorucu ve bulandırıcıydı.


İnsanları canlı tutmak için, karaokeden langırta, duvar tırmanışından pandomim gösterilerine, mariachi bandden fotoğraflı rozet ve One Love hatıra badgelerine kadar bir dizi aktivitenin seferber edildiği etkinliğin en çileli yanı sanırsam ulaşım oldu.


Festival yönetiminden ricam bir sonraki sene bu konuya daha özen göstermeleri..


Öyle ya da böyle yorucu bir gün ve gece geçirsem de sonuna kadar değdi diyebilirim, emeği geçenlere teşekkürü borç bilirim bu yazımı da burada bitiririm.

"One Love"la aşka gelmek...





Yoğun, yorucu ama bir o kadar da eğlenceli haftasonunun kapanışını Efes One Love Festival'le yapmış olmanın huzur ve mutluluğu içerisindeyim.


Yanıma para ve kredi kartı almayarak Kadıköy'den Taksim'e geçmiş olmam ve bu akılsız başımın cezasını bir koşu karşıya geçerek yol su elektrik olarak bünyeme ödetmiş olmam sebebiyle, yalnızca "pazar günü" gitmeyi planladığım festivalin süresi "pazar akşamı" ile sınırlanmış oldu.


Ama telaşa mahal yok, yeterince görüp üzerinde yorum yapabilecek materyale sahip oldum.


Portecho'yu tam da bir ay öncesinde Freshtival'de dinlemeye başlamış olduğum andan itibaren yakalamış ve performansın tamamını dinleyememiş olmam içime otursa da şunu söylemeliyim ki ana sahnedeki son üç grupta favorim yine onlardı.


StarSailor'ı küçümsemek istemem ama birkaç yıl önce Odtü'de izlediğim bu grubun aradan geçen zamana rağmen herhangi bir gelişim gösteremediğini görmek üzücüydü. Neredeyse hep aynı şarkılar, aynı mimikler, tepkiler vs... Ayrıca, müzikal anlamda Portecho ve Röyksopp arasında biraz fazla yavan kalmıştı. Belki de yanlış bir yerde konumlandırılmış olmaları bir tek benim gözüme battı.


Röyksopp ise festivalcilerin çoğunu tatmin etse de benim gibi mıymıyların gönlünü fethetmeyi başaramadı. Zira festivallerde müzik, beğendiğim bir grubu kanlı canlı dinlemenin ötesinde, benim için daha çok içimi kıpır kıpır eden müzik eşliğinde tepinip durma aracı olarak tanımlandığından ve Röyksopp'la o havaya bürünemediğimden soluğu Otto Santral'de almak ve Aeroplane'le coşmak farz olmuştu.


İyi de oldu...


Festival ortamının üniversite şenliği havasından kurtulamamasının temel nedeni, yalnızca Bilgi Üniversitesi kampüsünde gerçekleşmesi değil, gerçekten öğrencilerin çoğunluğu oluşturmasından kaynaklanıyordu. Beni rahatsız eden şeyse artık festivallerdeki kılık kıyafet yönetmeliğine uygunluktan öte kız evlatlarının erkekler üzerindeki vahşi denebilecek şiddetteki yapışma etkisi oldu. Müzik dinlerken, artık sevdiceğim yanımda olmadığından algıda geçici seçicilik yaşadığımdan mı yoksa gerçekten rahatsız edici olduklarından mı bilmiyorum, erkek arkadaşı kendini uzak tutmaya çalışsa da dudaklarına yapışmaktan kendini alıkoyamayan kız evlatlarını görmek bir hayli göz yorucu ve bulandırıcıydı.


İnsanları canlı tutmak için, karaokeden langırta, duvar tırmanışından pandomim gösterilerine, mariachi bandden fotoğraflı rozet ve One Love hatıra badgelerine kadar bir dizi aktivitenin seferber edildiği etkinliğin en çileli yanı sanırsam ulaşım oldu.


Festival yönetiminden ricam bir sonraki sene bu konuya daha özen göstermeleri..


Öyle ya da böyle yorucu bir gün ve gece geçirsem de sonuna kadar değdi diyebilirim, emeği geçenlere teşekkürü borç bilirim bu yazımı da burada bitiririm.

21 Haziran 2009 Pazar

Kara İstanbul Öyküleri


Yaşadığım apartmanda pespayenin önde gideni, kevaşenin borazan çalanı bir kadın var. Adına yönetici demişler, ıvır zıvır işleri yıkmışlar kadına. Çingeneye beylik vermişler, önce babasını kesmiş hesabı, kadın da her köfteye maydanoz ola ola etrafta dolanıyor. En son marifeti sokaktaki kediler içsin diye su ile doldurup kaldırım kenarına bıraktığım yoğurt kabını "bunları buraya koyuyorlar, sinekler basıyor" diye tekmeyi basıp dökmek oldu.



Kadının cırlamasını ve tekmeyle döktüğü su kabının sesini kanepede uzanmış kitap okurken duydum. 16 yazardan, 16 tekinsiz öykünün yer aldığı bir kitap vardı elimde, adı Kara İstanbul. Öykülerin hepsi de keşmekeşin orta yeri İstanbul'da geçiyor. Karakter oyuncuları, ofiste yaşamlarını tüketen beyaz yakalılar, köyünden yeni gelmiş, bekar odalarında günü kurtaranlar, kadın gibi erkekler, normaller, anormaller, sihirbazlar, küfürbazlar, onlar bunlar, benler, senler, sizler, bizler. Başrolünde ise tekinsiz köy İstanbul'un olduğu, her biri akan giden, okudukça sevdiren, kurgusu gerçeğe karışan, gerçek mi, kurgu mu olduğu bilinmeyen, bilinse de umursanmayan bu 16 öykü, halının altına iti itiverdiği tozlar gibi tıkıştırıp derinde bir yerlere sakladığı duyguları tetiklenen insanların nelere kadir olabileceğini anlatıyor.



Kadının yediği halt tam bu öykülerin üzerine geldi işte dediğim gibi. Bunu yazmaktan hoşlanmıyorum ama ben pek sakin ve munis bir insan değilimdir. Sinirlenince göz,üm döner, midem yanmaya başlar. Damarlarımdaki kan ısınmaya, şah damarım atmaya, alnım şişmeye de başladıysa kendimi frenlemek için büyük çaba harcamam gerekir. Çünkü, doğayı katledenlere, canlılara kıyanlara, aklınca üstünlük taslayıp kendinden güçsüz gördüklerini ezmeye çalışanlara karşı potansiyel bir katletme güdüsü taşıyorum içimde. Midemden yukarı doğru ılık bir sıvı yükseliyor, gözüm kararıyor veeeee... Hani neyse ki şimdilik bardağı taşıran son damla düşmedi, yoksa neler yapabileceğimi tahayyül edemiyorum. Yine beynim karıncalanmaya, gözüm kararmaya başlamış ve kadının karmakarışık saçlarını elime dolamaya ayaklanmıştım ki, benim kedi çocuklardan Felicita olan kolumun altına girdi. Mır, mır, mır bir şeyler söyledi kedice. İçimde şırıl şırıl akmaya heveslenen kin musluğunu tüylü, yüzünün yarısı sürmeli iki gözle kaplı, fifirik bir kedi kız kesti, attı. O anda sokağa göz attığımda dökülen suyun neredeyse buharlaştığını, kadının eve çekirdeğini çıtlatmaya çıktığını ve yavaştan akşamın çöreklenmekte olduğunu gördüm. "O uyurken", dedim kendime, "o yalnız ve tatminsiz bir uykudayken sokaktaki kediler kana kana su içecekler."




Gündüz o tekmeyi basacak, biz gece tekrar yerine koyacağız... Bu böylece biteviye sürüüüüp, gidecek.


Kara İstanbul Öyküleri


Yaşadığım apartmanda pespayenin önde gideni, kevaşenin borazan çalanı bir kadın var. Adına yönetici demişler, ıvır zıvır işleri yıkmışlar kadına. Çingeneye beylik vermişler, önce babasını kesmiş hesabı, kadın da her köfteye maydanoz ola ola etrafta dolanıyor. En son marifeti sokaktaki kediler içsin diye su ile doldurup kaldırım kenarına bıraktığım yoğurt kabını "bunları buraya koyuyorlar, sinekler basıyor" diye tekmeyi basıp dökmek oldu.



Kadının cırlamasını ve tekmeyle döktüğü su kabının sesini kanepede uzanmış kitap okurken duydum. 16 yazardan, 16 tekinsiz öykünün yer aldığı bir kitap vardı elimde, adı Kara İstanbul. Öykülerin hepsi de keşmekeşin orta yeri İstanbul'da geçiyor. Karakter oyuncuları, ofiste yaşamlarını tüketen beyaz yakalılar, köyünden yeni gelmiş, bekar odalarında günü kurtaranlar, kadın gibi erkekler, normaller, anormaller, sihirbazlar, küfürbazlar, onlar bunlar, benler, senler, sizler, bizler. Başrolünde ise tekinsiz köy İstanbul'un olduğu, her biri akan giden, okudukça sevdiren, kurgusu gerçeğe karışan, gerçek mi, kurgu mu olduğu bilinmeyen, bilinse de umursanmayan bu 16 öykü, halının altına iti itiverdiği tozlar gibi tıkıştırıp derinde bir yerlere sakladığı duyguları tetiklenen insanların nelere kadir olabileceğini anlatıyor.



Kadının yediği halt tam bu öykülerin üzerine geldi işte dediğim gibi. Bunu yazmaktan hoşlanmıyorum ama ben pek sakin ve munis bir insan değilimdir. Sinirlenince göz,üm döner, midem yanmaya başlar. Damarlarımdaki kan ısınmaya, şah damarım atmaya, alnım şişmeye de başladıysa kendimi frenlemek için büyük çaba harcamam gerekir. Çünkü, doğayı katledenlere, canlılara kıyanlara, aklınca üstünlük taslayıp kendinden güçsüz gördüklerini ezmeye çalışanlara karşı potansiyel bir katletme güdüsü taşıyorum içimde. Midemden yukarı doğru ılık bir sıvı yükseliyor, gözüm kararıyor veeeee... Hani neyse ki şimdilik bardağı taşıran son damla düşmedi, yoksa neler yapabileceğimi tahayyül edemiyorum. Yine beynim karıncalanmaya, gözüm kararmaya başlamış ve kadının karmakarışık saçlarını elime dolamaya ayaklanmıştım ki, benim kedi çocuklardan Felicita olan kolumun altına girdi. Mır, mır, mır bir şeyler söyledi kedice. İçimde şırıl şırıl akmaya heveslenen kin musluğunu tüylü, yüzünün yarısı sürmeli iki gözle kaplı, fifirik bir kedi kız kesti, attı. O anda sokağa göz attığımda dökülen suyun neredeyse buharlaştığını, kadının eve çekirdeğini çıtlatmaya çıktığını ve yavaştan akşamın çöreklenmekte olduğunu gördüm. "O uyurken", dedim kendime, "o yalnız ve tatminsiz bir uykudayken sokaktaki kediler kana kana su içecekler."




Gündüz o tekmeyi basacak, biz gece tekrar yerine koyacağız... Bu böylece biteviye sürüüüüp, gidecek.


Kara İstanbul Öyküleri


Yaşadığım apartmanda pespayenin önde gideni, kevaşenin borazan çalanı bir kadın var. Adına yönetici demişler, ıvır zıvır işleri yıkmışlar kadına. Çingeneye beylik vermişler, önce babasını kesmiş hesabı, kadın da her köfteye maydanoz ola ola etrafta dolanıyor. En son marifeti sokaktaki kediler içsin diye su ile doldurup kaldırım kenarına bıraktığım yoğurt kabını "bunları buraya koyuyorlar, sinekler basıyor" diye tekmeyi basıp dökmek oldu.



Kadının cırlamasını ve tekmeyle döktüğü su kabının sesini kanepede uzanmış kitap okurken duydum. 16 yazardan, 16 tekinsiz öykünün yer aldığı bir kitap vardı elimde, adı Kara İstanbul. Öykülerin hepsi de keşmekeşin orta yeri İstanbul'da geçiyor. Karakter oyuncuları, ofiste yaşamlarını tüketen beyaz yakalılar, köyünden yeni gelmiş, bekar odalarında günü kurtaranlar, kadın gibi erkekler, normaller, anormaller, sihirbazlar, küfürbazlar, onlar bunlar, benler, senler, sizler, bizler. Başrolünde ise tekinsiz köy İstanbul'un olduğu, her biri akan giden, okudukça sevdiren, kurgusu gerçeğe karışan, gerçek mi, kurgu mu olduğu bilinmeyen, bilinse de umursanmayan bu 16 öykü, halının altına iti itiverdiği tozlar gibi tıkıştırıp derinde bir yerlere sakladığı duyguları tetiklenen insanların nelere kadir olabileceğini anlatıyor.



Kadının yediği halt tam bu öykülerin üzerine geldi işte dediğim gibi. Bunu yazmaktan hoşlanmıyorum ama ben pek sakin ve munis bir insan değilimdir. Sinirlenince göz,üm döner, midem yanmaya başlar. Damarlarımdaki kan ısınmaya, şah damarım atmaya, alnım şişmeye de başladıysa kendimi frenlemek için büyük çaba harcamam gerekir. Çünkü, doğayı katledenlere, canlılara kıyanlara, aklınca üstünlük taslayıp kendinden güçsüz gördüklerini ezmeye çalışanlara karşı potansiyel bir katletme güdüsü taşıyorum içimde. Midemden yukarı doğru ılık bir sıvı yükseliyor, gözüm kararıyor veeeee... Hani neyse ki şimdilik bardağı taşıran son damla düşmedi, yoksa neler yapabileceğimi tahayyül edemiyorum. Yine beynim karıncalanmaya, gözüm kararmaya başlamış ve kadının karmakarışık saçlarını elime dolamaya ayaklanmıştım ki, benim kedi çocuklardan Felicita olan kolumun altına girdi. Mır, mır, mır bir şeyler söyledi kedice. İçimde şırıl şırıl akmaya heveslenen kin musluğunu tüylü, yüzünün yarısı sürmeli iki gözle kaplı, fifirik bir kedi kız kesti, attı. O anda sokağa göz attığımda dökülen suyun neredeyse buharlaştığını, kadının eve çekirdeğini çıtlatmaya çıktığını ve yavaştan akşamın çöreklenmekte olduğunu gördüm. "O uyurken", dedim kendime, "o yalnız ve tatminsiz bir uykudayken sokaktaki kediler kana kana su içecekler."




Gündüz o tekmeyi basacak, biz gece tekrar yerine koyacağız... Bu böylece biteviye sürüüüüp, gidecek.


19 Haziran 2009 Cuma

Adına Kaza Demeye Utanılan Kara Cinayetler


Tersanede revir hemşiresi olarak çalışan bir tanıdığım var. Yakın zamanda başından geçen bir olayı anlattı. İşçilerden birinin bacağını kullandığı aletlerden biri kesiyor. Yara fazla derin olmasa da, akan kan nedeni ile işçinin tansiyonu düşüyor, buna rağmen yürüyerek revire geliyor. Revir kapısını açar açmaz da yığılıveriyor koltuğa. Ölçüldüğünde anlaşılıyor ki, işçinin tansiyonu 4'e kadar düşmüş. Durum acilleşince ambulans çağrılıyor hastaneye götürülmesi için.


İşçi baygın bir şekilde yatarken bağlı çalıştığı taşeron firmadan birileri geliyor. Adamın başına toplanıp "haydi kalk, o kadarcık kesikten de olurmuş" gibisinden yaygrara çıkarıyorlar. Hemşire, yaranın fazla ağır olmadığını, ama tansiyonun ciddi derecede düşmesinden dolayı ambulans çağırdığını söylüyor. Taşeron firma hiç hoşlanmıyor bu durumdan. Tartışma çıkarıyorlar, bu denli basit bir durum için şirketin itibarını tehlikeye atmanın anlamsız olduğunu söylüyorlar. Hemşire de, sağlık ile ilgili konularda bu kararı kendisinin vereceğini, insan yaşamının itibardan önemli olduğunu söylüyor. O sırada ambulans geliyor, olay personel müdürlüğüne intikal ediyor falan filan.



Yıllardır tersanelerdeki işçi ölümlerini gazete sütunlarında okuyup ah-vah demenin ötesine geçememiş insanlarız biz. Yakından yaşıyanlar oralardaki mantaliteyi şöyle özetleyiveriyorlar: "nasılsa dışarıda bunlardan çok var, biri gider, biri gelir." Ölümler, yaralanmalar karşısında dillerini sıçan yutmuşcasına sususuveriyorlar, adına itibar dedikleri, aslı "daha fazla kar, daha fazla pay" olan çarkın küçük birer dişlisi olmaya pek meraklılar.


Bu yazıyı yazarken bir yandan Yıldırım Türker'in özellikle Tuzla tersanesindeki işçiler için yazdığı yazıları okuyor, öte yandan 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile ilgili arşivleri tarıyorum. Arka planda Bandista'nın "Özgürlüğe Manuş" şarkısı çalıyor son ses, şarkı arasındaki manidar "yersen" nidasına acı acı sırıtıyorum. İşçi kazalarında dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi payesini Türkiye'nin nasıl "onurla" taşıdığını düşünüyorum sırıtırken de. Sırıtışımı yakalayıp kendime kızıyorum. Kendime kızdığım için de kendime kızıyorum. Durgunluğuma, yapamadıklarıma, söyleyemediklerime, ona, buna, herkese...



Herhangi bir olayda ilk müdahaleyi gerçekleştirmek için gerekli alet-edevattan, ilkyardım setinden yoksun işyelerinde kaderin kuyruğuna takılmış, sorumlulukları gereği "hasstiri" çekemeyecekleri kısır döngü içinde günlerini tamamlıyor çalışanlar, ta ki ellerine tutuşturulan on para ile ıskartaya çıkarılana dek. Kiminde ölüm tehlikesi ve değersizlik, kiminde ağır ruh ve beden tahribatı ve ezilmişlik...



Not: Bu yazı, ruhu kara, beyni küçük, duygusu güdük, hasbelkader ellerine geçirdikleri erki anca kendi küçük çöplüklerinde öttürebilenler, bu erki ellerinde tutabilmek adına gözlerini karartıp kendi yetersizliklerini örtmeye çalışanlar, bağırırsam "haklı" bilirler diye düşünenlere karşı tepkimin dışavurumudur.


Dip Notlar

Cinayet, Adı Kaza / Yıldırım Türker

Yeni Yıla Emeğin Hakkıyla / Yıldırım Türker

Tuzla Tersaneleri ile İlgili Ortak Basın Açıklaması

Adına Kaza Demeye Utanılan Kara Cinayetler


Tersanede revir hemşiresi olarak çalışan bir tanıdığım var. Yakın zamanda başından geçen bir olayı anlattı. İşçilerden birinin bacağını kullandığı aletlerden biri kesiyor. Yara fazla derin olmasa da, akan kan nedeni ile işçinin tansiyonu düşüyor, buna rağmen yürüyerek revire geliyor. Revir kapısını açar açmaz da yığılıveriyor koltuğa. Ölçüldüğünde anlaşılıyor ki, işçinin tansiyonu 4'e kadar düşmüş. Durum acilleşince ambulans çağrılıyor hastaneye götürülmesi için.


İşçi baygın bir şekilde yatarken bağlı çalıştığı taşeron firmadan birileri geliyor. Adamın başına toplanıp "haydi kalk, o kadarcık kesikten de olurmuş" gibisinden yaygrara çıkarıyorlar. Hemşire, yaranın fazla ağır olmadığını, ama tansiyonun ciddi derecede düşmesinden dolayı ambulans çağırdığını söylüyor. Taşeron firma hiç hoşlanmıyor bu durumdan. Tartışma çıkarıyorlar, bu denli basit bir durum için şirketin itibarını tehlikeye atmanın anlamsız olduğunu söylüyorlar. Hemşire de, sağlık ile ilgili konularda bu kararı kendisinin vereceğini, insan yaşamının itibardan önemli olduğunu söylüyor. O sırada ambulans geliyor, olay personel müdürlüğüne intikal ediyor falan filan.



Yıllardır tersanelerdeki işçi ölümlerini gazete sütunlarında okuyup ah-vah demenin ötesine geçememiş insanlarız biz. Yakından yaşıyanlar oralardaki mantaliteyi şöyle özetleyiveriyorlar: "nasılsa dışarıda bunlardan çok var, biri gider, biri gelir." Ölümler, yaralanmalar karşısında dillerini sıçan yutmuşcasına sususuveriyorlar, adına itibar dedikleri, aslı "daha fazla kar, daha fazla pay" olan çarkın küçük birer dişlisi olmaya pek meraklılar.


Bu yazıyı yazarken bir yandan Yıldırım Türker'in özellikle Tuzla tersanesindeki işçiler için yazdığı yazıları okuyor, öte yandan 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile ilgili arşivleri tarıyorum. Arka planda Bandista'nın "Özgürlüğe Manuş" şarkısı çalıyor son ses, şarkı arasındaki manidar "yersen" nidasına acı acı sırıtıyorum. İşçi kazalarında dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi payesini Türkiye'nin nasıl "onurla" taşıdığını düşünüyorum sırıtırken de. Sırıtışımı yakalayıp kendime kızıyorum. Kendime kızdığım için de kendime kızıyorum. Durgunluğuma, yapamadıklarıma, söyleyemediklerime, ona, buna, herkese...



Herhangi bir olayda ilk müdahaleyi gerçekleştirmek için gerekli alet-edevattan, ilkyardım setinden yoksun işyelerinde kaderin kuyruğuna takılmış, sorumlulukları gereği "hasstiri" çekemeyecekleri kısır döngü içinde günlerini tamamlıyor çalışanlar, ta ki ellerine tutuşturulan on para ile ıskartaya çıkarılana dek. Kiminde ölüm tehlikesi ve değersizlik, kiminde ağır ruh ve beden tahribatı ve ezilmişlik...



Not: Bu yazı, ruhu kara, beyni küçük, duygusu güdük, hasbelkader ellerine geçirdikleri erki anca kendi küçük çöplüklerinde öttürebilenler, bu erki ellerinde tutabilmek adına gözlerini karartıp kendi yetersizliklerini örtmeye çalışanlar, bağırırsam "haklı" bilirler diye düşünenlere karşı tepkimin dışavurumudur.


Dip Notlar

Cinayet, Adı Kaza / Yıldırım Türker

Yeni Yıla Emeğin Hakkıyla / Yıldırım Türker

Tuzla Tersaneleri ile İlgili Ortak Basın Açıklaması

Adına Kaza Demeye Utanılan Kara Cinayetler


Tersanede revir hemşiresi olarak çalışan bir tanıdığım var. Yakın zamanda başından geçen bir olayı anlattı. İşçilerden birinin bacağını kullandığı aletlerden biri kesiyor. Yara fazla derin olmasa da, akan kan nedeni ile işçinin tansiyonu düşüyor, buna rağmen yürüyerek revire geliyor. Revir kapısını açar açmaz da yığılıveriyor koltuğa. Ölçüldüğünde anlaşılıyor ki, işçinin tansiyonu 4'e kadar düşmüş. Durum acilleşince ambulans çağrılıyor hastaneye götürülmesi için.


İşçi baygın bir şekilde yatarken bağlı çalıştığı taşeron firmadan birileri geliyor. Adamın başına toplanıp "haydi kalk, o kadarcık kesikten de olurmuş" gibisinden yaygrara çıkarıyorlar. Hemşire, yaranın fazla ağır olmadığını, ama tansiyonun ciddi derecede düşmesinden dolayı ambulans çağırdığını söylüyor. Taşeron firma hiç hoşlanmıyor bu durumdan. Tartışma çıkarıyorlar, bu denli basit bir durum için şirketin itibarını tehlikeye atmanın anlamsız olduğunu söylüyorlar. Hemşire de, sağlık ile ilgili konularda bu kararı kendisinin vereceğini, insan yaşamının itibardan önemli olduğunu söylüyor. O sırada ambulans geliyor, olay personel müdürlüğüne intikal ediyor falan filan.



Yıllardır tersanelerdeki işçi ölümlerini gazete sütunlarında okuyup ah-vah demenin ötesine geçememiş insanlarız biz. Yakından yaşıyanlar oralardaki mantaliteyi şöyle özetleyiveriyorlar: "nasılsa dışarıda bunlardan çok var, biri gider, biri gelir." Ölümler, yaralanmalar karşısında dillerini sıçan yutmuşcasına sususuveriyorlar, adına itibar dedikleri, aslı "daha fazla kar, daha fazla pay" olan çarkın küçük birer dişlisi olmaya pek meraklılar.


Bu yazıyı yazarken bir yandan Yıldırım Türker'in özellikle Tuzla tersanesindeki işçiler için yazdığı yazıları okuyor, öte yandan 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile ilgili arşivleri tarıyorum. Arka planda Bandista'nın "Özgürlüğe Manuş" şarkısı çalıyor son ses, şarkı arasındaki manidar "yersen" nidasına acı acı sırıtıyorum. İşçi kazalarında dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi payesini Türkiye'nin nasıl "onurla" taşıdığını düşünüyorum sırıtırken de. Sırıtışımı yakalayıp kendime kızıyorum. Kendime kızdığım için de kendime kızıyorum. Durgunluğuma, yapamadıklarıma, söyleyemediklerime, ona, buna, herkese...



Herhangi bir olayda ilk müdahaleyi gerçekleştirmek için gerekli alet-edevattan, ilkyardım setinden yoksun işyelerinde kaderin kuyruğuna takılmış, sorumlulukları gereği "hasstiri" çekemeyecekleri kısır döngü içinde günlerini tamamlıyor çalışanlar, ta ki ellerine tutuşturulan on para ile ıskartaya çıkarılana dek. Kiminde ölüm tehlikesi ve değersizlik, kiminde ağır ruh ve beden tahribatı ve ezilmişlik...



Not: Bu yazı, ruhu kara, beyni küçük, duygusu güdük, hasbelkader ellerine geçirdikleri erki anca kendi küçük çöplüklerinde öttürebilenler, bu erki ellerinde tutabilmek adına gözlerini karartıp kendi yetersizliklerini örtmeye çalışanlar, bağırırsam "haklı" bilirler diye düşünenlere karşı tepkimin dışavurumudur.


Dip Notlar

Cinayet, Adı Kaza / Yıldırım Türker

Yeni Yıla Emeğin Hakkıyla / Yıldırım Türker

Tuzla Tersaneleri ile İlgili Ortak Basın Açıklaması

15 Haziran 2009 Pazartesi

İstanbul, Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi kapsamında José Maria Vieira Mendes’i ağırlıyor




İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin desteğiyle Ve Diğer Şeyler Topluluğu tarafından düzenlenen Yeni Metin Yeni Tiyatro projesi kapsamında, Portekizli oyun yazarı José Maria Vieira Mendes Haziran ayında İstanbul’a geliyor.


2001 yılında, oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu Yeşim ÖZSOY GÜLAN öncülüğünde kurulan “Ve Diğer Şeyler Topluluğu” tarafından yürütülen “Yeni Metin Yeni Tiyatro” adlı proje; Türk tiyatrosunun evrensel boyutta tanınması amacı ile çağdaş oyun yazımı ve çağdaş oyun yazarlığı konusunu ele alıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin desteğiyle Mayıs – Aralık 2009 tarihleri arasında her ay yeni bir oyun yazarını ağırlamayı hedefleyen projenin bu ayki konuğu ise genç yaşına karşın Portekiz’in önemli tiyatro yazarlarından biri olan José Maria Vieira Mendes.



21 Haziran Pazar günü saat 15.00’de Mendes’in orijinal dilinden Türkçe’ye çevrilen oyunu “Karım”, Yiğit Sertdemir’in rejisiyle Pera Müzesi’nde okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluşacak. Okumanın ardından yazarla bir de söyleşi düzenlenecek. Ayrıca 22 ve 23 Haziran günleri saat 18.00 - 22.00 arasında GalataPerform’da José Maria Vieira Mendes ile oyun yazarlığı konulu bir de atölye çalışması düzenlenecek.



Etkinlik hakkında bilgi almak için: 0212 243 9991, 0532 7827805

İstanbul, Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi kapsamında José Maria Vieira Mendes’i ağırlıyor




İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin desteğiyle Ve Diğer Şeyler Topluluğu tarafından düzenlenen Yeni Metin Yeni Tiyatro projesi kapsamında, Portekizli oyun yazarı José Maria Vieira Mendes Haziran ayında İstanbul’a geliyor.


2001 yılında, oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu Yeşim ÖZSOY GÜLAN öncülüğünde kurulan “Ve Diğer Şeyler Topluluğu” tarafından yürütülen “Yeni Metin Yeni Tiyatro” adlı proje; Türk tiyatrosunun evrensel boyutta tanınması amacı ile çağdaş oyun yazımı ve çağdaş oyun yazarlığı konusunu ele alıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin desteğiyle Mayıs – Aralık 2009 tarihleri arasında her ay yeni bir oyun yazarını ağırlamayı hedefleyen projenin bu ayki konuğu ise genç yaşına karşın Portekiz’in önemli tiyatro yazarlarından biri olan José Maria Vieira Mendes.



21 Haziran Pazar günü saat 15.00’de Mendes’in orijinal dilinden Türkçe’ye çevrilen oyunu “Karım”, Yiğit Sertdemir’in rejisiyle Pera Müzesi’nde okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluşacak. Okumanın ardından yazarla bir de söyleşi düzenlenecek. Ayrıca 22 ve 23 Haziran günleri saat 18.00 - 22.00 arasında GalataPerform’da José Maria Vieira Mendes ile oyun yazarlığı konulu bir de atölye çalışması düzenlenecek.



Etkinlik hakkında bilgi almak için: 0212 243 9991, 0532 7827805

İstanbul, Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi kapsamında José Maria Vieira Mendes’i ağırlıyor




İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin desteğiyle Ve Diğer Şeyler Topluluğu tarafından düzenlenen Yeni Metin Yeni Tiyatro projesi kapsamında, Portekizli oyun yazarı José Maria Vieira Mendes Haziran ayında İstanbul’a geliyor.


2001 yılında, oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu Yeşim ÖZSOY GÜLAN öncülüğünde kurulan “Ve Diğer Şeyler Topluluğu” tarafından yürütülen “Yeni Metin Yeni Tiyatro” adlı proje; Türk tiyatrosunun evrensel boyutta tanınması amacı ile çağdaş oyun yazımı ve çağdaş oyun yazarlığı konusunu ele alıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin desteğiyle Mayıs – Aralık 2009 tarihleri arasında her ay yeni bir oyun yazarını ağırlamayı hedefleyen projenin bu ayki konuğu ise genç yaşına karşın Portekiz’in önemli tiyatro yazarlarından biri olan José Maria Vieira Mendes.



21 Haziran Pazar günü saat 15.00’de Mendes’in orijinal dilinden Türkçe’ye çevrilen oyunu “Karım”, Yiğit Sertdemir’in rejisiyle Pera Müzesi’nde okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluşacak. Okumanın ardından yazarla bir de söyleşi düzenlenecek. Ayrıca 22 ve 23 Haziran günleri saat 18.00 - 22.00 arasında GalataPerform’da José Maria Vieira Mendes ile oyun yazarlığı konulu bir de atölye çalışması düzenlenecek.



Etkinlik hakkında bilgi almak için: 0212 243 9991, 0532 7827805

14 Haziran 2009 Pazar

Yılmaz Güney'in anısına


Uzun zamandır sinemaya gitmiyorum. Bu yılki İstanbul Film Festivali'nde izlediğim ve hatta başka dostlarıma da izletmek durumunda kaldığım "Ali'nin 8 günü" filmi bünyeme fazla gelmiş olacak ki, yalnızca sinemada değil, televizyonda ya da bilgisayarda da film izlemez oldum.


İşin acı yanı, film izlemediğim gibi, vizyona giren-çıkan yapımların neler olduğundan da bihaber olmam ve bundan zerre rahatsızlık duymamam. Eskiden her ay sinema dergilerini hatmeden ben, bu alışkanlığın yarattığı boşluğu neyle doldurduğumu düşünüp duruyorum. Ve aklıma "tembellik"ten başka birşey gelmiyor.



Herşey bir kenara, sizi dün İstiklal Caddesi'nde yürürken denk geldiğim bir etkinlikten haberdar edeyim istedim.



Halep Han'da bulunan Beyoğlu Sineması, 26 Haziran-16 Temmuz tarihleri arasında Yılmaz Güney'in yönetmenlik, senaristlik ve/veya oyunculuk yaptığı 10 film için özel gösterimlerden oluşan mini bir konsept-festival düzenliyor.



Gösterilecek filmler, Seyyit Han, Arkadaş, Yol, Ağıt, Umut, Sürü, Duvar, Aç Kurtlar, Endişe, Zavallılar olarak belirlenmiş. Bilet fiyatları ise 5 TL.



ÖSS 2009'un da bitmesi ve üniversitelerin birer birer yaz tatiline girmesiyle yakında daha da ıssızlaşacak İstanbul sinemalarının böyle alternatif gösterimler sunması bir hayli hoş.



İlgilenenler programın ayrıntılarına buradan erişebilirler.


Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons