30 Mayıs 2007 Çarşamba

Taş Ocağına Hayır


Görselin üzerine tıklayınız

Taş Ocağına Hayır


Görselin üzerine tıklayınız

Taş Ocağına Hayır


Görselin üzerine tıklayınız

29 Mayıs 2007 Salı

yorumsuz !/ The Kominas


Linda’nın yukarıdaki fotoğrafını gördüğümde aklıma trenden inip eve doğru yürürken gördüğüm türbanlı kız geldi. Kargo pantolonunun paçalarını ayak bileklerinde sıkmış ve pahalı converselerin içinde sokmuş, üzerinde gayet hoş bir spor ceket ve altta beyaz bir atlet. Başında ise çingene pembesinin bir açık tonunda ve parlak renkli bir türban, altından sıkıca bağlanmış beyaz bir tane daha görünüyor. Dün akşamdan beri aklıma geldikçe Linda’nın çektiği bu fotoğrafın karşısına geçip bakıyorum, uzun bir kazak üzerine atlet, uzun etek üzerine mini etek ve türban. Çok protest bir giysi doğrusu, kollar ve bacaklar açıkta kalmadan da mini etek ve açık bir t-shirt’ün keyfini sürmek istemiş bu kızcağız ya da işin ucunda birilerine karşı gelmek/ tabuları yıkmak var ama sınırlar dahilinde. Çırılçıplak soyunsa bu kadar etkili olamazdı doğrusu.


Pakistanlıları kızdırmayın yoksa üzerinize müzikle saldırırlar



Yalnızca kılık kıyafet değil, müzik de bir başkaldırı aracı olarak kullanılmaya başlandı son zamanlarda. Gaykedi’nin 8 Mayıs’ta Pakistanlı punk grubu The Kominas’tan bahsetmesi ilgimi cezbetmiş, yaptıkları müziği merak etmiştim. Myspace sayesinde 4 şarkısını dinleyebildim. (hala dinliyorum). Grubun solisti Basim Usmani yaptıkları müziği “Ramones ile Black Sabbath arasında bir yer” olarak tanımlıyor. Ayrıca Hinduzim’den ve Bolivud’dan da (Hint Sineması) besleniyorlar. The Kominas, anglo-saksonların dünyanın geri kalanına “bok” muamelesini reva görmesine s.ktiri çekiyor. Kendilerini tanıttıkları sayfada karşı çıktıkları ayrımcılığı şöyle özetliyorlar: “After being offered roles as diverse as Islamist hijackers, Turkish immigrants, and Iroquois hooligans, it was cleat that Hollywood didn't smile upon the olive skinned.” (İslamcı korsan, Türk göçmen ve Iraklı serseri gibi roller üzerimize yapıştığından beri Holivud’un esmer tenli vatandaşları tasvip etmeyeceği gayet açıktı.) Gerçekten çok doğru, Holivud filmlerinin 70-80'li yıllarda düşman prototipi olarak komünist rejimi göstermesinin yerini son dönemde müslüman terörist tiplemelerine bırakmasını tesadüf sanıyorsanız derin uykudasınız demektir. Holivud'un dahi yönetmenleri hiçbir senaryoyu boşa kaleme almıyor. İzleyenler yalnızca eğlenceli bir-iki saat geçirdiklerini sansalar da dünyanın en harkulade kitle iletişim aracı sinema mesajını çoktan aklın karanlıklarına itmiş oluyor. Film üzeri/arası /sonunda ise eli kanlı Coca-Cola'nın, sömürgen Nike'ın veya diğer büyüklerin sanal reklam uygulamaları bilinçaltında kendine yer buluyor ve izleyici reklam arasında kana kana su içmek yerine "pop art" harikası şişedeki şekerli asidi yudumluyor ya da koşarak bir çift papuç alıyor. (kolanın susuzluğu gidermediği de bir gerçek.) The Kominas, kalk borazanını çalmayı ihmal etmiyor: "Muslims, Wake Up!" The Kominas'ı takdir etmek için bir sebep de aynayı batı toplumuna olduğu kadar kendilerine çevirmeyi de iyi biliyor olmaları: “Rumi was a Homo” (Mevlana bir Homoydu) adlı şarkıları ile Amerika’daki Müslüman topluluğun homofobikliğini de itinayla protesto ediyorlar.


The Kominas üyeleri Michael Muhammad Knight'ın "The Taqwacores" adlı kitabında yer alan bir kurmaca öyküden etkilenerek müzik yapmaya başlamış. Kurmaca öyküde, kahramanlardan birinin Kuran'a işeyip sonra açıp okuması, aslında peçeli bir Müslüman kızın seyirciler önünde oral seks (bunu şimdi böylece yazdık ya, google neler yollayacak kimbilir) yapması gibi bölümler var.Kimileri kendi içinde çelişki de barındırsa hem kapanırım hem mini eteğimi giyip çıkarım diyor, kimisi de The Kominas gibi dünya düzenine sövüp sayıyor. Korku dağları sardı, G8’ler kapandıkça kapanıyor. Korku, daha çok paranoyaklık getiriyor. O paranoyaklıktan feyz alanlar da seslerini yükselttikçe yükseltiyor.

Yazı: Ezgi

Fotoğraf: Linda

Bağlantılar:

The Kominas Hakkında Bilgi: http://sinsanctuary.com/kominas/bio.php

Vikipedia’da The Kominas: http://en.wikipedia.org/wiki/The_Kominas

Myspace Mucizesi: http://www.myspace.com/thekominas

MTV: http://www.mtvdesi.com/news/story.jhtml?id=1527713

Radikal Gazetesi Haberi: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219756

yorumsuz !/ The Kominas


Linda’nın yukarıdaki fotoğrafını gördüğümde aklıma trenden inip eve doğru yürürken gördüğüm türbanlı kız geldi. Kargo pantolonunun paçalarını ayak bileklerinde sıkmış ve pahalı converselerin içinde sokmuş, üzerinde gayet hoş bir spor ceket ve altta beyaz bir atlet. Başında ise çingene pembesinin bir açık tonunda ve parlak renkli bir türban, altından sıkıca bağlanmış beyaz bir tane daha görünüyor. Dün akşamdan beri aklıma geldikçe Linda’nın çektiği bu fotoğrafın karşısına geçip bakıyorum, uzun bir kazak üzerine atlet, uzun etek üzerine mini etek ve türban. Çok protest bir giysi doğrusu, kollar ve bacaklar açıkta kalmadan da mini etek ve açık bir t-shirt’ün keyfini sürmek istemiş bu kızcağız ya da işin ucunda birilerine karşı gelmek/ tabuları yıkmak var ama sınırlar dahilinde. Çırılçıplak soyunsa bu kadar etkili olamazdı doğrusu.


Pakistanlıları kızdırmayın yoksa üzerinize müzikle saldırırlar



Yalnızca kılık kıyafet değil, müzik de bir başkaldırı aracı olarak kullanılmaya başlandı son zamanlarda. Gaykedi’nin 8 Mayıs’ta Pakistanlı punk grubu The Kominas’tan bahsetmesi ilgimi cezbetmiş, yaptıkları müziği merak etmiştim. Myspace sayesinde 4 şarkısını dinleyebildim. (hala dinliyorum). Grubun solisti Basim Usmani yaptıkları müziği “Ramones ile Black Sabbath arasında bir yer” olarak tanımlıyor. Ayrıca Hinduzim’den ve Bolivud’dan da (Hint Sineması) besleniyorlar. The Kominas, anglo-saksonların dünyanın geri kalanına “bok” muamelesini reva görmesine s.ktiri çekiyor. Kendilerini tanıttıkları sayfada karşı çıktıkları ayrımcılığı şöyle özetliyorlar: “After being offered roles as diverse as Islamist hijackers, Turkish immigrants, and Iroquois hooligans, it was cleat that Hollywood didn't smile upon the olive skinned.” (İslamcı korsan, Türk göçmen ve Iraklı serseri gibi roller üzerimize yapıştığından beri Holivud’un esmer tenli vatandaşları tasvip etmeyeceği gayet açıktı.) Gerçekten çok doğru, Holivud filmlerinin 70-80'li yıllarda düşman prototipi olarak komünist rejimi göstermesinin yerini son dönemde müslüman terörist tiplemelerine bırakmasını tesadüf sanıyorsanız derin uykudasınız demektir. Holivud'un dahi yönetmenleri hiçbir senaryoyu boşa kaleme almıyor. İzleyenler yalnızca eğlenceli bir-iki saat geçirdiklerini sansalar da dünyanın en harkulade kitle iletişim aracı sinema mesajını çoktan aklın karanlıklarına itmiş oluyor. Film üzeri/arası /sonunda ise eli kanlı Coca-Cola'nın, sömürgen Nike'ın veya diğer büyüklerin sanal reklam uygulamaları bilinçaltında kendine yer buluyor ve izleyici reklam arasında kana kana su içmek yerine "pop art" harikası şişedeki şekerli asidi yudumluyor ya da koşarak bir çift papuç alıyor. (kolanın susuzluğu gidermediği de bir gerçek.) The Kominas, kalk borazanını çalmayı ihmal etmiyor: "Muslims, Wake Up!" The Kominas'ı takdir etmek için bir sebep de aynayı batı toplumuna olduğu kadar kendilerine çevirmeyi de iyi biliyor olmaları: “Rumi was a Homo” (Mevlana bir Homoydu) adlı şarkıları ile Amerika’daki Müslüman topluluğun homofobikliğini de itinayla protesto ediyorlar.


The Kominas üyeleri Michael Muhammad Knight'ın "The Taqwacores" adlı kitabında yer alan bir kurmaca öyküden etkilenerek müzik yapmaya başlamış. Kurmaca öyküde, kahramanlardan birinin Kuran'a işeyip sonra açıp okuması, aslında peçeli bir Müslüman kızın seyirciler önünde oral seks (bunu şimdi böylece yazdık ya, google neler yollayacak kimbilir) yapması gibi bölümler var.Kimileri kendi içinde çelişki de barındırsa hem kapanırım hem mini eteğimi giyip çıkarım diyor, kimisi de The Kominas gibi dünya düzenine sövüp sayıyor. Korku dağları sardı, G8’ler kapandıkça kapanıyor. Korku, daha çok paranoyaklık getiriyor. O paranoyaklıktan feyz alanlar da seslerini yükselttikçe yükseltiyor.

Yazı: Ezgi

Fotoğraf: Linda

Bağlantılar:

The Kominas Hakkında Bilgi: http://sinsanctuary.com/kominas/bio.php

Vikipedia’da The Kominas: http://en.wikipedia.org/wiki/The_Kominas

Myspace Mucizesi: http://www.myspace.com/thekominas

MTV: http://www.mtvdesi.com/news/story.jhtml?id=1527713

Radikal Gazetesi Haberi: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219756

yorumsuz !/ The Kominas


Linda’nın yukarıdaki fotoğrafını gördüğümde aklıma trenden inip eve doğru yürürken gördüğüm türbanlı kız geldi. Kargo pantolonunun paçalarını ayak bileklerinde sıkmış ve pahalı converselerin içinde sokmuş, üzerinde gayet hoş bir spor ceket ve altta beyaz bir atlet. Başında ise çingene pembesinin bir açık tonunda ve parlak renkli bir türban, altından sıkıca bağlanmış beyaz bir tane daha görünüyor. Dün akşamdan beri aklıma geldikçe Linda’nın çektiği bu fotoğrafın karşısına geçip bakıyorum, uzun bir kazak üzerine atlet, uzun etek üzerine mini etek ve türban. Çok protest bir giysi doğrusu, kollar ve bacaklar açıkta kalmadan da mini etek ve açık bir t-shirt’ün keyfini sürmek istemiş bu kızcağız ya da işin ucunda birilerine karşı gelmek/ tabuları yıkmak var ama sınırlar dahilinde. Çırılçıplak soyunsa bu kadar etkili olamazdı doğrusu.


Pakistanlıları kızdırmayın yoksa üzerinize müzikle saldırırlar



Yalnızca kılık kıyafet değil, müzik de bir başkaldırı aracı olarak kullanılmaya başlandı son zamanlarda. Gaykedi’nin 8 Mayıs’ta Pakistanlı punk grubu The Kominas’tan bahsetmesi ilgimi cezbetmiş, yaptıkları müziği merak etmiştim. Myspace sayesinde 4 şarkısını dinleyebildim. (hala dinliyorum). Grubun solisti Basim Usmani yaptıkları müziği “Ramones ile Black Sabbath arasında bir yer” olarak tanımlıyor. Ayrıca Hinduzim’den ve Bolivud’dan da (Hint Sineması) besleniyorlar. The Kominas, anglo-saksonların dünyanın geri kalanına “bok” muamelesini reva görmesine s.ktiri çekiyor. Kendilerini tanıttıkları sayfada karşı çıktıkları ayrımcılığı şöyle özetliyorlar: “After being offered roles as diverse as Islamist hijackers, Turkish immigrants, and Iroquois hooligans, it was cleat that Hollywood didn't smile upon the olive skinned.” (İslamcı korsan, Türk göçmen ve Iraklı serseri gibi roller üzerimize yapıştığından beri Holivud’un esmer tenli vatandaşları tasvip etmeyeceği gayet açıktı.) Gerçekten çok doğru, Holivud filmlerinin 70-80'li yıllarda düşman prototipi olarak komünist rejimi göstermesinin yerini son dönemde müslüman terörist tiplemelerine bırakmasını tesadüf sanıyorsanız derin uykudasınız demektir. Holivud'un dahi yönetmenleri hiçbir senaryoyu boşa kaleme almıyor. İzleyenler yalnızca eğlenceli bir-iki saat geçirdiklerini sansalar da dünyanın en harkulade kitle iletişim aracı sinema mesajını çoktan aklın karanlıklarına itmiş oluyor. Film üzeri/arası /sonunda ise eli kanlı Coca-Cola'nın, sömürgen Nike'ın veya diğer büyüklerin sanal reklam uygulamaları bilinçaltında kendine yer buluyor ve izleyici reklam arasında kana kana su içmek yerine "pop art" harikası şişedeki şekerli asidi yudumluyor ya da koşarak bir çift papuç alıyor. (kolanın susuzluğu gidermediği de bir gerçek.) The Kominas, kalk borazanını çalmayı ihmal etmiyor: "Muslims, Wake Up!" The Kominas'ı takdir etmek için bir sebep de aynayı batı toplumuna olduğu kadar kendilerine çevirmeyi de iyi biliyor olmaları: “Rumi was a Homo” (Mevlana bir Homoydu) adlı şarkıları ile Amerika’daki Müslüman topluluğun homofobikliğini de itinayla protesto ediyorlar.


The Kominas üyeleri Michael Muhammad Knight'ın "The Taqwacores" adlı kitabında yer alan bir kurmaca öyküden etkilenerek müzik yapmaya başlamış. Kurmaca öyküde, kahramanlardan birinin Kuran'a işeyip sonra açıp okuması, aslında peçeli bir Müslüman kızın seyirciler önünde oral seks (bunu şimdi böylece yazdık ya, google neler yollayacak kimbilir) yapması gibi bölümler var.Kimileri kendi içinde çelişki de barındırsa hem kapanırım hem mini eteğimi giyip çıkarım diyor, kimisi de The Kominas gibi dünya düzenine sövüp sayıyor. Korku dağları sardı, G8’ler kapandıkça kapanıyor. Korku, daha çok paranoyaklık getiriyor. O paranoyaklıktan feyz alanlar da seslerini yükselttikçe yükseltiyor.

Yazı: Ezgi

Fotoğraf: Linda

Bağlantılar:

The Kominas Hakkında Bilgi: http://sinsanctuary.com/kominas/bio.php

Vikipedia’da The Kominas: http://en.wikipedia.org/wiki/The_Kominas

Myspace Mucizesi: http://www.myspace.com/thekominas

MTV: http://www.mtvdesi.com/news/story.jhtml?id=1527713

Radikal Gazetesi Haberi: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219756

28 Mayıs 2007 Pazartesi

Lüzumsuzsa Söndür/ Altüst


Geçen yazdan beri hayatımdaki fazlalıkları atıyorum. Geçen seneye kadar canlısını bırak cansız fazlalıklara dahi yaşanmışlık etiketi yapıştırır, kıyamazdım çöpe yollamaya. Çok eski sinema biletleri, 99 yılında 16 yaşında bir stajyerken en platoniğinden aşık olduğum adamın eli değdi diye yıllarca oradan oraya taşıdığım mavi renkli highlight’ı (bundan en alasından saplantı senaryosu çıkar), epeski t-shirtler’i, yırtık pantolonları, yeni de olsa tek bir kez bile giyip kokumu sindirmediğim giysileri… Denize döktüm. Geçen yazdan beri hafifleme ihtiyacı duyuyorum. Önce ani bir kararla canlı fazlalıklardan başladım atmaya. Kıydım birbir hak etmeyenlere. Çıktılar birbir hayatımdan. Güzel de oldu, yeni tanışlara yer açıldı. Canlıları atmak, cansızlardan daha kolay oldu ne hikmetse. İki hafta önce ayırdım cansız fazlalıkları da. İşe yarar olanları hatıra diye dağıttım ona buna. Kalanını gözümü kapatıp döktüm denize. “Kurtuldum!” diye içinden uçan balon çıkaran reklam kadını gibi hafifledim. Biraz da olsa. Yine de başım kalabalık. Altüst’ün “Lüzumsuzsa Söndür” demosunu dinleyince geldi aklıma: lüzumsuzları ya söndürmek ya atmak gerekir. Kimsenin/hiçbir şeyin hamallığını yapmamak gerekir.


Tıkandım burada. Fazla kişisel giriş paragrafının dümenini 2006’da Muğla’dan yükselen Altüst’e kırmam lazım. Demonun adından dolayı ilgimi cezbettiğini söylememe lüzum yok sanırım. Daha kasım ayında doğmuş Altüst, parmak hesabı yaptım: tam 7 aylıklar. Yaptıkları müzik yepisyeni bir grup için gayet temelli. Az biraz Feridun Düzağaç etkisi hissediliyor. Feridun kuşkusuz çok iyi söz yazıyor. Kızmaca, darılmaca yok, Altüst’ün şarkı sözleri çiğ kalmış, al dente pişmiş. Biraz daha ateşte tutmaları, hatta hafif dibini tutturup karamelimsi bir tat eklemeleri lazım. Sözleri ne kadar boğaza takılır, boğulma hissi verirse o denli iyidir şarkı bana göre. “Al Yüreğimi” kendinden kurtulmayı ölmekle bir tutan bir şarkı olması münasebetiyle müziğini pek beğensem de kendimden uzak tutacağım bir parça. Sözler fazla klişe. “Düşmüştüm” girişiyle taverna müziğini andırıyor, arabesk-fantezi havalı. Bir daha elim çal tuşuna gitmez. “Işık” benim naçizane bir dinleyici olarak Altüst tünelinde ışık gördüğüm şarkı. 2005’in Küçük Şarkı Evreni’ nden kopup gelen Aydilge’nin vokaliyle desteklenen şarkı yine “kaçmak” üzerine. Arabeskten gayet uzak, fiyakalı gitar rifleriyle bezeli bir çalışma. Sözlerinin dibi ise az da olsa tutmuş, iyi olmuş. “Fark etmeyeceksin” ise “Işık”ın kuyruğuna ekleyip Altüst’ün yeni işlerini beklemeye çekilirken dinlenebilecek bir şarkı. Ne yalan söyleyeyim, bir-iki dinleyişte dile bile takılıyor.


Altüst şarkılarında “kurtulmak” temasını çok kullanan bir müzika grubu. Lüzumsuzlara savaş açtıklarından dolayı da ilgimizi cezbediyorlar. Müzikler dikkat çekici ama sözler ne zaman ki yemeden önce üfleyeceğimiz sıcaklığa ulaşır, işte o zaman tadından yenmez. Biz de yemeyip yanında yatarız, uyumadan önce dinleriz.


Demolarını ucundan tatmak için: http://www.herkesdinlesin.com/altust

Altüst Website: http://www.altust.org/

Myspace mucizesi: http://www.myspace.com/altust


Ek: The Modern Way'de belirtildiğine göre "Wristcutters" diyarına giden Jeff Buckley, şarkıları eşliğinde anılacakmış. Yarın (29 Mayıs) saat 22:00'da, Peyote'de gerçekleşecek bu geceyi Jeff'e olan nadide sevgim münasebetiyle aktarmayı bir borç biliyorum. Orada olamayacak olsam da "Lover, You Should Have Come Over" melodileri İstanbul semalarında yükselmeye başladığında başımı kaldırıp yıldızlara selam çakarım.

Lüzumsuzsa Söndür/ Altüst


Geçen yazdan beri hayatımdaki fazlalıkları atıyorum. Geçen seneye kadar canlısını bırak cansız fazlalıklara dahi yaşanmışlık etiketi yapıştırır, kıyamazdım çöpe yollamaya. Çok eski sinema biletleri, 99 yılında 16 yaşında bir stajyerken en platoniğinden aşık olduğum adamın eli değdi diye yıllarca oradan oraya taşıdığım mavi renkli highlight’ı (bundan en alasından saplantı senaryosu çıkar), epeski t-shirtler’i, yırtık pantolonları, yeni de olsa tek bir kez bile giyip kokumu sindirmediğim giysileri… Denize döktüm. Geçen yazdan beri hafifleme ihtiyacı duyuyorum. Önce ani bir kararla canlı fazlalıklardan başladım atmaya. Kıydım birbir hak etmeyenlere. Çıktılar birbir hayatımdan. Güzel de oldu, yeni tanışlara yer açıldı. Canlıları atmak, cansızlardan daha kolay oldu ne hikmetse. İki hafta önce ayırdım cansız fazlalıkları da. İşe yarar olanları hatıra diye dağıttım ona buna. Kalanını gözümü kapatıp döktüm denize. “Kurtuldum!” diye içinden uçan balon çıkaran reklam kadını gibi hafifledim. Biraz da olsa. Yine de başım kalabalık. Altüst’ün “Lüzumsuzsa Söndür” demosunu dinleyince geldi aklıma: lüzumsuzları ya söndürmek ya atmak gerekir. Kimsenin/hiçbir şeyin hamallığını yapmamak gerekir.


Tıkandım burada. Fazla kişisel giriş paragrafının dümenini 2006’da Muğla’dan yükselen Altüst’e kırmam lazım. Demonun adından dolayı ilgimi cezbettiğini söylememe lüzum yok sanırım. Daha kasım ayında doğmuş Altüst, parmak hesabı yaptım: tam 7 aylıklar. Yaptıkları müzik yepisyeni bir grup için gayet temelli. Az biraz Feridun Düzağaç etkisi hissediliyor. Feridun kuşkusuz çok iyi söz yazıyor. Kızmaca, darılmaca yok, Altüst’ün şarkı sözleri çiğ kalmış, al dente pişmiş. Biraz daha ateşte tutmaları, hatta hafif dibini tutturup karamelimsi bir tat eklemeleri lazım. Sözleri ne kadar boğaza takılır, boğulma hissi verirse o denli iyidir şarkı bana göre. “Al Yüreğimi” kendinden kurtulmayı ölmekle bir tutan bir şarkı olması münasebetiyle müziğini pek beğensem de kendimden uzak tutacağım bir parça. Sözler fazla klişe. “Düşmüştüm” girişiyle taverna müziğini andırıyor, arabesk-fantezi havalı. Bir daha elim çal tuşuna gitmez. “Işık” benim naçizane bir dinleyici olarak Altüst tünelinde ışık gördüğüm şarkı. 2005’in Küçük Şarkı Evreni’ nden kopup gelen Aydilge’nin vokaliyle desteklenen şarkı yine “kaçmak” üzerine. Arabeskten gayet uzak, fiyakalı gitar rifleriyle bezeli bir çalışma. Sözlerinin dibi ise az da olsa tutmuş, iyi olmuş. “Fark etmeyeceksin” ise “Işık”ın kuyruğuna ekleyip Altüst’ün yeni işlerini beklemeye çekilirken dinlenebilecek bir şarkı. Ne yalan söyleyeyim, bir-iki dinleyişte dile bile takılıyor.


Altüst şarkılarında “kurtulmak” temasını çok kullanan bir müzika grubu. Lüzumsuzlara savaş açtıklarından dolayı da ilgimizi cezbediyorlar. Müzikler dikkat çekici ama sözler ne zaman ki yemeden önce üfleyeceğimiz sıcaklığa ulaşır, işte o zaman tadından yenmez. Biz de yemeyip yanında yatarız, uyumadan önce dinleriz.


Demolarını ucundan tatmak için: http://www.herkesdinlesin.com/altust

Altüst Website: http://www.altust.org/

Myspace mucizesi: http://www.myspace.com/altust


Ek: The Modern Way'de belirtildiğine göre "Wristcutters" diyarına giden Jeff Buckley, şarkıları eşliğinde anılacakmış. Yarın (29 Mayıs) saat 22:00'da, Peyote'de gerçekleşecek bu geceyi Jeff'e olan nadide sevgim münasebetiyle aktarmayı bir borç biliyorum. Orada olamayacak olsam da "Lover, You Should Have Come Over" melodileri İstanbul semalarında yükselmeye başladığında başımı kaldırıp yıldızlara selam çakarım.

Lüzumsuzsa Söndür/ Altüst


Geçen yazdan beri hayatımdaki fazlalıkları atıyorum. Geçen seneye kadar canlısını bırak cansız fazlalıklara dahi yaşanmışlık etiketi yapıştırır, kıyamazdım çöpe yollamaya. Çok eski sinema biletleri, 99 yılında 16 yaşında bir stajyerken en platoniğinden aşık olduğum adamın eli değdi diye yıllarca oradan oraya taşıdığım mavi renkli highlight’ı (bundan en alasından saplantı senaryosu çıkar), epeski t-shirtler’i, yırtık pantolonları, yeni de olsa tek bir kez bile giyip kokumu sindirmediğim giysileri… Denize döktüm. Geçen yazdan beri hafifleme ihtiyacı duyuyorum. Önce ani bir kararla canlı fazlalıklardan başladım atmaya. Kıydım birbir hak etmeyenlere. Çıktılar birbir hayatımdan. Güzel de oldu, yeni tanışlara yer açıldı. Canlıları atmak, cansızlardan daha kolay oldu ne hikmetse. İki hafta önce ayırdım cansız fazlalıkları da. İşe yarar olanları hatıra diye dağıttım ona buna. Kalanını gözümü kapatıp döktüm denize. “Kurtuldum!” diye içinden uçan balon çıkaran reklam kadını gibi hafifledim. Biraz da olsa. Yine de başım kalabalık. Altüst’ün “Lüzumsuzsa Söndür” demosunu dinleyince geldi aklıma: lüzumsuzları ya söndürmek ya atmak gerekir. Kimsenin/hiçbir şeyin hamallığını yapmamak gerekir.


Tıkandım burada. Fazla kişisel giriş paragrafının dümenini 2006’da Muğla’dan yükselen Altüst’e kırmam lazım. Demonun adından dolayı ilgimi cezbettiğini söylememe lüzum yok sanırım. Daha kasım ayında doğmuş Altüst, parmak hesabı yaptım: tam 7 aylıklar. Yaptıkları müzik yepisyeni bir grup için gayet temelli. Az biraz Feridun Düzağaç etkisi hissediliyor. Feridun kuşkusuz çok iyi söz yazıyor. Kızmaca, darılmaca yok, Altüst’ün şarkı sözleri çiğ kalmış, al dente pişmiş. Biraz daha ateşte tutmaları, hatta hafif dibini tutturup karamelimsi bir tat eklemeleri lazım. Sözleri ne kadar boğaza takılır, boğulma hissi verirse o denli iyidir şarkı bana göre. “Al Yüreğimi” kendinden kurtulmayı ölmekle bir tutan bir şarkı olması münasebetiyle müziğini pek beğensem de kendimden uzak tutacağım bir parça. Sözler fazla klişe. “Düşmüştüm” girişiyle taverna müziğini andırıyor, arabesk-fantezi havalı. Bir daha elim çal tuşuna gitmez. “Işık” benim naçizane bir dinleyici olarak Altüst tünelinde ışık gördüğüm şarkı. 2005’in Küçük Şarkı Evreni’ nden kopup gelen Aydilge’nin vokaliyle desteklenen şarkı yine “kaçmak” üzerine. Arabeskten gayet uzak, fiyakalı gitar rifleriyle bezeli bir çalışma. Sözlerinin dibi ise az da olsa tutmuş, iyi olmuş. “Fark etmeyeceksin” ise “Işık”ın kuyruğuna ekleyip Altüst’ün yeni işlerini beklemeye çekilirken dinlenebilecek bir şarkı. Ne yalan söyleyeyim, bir-iki dinleyişte dile bile takılıyor.


Altüst şarkılarında “kurtulmak” temasını çok kullanan bir müzika grubu. Lüzumsuzlara savaş açtıklarından dolayı da ilgimizi cezbediyorlar. Müzikler dikkat çekici ama sözler ne zaman ki yemeden önce üfleyeceğimiz sıcaklığa ulaşır, işte o zaman tadından yenmez. Biz de yemeyip yanında yatarız, uyumadan önce dinleriz.


Demolarını ucundan tatmak için: http://www.herkesdinlesin.com/altust

Altüst Website: http://www.altust.org/

Myspace mucizesi: http://www.myspace.com/altust


Ek: The Modern Way'de belirtildiğine göre "Wristcutters" diyarına giden Jeff Buckley, şarkıları eşliğinde anılacakmış. Yarın (29 Mayıs) saat 22:00'da, Peyote'de gerçekleşecek bu geceyi Jeff'e olan nadide sevgim münasebetiyle aktarmayı bir borç biliyorum. Orada olamayacak olsam da "Lover, You Should Have Come Over" melodileri İstanbul semalarında yükselmeye başladığında başımı kaldırıp yıldızlara selam çakarım.

26 Mayıs 2007 Cumartesi

İstanbul'a Sinematek Yakışır


2010 Kültür Başkenti İstanbul’un kültür-sanat dinamiğinde en büyük eksiği sizce nedir? Bu soruyu benim yanıtlamam gerekirse dünya sinemasından yapıtların arşivlendiği, izleyiciyle paylaşıldığı, tartışmaya açıldığı bir Sinematek’in olmayışı İstanbul’un büyük bir eksiği, düzeltiyorum, büyük bir ayıbıdır.

1960’ların nispeten özgürlükçü ve umut dolu ortamının etkisiyle 1965 yılında değerli yazar, araştırmacı ve düşünce adamı Onat Kutlar’ın öncülüğünde İstanbul’da ilk Sinematek’in açıldığını biliyor muydunuz? Dünya sinemasının en seçkin örneklerinin gösterildiği, tartışıldığı, genç sinemacıların yetişmesini amaçlayan kurum 11 yıl boyunca Onat Kutlar tarafından yönetilir. Türkiye’de ve dolayısıyla Türk Sineması’nda umut dolu yıllardır 60’lar. Toplumun baş etmek zorunda olduğu ağır koşullardan ve göçlerden bahseden filmler ardı ardına gelir ama anlatılan öykülerde umut hep ön plandadır. “Herşeye rağmen umut fakirin ekmeği, ye babam ye!” denebilen yıllardır 60’lı yıllar. Belki de bu nedenle 1960-1970 arası Türk Sinema tarihinin altın çağı olarak adlandırılır. Daha da önemlisi bütün kısıtlı imkanlara rağmen İstanbul’un Sinematek’i vardır…


Sinematek serüveni 12 Eylül 1980 darbesinin kara bulutları Türkiye’nin başında dolanmaya başlayana kadar sürer. Onat Kutlar “Sinema Bir Şenliktir” adlı kitabında “..Sinematek serüveni 12 Eylül 1980'de silâh zoruyla noktalandı. Ama film sürüyor. İstanbul Uluslararası Film Festivalinde ve genç sinemaseverlerin düşlerinde, İnatla, umutla ve keyifle. Bu kitapta okuyacağınız yazılar, bu uzun filmden izlenimlerdir; o 'aşk, ateş ve anarşi günleri' neden benimle birlikte altın çıkaranlara bir merhaba'dır.” satırlarıyla anlatır İstanbul’un en değerli hazinelerinden birinin kaybedilişini. Sene 2007, 80 yılında doğan darbe çocuklarının yaşı neredeyse 30’a geldi dayandı ama 47 yıl öncesinin kısıtlı koşullarında kotarılabilmiş Sinematek kurumu için bir girişim hala ortada yok. Alternatif-İstanbul’un yan menüsünde bulunan “Dünya’daki Sinematekler” başlığı altındaki linklere her bakışımda bu ayıbımız geliyor aklıma. Sinematek görevini üniversiteler ve kültür merkezleri bir ölçüde görmeye çalışsa da yeterli gelmiyor, Yeditepe kallavi bir Sinematek’i çoktandır hak ediyor. Aslında 12 Eylül 2005 yılında Levent Kültür Merkezi'nde Sinematek'in yeniden açıldığı ile ilgili kimi haberler okumuştum. Açılan bu merkez sahipsiz mi bırakıldı, yeterince tanıtılmadı mı ya da ne sorun yaşadı ki adı sanı duyulmaz, sözü geçmez, ayda bir etkinlikle yetinir oldu? İstanbul'a yakışır bir Sinematek girişiminin temelleri halihazırda atılmış durumdaysa geliştirmek için taşın altına elimizi sokmak lazım. Sinematek gibi bir kurumun doğru çalıştığı taktirde İstanbullular tarafından sahipsiz bırakılacağına inanmıyorum.

Ek: Konu hakkında bilgisi olanların bana yazmasını önemle rica ederim. Sinematek projelerinde yer almak, tartışmalara katılmak ya da bilgi alışverişinde bulunmak istiyorum.

Bağlantılar: http://www.cinematheque.fr/

http://hcl.harvard.edu/hfa/

http://www.sfcinematheque.org/

http://www.cinematheque.ch/


İstanbul'a Sinematek Yakışır


2010 Kültür Başkenti İstanbul’un kültür-sanat dinamiğinde en büyük eksiği sizce nedir? Bu soruyu benim yanıtlamam gerekirse dünya sinemasından yapıtların arşivlendiği, izleyiciyle paylaşıldığı, tartışmaya açıldığı bir Sinematek’in olmayışı İstanbul’un büyük bir eksiği, düzeltiyorum, büyük bir ayıbıdır.

1960’ların nispeten özgürlükçü ve umut dolu ortamının etkisiyle 1965 yılında değerli yazar, araştırmacı ve düşünce adamı Onat Kutlar’ın öncülüğünde İstanbul’da ilk Sinematek’in açıldığını biliyor muydunuz? Dünya sinemasının en seçkin örneklerinin gösterildiği, tartışıldığı, genç sinemacıların yetişmesini amaçlayan kurum 11 yıl boyunca Onat Kutlar tarafından yönetilir. Türkiye’de ve dolayısıyla Türk Sineması’nda umut dolu yıllardır 60’lar. Toplumun baş etmek zorunda olduğu ağır koşullardan ve göçlerden bahseden filmler ardı ardına gelir ama anlatılan öykülerde umut hep ön plandadır. “Herşeye rağmen umut fakirin ekmeği, ye babam ye!” denebilen yıllardır 60’lı yıllar. Belki de bu nedenle 1960-1970 arası Türk Sinema tarihinin altın çağı olarak adlandırılır. Daha da önemlisi bütün kısıtlı imkanlara rağmen İstanbul’un Sinematek’i vardır…


Sinematek serüveni 12 Eylül 1980 darbesinin kara bulutları Türkiye’nin başında dolanmaya başlayana kadar sürer. Onat Kutlar “Sinema Bir Şenliktir” adlı kitabında “..Sinematek serüveni 12 Eylül 1980'de silâh zoruyla noktalandı. Ama film sürüyor. İstanbul Uluslararası Film Festivalinde ve genç sinemaseverlerin düşlerinde, İnatla, umutla ve keyifle. Bu kitapta okuyacağınız yazılar, bu uzun filmden izlenimlerdir; o 'aşk, ateş ve anarşi günleri' neden benimle birlikte altın çıkaranlara bir merhaba'dır.” satırlarıyla anlatır İstanbul’un en değerli hazinelerinden birinin kaybedilişini. Sene 2007, 80 yılında doğan darbe çocuklarının yaşı neredeyse 30’a geldi dayandı ama 47 yıl öncesinin kısıtlı koşullarında kotarılabilmiş Sinematek kurumu için bir girişim hala ortada yok. Alternatif-İstanbul’un yan menüsünde bulunan “Dünya’daki Sinematekler” başlığı altındaki linklere her bakışımda bu ayıbımız geliyor aklıma. Sinematek görevini üniversiteler ve kültür merkezleri bir ölçüde görmeye çalışsa da yeterli gelmiyor, Yeditepe kallavi bir Sinematek’i çoktandır hak ediyor. Aslında 12 Eylül 2005 yılında Levent Kültür Merkezi'nde Sinematek'in yeniden açıldığı ile ilgili kimi haberler okumuştum. Açılan bu merkez sahipsiz mi bırakıldı, yeterince tanıtılmadı mı ya da ne sorun yaşadı ki adı sanı duyulmaz, sözü geçmez, ayda bir etkinlikle yetinir oldu? İstanbul'a yakışır bir Sinematek girişiminin temelleri halihazırda atılmış durumdaysa geliştirmek için taşın altına elimizi sokmak lazım. Sinematek gibi bir kurumun doğru çalıştığı taktirde İstanbullular tarafından sahipsiz bırakılacağına inanmıyorum.

Ek: Konu hakkında bilgisi olanların bana yazmasını önemle rica ederim. Sinematek projelerinde yer almak, tartışmalara katılmak ya da bilgi alışverişinde bulunmak istiyorum.

Bağlantılar: http://www.cinematheque.fr/

http://hcl.harvard.edu/hfa/

http://www.sfcinematheque.org/

http://www.cinematheque.ch/


İstanbul'a Sinematek Yakışır


2010 Kültür Başkenti İstanbul’un kültür-sanat dinamiğinde en büyük eksiği sizce nedir? Bu soruyu benim yanıtlamam gerekirse dünya sinemasından yapıtların arşivlendiği, izleyiciyle paylaşıldığı, tartışmaya açıldığı bir Sinematek’in olmayışı İstanbul’un büyük bir eksiği, düzeltiyorum, büyük bir ayıbıdır.

1960’ların nispeten özgürlükçü ve umut dolu ortamının etkisiyle 1965 yılında değerli yazar, araştırmacı ve düşünce adamı Onat Kutlar’ın öncülüğünde İstanbul’da ilk Sinematek’in açıldığını biliyor muydunuz? Dünya sinemasının en seçkin örneklerinin gösterildiği, tartışıldığı, genç sinemacıların yetişmesini amaçlayan kurum 11 yıl boyunca Onat Kutlar tarafından yönetilir. Türkiye’de ve dolayısıyla Türk Sineması’nda umut dolu yıllardır 60’lar. Toplumun baş etmek zorunda olduğu ağır koşullardan ve göçlerden bahseden filmler ardı ardına gelir ama anlatılan öykülerde umut hep ön plandadır. “Herşeye rağmen umut fakirin ekmeği, ye babam ye!” denebilen yıllardır 60’lı yıllar. Belki de bu nedenle 1960-1970 arası Türk Sinema tarihinin altın çağı olarak adlandırılır. Daha da önemlisi bütün kısıtlı imkanlara rağmen İstanbul’un Sinematek’i vardır…


Sinematek serüveni 12 Eylül 1980 darbesinin kara bulutları Türkiye’nin başında dolanmaya başlayana kadar sürer. Onat Kutlar “Sinema Bir Şenliktir” adlı kitabında “..Sinematek serüveni 12 Eylül 1980'de silâh zoruyla noktalandı. Ama film sürüyor. İstanbul Uluslararası Film Festivalinde ve genç sinemaseverlerin düşlerinde, İnatla, umutla ve keyifle. Bu kitapta okuyacağınız yazılar, bu uzun filmden izlenimlerdir; o 'aşk, ateş ve anarşi günleri' neden benimle birlikte altın çıkaranlara bir merhaba'dır.” satırlarıyla anlatır İstanbul’un en değerli hazinelerinden birinin kaybedilişini. Sene 2007, 80 yılında doğan darbe çocuklarının yaşı neredeyse 30’a geldi dayandı ama 47 yıl öncesinin kısıtlı koşullarında kotarılabilmiş Sinematek kurumu için bir girişim hala ortada yok. Alternatif-İstanbul’un yan menüsünde bulunan “Dünya’daki Sinematekler” başlığı altındaki linklere her bakışımda bu ayıbımız geliyor aklıma. Sinematek görevini üniversiteler ve kültür merkezleri bir ölçüde görmeye çalışsa da yeterli gelmiyor, Yeditepe kallavi bir Sinematek’i çoktandır hak ediyor. Aslında 12 Eylül 2005 yılında Levent Kültür Merkezi'nde Sinematek'in yeniden açıldığı ile ilgili kimi haberler okumuştum. Açılan bu merkez sahipsiz mi bırakıldı, yeterince tanıtılmadı mı ya da ne sorun yaşadı ki adı sanı duyulmaz, sözü geçmez, ayda bir etkinlikle yetinir oldu? İstanbul'a yakışır bir Sinematek girişiminin temelleri halihazırda atılmış durumdaysa geliştirmek için taşın altına elimizi sokmak lazım. Sinematek gibi bir kurumun doğru çalıştığı taktirde İstanbullular tarafından sahipsiz bırakılacağına inanmıyorum.

Ek: Konu hakkında bilgisi olanların bana yazmasını önemle rica ederim. Sinematek projelerinde yer almak, tartışmalara katılmak ya da bilgi alışverişinde bulunmak istiyorum.

Bağlantılar: http://www.cinematheque.fr/

http://hcl.harvard.edu/hfa/

http://www.sfcinematheque.org/

http://www.cinematheque.ch/


20 Mayıs 2007 Pazar

Yavru Kedi



İstanbul Ataköy'de muhtemelen bakılamayıp sokaga terkedilmis, çok sirin, melek yüzlü, oyuncu ve saglıklı bir yavru kedi fotografta gordugunuz. Son zamanlarda kedi sahiplenmeyi düşünen arkadaslar için cok uygun kendisi. Sahiplenmeyi düsünen varsa lütfen asağıdakı maıl adresinden Pınar'a ulassınlar.En kısa zamanda bır yuvaya sahıp olması dıleklerım ıle. e-mail adresi: pinark@superonline.com

Yavru Kedi



İstanbul Ataköy'de muhtemelen bakılamayıp sokaga terkedilmis, çok sirin, melek yüzlü, oyuncu ve saglıklı bir yavru kedi fotografta gordugunuz. Son zamanlarda kedi sahiplenmeyi düşünen arkadaslar için cok uygun kendisi. Sahiplenmeyi düsünen varsa lütfen asağıdakı maıl adresinden Pınar'a ulassınlar.En kısa zamanda bır yuvaya sahıp olması dıleklerım ıle. e-mail adresi: pinark@superonline.com

Yavru Kedi



İstanbul Ataköy'de muhtemelen bakılamayıp sokaga terkedilmis, çok sirin, melek yüzlü, oyuncu ve saglıklı bir yavru kedi fotografta gordugunuz. Son zamanlarda kedi sahiplenmeyi düşünen arkadaslar için cok uygun kendisi. Sahiplenmeyi düsünen varsa lütfen asağıdakı maıl adresinden Pınar'a ulassınlar.En kısa zamanda bır yuvaya sahıp olması dıleklerım ıle. e-mail adresi: pinark@superonline.com

19 Mayıs 2007 Cumartesi

Bedenim(n)i Özgür Bırak!

Fotoğraf için değerli dostum Linda hanımefendiden naçizane minnetimi ve alçakgönüllü teşekkürlerimi kabul buyurmalarını istirham ederim haddim olmayarak mütemadiyen.


Kendimizi genel geçer değerlerle sınıflandırmaya öyle alıştık ki boyumuz ne olursa olsun 50’ nin üzerini “kilolu”, 90’dan büyük göğüs ölçüsünü iri, 60’dan kalın bel ölçüsünü “odun” kabul eder olduk. Kozmetik/temizlik firmalarından biri geçtiğimiz günlerde bir kampanya düzenliyordu: “Genel geçer güzellik kavramına karşı çıktığını” iddia eden bir sloganı vardı. Az ilgi gördü sanırım, bir süredir reklamları yayımlanmıyor. Bu tarz bir sosyal reklam kampanyası yürütmek iyi hoş da cildi güzelleştirdiğini iddia eden ürünler üreten bir firma ticari reklamlarında kampanyaya paralel olarak “çok güzel” kadınları değil de “ortalama ve kendi güzelliğinin farkında” kadınları çıkarsaydı daha inandırıcı olmaz mıydı? Hijyenik kadın pedi reklamlarında “kanıyorum ama yine de hayattan kopmuyorum” mesajı veriliyor. Kıs kıs gülüyoruz çok afedersiniz. Mesturasyon döneminde olmanın kadınların işlediği suçlarda hafifletici sebep olup olamayacağı tartışılıyor. Hangi mutluluktan, rahatlıktan bahsediyorsunuz kuzum? Cinnet uçurumlarında dolanılıyor. Bir deodorant reklamında kadının yere muz kabuğu fırlatması değil de ter kokusu mevzu bahis ediliyor iticilik sembolü olarak. Süslenip püslenip dışarı çıkmış eli yüzü düzgün ve iç güveysinden hallice eğitimli olduğu anlaşılan kadına sormazlar mı "Yediğin muzun kabuğunu sokağa atacak kadar eblek misin?" diye? Konu “reklamda kadın” olunca söylenecek daha pek çok şey var elbette. Ama benim konum “beden”.


“Anglosakson” güzellik değerleri üzerimize üzerimize gelirken herkes fiziğini ince tutmaya, saçını birine benzetmeye, yüzünü pürüzsüzleştirmeye çalışıyor. Hiç kimse değil, önce biz bedenimize hoyrat davranıyoruz şekle/şemale gireceğiz diye. İlk önce biz kendi bedenimizin faşisti oluyoruz. Kullandığımız kredi kartları bile fileksibıl fileksibıl kişiselleşiyor ama iş dış görünüme gelince fıstıklık mertebesini aşamıyoruz ne hikmetse.


The Gossip’in solisti Beth Ditto ile yapılmış bir röportaj var Roll dergisinin mayıs sayısında. Beth lezzo/feministo/şişko bir kadın. Küçüklüğünden beri kendisini bir kalıba sokmak isteyenlere karşı sahneye mayoyla çıkan, frapan sahne kostümleri giyen ve beden ırkçılığına karşı çıkan bir anarşist. Fiziği yakışıklı/beyaz/indie erkek solist ve etrafındaki taşşşş gibi grupieler kalıbından oldukça uzak. Youtube’un kadrolu lafazan mafyası grubun videolarının altına Beth’in vücut yapısına olanca küfürlerini kusmuş da kusmuş. Bu da otuzbir çekmenin ayrı bir yolu olsa gerek. Beth de bunlara inat "ben kilolu değil, düpedüz şişkoyum" diyor alenen.





Arcade Fire’ın Neon Bible albümünde bir şarkı var “My Body Is A Cage” diye. “Biz yalnızca bize verileni aldık…” diyor şarkı, “bedenim sevdiğimle dans etmemi engelleyen bir kafes ve anahtarı da aklımın ellerinde” diye devam ediyor, sonunda belli ki aklına sesleniyor: “ruhumu ve bedenimi özgür bırak!” İnsanı tuhaf hallere sokan bir şarkı. Birine fiziksel kaygılardan arınmış olarak soyunmak ancak aklını özgür bırakanların, bedenine takık olmayanların yapabileceği bir şey. Zor.


Not: Siteye “dul kadın nasıl yatağa atılır” anahtar sözcükleriyle gelen dostum, aradığını bulamadığın için üzgünüm. Dul kadın nasıl yatağa atılır bilmiyorum ama dul kadını nasılsa kapısı açılmış(!), kolay lokma olarak gören şuursuz zihniyetten söz edebilirim ama o da sana yaramaz. CTRL+W kombinasyonu senin gibiler için geçerli seçenek.

16 Mayıs 2007 Çarşamba

Hesaplaşmalar



Bir arkadaşımdan eylül ayında bir kitap almışım. Kütüphaneye koymuş, okumamışım. Bugün eve geldi, “kaçıncı sayfadasın?” diye sordu. Hesap makinemın üstünden bakıp “40” dedim. Yalan. Elime almayalı kaç ay olduysa artık sayfayı mafyayı unutmuşum. “7 aydır sende, hala mı 40’ tasın? Sen nasıl üniversiteye geldin okuma yazma bilmeden?” diye dalga geçti bir de ukala. Asıl mevzu bu değil. O kitabı aldığım gün dün gibi. Hatta Eskişehir’e ilk geldiğim gün. 18 yaşım. Falan filan. Şimdi 22. "The Death of All Romance." Sahi The Dears İstanbul'a gelecek 13 temmuz'da. Temmuz dedim de 8 temmuz çabuk gelsin istiyorum. 2 rulo tuvalet kağıdımla sinemada hüngür hüngür ağlayan hanım teyzeler gibi ağlamak için bekliyorum. Antony'i merakla bekliyorum. Evet "love always should be hurtful" dediğinde ben de başlarım. Ne diyorum ben?

Neyse. Şu ara bitirme tezim nedeniyle kağıda, kahveye ve müziğe bulanmış durumdayım. Kızlar ara sıra odaya gelip “Ezgi’nin kolunda ne yürüyor? Kocaman bir tarantula…” oyunu yapmasalar insan yüzü gördüğüm yok okuldakiler hariç. (normal insan beni bulmaz zaten.) Eskişehir Film Festivali seansları dışında kalabalığa karışmadım. İstanbul’dan havadisleri arkadaşlar ve annem sayesinde alıyorum ama özledim. Daha bir ay görmek yok bana İstanbul’u, İstanbul diyetindeyim. Gittiğimde çıldırıp şehre kapılacağımı adım gibi biliyorum. İstanbul sarhoşu oluyorum ben. Luc Besson’un “Derinlik Sarhoşluğu” gibi bir şey bu. Ondan gitmemeye and içtim, Eskişehir rahibesi oldum ve geçmiş günahlarımı sorguluyorum Pet Shop Boys ile.

Siteyle bir süre, bir süre dediğim bir ay kadar sık sık ilgilenemeyebilirim. Gerçi belli olmaz, sıkılırsam uğrarım. Bu süre boyunca Pet Shop Boys’un “It’s A Sin” i size eşlik etsin bana ettiği gibi. We are so disco, we are stil 80’s! Ne güzel komşumuzdun sen PSB… “Hani o yazlık sinemalar, ilk sevda ilk gözyaşları…” (Son Sardunyalar-Minikserçe)

Radikal gazetesindeki Jose Saramago'nun söyleşisine bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. Ne diyor üstad: "Demokratik bir sistemle yönetilmiyoruz. Demokrasi halkın belli aralıklarla oy vermesiyse, o yapılıyor. Bence bu bir aldatmaca. Ötesi siyasetçilerin elinde, büyük sermaye sahiplerinin, feodal beylerin ağaların elinde. Onların büyük başarısı insanları demokrasinin böyle bir şey olduğuna inandırmaları. " Nasıl? Neo-demokratik dünyaya "cukkkk" diye oturuyor, değil mi?

Hesaplaşmalar



Bir arkadaşımdan eylül ayında bir kitap almışım. Kütüphaneye koymuş, okumamışım. Bugün eve geldi, “kaçıncı sayfadasın?” diye sordu. Hesap makinemın üstünden bakıp “40” dedim. Yalan. Elime almayalı kaç ay olduysa artık sayfayı mafyayı unutmuşum. “7 aydır sende, hala mı 40’ tasın? Sen nasıl üniversiteye geldin okuma yazma bilmeden?” diye dalga geçti bir de ukala. Asıl mevzu bu değil. O kitabı aldığım gün dün gibi. Hatta Eskişehir’e ilk geldiğim gün. 18 yaşım. Falan filan. Şimdi 22. "The Death of All Romance." Sahi The Dears İstanbul'a gelecek 13 temmuz'da. Temmuz dedim de 8 temmuz çabuk gelsin istiyorum. 2 rulo tuvalet kağıdımla sinemada hüngür hüngür ağlayan hanım teyzeler gibi ağlamak için bekliyorum. Antony'i merakla bekliyorum. Evet "love always should be hurtful" dediğinde ben de başlarım. Ne diyorum ben?

Neyse. Şu ara bitirme tezim nedeniyle kağıda, kahveye ve müziğe bulanmış durumdayım. Kızlar ara sıra odaya gelip “Ezgi’nin kolunda ne yürüyor? Kocaman bir tarantula…” oyunu yapmasalar insan yüzü gördüğüm yok okuldakiler hariç. (normal insan beni bulmaz zaten.) Eskişehir Film Festivali seansları dışında kalabalığa karışmadım. İstanbul’dan havadisleri arkadaşlar ve annem sayesinde alıyorum ama özledim. Daha bir ay görmek yok bana İstanbul’u, İstanbul diyetindeyim. Gittiğimde çıldırıp şehre kapılacağımı adım gibi biliyorum. İstanbul sarhoşu oluyorum ben. Luc Besson’un “Derinlik Sarhoşluğu” gibi bir şey bu. Ondan gitmemeye and içtim, Eskişehir rahibesi oldum ve geçmiş günahlarımı sorguluyorum Pet Shop Boys ile.

Siteyle bir süre, bir süre dediğim bir ay kadar sık sık ilgilenemeyebilirim. Gerçi belli olmaz, sıkılırsam uğrarım. Bu süre boyunca Pet Shop Boys’un “It’s A Sin” i size eşlik etsin bana ettiği gibi. We are so disco, we are stil 80’s! Ne güzel komşumuzdun sen PSB… “Hani o yazlık sinemalar, ilk sevda ilk gözyaşları…” (Son Sardunyalar-Minikserçe)

Radikal gazetesindeki Jose Saramago'nun söyleşisine bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. Ne diyor üstad: "Demokratik bir sistemle yönetilmiyoruz. Demokrasi halkın belli aralıklarla oy vermesiyse, o yapılıyor. Bence bu bir aldatmaca. Ötesi siyasetçilerin elinde, büyük sermaye sahiplerinin, feodal beylerin ağaların elinde. Onların büyük başarısı insanları demokrasinin böyle bir şey olduğuna inandırmaları. " Nasıl? Neo-demokratik dünyaya "cukkkk" diye oturuyor, değil mi?

Hesaplaşmalar



Bir arkadaşımdan eylül ayında bir kitap almışım. Kütüphaneye koymuş, okumamışım. Bugün eve geldi, “kaçıncı sayfadasın?” diye sordu. Hesap makinemın üstünden bakıp “40” dedim. Yalan. Elime almayalı kaç ay olduysa artık sayfayı mafyayı unutmuşum. “7 aydır sende, hala mı 40’ tasın? Sen nasıl üniversiteye geldin okuma yazma bilmeden?” diye dalga geçti bir de ukala. Asıl mevzu bu değil. O kitabı aldığım gün dün gibi. Hatta Eskişehir’e ilk geldiğim gün. 18 yaşım. Falan filan. Şimdi 22. "The Death of All Romance." Sahi The Dears İstanbul'a gelecek 13 temmuz'da. Temmuz dedim de 8 temmuz çabuk gelsin istiyorum. 2 rulo tuvalet kağıdımla sinemada hüngür hüngür ağlayan hanım teyzeler gibi ağlamak için bekliyorum. Antony'i merakla bekliyorum. Evet "love always should be hurtful" dediğinde ben de başlarım. Ne diyorum ben?

Neyse. Şu ara bitirme tezim nedeniyle kağıda, kahveye ve müziğe bulanmış durumdayım. Kızlar ara sıra odaya gelip “Ezgi’nin kolunda ne yürüyor? Kocaman bir tarantula…” oyunu yapmasalar insan yüzü gördüğüm yok okuldakiler hariç. (normal insan beni bulmaz zaten.) Eskişehir Film Festivali seansları dışında kalabalığa karışmadım. İstanbul’dan havadisleri arkadaşlar ve annem sayesinde alıyorum ama özledim. Daha bir ay görmek yok bana İstanbul’u, İstanbul diyetindeyim. Gittiğimde çıldırıp şehre kapılacağımı adım gibi biliyorum. İstanbul sarhoşu oluyorum ben. Luc Besson’un “Derinlik Sarhoşluğu” gibi bir şey bu. Ondan gitmemeye and içtim, Eskişehir rahibesi oldum ve geçmiş günahlarımı sorguluyorum Pet Shop Boys ile.

Siteyle bir süre, bir süre dediğim bir ay kadar sık sık ilgilenemeyebilirim. Gerçi belli olmaz, sıkılırsam uğrarım. Bu süre boyunca Pet Shop Boys’un “It’s A Sin” i size eşlik etsin bana ettiği gibi. We are so disco, we are stil 80’s! Ne güzel komşumuzdun sen PSB… “Hani o yazlık sinemalar, ilk sevda ilk gözyaşları…” (Son Sardunyalar-Minikserçe)

Radikal gazetesindeki Jose Saramago'nun söyleşisine bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. Ne diyor üstad: "Demokratik bir sistemle yönetilmiyoruz. Demokrasi halkın belli aralıklarla oy vermesiyse, o yapılıyor. Bence bu bir aldatmaca. Ötesi siyasetçilerin elinde, büyük sermaye sahiplerinin, feodal beylerin ağaların elinde. Onların büyük başarısı insanları demokrasinin böyle bir şey olduğuna inandırmaları. " Nasıl? Neo-demokratik dünyaya "cukkkk" diye oturuyor, değil mi?

14 Mayıs 2007 Pazartesi

%52 ÖFKENİN MANİFESTOSU'NUN KİTABI ÇIKTI!


Kitaplığınıza dinamit yerleştirmeyi düşündünüz mü hiç?

Artık düşünebilirsiniz: %52'nin özgürlük mücadelesinin cümleleri, 'beyin için dinamit' kitap haline getirildi. %52 Öfkenin Manifestosu, kitap olarak çıktı!

Henüz dağıtımına başlanmamış olan kitabı sıcak sıcak edinmek isteyenler aşağıdaki adrese başvurabilirler.

E-mail: ofke@yuzde52.org | nedir@yuzde52.org

Adres: Serasker Cad. Osmancık Sok. Talatbey Apt. No:11 / 4 Kadıköy İstanbul

Tel: 0216 346 14 45

www.yuzde52.org

%52 ÖFKENİN MANİFESTOSU'NUN KİTABI ÇIKTI!


Kitaplığınıza dinamit yerleştirmeyi düşündünüz mü hiç?

Artık düşünebilirsiniz: %52'nin özgürlük mücadelesinin cümleleri, 'beyin için dinamit' kitap haline getirildi. %52 Öfkenin Manifestosu, kitap olarak çıktı!

Henüz dağıtımına başlanmamış olan kitabı sıcak sıcak edinmek isteyenler aşağıdaki adrese başvurabilirler.

E-mail: ofke@yuzde52.org | nedir@yuzde52.org

Adres: Serasker Cad. Osmancık Sok. Talatbey Apt. No:11 / 4 Kadıköy İstanbul

Tel: 0216 346 14 45

www.yuzde52.org

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons