31 Aralık 2008 Çarşamba

Queen Tribute Night: 'A Kind Of Magic'

Dün Alternatif-İstanbul'a gelen aramalardan biri 'cumartesi gecesi disko kralı programında Queen şarkıları söyleyen grubun adı ne' idi. Söz konusu programı ben de izlemiştim ve sahnede 'I want it all' dan tutun da 'Bohemian Rhapsody'e uzanan bir seçkiyi konser performansı tadında sunan gruba hayran kalmıştım. Grubun adının A Kind Of Magic olduğunu öğrendim ve adlarını 'takip edilmeli' notu ile ajandama kaydettim.


Çok uzun zaman beklemem gerekmedi. A Kind Of Magic, ikinci Babylon performansını 2 Ocak Cumartesi günü sergileyecek. İlk paragrafta sözünü ettiğim aramayı yapan kişi başta olmak üzere Queen hayranlarına itinayla duyrulur.


Detaylar için tıklayın.

Queen Tribute Night: 'A Kind Of Magic'

Dün Alternatif-İstanbul'a gelen aramalardan biri 'cumartesi gecesi disko kralı programında Queen şarkıları söyleyen grubun adı ne' idi. Söz konusu programı ben de izlemiştim ve sahnede 'I want it all' dan tutun da 'Bohemian Rhapsody'e uzanan bir seçkiyi konser performansı tadında sunan gruba hayran kalmıştım. Grubun adının A Kind Of Magic olduğunu öğrendim ve adlarını 'takip edilmeli' notu ile ajandama kaydettim.


Çok uzun zaman beklemem gerekmedi. A Kind Of Magic, ikinci Babylon performansını 2 Ocak Cumartesi günü sergileyecek. İlk paragrafta sözünü ettiğim aramayı yapan kişi başta olmak üzere Queen hayranlarına itinayla duyrulur.


Detaylar için tıklayın.

Queen Tribute Night: 'A Kind Of Magic'

Dün Alternatif-İstanbul'a gelen aramalardan biri 'cumartesi gecesi disko kralı programında Queen şarkıları söyleyen grubun adı ne' idi. Söz konusu programı ben de izlemiştim ve sahnede 'I want it all' dan tutun da 'Bohemian Rhapsody'e uzanan bir seçkiyi konser performansı tadında sunan gruba hayran kalmıştım. Grubun adının A Kind Of Magic olduğunu öğrendim ve adlarını 'takip edilmeli' notu ile ajandama kaydettim.


Çok uzun zaman beklemem gerekmedi. A Kind Of Magic, ikinci Babylon performansını 2 Ocak Cumartesi günü sergileyecek. İlk paragrafta sözünü ettiğim aramayı yapan kişi başta olmak üzere Queen hayranlarına itinayla duyrulur.


Detaylar için tıklayın.

28 Aralık 2008 Pazar

2009 Gelirken...

Çok değil, iki sene öncesine kadar kış mevsimini severdim. Yıllar geçtikçe ve çocukluğun kayıtsız farkındalığı geçmeye başladıkça kayıplar can yakar oldu. En fazla acıtanların kışa denk gelip aslında en çok sevdiğim ayları 'zehir zemberek' kılması tesadüf mü bilmiyorum. Geçen sene kasımda Engin, on gün önce de ananemi kaybetmenin hissizleştiren boşluğunu yaşıyorum.


Bir süre yalnızca bana gönderilen etkinlik haberlerini paylaşmakla yetineceğim. Yeni yılınızı Kansas'dan Dust In The Wind ve Ozon'un 5x2 – Cinq Fois Deux filminin soundtrackinden bir Paolo Conte şarkısı ile kutluyorum.


Daha güzel anları ve anıları paylaşabilmek dileklerimle...

2009 Gelirken...

Çok değil, iki sene öncesine kadar kış mevsimini severdim. Yıllar geçtikçe ve çocukluğun kayıtsız farkındalığı geçmeye başladıkça kayıplar can yakar oldu. En fazla acıtanların kışa denk gelip aslında en çok sevdiğim ayları 'zehir zemberek' kılması tesadüf mü bilmiyorum. Geçen sene kasımda Engin, on gün önce de ananemi kaybetmenin hissizleştiren boşluğunu yaşıyorum.


Bir süre yalnızca bana gönderilen etkinlik haberlerini paylaşmakla yetineceğim. Yeni yılınızı Kansas'dan Dust In The Wind ve Ozon'un 5x2 – Cinq Fois Deux filminin soundtrackinden bir Paolo Conte şarkısı ile kutluyorum.


Daha güzel anları ve anıları paylaşabilmek dileklerimle...

2009 Gelirken...

Çok değil, iki sene öncesine kadar kış mevsimini severdim. Yıllar geçtikçe ve çocukluğun kayıtsız farkındalığı geçmeye başladıkça kayıplar can yakar oldu. En fazla acıtanların kışa denk gelip aslında en çok sevdiğim ayları 'zehir zemberek' kılması tesadüf mü bilmiyorum. Geçen sene kasımda Engin, on gün önce de ananemi kaybetmenin hissizleştiren boşluğunu yaşıyorum.


Bir süre yalnızca bana gönderilen etkinlik haberlerini paylaşmakla yetineceğim. Yeni yılınızı Kansas'dan Dust In The Wind ve Ozon'un 5x2 – Cinq Fois Deux filminin soundtrackinden bir Paolo Conte şarkısı ile kutluyorum.


Daha güzel anları ve anıları paylaşabilmek dileklerimle...

4 Aralık 2008 Perşembe

Müzik

Günün tuhaf saatlerinde aşka gelip enstrümanlarına sarılan müzisyen bir komşum var. Geçen hafta pazar günü sabahın erken saatlerinde Deep Purple'ın 'Smoke On The Waters' şarkısını prova etmeye girişti. Deep Purple hayatımda önemli bir yere sahip olsa da 'Smoke On The Waters' ın birbirini takip eden rifflerine ancak birkaç dakika katlanabiliyorum. Müzisyen komşum defalarca şarkısının introsunu çalıp dururken zilini çalıp 'Deep Purple evet, ama bir başka şarkısı lütfen, mümkünse Perfect Strangers olsun...' diyesim geldi ama taşındığının ilk aylarında mahalle baskısı hissetmesin diye sustum.


Ancak sanata ve sanatçıya, özellikle enstrüman çalabilenlere duyduğum sabır biteviye tekrar edilen notalar karşısında tükendi. Çareyi 'Take a Little Piece of My Heart' şarkısını Janis Joplin gibi söylemekte buldum. Sanırım Janis Joplin olmadan onun gibi bağırmaya kalkmam işe yaradı ve dakikalar içinde müzik kesildi.


Sonra müziği düşündüm, kendi bestelerini yapmanın ve o bestelerle hiç bilmediğin ülkelerdeki insanlar tarafından konserlerinin ve yeni albümünün merakla bekleniyor olmasının nasıl bir duygu olduğunu... Antony örneğin, geçen senenin 8 temmuz günü İstanbul'un en harkulade yıkıntısı Şan Tiyatrosu'nda sahne aldığında dinleyicilerine şaşkın gözlerle bakmış, müziğinin hiç bilmediği bu ülkeye nasıl ulaştığını sormuştu. Antony'nin beş şarkılık EP'sindeki dolambaçsız ve sade müziği o soruya güzel bir cevap aslında. Yeni albüme giriş paragrafı gibi düşünmüş bunu Antony ama bence daha fazlası. Huzurlu bir yere gitme özlemini anlatıp arkada kalanlara şöyle bir dönüp bakan 'Another World'ü mü, yoksa 'Hope Mountain'ı mı daha çok sevdim bilemedim. Belki de 'Sing for Me', ya da hepsi, beşi birden...


Müzik

Günün tuhaf saatlerinde aşka gelip enstrümanlarına sarılan müzisyen bir komşum var. Geçen hafta pazar günü sabahın erken saatlerinde Deep Purple'ın 'Smoke On The Waters' şarkısını prova etmeye girişti. Deep Purple hayatımda önemli bir yere sahip olsa da 'Smoke On The Waters' ın birbirini takip eden rifflerine ancak birkaç dakika katlanabiliyorum. Müzisyen komşum defalarca şarkısının introsunu çalıp dururken zilini çalıp 'Deep Purple evet, ama bir başka şarkısı lütfen, mümkünse Perfect Strangers olsun...' diyesim geldi ama taşındığının ilk aylarında mahalle baskısı hissetmesin diye sustum.


Ancak sanata ve sanatçıya, özellikle enstrüman çalabilenlere duyduğum sabır biteviye tekrar edilen notalar karşısında tükendi. Çareyi 'Take a Little Piece of My Heart' şarkısını Janis Joplin gibi söylemekte buldum. Sanırım Janis Joplin olmadan onun gibi bağırmaya kalkmam işe yaradı ve dakikalar içinde müzik kesildi.


Sonra müziği düşündüm, kendi bestelerini yapmanın ve o bestelerle hiç bilmediğin ülkelerdeki insanlar tarafından konserlerinin ve yeni albümünün merakla bekleniyor olmasının nasıl bir duygu olduğunu... Antony örneğin, geçen senenin 8 temmuz günü İstanbul'un en harkulade yıkıntısı Şan Tiyatrosu'nda sahne aldığında dinleyicilerine şaşkın gözlerle bakmış, müziğinin hiç bilmediği bu ülkeye nasıl ulaştığını sormuştu. Antony'nin beş şarkılık EP'sindeki dolambaçsız ve sade müziği o soruya güzel bir cevap aslında. Yeni albüme giriş paragrafı gibi düşünmüş bunu Antony ama bence daha fazlası. Huzurlu bir yere gitme özlemini anlatıp arkada kalanlara şöyle bir dönüp bakan 'Another World'ü mü, yoksa 'Hope Mountain'ı mı daha çok sevdim bilemedim. Belki de 'Sing for Me', ya da hepsi, beşi birden...


Müzik

Günün tuhaf saatlerinde aşka gelip enstrümanlarına sarılan müzisyen bir komşum var. Geçen hafta pazar günü sabahın erken saatlerinde Deep Purple'ın 'Smoke On The Waters' şarkısını prova etmeye girişti. Deep Purple hayatımda önemli bir yere sahip olsa da 'Smoke On The Waters' ın birbirini takip eden rifflerine ancak birkaç dakika katlanabiliyorum. Müzisyen komşum defalarca şarkısının introsunu çalıp dururken zilini çalıp 'Deep Purple evet, ama bir başka şarkısı lütfen, mümkünse Perfect Strangers olsun...' diyesim geldi ama taşındığının ilk aylarında mahalle baskısı hissetmesin diye sustum.


Ancak sanata ve sanatçıya, özellikle enstrüman çalabilenlere duyduğum sabır biteviye tekrar edilen notalar karşısında tükendi. Çareyi 'Take a Little Piece of My Heart' şarkısını Janis Joplin gibi söylemekte buldum. Sanırım Janis Joplin olmadan onun gibi bağırmaya kalkmam işe yaradı ve dakikalar içinde müzik kesildi.


Sonra müziği düşündüm, kendi bestelerini yapmanın ve o bestelerle hiç bilmediğin ülkelerdeki insanlar tarafından konserlerinin ve yeni albümünün merakla bekleniyor olmasının nasıl bir duygu olduğunu... Antony örneğin, geçen senenin 8 temmuz günü İstanbul'un en harkulade yıkıntısı Şan Tiyatrosu'nda sahne aldığında dinleyicilerine şaşkın gözlerle bakmış, müziğinin hiç bilmediği bu ülkeye nasıl ulaştığını sormuştu. Antony'nin beş şarkılık EP'sindeki dolambaçsız ve sade müziği o soruya güzel bir cevap aslında. Yeni albüme giriş paragrafı gibi düşünmüş bunu Antony ama bence daha fazlası. Huzurlu bir yere gitme özlemini anlatıp arkada kalanlara şöyle bir dönüp bakan 'Another World'ü mü, yoksa 'Hope Mountain'ı mı daha çok sevdim bilemedim. Belki de 'Sing for Me', ya da hepsi, beşi birden...


2 Aralık 2008 Salı

Karma Yurtlar da Olsun: Ogrencilerin Sevisme Ozgurlugu Var!

"Kadın bedeni üzerinden tanımlanan "namus" bu defa da yurtta kalan bir üniversite ögrencisinin "bekaret kontrolü"ne zorlanmasıyla gündeme gelirken, Bianet'e konusan kadın ögrenciler cinsel özgürlüklerini savunuyor."


Emine Özcan'ın ilgili yazısının devamını bu linkten okuyabilirsiniz.

Karma Yurtlar da Olsun: Ogrencilerin Sevisme Ozgurlugu Var!

"Kadın bedeni üzerinden tanımlanan "namus" bu defa da yurtta kalan bir üniversite ögrencisinin "bekaret kontrolü"ne zorlanmasıyla gündeme gelirken, Bianet'e konusan kadın ögrenciler cinsel özgürlüklerini savunuyor."


Emine Özcan'ın ilgili yazısının devamını bu linkten okuyabilirsiniz.

Karma Yurtlar da Olsun: Ogrencilerin Sevisme Ozgurlugu Var!

"Kadın bedeni üzerinden tanımlanan "namus" bu defa da yurtta kalan bir üniversite ögrencisinin "bekaret kontrolü"ne zorlanmasıyla gündeme gelirken, Bianet'e konusan kadın ögrenciler cinsel özgürlüklerini savunuyor."


Emine Özcan'ın ilgili yazısının devamını bu linkten okuyabilirsiniz.

29 Kasım 2008 Cumartesi

Bana Yalan Söylediler...


70'li yıllardan günümüze uzanan harkulade besteleri seslendiren o güzel sesli kadınların televizyonlara ya da gazetelere birbirlerinin kıyafetlerini nasıl kestiklerini anlatmalarından ve kulislerde ettikleri kavgalara dair demeçler vermelerinden tiksiniyor, aklımda yalnızca güzel şarkıların özel sözleriyle kalsınlar istiyorum.


Bazılarının "gerçek acıdır" kelamından sonuna kadar kaçıyorum.

Bana Yalan Söylediler...


70'li yıllardan günümüze uzanan harkulade besteleri seslendiren o güzel sesli kadınların televizyonlara ya da gazetelere birbirlerinin kıyafetlerini nasıl kestiklerini anlatmalarından ve kulislerde ettikleri kavgalara dair demeçler vermelerinden tiksiniyor, aklımda yalnızca güzel şarkıların özel sözleriyle kalsınlar istiyorum.


Bazılarının "gerçek acıdır" kelamından sonuna kadar kaçıyorum.

Bana Yalan Söylediler...


70'li yıllardan günümüze uzanan harkulade besteleri seslendiren o güzel sesli kadınların televizyonlara ya da gazetelere birbirlerinin kıyafetlerini nasıl kestiklerini anlatmalarından ve kulislerde ettikleri kavgalara dair demeçler vermelerinden tiksiniyor, aklımda yalnızca güzel şarkıların özel sözleriyle kalsınlar istiyorum.


Bazılarının "gerçek acıdır" kelamından sonuna kadar kaçıyorum.

23 Kasım 2008 Pazar

Ayrılalım ama...


İzleyenler ıssız olanın adam mı, yoksa Ada mı olduğunu tartışadursun, ben bu filmin senaristi olsam haddinden fazla teatral bulduğum "ben senden ayrılmak istiyorum Ada..." sahnesinde kıza "tamam ayrılalım, ama annenin pişirip dolaba bıraktığı bir tencere dolma bende kalacak." şeklinde şık bir replik yazardım. Bir de kokorecin içine balsamik sirke kattığını, böylece daha lezzetli olduğunu anlatan Alper'e "füzyon da bir yere kadar Alper evladım, balsamikli kokoreçle modernitenin bokunu çıkarmaya lüzum yok hani..." dedirtirdim.


Bütün bunlar bir yana, Semiramis Pekkan'ın "Bana Yalan Söylediler" şarkısını duymak ne iyi geldi bana... Sinemadan çıktığımda kulaklığı takıp Handan Kara dinledim ve sırılsıklam bir halde bulabildiğim ilk taksiye kendimi attım. Sıkışık trafikte taksi şoförü Bülent Ersoy'un makam şoförü olduğunu, arkadaşına yardım olsun diye taksiyi bugünlük kullandığını, lodos fırtınası ve yağmurdan dolayı sahil yolunun deniz suyuyla dolduğunu, Karaköy iskelesinin de yıkıldığını, ama hiç merak etmememi, beni ünlü bir restaurantın da bulunduğu ara caddeden şıp diye evime götüreceğini ve yüzümün pek sevimli olduğunu söyledi. Bir gün önce de bindiğim takside şoför mandalina ikram etmiş, almadım diye bozuk atmıştı. Bense geçirdiğim lanet günün ve sersemletici rüzgarın etkisiyle turuncu battaniyemden başka birşey düşünemeyecek haldeydim. İflah olmaz/olmayacak bir Linus Van Pelt vakasıyım sanırım.

Ayrılalım ama...


İzleyenler ıssız olanın adam mı, yoksa Ada mı olduğunu tartışadursun, ben bu filmin senaristi olsam haddinden fazla teatral bulduğum "ben senden ayrılmak istiyorum Ada..." sahnesinde kıza "tamam ayrılalım, ama annenin pişirip dolaba bıraktığı bir tencere dolma bende kalacak." şeklinde şık bir replik yazardım. Bir de kokorecin içine balsamik sirke kattığını, böylece daha lezzetli olduğunu anlatan Alper'e "füzyon da bir yere kadar Alper evladım, balsamikli kokoreçle modernitenin bokunu çıkarmaya lüzum yok hani..." dedirtirdim.


Bütün bunlar bir yana, Semiramis Pekkan'ın "Bana Yalan Söylediler" şarkısını duymak ne iyi geldi bana... Sinemadan çıktığımda kulaklığı takıp Handan Kara dinledim ve sırılsıklam bir halde bulabildiğim ilk taksiye kendimi attım. Sıkışık trafikte taksi şoförü Bülent Ersoy'un makam şoförü olduğunu, arkadaşına yardım olsun diye taksiyi bugünlük kullandığını, lodos fırtınası ve yağmurdan dolayı sahil yolunun deniz suyuyla dolduğunu, Karaköy iskelesinin de yıkıldığını, ama hiç merak etmememi, beni ünlü bir restaurantın da bulunduğu ara caddeden şıp diye evime götüreceğini ve yüzümün pek sevimli olduğunu söyledi. Bir gün önce de bindiğim takside şoför mandalina ikram etmiş, almadım diye bozuk atmıştı. Bense geçirdiğim lanet günün ve sersemletici rüzgarın etkisiyle turuncu battaniyemden başka birşey düşünemeyecek haldeydim. İflah olmaz/olmayacak bir Linus Van Pelt vakasıyım sanırım.

Ayrılalım ama...


İzleyenler ıssız olanın adam mı, yoksa Ada mı olduğunu tartışadursun, ben bu filmin senaristi olsam haddinden fazla teatral bulduğum "ben senden ayrılmak istiyorum Ada..." sahnesinde kıza "tamam ayrılalım, ama annenin pişirip dolaba bıraktığı bir tencere dolma bende kalacak." şeklinde şık bir replik yazardım. Bir de kokorecin içine balsamik sirke kattığını, böylece daha lezzetli olduğunu anlatan Alper'e "füzyon da bir yere kadar Alper evladım, balsamikli kokoreçle modernitenin bokunu çıkarmaya lüzum yok hani..." dedirtirdim.


Bütün bunlar bir yana, Semiramis Pekkan'ın "Bana Yalan Söylediler" şarkısını duymak ne iyi geldi bana... Sinemadan çıktığımda kulaklığı takıp Handan Kara dinledim ve sırılsıklam bir halde bulabildiğim ilk taksiye kendimi attım. Sıkışık trafikte taksi şoförü Bülent Ersoy'un makam şoförü olduğunu, arkadaşına yardım olsun diye taksiyi bugünlük kullandığını, lodos fırtınası ve yağmurdan dolayı sahil yolunun deniz suyuyla dolduğunu, Karaköy iskelesinin de yıkıldığını, ama hiç merak etmememi, beni ünlü bir restaurantın da bulunduğu ara caddeden şıp diye evime götüreceğini ve yüzümün pek sevimli olduğunu söyledi. Bir gün önce de bindiğim takside şoför mandalina ikram etmiş, almadım diye bozuk atmıştı. Bense geçirdiğim lanet günün ve sersemletici rüzgarın etkisiyle turuncu battaniyemden başka birşey düşünemeyecek haldeydim. İflah olmaz/olmayacak bir Linus Van Pelt vakasıyım sanırım.

21 Kasım 2008 Cuma

Lodos Fırtınası



İstanbul'da lodos fırtınalı bir Cuma sabahı. Deniz otobüsü iptal. Kadıköy'den vapura binmek için koşturuyorum. Bağdat caddesi inadına tıkalı. Göztepe'ye kadar yavaş yavaş ilerledikten sonra yol açılıyor.


On dakika sonra Beşiktaş vapurundayım. Denizin rengi fırtınalı günlere has harkulade bir yeşillikte. Az sonra karışacağım kalabalıktan uzak, dingin ama müziksiz bir haldeyim.


Öğleni, öğleden sonrayı vs. geçelim. Ama akşam... Akşam dolmuş sırasına doğru yürüyorum. The Marmara'nın önünde gitar çalıp şarkı söyleyen biri duruyor. Çaldığı şarkı tanıdık: Gary Jules'ün Mad World'ü. Şarkıyı ince bir tondan söylüyor. Fırtına devam ediyor.


Dolmuş sırasında 20 dakika bekleyip trafiğe karışıyorum. Sol yanımda burnunu çeke çeke ağlayan bir kadın, sağ yanımda ders çalışmaktan yakınan bir öğrenci, önümde ise telefonda arkadaşı ile konuşan bir kız var. Radyoda Kral FM, Arabesk klasikleri çalıyor. Bilindik bir şarkının introsu giriyor. Sözleri başlayana kadar ne olduğunu hatırlayamıyorum. Nilüfer'in sesi arabesk tonunda "Ne olur söyleyin sevenler bana/Ayrılmak kanun mu ask kitabinda/ El ele tutusup gülmeden daha/ Terk etmek kanun mu ask kitabinda..." şarkıya girdiğinde kavrıyorum Aşk Kitabı olduğunu.


Kız yol boyunca telefonla konuşuyor. 9 dakikası 1 kontör olduğundan rahat. Sol tarafımdaki kadın etraftaki bu uğultu ve neşeden rahatsız, arada fısıldayarak küfür edip ağlıyor. Üzgün olduğunuzda dünyanın topu "laylaylom" gibi gelir ve kaderinize lanet edersiniz ya, işte öyle. Sağ yanımdaki öğrenci telefonla konuşan kızın kıkırdamalarından rahatsız olup içini çekiyor.


Eve gelip Youtube'u açıyor ve "Kadınlarla Arabesk Gecesi" yapıyorum. Sırasıyla;


Beterin Beteri Var-Esengül

Sevme Dediler Sevdim-Selma İstanbullu

Aşk Kitabı-Bergen

Gurbet Yolcusu-Kamuran Akkor

Bir Teselli Ver-Kamuran Akkor

Kendim Ettim, Kendim Buldum-Neşe Karaböcek

İsyan-Handan Kara (Youtube'da yok, kendi arşivimden)


Lodos Fırtınası



İstanbul'da lodos fırtınalı bir Cuma sabahı. Deniz otobüsü iptal. Kadıköy'den vapura binmek için koşturuyorum. Bağdat caddesi inadına tıkalı. Göztepe'ye kadar yavaş yavaş ilerledikten sonra yol açılıyor.


On dakika sonra Beşiktaş vapurundayım. Denizin rengi fırtınalı günlere has harkulade bir yeşillikte. Az sonra karışacağım kalabalıktan uzak, dingin ama müziksiz bir haldeyim.


Öğleni, öğleden sonrayı vs. geçelim. Ama akşam... Akşam dolmuş sırasına doğru yürüyorum. The Marmara'nın önünde gitar çalıp şarkı söyleyen biri duruyor. Çaldığı şarkı tanıdık: Gary Jules'ün Mad World'ü. Şarkıyı ince bir tondan söylüyor. Fırtına devam ediyor.


Dolmuş sırasında 20 dakika bekleyip trafiğe karışıyorum. Sol yanımda burnunu çeke çeke ağlayan bir kadın, sağ yanımda ders çalışmaktan yakınan bir öğrenci, önümde ise telefonda arkadaşı ile konuşan bir kız var. Radyoda Kral FM, Arabesk klasikleri çalıyor. Bilindik bir şarkının introsu giriyor. Sözleri başlayana kadar ne olduğunu hatırlayamıyorum. Nilüfer'in sesi arabesk tonunda "Ne olur söyleyin sevenler bana/Ayrılmak kanun mu ask kitabinda/ El ele tutusup gülmeden daha/ Terk etmek kanun mu ask kitabinda..." şarkıya girdiğinde kavrıyorum Aşk Kitabı olduğunu.


Kız yol boyunca telefonla konuşuyor. 9 dakikası 1 kontör olduğundan rahat. Sol tarafımdaki kadın etraftaki bu uğultu ve neşeden rahatsız, arada fısıldayarak küfür edip ağlıyor. Üzgün olduğunuzda dünyanın topu "laylaylom" gibi gelir ve kaderinize lanet edersiniz ya, işte öyle. Sağ yanımdaki öğrenci telefonla konuşan kızın kıkırdamalarından rahatsız olup içini çekiyor.


Eve gelip Youtube'u açıyor ve "Kadınlarla Arabesk Gecesi" yapıyorum. Sırasıyla;


Beterin Beteri Var-Esengül

Sevme Dediler Sevdim-Selma İstanbullu

Aşk Kitabı-Bergen

Gurbet Yolcusu-Kamuran Akkor

Bir Teselli Ver-Kamuran Akkor

Kendim Ettim, Kendim Buldum-Neşe Karaböcek

İsyan-Handan Kara (Youtube'da yok, kendi arşivimden)


Lodos Fırtınası



İstanbul'da lodos fırtınalı bir Cuma sabahı. Deniz otobüsü iptal. Kadıköy'den vapura binmek için koşturuyorum. Bağdat caddesi inadına tıkalı. Göztepe'ye kadar yavaş yavaş ilerledikten sonra yol açılıyor.


On dakika sonra Beşiktaş vapurundayım. Denizin rengi fırtınalı günlere has harkulade bir yeşillikte. Az sonra karışacağım kalabalıktan uzak, dingin ama müziksiz bir haldeyim.


Öğleni, öğleden sonrayı vs. geçelim. Ama akşam... Akşam dolmuş sırasına doğru yürüyorum. The Marmara'nın önünde gitar çalıp şarkı söyleyen biri duruyor. Çaldığı şarkı tanıdık: Gary Jules'ün Mad World'ü. Şarkıyı ince bir tondan söylüyor. Fırtına devam ediyor.


Dolmuş sırasında 20 dakika bekleyip trafiğe karışıyorum. Sol yanımda burnunu çeke çeke ağlayan bir kadın, sağ yanımda ders çalışmaktan yakınan bir öğrenci, önümde ise telefonda arkadaşı ile konuşan bir kız var. Radyoda Kral FM, Arabesk klasikleri çalıyor. Bilindik bir şarkının introsu giriyor. Sözleri başlayana kadar ne olduğunu hatırlayamıyorum. Nilüfer'in sesi arabesk tonunda "Ne olur söyleyin sevenler bana/Ayrılmak kanun mu ask kitabinda/ El ele tutusup gülmeden daha/ Terk etmek kanun mu ask kitabinda..." şarkıya girdiğinde kavrıyorum Aşk Kitabı olduğunu.


Kız yol boyunca telefonla konuşuyor. 9 dakikası 1 kontör olduğundan rahat. Sol tarafımdaki kadın etraftaki bu uğultu ve neşeden rahatsız, arada fısıldayarak küfür edip ağlıyor. Üzgün olduğunuzda dünyanın topu "laylaylom" gibi gelir ve kaderinize lanet edersiniz ya, işte öyle. Sağ yanımdaki öğrenci telefonla konuşan kızın kıkırdamalarından rahatsız olup içini çekiyor.


Eve gelip Youtube'u açıyor ve "Kadınlarla Arabesk Gecesi" yapıyorum. Sırasıyla;


Beterin Beteri Var-Esengül

Sevme Dediler Sevdim-Selma İstanbullu

Aşk Kitabı-Bergen

Gurbet Yolcusu-Kamuran Akkor

Bir Teselli Ver-Kamuran Akkor

Kendim Ettim, Kendim Buldum-Neşe Karaböcek

İsyan-Handan Kara (Youtube'da yok, kendi arşivimden)


16 Kasım 2008 Pazar

Canına Kıyan Kelebekler

Kim Ki Duk'un 14. filmi Soom / Nefes'i 15. filmi Bi-Mong / Rüya'dan birkaç gün sonra izledim. Rüya'nın son sahnesinde kadın kendini asarak öldürüyor, sonra da kelebek olup kaldığı akıl hastanesinin demir parmaklıklı hücresinden uçuyor ve köprüden atlayarak intihar eden sevgilisinin cansız bedenine konuyor. Bu sahnenin olanca klişeliği ve güzelliği beynime kazınmış olmalı ki, Nefes'i izlerken boğazını keserek intihara kalkışan ama her defasında hayata dönen idam mahkumu aklıma şu soruyu getirdi: Hep kelebeklerin ömrü çok kısa diye onlar adına üzülürüz ya, belki de işin aslı öyle değildir? Belki kelebekler için bir ya da iki gün ömür çok uzun bir süredir? Belki yetmiş yıl yaşamayı uzun ve anlamsız bularak kendini öldüren insanlar gibi bu dünyaya fazla geldiğini düşünerek canına kıyan kelebekler de vardır?


Kelebek olmadan kelebeklerin hayatlarının uzunluğu ya da kısalığı hakkında ahkam kesmek, onlar adına üzülmek ya da varlıklarına imgesel anlamlar yüklemek: tam insanoğlundan beklenecek bir davranış biçimi.

Canına Kıyan Kelebekler

Kim Ki Duk'un 14. filmi Soom / Nefes'i 15. filmi Bi-Mong / Rüya'dan birkaç gün sonra izledim. Rüya'nın son sahnesinde kadın kendini asarak öldürüyor, sonra da kelebek olup kaldığı akıl hastanesinin demir parmaklıklı hücresinden uçuyor ve köprüden atlayarak intihar eden sevgilisinin cansız bedenine konuyor. Bu sahnenin olanca klişeliği ve güzelliği beynime kazınmış olmalı ki, Nefes'i izlerken boğazını keserek intihara kalkışan ama her defasında hayata dönen idam mahkumu aklıma şu soruyu getirdi: Hep kelebeklerin ömrü çok kısa diye onlar adına üzülürüz ya, belki de işin aslı öyle değildir? Belki kelebekler için bir ya da iki gün ömür çok uzun bir süredir? Belki yetmiş yıl yaşamayı uzun ve anlamsız bularak kendini öldüren insanlar gibi bu dünyaya fazla geldiğini düşünerek canına kıyan kelebekler de vardır?


Kelebek olmadan kelebeklerin hayatlarının uzunluğu ya da kısalığı hakkında ahkam kesmek, onlar adına üzülmek ya da varlıklarına imgesel anlamlar yüklemek: tam insanoğlundan beklenecek bir davranış biçimi.

Canına Kıyan Kelebekler

Kim Ki Duk'un 14. filmi Soom / Nefes'i 15. filmi Bi-Mong / Rüya'dan birkaç gün sonra izledim. Rüya'nın son sahnesinde kadın kendini asarak öldürüyor, sonra da kelebek olup kaldığı akıl hastanesinin demir parmaklıklı hücresinden uçuyor ve köprüden atlayarak intihar eden sevgilisinin cansız bedenine konuyor. Bu sahnenin olanca klişeliği ve güzelliği beynime kazınmış olmalı ki, Nefes'i izlerken boğazını keserek intihara kalkışan ama her defasında hayata dönen idam mahkumu aklıma şu soruyu getirdi: Hep kelebeklerin ömrü çok kısa diye onlar adına üzülürüz ya, belki de işin aslı öyle değildir? Belki kelebekler için bir ya da iki gün ömür çok uzun bir süredir? Belki yetmiş yıl yaşamayı uzun ve anlamsız bularak kendini öldüren insanlar gibi bu dünyaya fazla geldiğini düşünerek canına kıyan kelebekler de vardır?


Kelebek olmadan kelebeklerin hayatlarının uzunluğu ya da kısalığı hakkında ahkam kesmek, onlar adına üzülmek ya da varlıklarına imgesel anlamlar yüklemek: tam insanoğlundan beklenecek bir davranış biçimi.

15 Kasım 2008 Cumartesi

BlackberryAdam ve PDAKadınlar

Tipik bir sabah.


Deniz otobüsünde ya da metrodayım. Sağım solum az sonra üretim bandından kutulara dolacak ambalajlar gibi yürüyen merdivenlere akacak, ama şu anda uyuklayan, gazete okuyan, birbirini süzen kimselerle dolu. Bazıları sanki yarım saat sonra günün 9 saatini geçirmek üzere bir dört duvarın arasına tıkılıp saatlerce bir ekrana bakmayacakmış gibi PDA ve Blackberry'lerden gözünü ayırmıyor.



.



Public Image Ltd, Public Image'i söylüyor. BlackberryAdam ve PDAKadınlar ha ha ha ha! diye kendimi eğlendiriyorum.





What the fuck am I doing here?

BlackberryAdam ve PDAKadınlar

Tipik bir sabah.


Deniz otobüsünde ya da metrodayım. Sağım solum az sonra üretim bandından kutulara dolacak ambalajlar gibi yürüyen merdivenlere akacak, ama şu anda uyuklayan, gazete okuyan, birbirini süzen kimselerle dolu. Bazıları sanki yarım saat sonra günün 9 saatini geçirmek üzere bir dört duvarın arasına tıkılıp saatlerce bir ekrana bakmayacakmış gibi PDA ve Blackberry'lerden gözünü ayırmıyor.



.



Public Image Ltd, Public Image'i söylüyor. BlackberryAdam ve PDAKadınlar ha ha ha ha! diye kendimi eğlendiriyorum.





What the fuck am I doing here?

BlackberryAdam ve PDAKadınlar

Tipik bir sabah.


Deniz otobüsünde ya da metrodayım. Sağım solum az sonra üretim bandından kutulara dolacak ambalajlar gibi yürüyen merdivenlere akacak, ama şu anda uyuklayan, gazete okuyan, birbirini süzen kimselerle dolu. Bazıları sanki yarım saat sonra günün 9 saatini geçirmek üzere bir dört duvarın arasına tıkılıp saatlerce bir ekrana bakmayacakmış gibi PDA ve Blackberry'lerden gözünü ayırmıyor.



.



Public Image Ltd, Public Image'i söylüyor. BlackberryAdam ve PDAKadınlar ha ha ha ha! diye kendimi eğlendiriyorum.





What the fuck am I doing here?

14 Kasım 2008 Cuma

www.yenikitaplar.org

http://www.yenikitaplar.org/, yeni çıkan kitapların künye, kapak görselleri ve tanıtım metinleri gibi bilgilere yer veren, oldukça sade tasarlanmış bir websitesi. reklam, kampanya ve kocaman fontlarla göze sokulan fiyat etiketlerinden sıtkı sıyrılan, sessiz sakin bir ortamda yalnızca yeni çıkan kitapların tanıtımlarını okumak isteyen kitapseverlere duyurulur.

www.yenikitaplar.org

http://www.yenikitaplar.org/, yeni çıkan kitapların künye, kapak görselleri ve tanıtım metinleri gibi bilgilere yer veren, oldukça sade tasarlanmış bir websitesi. reklam, kampanya ve kocaman fontlarla göze sokulan fiyat etiketlerinden sıtkı sıyrılan, sessiz sakin bir ortamda yalnızca yeni çıkan kitapların tanıtımlarını okumak isteyen kitapseverlere duyurulur.

www.yenikitaplar.org

http://www.yenikitaplar.org/, yeni çıkan kitapların künye, kapak görselleri ve tanıtım metinleri gibi bilgilere yer veren, oldukça sade tasarlanmış bir websitesi. reklam, kampanya ve kocaman fontlarla göze sokulan fiyat etiketlerinden sıtkı sıyrılan, sessiz sakin bir ortamda yalnızca yeni çıkan kitapların tanıtımlarını okumak isteyen kitapseverlere duyurulur.

13 Kasım 2008 Perşembe

Sansüre Rağmen...


Bugun 14 Kasım Cuma. Hüseyin Karabey'in Gitmek/ My Marlon and Brando filmi vizyona giriyor. Bu linkten filmi izleyebileceğiniz salonları öğrenebilirsiniz.


Konu ile ilgili:

Sansürden değil, osuruktan teyyare yaptım, uykularına karışsın

Domuz Napolyon'un küçük askerleri

Sansüre Rağmen...


Bugun 14 Kasım Cuma. Hüseyin Karabey'in Gitmek/ My Marlon and Brando filmi vizyona giriyor. Bu linkten filmi izleyebileceğiniz salonları öğrenebilirsiniz.


Konu ile ilgili:

Sansürden değil, osuruktan teyyare yaptım, uykularına karışsın

Domuz Napolyon'un küçük askerleri

Sansüre Rağmen...


Bugun 14 Kasım Cuma. Hüseyin Karabey'in Gitmek/ My Marlon and Brando filmi vizyona giriyor. Bu linkten filmi izleyebileceğiniz salonları öğrenebilirsiniz.


Konu ile ilgili:

Sansürden değil, osuruktan teyyare yaptım, uykularına karışsın

Domuz Napolyon'un küçük askerleri

10 Kasım 2008 Pazartesi

Sahibinin Sesi

Oyuncaklar-2

Müzik bilgilerinden keyif ve de feyz aldığım arkadaşlarım myspace, last fm ve diğer okyanuslarda harkulade inciler keşfededursun, ben şu aradalar başa sara sara Handan Kara dinliyorum. Bir zamanlar yana yakıla aradığımı söylediğim İsyan şarkısını da bugün nihayet buldum.


Tabi tam bu kavuşmanın heyecanına kapılmış gidiyorken müzikçaların şarjının bitmesi yakışıksız bir durum, insan elinden oyuncağı alınmış gibi oluyor.


Yukarıda söz ettiğim Handan Kara toplamasını bu linkten indirebilirsiniz. 13. şarkıya geldiğinizde de beni hatırlarsınız.

Sahibinin Sesi

Oyuncaklar-2

Müzik bilgilerinden keyif ve de feyz aldığım arkadaşlarım myspace, last fm ve diğer okyanuslarda harkulade inciler keşfededursun, ben şu aradalar başa sara sara Handan Kara dinliyorum. Bir zamanlar yana yakıla aradığımı söylediğim İsyan şarkısını da bugün nihayet buldum.


Tabi tam bu kavuşmanın heyecanına kapılmış gidiyorken müzikçaların şarjının bitmesi yakışıksız bir durum, insan elinden oyuncağı alınmış gibi oluyor.


Yukarıda söz ettiğim Handan Kara toplamasını bu linkten indirebilirsiniz. 13. şarkıya geldiğinizde de beni hatırlarsınız.

Sahibinin Sesi

Oyuncaklar-2

Müzik bilgilerinden keyif ve de feyz aldığım arkadaşlarım myspace, last fm ve diğer okyanuslarda harkulade inciler keşfededursun, ben şu aradalar başa sara sara Handan Kara dinliyorum. Bir zamanlar yana yakıla aradığımı söylediğim İsyan şarkısını da bugün nihayet buldum.


Tabi tam bu kavuşmanın heyecanına kapılmış gidiyorken müzikçaların şarjının bitmesi yakışıksız bir durum, insan elinden oyuncağı alınmış gibi oluyor.


Yukarıda söz ettiğim Handan Kara toplamasını bu linkten indirebilirsiniz. 13. şarkıya geldiğinizde de beni hatırlarsınız.

9 Kasım 2008 Pazar

İlk Kez!

Bugün Alternatif-İstanbul tarihinde bir ilk yaşandı. Gelen onlarca "kadın, kız, dul, bakire, travesti, telekız nasıl yatağa atılır?" aramalarına alışmıştım. Ama "Erkeği nasıl yatağa atabilirim?" aramasıyla ilk kez karşılaşıyorum.

Bugün ayrıca bu yazımdan dolayı hedef gösterilmiş durumdayım. Bu durum, bu blogun tarihinde bir ilk olduğu gibi, yakında 25 yılını tamamlayarak 26'ya girecek olan ömrümde ilk kez karşılaştığım bir durum-komedisi. Eğer sadece o sayfayı değil, ana sayfayı da okumaya teşrif ederse bu arkadaşlar, bir yay burcu kızı tarafından reddedilen ahmağın yine bir yay burcu kızı olduğunu, aslında bir yay burcu tarafından terkedilen bir ahmak diye birşey olmadığını, yazının zaten bir yay burcu kızı tarafından yazıldığını ve yazarın tamamen kendi huzursuzlukları, dengesizlikleri, çelişkileri, akılsızlıkları, sakarlıkları, serseriliği, bunaklığı, yalnızlığı, iyimserliği ve kendine özgülüğü ile gırgır geçmeyi amaçladığını anlayabilirler. Ayrıca yazıyı yazan bu yay kızının bu mesaja gülmekten kırıldığını, çünkü aklına az önce kıçını yaya yaya izlediği Mummy: The Dragon Emperor filminde binlerce yıl sonra uyanan zombi askerler gibi "yay, yay, yay, yay! yürüyün burçdaşlar!" diye bağırarak üzerine yürüyen Sagittarius Amazonları'nı gözünün önüne getirdiğini görebilirler. Mazur görsünler, çünkü bu yay kızının hayalgücü geniştir.


Şimdi biraz Kim Ki Duk filmi seyretme zamanı. Bugün fazla güldüm, biraz içimi kanırtmam, günü dramatik, trajik, biraz sarkastik ve çokça fantastik noktalamam lazım. Fazla ironi beni tuhaflaştırıyor.


İlk Kez!

Bugün Alternatif-İstanbul tarihinde bir ilk yaşandı. Gelen onlarca "kadın, kız, dul, bakire, travesti, telekız nasıl yatağa atılır?" aramalarına alışmıştım. Ama "Erkeği nasıl yatağa atabilirim?" aramasıyla ilk kez karşılaşıyorum.

Bugün ayrıca bu yazımdan dolayı hedef gösterilmiş durumdayım. Bu durum, bu blogun tarihinde bir ilk olduğu gibi, yakında 25 yılını tamamlayarak 26'ya girecek olan ömrümde ilk kez karşılaştığım bir durum-komedisi. Eğer sadece o sayfayı değil, ana sayfayı da okumaya teşrif ederse bu arkadaşlar, bir yay burcu kızı tarafından reddedilen ahmağın yine bir yay burcu kızı olduğunu, aslında bir yay burcu tarafından terkedilen bir ahmak diye birşey olmadığını, yazının zaten bir yay burcu kızı tarafından yazıldığını ve yazarın tamamen kendi huzursuzlukları, dengesizlikleri, çelişkileri, akılsızlıkları, sakarlıkları, serseriliği, bunaklığı, yalnızlığı, iyimserliği ve kendine özgülüğü ile gırgır geçmeyi amaçladığını anlayabilirler. Ayrıca yazıyı yazan bu yay kızının bu mesaja gülmekten kırıldığını, çünkü aklına az önce kıçını yaya yaya izlediği Mummy: The Dragon Emperor filminde binlerce yıl sonra uyanan zombi askerler gibi "yay, yay, yay, yay! yürüyün burçdaşlar!" diye bağırarak üzerine yürüyen Sagittarius Amazonları'nı gözünün önüne getirdiğini görebilirler. Mazur görsünler, çünkü bu yay kızının hayalgücü geniştir.


Şimdi biraz Kim Ki Duk filmi seyretme zamanı. Bugün fazla güldüm, biraz içimi kanırtmam, günü dramatik, trajik, biraz sarkastik ve çokça fantastik noktalamam lazım. Fazla ironi beni tuhaflaştırıyor.


İlk Kez!

Bugün Alternatif-İstanbul tarihinde bir ilk yaşandı. Gelen onlarca "kadın, kız, dul, bakire, travesti, telekız nasıl yatağa atılır?" aramalarına alışmıştım. Ama "Erkeği nasıl yatağa atabilirim?" aramasıyla ilk kez karşılaşıyorum.

Bugün ayrıca bu yazımdan dolayı hedef gösterilmiş durumdayım. Bu durum, bu blogun tarihinde bir ilk olduğu gibi, yakında 25 yılını tamamlayarak 26'ya girecek olan ömrümde ilk kez karşılaştığım bir durum-komedisi. Eğer sadece o sayfayı değil, ana sayfayı da okumaya teşrif ederse bu arkadaşlar, bir yay burcu kızı tarafından reddedilen ahmağın yine bir yay burcu kızı olduğunu, aslında bir yay burcu tarafından terkedilen bir ahmak diye birşey olmadığını, yazının zaten bir yay burcu kızı tarafından yazıldığını ve yazarın tamamen kendi huzursuzlukları, dengesizlikleri, çelişkileri, akılsızlıkları, sakarlıkları, serseriliği, bunaklığı, yalnızlığı, iyimserliği ve kendine özgülüğü ile gırgır geçmeyi amaçladığını anlayabilirler. Ayrıca yazıyı yazan bu yay kızının bu mesaja gülmekten kırıldığını, çünkü aklına az önce kıçını yaya yaya izlediği Mummy: The Dragon Emperor filminde binlerce yıl sonra uyanan zombi askerler gibi "yay, yay, yay, yay! yürüyün burçdaşlar!" diye bağırarak üzerine yürüyen Sagittarius Amazonları'nı gözünün önüne getirdiğini görebilirler. Mazur görsünler, çünkü bu yay kızının hayalgücü geniştir.


Şimdi biraz Kim Ki Duk filmi seyretme zamanı. Bugün fazla güldüm, biraz içimi kanırtmam, günü dramatik, trajik, biraz sarkastik ve çokça fantastik noktalamam lazım. Fazla ironi beni tuhaflaştırıyor.


5 Kasım 2008 Çarşamba

Liman Kahvesi'ne Gidelim...


Doğumgünlerimde topluca masa etrafına oturup mum üflemek, pastanın kesilip tabaklara paylaştırılmasını beklemek beni hep germiştir. Ondandır ki, bu aşamayı çabucak geçip eğlencenin ikinci kısmına geçmekte yarar var. Electronica'dan alternatiflere kadar uzanan bir DJ seti dinlemek, Cuma gecesi doğanlar için farklı bir kutlama olabilir.




Liman Kahvesi, işten güçten başını kaldıramayanlar ve telefonla konuşurken ilk cümlesi "çok doluyum" olanları diskodan klasiğe uzanan ilginç bir playlist ile canlandırma niyetinde.

Liman Kahvesi'ne Gidelim...


Doğumgünlerimde topluca masa etrafına oturup mum üflemek, pastanın kesilip tabaklara paylaştırılmasını beklemek beni hep germiştir. Ondandır ki, bu aşamayı çabucak geçip eğlencenin ikinci kısmına geçmekte yarar var. Electronica'dan alternatiflere kadar uzanan bir DJ seti dinlemek, Cuma gecesi doğanlar için farklı bir kutlama olabilir.




Liman Kahvesi, işten güçten başını kaldıramayanlar ve telefonla konuşurken ilk cümlesi "çok doluyum" olanları diskodan klasiğe uzanan ilginç bir playlist ile canlandırma niyetinde.

Liman Kahvesi'ne Gidelim...


Doğumgünlerimde topluca masa etrafına oturup mum üflemek, pastanın kesilip tabaklara paylaştırılmasını beklemek beni hep germiştir. Ondandır ki, bu aşamayı çabucak geçip eğlencenin ikinci kısmına geçmekte yarar var. Electronica'dan alternatiflere kadar uzanan bir DJ seti dinlemek, Cuma gecesi doğanlar için farklı bir kutlama olabilir.




Liman Kahvesi, işten güçten başını kaldıramayanlar ve telefonla konuşurken ilk cümlesi "çok doluyum" olanları diskodan klasiğe uzanan ilginç bir playlist ile canlandırma niyetinde.

2 Kasım 2008 Pazar

Domuz Napolyon'un Küçük Askerleri


19 Eylül’de gösterime gireceği duyurulan Hüseyin Karabey’in “Gitmek / My Marlon and Brando” adlı filmini belirtilen tarihte sinemalarda göremeyince sansüre uğramış olabileceğine dair içime bir kuşku düşmüştü. Bugün sinema.com adresinde karşılaştığım bu haber işte bu nedenle epeyce canımı sıktı.


İsviçre’de düzenlenen "Culturescapes-Türkei" festivali kapsamında gösterilecek olan film, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan üst düzey bir bürokratın “filmi gösterimden kaldırmazsanız, 400 bin euro’yu rüyanızda görürsünüz!” tehdidi ile festival programından çıkartılmış. Sebep ise, filmde Türk bir genç kadının Kuzey Irak’lı bir Kürt adama aşık olması. Gözden kaçan bu uygunsuz(!) aşk öyküsü Bakanlık bürokratlarının sonradan aklını başına getirmiş ve “ya film, ya para” diye son derece ucuz ve gülünç bir sansüre imza atmışlar. Festival yönetimi de "boynumuz kıldan ince, parayı veren düdüğü çalar!" diyerek istemeye istemeye uymuş.


Öyle bir dünya ki yaratmaya çalıştıkları, TV kanallarından gazetelere kadar aslında varolmayan bir ülkede yaşadığımıza inandırmaya çalışıyorlar hepimizi. O ülkede yoksul insanların mücadelesi gözlerden uzak tutuluyor. Küçük kadınlara tecavüzcüleri ile mutlu yuvalar kuruluyor. Patlayan bombalar, uçan kelleler, hapiste işkence görenler için "birkaç münferit olay olmuş olabilir, huzurunuzu bozmayın." deniliyor. Penceremizin dışındaki sesleri duymamamız, duysak da kulak asmamamız söyleniyor. Karşımıza geçip sevgi, barış, kardeşlik ve birlik mesajları veriyorlar. İstedikleri kişilere aşık olmamızı, okumamızı istediklerini okumamızı, izlememizi istediklerini izlememizi yoksa çarkımıza okuyacaklarını her fırsatta hissettiriyorlar. “Animal Farm” da Napolyon’un küçük domuz askeri olmak istemeyenler ise bilgiye arka kapılardan, gizli tünellerden ulaştıkça ya da bütün bu haksızlıklara biraz olsun sesini yükseltme olanağı buldukça saçma sapan bir mutluluğa kapılıyor. (adına umut deniyor bunun, sivil başkaldırı, inisiyatif ya da idealizm.) Ama herkes biliyor, isteseler öyle karanlıklar içerisinde bırakırlar ki hepimizi, elimiz kolumuzu öyle bağlarlar ve çok zıvıtırsak öyle bir başımızı ezerler ki…


Kimsenin içi rahat değil. Bugün bir sinema filmi veya bir internet sansürü , o da yoksa haber kısıtlaması, yarın...


Yarın?

Domuz Napolyon'un Küçük Askerleri


19 Eylül’de gösterime gireceği duyurulan Hüseyin Karabey’in “Gitmek / My Marlon and Brando” adlı filmini belirtilen tarihte sinemalarda göremeyince sansüre uğramış olabileceğine dair içime bir kuşku düşmüştü. Bugün sinema.com adresinde karşılaştığım bu haber işte bu nedenle epeyce canımı sıktı.


İsviçre’de düzenlenen "Culturescapes-Türkei" festivali kapsamında gösterilecek olan film, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan üst düzey bir bürokratın “filmi gösterimden kaldırmazsanız, 400 bin euro’yu rüyanızda görürsünüz!” tehdidi ile festival programından çıkartılmış. Sebep ise, filmde Türk bir genç kadının Kuzey Irak’lı bir Kürt adama aşık olması. Gözden kaçan bu uygunsuz(!) aşk öyküsü Bakanlık bürokratlarının sonradan aklını başına getirmiş ve “ya film, ya para” diye son derece ucuz ve gülünç bir sansüre imza atmışlar. Festival yönetimi de "boynumuz kıldan ince, parayı veren düdüğü çalar!" diyerek istemeye istemeye uymuş.


Öyle bir dünya ki yaratmaya çalıştıkları, TV kanallarından gazetelere kadar aslında varolmayan bir ülkede yaşadığımıza inandırmaya çalışıyorlar hepimizi. O ülkede yoksul insanların mücadelesi gözlerden uzak tutuluyor. Küçük kadınlara tecavüzcüleri ile mutlu yuvalar kuruluyor. Patlayan bombalar, uçan kelleler, hapiste işkence görenler için "birkaç münferit olay olmuş olabilir, huzurunuzu bozmayın." deniliyor. Penceremizin dışındaki sesleri duymamamız, duysak da kulak asmamamız söyleniyor. Karşımıza geçip sevgi, barış, kardeşlik ve birlik mesajları veriyorlar. İstedikleri kişilere aşık olmamızı, okumamızı istediklerini okumamızı, izlememizi istediklerini izlememizi yoksa çarkımıza okuyacaklarını her fırsatta hissettiriyorlar. “Animal Farm” da Napolyon’un küçük domuz askeri olmak istemeyenler ise bilgiye arka kapılardan, gizli tünellerden ulaştıkça ya da bütün bu haksızlıklara biraz olsun sesini yükseltme olanağı buldukça saçma sapan bir mutluluğa kapılıyor. (adına umut deniyor bunun, sivil başkaldırı, inisiyatif ya da idealizm.) Ama herkes biliyor, isteseler öyle karanlıklar içerisinde bırakırlar ki hepimizi, elimiz kolumuzu öyle bağlarlar ve çok zıvıtırsak öyle bir başımızı ezerler ki…


Kimsenin içi rahat değil. Bugün bir sinema filmi veya bir internet sansürü , o da yoksa haber kısıtlaması, yarın...


Yarın?

Domuz Napolyon'un Küçük Askerleri


19 Eylül’de gösterime gireceği duyurulan Hüseyin Karabey’in “Gitmek / My Marlon and Brando” adlı filmini belirtilen tarihte sinemalarda göremeyince sansüre uğramış olabileceğine dair içime bir kuşku düşmüştü. Bugün sinema.com adresinde karşılaştığım bu haber işte bu nedenle epeyce canımı sıktı.


İsviçre’de düzenlenen "Culturescapes-Türkei" festivali kapsamında gösterilecek olan film, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan üst düzey bir bürokratın “filmi gösterimden kaldırmazsanız, 400 bin euro’yu rüyanızda görürsünüz!” tehdidi ile festival programından çıkartılmış. Sebep ise, filmde Türk bir genç kadının Kuzey Irak’lı bir Kürt adama aşık olması. Gözden kaçan bu uygunsuz(!) aşk öyküsü Bakanlık bürokratlarının sonradan aklını başına getirmiş ve “ya film, ya para” diye son derece ucuz ve gülünç bir sansüre imza atmışlar. Festival yönetimi de "boynumuz kıldan ince, parayı veren düdüğü çalar!" diyerek istemeye istemeye uymuş.


Öyle bir dünya ki yaratmaya çalıştıkları, TV kanallarından gazetelere kadar aslında varolmayan bir ülkede yaşadığımıza inandırmaya çalışıyorlar hepimizi. O ülkede yoksul insanların mücadelesi gözlerden uzak tutuluyor. Küçük kadınlara tecavüzcüleri ile mutlu yuvalar kuruluyor. Patlayan bombalar, uçan kelleler, hapiste işkence görenler için "birkaç münferit olay olmuş olabilir, huzurunuzu bozmayın." deniliyor. Penceremizin dışındaki sesleri duymamamız, duysak da kulak asmamamız söyleniyor. Karşımıza geçip sevgi, barış, kardeşlik ve birlik mesajları veriyorlar. İstedikleri kişilere aşık olmamızı, okumamızı istediklerini okumamızı, izlememizi istediklerini izlememizi yoksa çarkımıza okuyacaklarını her fırsatta hissettiriyorlar. “Animal Farm” da Napolyon’un küçük domuz askeri olmak istemeyenler ise bilgiye arka kapılardan, gizli tünellerden ulaştıkça ya da bütün bu haksızlıklara biraz olsun sesini yükseltme olanağı buldukça saçma sapan bir mutluluğa kapılıyor. (adına umut deniyor bunun, sivil başkaldırı, inisiyatif ya da idealizm.) Ama herkes biliyor, isteseler öyle karanlıklar içerisinde bırakırlar ki hepimizi, elimiz kolumuzu öyle bağlarlar ve çok zıvıtırsak öyle bir başımızı ezerler ki…


Kimsenin içi rahat değil. Bugün bir sinema filmi veya bir internet sansürü , o da yoksa haber kısıtlaması, yarın...


Yarın?

29 Ekim 2008 Çarşamba

85


Bilirsiniz, ülkece simge sayıları ve yıldönümlerini temcit pilavı gibi dillendirmeye bayılır ama içini dolduramayız.

Cumhuriyetin 85. yılı. Kanalın biri dansöz oynatarak Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken, bir başkası Tuğba Ekinci’nin Kondom şarkısına bayrak sallatıyor.


Yapış yapış bir vıcıklık, kaskatı bir çamur zift gibi kaplıyor günü.


Gazetelere gömülüyorum.


Adli Tıp, 14 yaşındaki kızı annesinin de icazetiyle okşayıp öpen Üzmez’i tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktıracak bir rapor hazırlıyor. Gerekçe, Üzmez ile çocuk kapatmasının arasındaki ilişkinin alan razı satan razı tabir edilen cinsten olması ve çocuk kapatmanın psikojojisinin aslında sanıldığı kadar vahim bulunmaması. Durum böyleyken, kendi bedeninin hakkını koruma gibi bir derdi olmayanların, çocuğunu becerenlerden aldığı 3-5 kuruşla, kıçı kırık dört duvarla sesini kesip oturan ana-babaların hakkını Türk Hukuku koruyacak değil. Üzmez paşa paşa salınıyor. 2 gündür TV'den TV'ye koşup adetten kesilenlerin kadın yapılabileceğini(!) buyuruyor. Davadan da beraati yakındır muhtemelen.


Bu "kadın yapma" mevzusu da ayrı bir vaka hani. Çocuklara seri tecavüzden yakalanan ve tenor olup da nasıl bu haltları karıştırabileceği üzerinde günlerce kafa yorulan vatandaş da "nasılsa kadın olacaklardı." diye buyurmuştu hatırlarsanız. "Kadın yapmak", kadının üzerine abanıp ne halt yemeğe orada olduğunu bir türlü anlamadığım lanet olası bir zarı yırtmak demek. "Kadın olmak" ise bu kokuşmuş beyinlerin arasında yapayalnız varolmaya çalışmak demek. Öyle ki kıçınıza geçirdiğiniz alelade bir kot pantolonla bile sizi örseleyip gururunuzu alaşağı ediyorlar. Tecavüz davaları kadının kot pantolon giydiği gerekçesi ile tecavüzcünün aklanmasıyla sonuçlanıyor. Bu kot pantolon denen şey, Amerika’nın şalvarı olduğu kadar, kadın kısmının da bekaret kemeri anlaşılan.


Dijitürk adlı yayın platfomu, lig maçlarının izinsiz yayınlandığı gerekesi ile ilgili siteye bir dava açıyor ve hikmetinden sual olunmaz yüce mahkeme onbinlerce websitesine altyapı sağlayan Blogger’ı 4 gün boyunca engelliyor. Ulaştırma Bakanı Yıldırım, mahkemeler bu konuda ihtisaslaşmamış olduğundan bu sorunları yaşamaktayız diye açıklama yapıyor. Yani, bilgi edinme hakkı ya da haber alma özgürlüğüne kasıt olduğu gibi savlar yalnızca devletini milletini sevmeyen bir kısım şahsın münferit ve hezeyanlı fikirleri.



Onun dışında Ergenekon, kriz, savaş…


Tuğba Ekinci haklı galiba, hepimize birer kondom ki artık üremeyelim.


Çoktan üremiş ve de üretilmiş olan biz gibiler de toplaşıp bütün bu şükela ortamda Boğaz kıyısında havai fişek gösterisi seyredip Bağımsız(!) Cumhuriyet’in 85. yılını coşku ile kutlayalım, Çankaya'da verilecek resepsiyonda kim ne renk smokin giyecek onu tartışıp duralım. Bu arada yıllar yılları kovalasın, Cumhuriyet 100 yaşına bassın ama ülke 10. Yıl Marşı'ndan bir adım daha ilerleyememiş olsun. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet nasıl yaşar? Bu denli yıpranmış, temellerinden çürümüş ve geri kalmış bir ülke olarak mı yoksa içi boş sayılara takılıp kalarak mı?

85


Bilirsiniz, ülkece simge sayıları ve yıldönümlerini temcit pilavı gibi dillendirmeye bayılır ama içini dolduramayız.

Cumhuriyetin 85. yılı. Kanalın biri dansöz oynatarak Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken, bir başkası Tuğba Ekinci’nin Kondom şarkısına bayrak sallatıyor.


Yapış yapış bir vıcıklık, kaskatı bir çamur zift gibi kaplıyor günü.


Gazetelere gömülüyorum.


Adli Tıp, 14 yaşındaki kızı annesinin de icazetiyle okşayıp öpen Üzmez’i tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktıracak bir rapor hazırlıyor. Gerekçe, Üzmez ile çocuk kapatmasının arasındaki ilişkinin alan razı satan razı tabir edilen cinsten olması ve çocuk kapatmanın psikojojisinin aslında sanıldığı kadar vahim bulunmaması. Durum böyleyken, kendi bedeninin hakkını koruma gibi bir derdi olmayanların, çocuğunu becerenlerden aldığı 3-5 kuruşla, kıçı kırık dört duvarla sesini kesip oturan ana-babaların hakkını Türk Hukuku koruyacak değil. Üzmez paşa paşa salınıyor. 2 gündür TV'den TV'ye koşup adetten kesilenlerin kadın yapılabileceğini(!) buyuruyor. Davadan da beraati yakındır muhtemelen.


Bu "kadın yapma" mevzusu da ayrı bir vaka hani. Çocuklara seri tecavüzden yakalanan ve tenor olup da nasıl bu haltları karıştırabileceği üzerinde günlerce kafa yorulan vatandaş da "nasılsa kadın olacaklardı." diye buyurmuştu hatırlarsanız. "Kadın yapmak", kadının üzerine abanıp ne halt yemeğe orada olduğunu bir türlü anlamadığım lanet olası bir zarı yırtmak demek. "Kadın olmak" ise bu kokuşmuş beyinlerin arasında yapayalnız varolmaya çalışmak demek. Öyle ki kıçınıza geçirdiğiniz alelade bir kot pantolonla bile sizi örseleyip gururunuzu alaşağı ediyorlar. Tecavüz davaları kadının kot pantolon giydiği gerekçesi ile tecavüzcünün aklanmasıyla sonuçlanıyor. Bu kot pantolon denen şey, Amerika’nın şalvarı olduğu kadar, kadın kısmının da bekaret kemeri anlaşılan.


Dijitürk adlı yayın platfomu, lig maçlarının izinsiz yayınlandığı gerekesi ile ilgili siteye bir dava açıyor ve hikmetinden sual olunmaz yüce mahkeme onbinlerce websitesine altyapı sağlayan Blogger’ı 4 gün boyunca engelliyor. Ulaştırma Bakanı Yıldırım, mahkemeler bu konuda ihtisaslaşmamış olduğundan bu sorunları yaşamaktayız diye açıklama yapıyor. Yani, bilgi edinme hakkı ya da haber alma özgürlüğüne kasıt olduğu gibi savlar yalnızca devletini milletini sevmeyen bir kısım şahsın münferit ve hezeyanlı fikirleri.



Onun dışında Ergenekon, kriz, savaş…


Tuğba Ekinci haklı galiba, hepimize birer kondom ki artık üremeyelim.


Çoktan üremiş ve de üretilmiş olan biz gibiler de toplaşıp bütün bu şükela ortamda Boğaz kıyısında havai fişek gösterisi seyredip Bağımsız(!) Cumhuriyet’in 85. yılını coşku ile kutlayalım, Çankaya'da verilecek resepsiyonda kim ne renk smokin giyecek onu tartışıp duralım. Bu arada yıllar yılları kovalasın, Cumhuriyet 100 yaşına bassın ama ülke 10. Yıl Marşı'ndan bir adım daha ilerleyememiş olsun. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet nasıl yaşar? Bu denli yıpranmış, temellerinden çürümüş ve geri kalmış bir ülke olarak mı yoksa içi boş sayılara takılıp kalarak mı?

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons