27 Eylül 2010 Pazartesi

Konserlerin Hakkını Veren Dinleyici Devrimi Yavaş Olacak, Ama Olacak

Bir konser mekanının ses kalitesinin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız? Ben şöyle anlıyorum; eğer çalan müziğin tüm enstrümanlarını baştan tırnağa tüm vücudumla hissediyorsam ve kalbimin ritmi sahnenin ritmiyle eşgüdümlü hareket etmeye başladıysa hem müzik, hem de müzik sistemi iyidir. Pazar akşamı Medeski, Martin & Wood performansında gördük ki, Salon İKSV hem konser programıyla, hem de müziği tüm hücrelerinizle hissetmenize imkan veren ses sistemiyle müziksiz kalamayanların yeni mabedi olmaya aday.


Gelgelelim, böyle güzel mekanlarda nefis müziklerden dinlerken bile hala dedikodu peşinde koşmak, gülme volümünü bir türlü ayarlayamamak ve içilen bira şişesinin boşunu şıngırdata şıngırdata sahnenin kenarına bırakma huyumuz daim. Biliyorum ki, hiç bir devrim hemen gerçekleşmedi, ama müziğini doğru yer, doğru zaman ve doğru insanlarla dinlemeyi talep eden dinleyiciler çoğaldıkça bütün bunlar tarihe karışacak.



İşte o zamana kadar belki konser esnasında çenesini kısamayanlar yüzünden çok şarkı yarıda kesilecek, çok müzisyen darılıp sahneden inecek ve dinleyici arasında çok tartışmalar yaşanacak. Ne de olsa hiçbir devrim kansız olmadı. Bu haklı mücadele sonunda kaç kişi birbirinin kalbini kırar, deneyimleyip göreceğiz. Gönül, kırılması gereken kalplerin kırılıp, konsere hava atmak için giden, pahalı içkiler satın alabildiğini göstererek güç gösterisi yapan, yanındaki kadına hava atmak için müziği dinlermiş gibi davranan ve sahne yerine dinleyiciler arasındaki kızları süzüp yalnızlığına çare bulmayı güdümlenenlerin artık bütün bunlara cüret edemeyecek hale gelmesini ister.


Dilerseniz ben daha fazla olayı İspanyol İç Savaşı, Fransız Devrimi yahut Bolşevik Devrimi gibi tarihin bilindik sularına çekmeden bugünün gündemini açıklayayım; Linda'yla beni Suadiye'den başlayacak ve Hasköy'de sona erecek zorlu bir rota beklemekte. Biz bu zorlu parkuru Süper Mario gibi koşturarak tamamlamaya çalışırken, müzikçalarda Kool & The Gang dönecek, çantaya Sahaf Festivali'nin (yeri gelmişken 3 Ekim'e kadar uzatıldığını müjdeleyelim) tezgahlarından eşelenerek bulunan Füruzan'ın 'Kuşatma'sı atılacak ve günün daha başka ne getireceğine bakılacak. Biz akşamın devamını Designweek için Eski Şapka Fabrikası'nda getireceğiz, ama siz Küçükçiftlik Park'ta Archive dinleyebilir, ambient denen türe ev dışında bir yerde katlanabiliyorsanız ve değişik bir caz tınısı arıyorsanız Babylon'da Nils Petter Molvaer konserinde soluğu alabilirsiniz.

Yahut önce Archive dinler, devamında Babylon havası koklarsınız, genç insanın hali bir başka olur tabi.


Konserlerin Hakkını Veren Dinleyici Devrimi Yavaş Olacak, Ama Olacak

Bir konser mekanının ses kalitesinin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız? Ben şöyle anlıyorum; eğer çalan müziğin tüm enstrümanlarını baştan tırnağa tüm vücudumla hissediyorsam ve kalbimin ritmi sahnenin ritmiyle eşgüdümlü hareket etmeye başladıysa hem müzik, hem de müzik sistemi iyidir. Pazar akşamı Medeski, Martin & Wood performansında gördük ki, Salon İKSV hem konser programıyla, hem de müziği tüm hücrelerinizle hissetmenize imkan veren ses sistemiyle müziksiz kalamayanların yeni mabedi olmaya aday.


Gelgelelim, böyle güzel mekanlarda nefis müziklerden dinlerken bile hala dedikodu peşinde koşmak, gülme volümünü bir türlü ayarlayamamak ve içilen bira şişesinin boşunu şıngırdata şıngırdata sahnenin kenarına bırakma huyumuz daim. Biliyorum ki, hiç bir devrim hemen gerçekleşmedi, ama müziğini doğru yer, doğru zaman ve doğru insanlarla dinlemeyi talep eden dinleyiciler çoğaldıkça bütün bunlar tarihe karışacak.



İşte o zamana kadar belki konser esnasında çenesini kısamayanlar yüzünden çok şarkı yarıda kesilecek, çok müzisyen darılıp sahneden inecek ve dinleyici arasında çok tartışmalar yaşanacak. Ne de olsa hiçbir devrim kansız olmadı. Bu haklı mücadele sonunda kaç kişi birbirinin kalbini kırar, deneyimleyip göreceğiz. Gönül, kırılması gereken kalplerin kırılıp, konsere hava atmak için giden, pahalı içkiler satın alabildiğini göstererek güç gösterisi yapan, yanındaki kadına hava atmak için müziği dinlermiş gibi davranan ve sahne yerine dinleyiciler arasındaki kızları süzüp yalnızlığına çare bulmayı güdümlenenlerin artık bütün bunlara cüret edemeyecek hale gelmesini ister.


Dilerseniz ben daha fazla olayı İspanyol İç Savaşı, Fransız Devrimi yahut Bolşevik Devrimi gibi tarihin bilindik sularına çekmeden bugünün gündemini açıklayayım; Linda'yla beni Suadiye'den başlayacak ve Hasköy'de sona erecek zorlu bir rota beklemekte. Biz bu zorlu parkuru Süper Mario gibi koşturarak tamamlamaya çalışırken, müzikçalarda Kool & The Gang dönecek, çantaya Sahaf Festivali'nin (yeri gelmişken 3 Ekim'e kadar uzatıldığını müjdeleyelim) tezgahlarından eşelenerek bulunan Füruzan'ın 'Kuşatma'sı atılacak ve günün daha başka ne getireceğine bakılacak. Biz akşamın devamını Designweek için Eski Şapka Fabrikası'nda getireceğiz, ama siz Küçükçiftlik Park'ta Archive dinleyebilir, ambient denen türe ev dışında bir yerde katlanabiliyorsanız ve değişik bir caz tınısı arıyorsanız Babylon'da Nils Petter Molvaer konserinde soluğu alabilirsiniz.

Yahut önce Archive dinler, devamında Babylon havası koklarsınız, genç insanın hali bir başka olur tabi.


26 Eylül 2010 Pazar

Konser Bülbüllerine Sözler ve Çekirdekler Hazırladım


Konser salonlarında ellerinde türlü modelden akıllı telefon, bir köşede pıt pıt mesaj çekenler artık eskisi gibi arkadaşa, sevgiliye, anneye, ablaya kısa mesaj atıp bir eğlendiğini, bir eğlendiğini muştulamıyor artık. Bu işler de form değiştirdi. Artık sahneye doğrultulmuş telefon ve fotoğraf makinalarından müzisyenleri zor görüyoruz. Sosyal ağlara bağlanıp konserde olup biteni canlı canlı duyurma derdinde olanlar, müziğe kulak verenlerden fazla. Sıradaki şarkı, gitaristin gömleğinin rengi, solistin ağzından çıkan laf anında bilgisayar ekranımızda. Gözlerini telefonlarından ayıramaz haldeyken, hangi arada konserin keyfini çıkarıp eğleniyorlar, orası muamma. Ama sürekli aynı cümle bozuk plak gibi tekrarda; ah bir eğlendik, bir eğlendik, sorma Mualla!


Klasik müzik konserleri yahut tiyatrolarda olduğu üzere 'sayın dinleyici, lütfen telefonunu sessize al' uyarısının yanına 've ayrıca etrafındakinin asabını bozacak biçimde sosyal medyaya haber uçurma' diye eklemeliler belki. Bunu faşistçe filan bulabilenler olabilir. Ben onlardan değilim. Bir konser izlerken, sahneye odaklanmışken, müziğe dalmışken patlayan flaştan, biteviye pıt pıt sesinden, sağımdaki, solumdaki, önümdeki, arkamdakilerin sürekli kıpırdanmasından rahatsızım. Konserde konuşanlar mevzusu zaten Babylon'un Tindersticks konserinden sonra koyduğu tavrın ardından daha görünür halde tartışılmakta.


Bu gece saatler 21:30'u gösterdiğinde Salon İKSV'de güzel bir konser dinleyemeye başlayacağız: Medeski, Martin & Wood. Konserde vır vır konuşanlar için yazdan karpuz, kayısı ve şeftali gibi envai çeşit meyvenin çekirdeğini biriktirmiştim. 30 cm. uzunluğunda plastik borum da var. Yani güzelim caz nağmeleriyle İstanbul ortasında New York'ta bir caz kulübü hissiyatına girmemize engel olmaya cüret edenlerin şirretliğimin tadına bakacağını söylememe gerek yok sanırım. (vay vay vay!)


Mühimmatı kullanıp kullanmadığımı takip eden günlerde öğrenebilirsiniz. Eğer sesim çıkmazsa, hatırlı okuyucular birer kitapla ziyaretime gelirlerse sevinirim. Ben bu sırada 'Hapishanelere Güneş Doğmuyor' adlı acıklı türküyü repertuarıma almakla meşgul olacağım.


Ama baştan söyleyeyim, avukatım gelmeden asla konuşmam.

Konser Bülbüllerine Sözler ve Çekirdekler Hazırladım


Konser salonlarında ellerinde türlü modelden akıllı telefon, bir köşede pıt pıt mesaj çekenler artık eskisi gibi arkadaşa, sevgiliye, anneye, ablaya kısa mesaj atıp bir eğlendiğini, bir eğlendiğini muştulamıyor artık. Bu işler de form değiştirdi. Artık sahneye doğrultulmuş telefon ve fotoğraf makinalarından müzisyenleri zor görüyoruz. Sosyal ağlara bağlanıp konserde olup biteni canlı canlı duyurma derdinde olanlar, müziğe kulak verenlerden fazla. Sıradaki şarkı, gitaristin gömleğinin rengi, solistin ağzından çıkan laf anında bilgisayar ekranımızda. Gözlerini telefonlarından ayıramaz haldeyken, hangi arada konserin keyfini çıkarıp eğleniyorlar, orası muamma. Ama sürekli aynı cümle bozuk plak gibi tekrarda; ah bir eğlendik, bir eğlendik, sorma Mualla!


Klasik müzik konserleri yahut tiyatrolarda olduğu üzere 'sayın dinleyici, lütfen telefonunu sessize al' uyarısının yanına 've ayrıca etrafındakinin asabını bozacak biçimde sosyal medyaya haber uçurma' diye eklemeliler belki. Bunu faşistçe filan bulabilenler olabilir. Ben onlardan değilim. Bir konser izlerken, sahneye odaklanmışken, müziğe dalmışken patlayan flaştan, biteviye pıt pıt sesinden, sağımdaki, solumdaki, önümdeki, arkamdakilerin sürekli kıpırdanmasından rahatsızım. Konserde konuşanlar mevzusu zaten Babylon'un Tindersticks konserinden sonra koyduğu tavrın ardından daha görünür halde tartışılmakta.


Bu gece saatler 21:30'u gösterdiğinde Salon İKSV'de güzel bir konser dinleyemeye başlayacağız: Medeski, Martin & Wood. Konserde vır vır konuşanlar için yazdan karpuz, kayısı ve şeftali gibi envai çeşit meyvenin çekirdeğini biriktirmiştim. 30 cm. uzunluğunda plastik borum da var. Yani güzelim caz nağmeleriyle İstanbul ortasında New York'ta bir caz kulübü hissiyatına girmemize engel olmaya cüret edenlerin şirretliğimin tadına bakacağını söylememe gerek yok sanırım. (vay vay vay!)


Mühimmatı kullanıp kullanmadığımı takip eden günlerde öğrenebilirsiniz. Eğer sesim çıkmazsa, hatırlı okuyucular birer kitapla ziyaretime gelirlerse sevinirim. Ben bu sırada 'Hapishanelere Güneş Doğmuyor' adlı acıklı türküyü repertuarıma almakla meşgul olacağım.


Ama baştan söyleyeyim, avukatım gelmeden asla konuşmam.

21 Eylül 2010 Salı

Filmekimi 2010 Seçkisi + Duvarların Dili




'Nikahta Esaret Var', 'Eren Beyaz Don Giyer', ' Sen Yoksun Nem Var', 'Have sex tonight', 'Falan Filan, İnter Milan', 'Korsika'ya Özgürlük', 'İnsan Neyle Ölür?' ve nicesi. Hani derler ya, duvarların dili olsa da konuşsa diye? Evet, duvarların dili var ve konuşuyorlar. Gökşen, alıyor eline kamerasını, yurt dahilinde ve haricinde karşılaştığı geveze duvarların fotoğraflarını çekiyor ve blogunda paylaşıyor. Ortaya siz deyin nefis bir görsel arşiv, ben diyeyim gülümseten bir popüler kültür yaratımı çıkıyor. Bir sonraki satırlarda Filmekimi seçkimizi okumadan önce Live It Up In Turkey'e gidip bir bakın, ama sonra bize geri dönün derim.

Malumunuz, Filmekimi programı dün akşam saatlerinde açıklandı. Geleneksel olarak, bilen bilir, bu bir Alternatif-İstanbul geleneğidir, izlemek istediğim filmlerden bir seçki yaptım. Emek Sineması'nda ardı ardına iki film izleyip Atlas Sineması'nda cila çektiğimiz günleri mumla arıyor olsam da, 8 Ekim'de başlayacak olan Filmekimi'ni merakla bekmeden edemiyorum.



- Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor / Lung Boonmee Raluek Chat / Apichatpong Weerasethakul

- Tehlikeli Yol / Route Irish / Ken Loach

- Başka Bir Yerde / Somewhere / Sofia Coppola

- Devrim / Revolutcion / Gael Garcia Bernal, Mariana Chenillo, Fernando Eimbcke, Amat Escalante, Diego Luna, Gerardo Naranjo, Rodrigo Garcia, Rodrigo Plá, Carlos Reygadas, Patricia Riggen

- Turne / Tournée / Mathieu Amalric

- Gümmm / Kaboom / Greg Arakki

- İnsanlar ve Tanrılar / Des Hommes et Des Dieux / Xavier Beauvois

- Sosyalizm / Film Socialisme / Jean-Luc Godard

- Şeytanı Gördüm / Akmareul Boatida / Kim Ji-Woon

- Aslı Gibidir / Certified Copy / Abbas Kiarostami

- Montpensier Prensesi / La Princesse de Montpensier / Bertrand Tavernier


Filmekimi ile ilgili bilet, seans ve öğrenmek istediğiniz her şeye bu adresten ulaşabiliyorsunuz.


Dip Sos. Belki duydunuz, belki şimdi duyacaksınız. Dün akşam Tophane'deki bir kaç galeriye saldırı oldu. Ana akım medya ne yazık ki haberi aktarmada yetersiz kaldığı gibi, eksik ve yanlış bilgi verdi. Kulak vermek gereken mecra, her şeyi detaylarına kadar yazabilen alternatif medya ve bloglar belli ki. Bu linkte olayı bizzat yaşamış bir kişinin görüşleri yayınlanmış. Blogların kıymetini bilmek gerek diye boşuna demiyoruz.

Filmekimi 2010 Seçkisi + Duvarların Dili




'Nikahta Esaret Var', 'Eren Beyaz Don Giyer', ' Sen Yoksun Nem Var', 'Have sex tonight', 'Falan Filan, İnter Milan', 'Korsika'ya Özgürlük', 'İnsan Neyle Ölür?' ve nicesi. Hani derler ya, duvarların dili olsa da konuşsa diye? Evet, duvarların dili var ve konuşuyorlar. Gökşen, alıyor eline kamerasını, yurt dahilinde ve haricinde karşılaştığı geveze duvarların fotoğraflarını çekiyor ve blogunda paylaşıyor. Ortaya siz deyin nefis bir görsel arşiv, ben diyeyim gülümseten bir popüler kültür yaratımı çıkıyor. Bir sonraki satırlarda Filmekimi seçkimizi okumadan önce Live It Up In Turkey'e gidip bir bakın, ama sonra bize geri dönün derim.

Malumunuz, Filmekimi programı dün akşam saatlerinde açıklandı. Geleneksel olarak, bilen bilir, bu bir Alternatif-İstanbul geleneğidir, izlemek istediğim filmlerden bir seçki yaptım. Emek Sineması'nda ardı ardına iki film izleyip Atlas Sineması'nda cila çektiğimiz günleri mumla arıyor olsam da, 8 Ekim'de başlayacak olan Filmekimi'ni merakla bekmeden edemiyorum.



- Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor / Lung Boonmee Raluek Chat / Apichatpong Weerasethakul

- Tehlikeli Yol / Route Irish / Ken Loach

- Başka Bir Yerde / Somewhere / Sofia Coppola

- Devrim / Revolutcion / Gael Garcia Bernal, Mariana Chenillo, Fernando Eimbcke, Amat Escalante, Diego Luna, Gerardo Naranjo, Rodrigo Garcia, Rodrigo Plá, Carlos Reygadas, Patricia Riggen

- Turne / Tournée / Mathieu Amalric

- Gümmm / Kaboom / Greg Arakki

- İnsanlar ve Tanrılar / Des Hommes et Des Dieux / Xavier Beauvois

- Sosyalizm / Film Socialisme / Jean-Luc Godard

- Şeytanı Gördüm / Akmareul Boatida / Kim Ji-Woon

- Aslı Gibidir / Certified Copy / Abbas Kiarostami

- Montpensier Prensesi / La Princesse de Montpensier / Bertrand Tavernier


Filmekimi ile ilgili bilet, seans ve öğrenmek istediğiniz her şeye bu adresten ulaşabiliyorsunuz.


Dip Sos. Belki duydunuz, belki şimdi duyacaksınız. Dün akşam Tophane'deki bir kaç galeriye saldırı oldu. Ana akım medya ne yazık ki haberi aktarmada yetersiz kaldığı gibi, eksik ve yanlış bilgi verdi. Kulak vermek gereken mecra, her şeyi detaylarına kadar yazabilen alternatif medya ve bloglar belli ki. Bu linkte olayı bizzat yaşamış bir kişinin görüşleri yayınlanmış. Blogların kıymetini bilmek gerek diye boşuna demiyoruz.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Bunalgül'ün İstanbul Rehberi

Judy, My Idol


Bir sabah uyanırsınız ve bilgisayarınız şifrenizi tanımaz. Giriş yaptığınız bir hesap e-posta adresini tanımlayamaz. Telefonunuz size yan bakar. Kahve makinası huysuzluk çıkarır. Kombi sürekli 'erör' verir. Şalter atar. Aksi gibi midenizin de size bu berbat günde yamuk yapacağı tutar, filan. Herşey üstünüze gelir gibidir, bir köşeye çekilir, elinizde bir Atilla Atalay kitabı, Sıkılhan'la Bunalgül'ün diyalog çabalarını okur, gülersiniz. Bazı gülmeler keyiften, neşeden değil, düpedüz ruh arızasındandır.



Böylesi hallerde bilmem ki siz ne yaparsınız? Etraf, çizdiğiniz sarı çizgiyi ısrarla görmek istemeyenlerle dolu. Bilmem nasıl başedersiniz? Silip atamadığınız, çekip gitmeye mecalinizin olmadığı hallerde yani? Müziğin, kitabın, filmin, muhabbetin yetemeyeceği hallerde?


Beyoğlu Sahaf Festivali'ni dolaşıyorum. İç sıkıntısı kitapların tozla karışık karamelimsi kokusuyla bir nebze hafifliyor. Ama sonra bir kahve içimlik zamanda yeniden hortluyor. Aklıma tanesi 50 kuruştan satılık eski siyah beyaz fotoğrafların tezgahta öylece beklerkenki hali geliyor. Evlerinden bir şekilde kopup, bu tezgahlara konmuşlar. Bir albüme sıkışmış, kalmışlar. Asker üniformalı bir adam bakışlarını sertleştirmiş, iki kadın omuz omuza fotoğraf çektirmiş, küçük bir kız belli ki bir bayram günü poz vermiş. Hepsi kendi öyküleri içinde değerli, ama 'siyah beyaz fotoğraf alıyor millet harıl harıl' diyenlerin elinde alıcılarını beklemeleri... Sinirimi bozuyor.


Yıllar sonra evlerden fotoğraf yerine bol bol katalog, broşür, fatura çıkacak eskiye ait. Öyle bir 'al al, doyamama hali' çünkü. Twitter'da biri her akşam Topağacı'nda bir köşeyi fotoğraflıyor mesela. Çöpte tanesi 35 TL'den burger torbası, I-Pad kutusu, en lüksünden çikolata paketi. Hepsi tertemiz ve fiyakalı evlerden çıkma. Ve fakat bir çöp torbasına konulmayı bile haketmeden atıatıverilmişler öylece. Alt metin: Hödüğüm ama para bende. Fotoğrafları çeken kişi de çok doğru laflar ediyor zaten. Siz bunu beni okuyacağınıza O'nu bulup okuyun bence.


İçinizi kafi derecede bunalttığımı düşündüğüm için Designweek'in kapıda olduğunu, Şehir Fırsatı'nda kombine biletlerinin 10 TL'den satıldığını, Linda'nın el yapımı defterlerinin Designweek'te Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü öğrencilerinin açacağı standda sergileneceğini, Sahaf Festivali'nde Barış Manço'nun İngilizce şarkılarından oluşan plağın pek nefis olduğunu ekleyip satırlarıma son veriyorum.


Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin yanaklarından öperim.


Bunalgül.


Dip Sos. 'Ah yine İstanbul'da konser vereydi' dediğiniz Kangroove, 'Çıbık' şarkısıyla kan kaynatan Multitap, artık İstanbul'a yerleştiğinden şüphe ettiğim güzel müzisyen Parlov Stelar... Hepsi Ekim'de Ghetto'dalar ve hepsi için bizim davetiyemiz var. Yan sütundan aklınıza yatanı seçip haber uçurmanız kafi.






Bunalgül'ün İstanbul Rehberi

Judy, My Idol


Bir sabah uyanırsınız ve bilgisayarınız şifrenizi tanımaz. Giriş yaptığınız bir hesap e-posta adresini tanımlayamaz. Telefonunuz size yan bakar. Kahve makinası huysuzluk çıkarır. Kombi sürekli 'erör' verir. Şalter atar. Aksi gibi midenizin de size bu berbat günde yamuk yapacağı tutar, filan. Herşey üstünüze gelir gibidir, bir köşeye çekilir, elinizde bir Atilla Atalay kitabı, Sıkılhan'la Bunalgül'ün diyalog çabalarını okur, gülersiniz. Bazı gülmeler keyiften, neşeden değil, düpedüz ruh arızasındandır.



Böylesi hallerde bilmem ki siz ne yaparsınız? Etraf, çizdiğiniz sarı çizgiyi ısrarla görmek istemeyenlerle dolu. Bilmem nasıl başedersiniz? Silip atamadığınız, çekip gitmeye mecalinizin olmadığı hallerde yani? Müziğin, kitabın, filmin, muhabbetin yetemeyeceği hallerde?


Beyoğlu Sahaf Festivali'ni dolaşıyorum. İç sıkıntısı kitapların tozla karışık karamelimsi kokusuyla bir nebze hafifliyor. Ama sonra bir kahve içimlik zamanda yeniden hortluyor. Aklıma tanesi 50 kuruştan satılık eski siyah beyaz fotoğrafların tezgahta öylece beklerkenki hali geliyor. Evlerinden bir şekilde kopup, bu tezgahlara konmuşlar. Bir albüme sıkışmış, kalmışlar. Asker üniformalı bir adam bakışlarını sertleştirmiş, iki kadın omuz omuza fotoğraf çektirmiş, küçük bir kız belli ki bir bayram günü poz vermiş. Hepsi kendi öyküleri içinde değerli, ama 'siyah beyaz fotoğraf alıyor millet harıl harıl' diyenlerin elinde alıcılarını beklemeleri... Sinirimi bozuyor.


Yıllar sonra evlerden fotoğraf yerine bol bol katalog, broşür, fatura çıkacak eskiye ait. Öyle bir 'al al, doyamama hali' çünkü. Twitter'da biri her akşam Topağacı'nda bir köşeyi fotoğraflıyor mesela. Çöpte tanesi 35 TL'den burger torbası, I-Pad kutusu, en lüksünden çikolata paketi. Hepsi tertemiz ve fiyakalı evlerden çıkma. Ve fakat bir çöp torbasına konulmayı bile haketmeden atıatıverilmişler öylece. Alt metin: Hödüğüm ama para bende. Fotoğrafları çeken kişi de çok doğru laflar ediyor zaten. Siz bunu beni okuyacağınıza O'nu bulup okuyun bence.


İçinizi kafi derecede bunalttığımı düşündüğüm için Designweek'in kapıda olduğunu, Şehir Fırsatı'nda kombine biletlerinin 10 TL'den satıldığını, Linda'nın el yapımı defterlerinin Designweek'te Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü öğrencilerinin açacağı standda sergileneceğini, Sahaf Festivali'nde Barış Manço'nun İngilizce şarkılarından oluşan plağın pek nefis olduğunu ekleyip satırlarıma son veriyorum.


Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin yanaklarından öperim.


Bunalgül.


Dip Sos. 'Ah yine İstanbul'da konser vereydi' dediğiniz Kangroove, 'Çıbık' şarkısıyla kan kaynatan Multitap, artık İstanbul'a yerleştiğinden şüphe ettiğim güzel müzisyen Parlov Stelar... Hepsi Ekim'de Ghetto'dalar ve hepsi için bizim davetiyemiz var. Yan sütundan aklınıza yatanı seçip haber uçurmanız kafi.






16 Eylül 2010 Perşembe

Duymazsın Ama Çocuk... Sözüm Sana...

Metrobüste 4 kişilik bir çekirdek aile. 2 oğlan çocuğu, anne ve babadan ibaret. Oğlanlardan büyüğü 12 yaşında gibi. Ufaklık, 6-7 civarı. İkisinin elinde de oyuncak silahlar. Küçük oğlan, silahın namlusunu abisinin kalçasına dayamış. Tık. Tık. Tık. Biteviye tetiğine basıyor oyuncağının. Oturduğum yerde boynunda altın kolye olan babasına çemkiresim geliyor. Sonra ufaklığı yanıma çekip 'oyuncağınla yaptığın o hareketi gerçekte yaparsan ne olur biliyor musun? Abinin içi dışına çıkar. Bağırsakları fırlar yerinden. Abinin teni, canı paramparça olur. Sana da 'kardeş katili' yaftasını yapıştırırlar. Şimdi sana gülerek bakan annenin gözyaşı durmaz. Sana şimdi gururla bakan altın kolyeli baban da evlat acısıyla meczup olur.'


Oyun olsun diye basıyordun ya o tetiğe, sana kimse eline yakışmadığını söylemedi çocuk. Abine de yakışmıyordu. Çok güzel kahverengi gözleri vardı abinin mesela. Eşek gözü gibi, uzun kirpikli. Sen de tombiktin, çok güzel gülüyordun çocuk. Annenle baban ise düpedüz cahillermiş ki, bu ülkede tabancayla oynarken kardeşini vuran insanlar olduğunu anlatmamışlar sana. Ülkede yaklaşık 10 milyon ruhsatlı ve ruhsatsız silah bulunduğunu. Binlerce insanın tabanca ile vurularak öldürüldüğünü. Oyunla gerçek arasında sandığından daha ince bir çizgi olduğunu.


İstanbul'da senin gibi binlercesi var çocuk. Onlar da çocuktu, oyuncak silahlarla oynadılar, anneleri-babaları 'oğlumuz adam olacak' diyip sırtlarını sıvazladı, büyüdüler, silahlar gerçek oldu, silahlar ateş aldı, olan oldu, aileleri bir daha hiç gülemedi. 'Biz nerede hata yaptık?' diye sordular belki kendilerine, belki de 'Allah verdi, Allah aldı' dediler sadece. Oyuncak silah tutan çocuk eller de, daha ne olduğunu bile anlayamadan, oyuncaktan gerçeğe dönmüş silahlarının sebep olduğu marifetten dolayı çocukluktan büyük adamlığa dönen ellerini kelepçeye uzattılar. Oyun bitti. Çocukluk bitti. Kardeşlik bitti.


Olmaz olmaz deme çocuk. Oyuncak silahla bu anlattıkların ne alaka deme. Dedim ya, oyunla gerçek arası çok ince bir çizgi. Çizginin öte yanına sakın geçme diyeceğim ama... Duymayacaksın.

Duymazsın Ama Çocuk... Sözüm Sana...

Metrobüste 4 kişilik bir çekirdek aile. 2 oğlan çocuğu, anne ve babadan ibaret. Oğlanlardan büyüğü 12 yaşında gibi. Ufaklık, 6-7 civarı. İkisinin elinde de oyuncak silahlar. Küçük oğlan, silahın namlusunu abisinin kalçasına dayamış. Tık. Tık. Tık. Biteviye tetiğine basıyor oyuncağının. Oturduğum yerde boynunda altın kolye olan babasına çemkiresim geliyor. Sonra ufaklığı yanıma çekip 'oyuncağınla yaptığın o hareketi gerçekte yaparsan ne olur biliyor musun? Abinin içi dışına çıkar. Bağırsakları fırlar yerinden. Abinin teni, canı paramparça olur. Sana da 'kardeş katili' yaftasını yapıştırırlar. Şimdi sana gülerek bakan annenin gözyaşı durmaz. Sana şimdi gururla bakan altın kolyeli baban da evlat acısıyla meczup olur.'


Oyun olsun diye basıyordun ya o tetiğe, sana kimse eline yakışmadığını söylemedi çocuk. Abine de yakışmıyordu. Çok güzel kahverengi gözleri vardı abinin mesela. Eşek gözü gibi, uzun kirpikli. Sen de tombiktin, çok güzel gülüyordun çocuk. Annenle baban ise düpedüz cahillermiş ki, bu ülkede tabancayla oynarken kardeşini vuran insanlar olduğunu anlatmamışlar sana. Ülkede yaklaşık 10 milyon ruhsatlı ve ruhsatsız silah bulunduğunu. Binlerce insanın tabanca ile vurularak öldürüldüğünü. Oyunla gerçek arasında sandığından daha ince bir çizgi olduğunu.


İstanbul'da senin gibi binlercesi var çocuk. Onlar da çocuktu, oyuncak silahlarla oynadılar, anneleri-babaları 'oğlumuz adam olacak' diyip sırtlarını sıvazladı, büyüdüler, silahlar gerçek oldu, silahlar ateş aldı, olan oldu, aileleri bir daha hiç gülemedi. 'Biz nerede hata yaptık?' diye sordular belki kendilerine, belki de 'Allah verdi, Allah aldı' dediler sadece. Oyuncak silah tutan çocuk eller de, daha ne olduğunu bile anlayamadan, oyuncaktan gerçeğe dönmüş silahlarının sebep olduğu marifetten dolayı çocukluktan büyük adamlığa dönen ellerini kelepçeye uzattılar. Oyun bitti. Çocukluk bitti. Kardeşlik bitti.


Olmaz olmaz deme çocuk. Oyuncak silahla bu anlattıkların ne alaka deme. Dedim ya, oyunla gerçek arası çok ince bir çizgi. Çizginin öte yanına sakın geçme diyeceğim ama... Duymayacaksın.

12 Eylül 2010 Pazar

Krep Kuralları=Hayat Kuralları

Güneş doğar, güneş batar, yağmur yağar, kar yağar, biz görmesek de sabahaları yapraklara çiğ düşer, doğulur, ölünür, bir bakarsınız ki uzak sandığınız tarihler bir anda gelip göz açıp kapayıncaya kadar gitmiş bile. Bu sefer de farklı olacak değildi.



Sabah uyandım. John Mayer'ın 'The Heart Of Life'ını müzikçalarda bir başına bırakıp 'tekrara' aldım. Ocağa bir tava koydum. Amacım sadece basit bir krep yapmaktı. Krep hamurunu çırptım, süt yok diye yoğurt suyu ve su koydum, tuz-şeker dengesini tutturdum, krep kıvamına gelince bıraktım.


Sonra bir baktım ki, krepler bana bir şeyler anlatmak ister gibi. Kulak verdim. Dediler ki, 'bizi basit birer krep sanıp yanılma. Bizim kurallarımız, aşağı yukarı hayatın o bazen hiç sevemediğin kurallarına eşit.'


Anlattılar.


Krep Kuralı-1: Tavaya ilk dökülen krep hep tavaya yapışır.

Hayat Kuralı-1: İlk başladığın iş, ilk tuttuğun el, ilk yakınlaştığın insan, ilk yaptığın yemek, ilk tamir ettiğin ütü, ilk diktiğin elbise, ilk yazdığın mektup. Sen olgunlaşana ve kıvama gelene kadar 'hatasız kul olmaz' düsturunu anımsatacaktır sana.


Krep Kuralı-2: Krepi tavaya kalın dökersen harcarsın, ama ince dökersen kurtarma şansın var.


Hayat Kuralı-2: Ne birilerini parçalayacağım diye gereğinden fazla incel, ne de 'olan bir an önce olsun' deyip haddinden fazla kabalaş.


Krep Kuralı-3: Krep çevrileceği zaman kendini bırakır. O an gelmeden öbür yüzünü çevirmeye kalkarsan, elinde kalan parçalanmış hamur parçaları olur.


Hayat Kuralı-3: Eskilerin 'eşref saati' deyimi boşa ortaya çıkmamış. Herşeyin, herkesin bir kıvama gelme süresi var. Her becerinin, her algının, her duygunun, her kalbin olgunlaşma süresi olduğu gibi. Bunu bilmediğin zaman, 'sabırsız', 'fevri' derler. Zaman zaman 'gemileri yakmak' iyi olsa da, genelde sabrın sonu selamet düsturunu unutmamalı.


Krep Kuralı-4: İçine tatlı malzeme koyarsan krep tatlı, tuzlu malzeme koyarsan da tuzlu krep olur.


Hayat Kuralı-4: Hayatta ise maalesef işler bu kadar basit değil. İnsan hamuru biraz 'elde kalmış malzemelerle' karılmış. Tattığında ağzına her tat gelebilir. Krepteki yalınlığı ararsan üzülürsün.


Krepler anlattı, ben dinledim. Hayat Kanunu = Krep Kanunu dediler, hak verdim.


Sonra onları bir güzel yedim.


Zaman zaman hayat kanunlarını yediğim gibi.


Şimdi Haberler;


- Haber ilk ağızdan: Gön Çizgi Roman dükkanına yeni çizgi roman fasikülleri gelmiş, katılacakları yeni kitaplıkları beklerlermiş. Bilmeyenler için Gön'ün adresi şöyleymiş; Yeni Çarşı Cad. No 34 Galatasaray.


Krep Kuralları=Hayat Kuralları

Güneş doğar, güneş batar, yağmur yağar, kar yağar, biz görmesek de sabahaları yapraklara çiğ düşer, doğulur, ölünür, bir bakarsınız ki uzak sandığınız tarihler bir anda gelip göz açıp kapayıncaya kadar gitmiş bile. Bu sefer de farklı olacak değildi.



Sabah uyandım. John Mayer'ın 'The Heart Of Life'ını müzikçalarda bir başına bırakıp 'tekrara' aldım. Ocağa bir tava koydum. Amacım sadece basit bir krep yapmaktı. Krep hamurunu çırptım, süt yok diye yoğurt suyu ve su koydum, tuz-şeker dengesini tutturdum, krep kıvamına gelince bıraktım.


Sonra bir baktım ki, krepler bana bir şeyler anlatmak ister gibi. Kulak verdim. Dediler ki, 'bizi basit birer krep sanıp yanılma. Bizim kurallarımız, aşağı yukarı hayatın o bazen hiç sevemediğin kurallarına eşit.'


Anlattılar.


Krep Kuralı-1: Tavaya ilk dökülen krep hep tavaya yapışır.

Hayat Kuralı-1: İlk başladığın iş, ilk tuttuğun el, ilk yakınlaştığın insan, ilk yaptığın yemek, ilk tamir ettiğin ütü, ilk diktiğin elbise, ilk yazdığın mektup. Sen olgunlaşana ve kıvama gelene kadar 'hatasız kul olmaz' düsturunu anımsatacaktır sana.


Krep Kuralı-2: Krepi tavaya kalın dökersen harcarsın, ama ince dökersen kurtarma şansın var.


Hayat Kuralı-2: Ne birilerini parçalayacağım diye gereğinden fazla incel, ne de 'olan bir an önce olsun' deyip haddinden fazla kabalaş.


Krep Kuralı-3: Krep çevrileceği zaman kendini bırakır. O an gelmeden öbür yüzünü çevirmeye kalkarsan, elinde kalan parçalanmış hamur parçaları olur.


Hayat Kuralı-3: Eskilerin 'eşref saati' deyimi boşa ortaya çıkmamış. Herşeyin, herkesin bir kıvama gelme süresi var. Her becerinin, her algının, her duygunun, her kalbin olgunlaşma süresi olduğu gibi. Bunu bilmediğin zaman, 'sabırsız', 'fevri' derler. Zaman zaman 'gemileri yakmak' iyi olsa da, genelde sabrın sonu selamet düsturunu unutmamalı.


Krep Kuralı-4: İçine tatlı malzeme koyarsan krep tatlı, tuzlu malzeme koyarsan da tuzlu krep olur.


Hayat Kuralı-4: Hayatta ise maalesef işler bu kadar basit değil. İnsan hamuru biraz 'elde kalmış malzemelerle' karılmış. Tattığında ağzına her tat gelebilir. Krepteki yalınlığı ararsan üzülürsün.


Krepler anlattı, ben dinledim. Hayat Kanunu = Krep Kanunu dediler, hak verdim.


Sonra onları bir güzel yedim.


Zaman zaman hayat kanunlarını yediğim gibi.


Şimdi Haberler;


- Haber ilk ağızdan: Gön Çizgi Roman dükkanına yeni çizgi roman fasikülleri gelmiş, katılacakları yeni kitaplıkları beklerlermiş. Bilmeyenler için Gön'ün adresi şöyleymiş; Yeni Çarşı Cad. No 34 Galatasaray.


9 Eylül 2010 Perşembe

Kimse İstanbul'a 'Senin Yoğurdun Ekşi' Demesin

spidermankanlıca

İstanbul trajikomik bir şehir. Otobüste, vapurda, metrobüste, takside, bakkalda, pastanede, işyerinde, çiçekçide, manavda, meyhanede, berberde, lokantada, hastanede, vergi dairesinde, nüfus memurluğunda, postanede, elektrik idaresinde ve daha pek çok yerde yaşadıklarımız bir yana. Ama eğer bir şehirde kaşıktan yapılmış ağıyla ballı, reçelli ve pudra şekerli Kanlıca yoğurdu tutan Spiderman görüyorsanız, o şehir düpedüz 'dünyanın en yaşanılası' şehirdir.


Yani en azından şehirlerinden biridir, diyelim.



Kimse İstanbul'a 'Senin Yoğurdun Ekşi' Demesin

spidermankanlıca

İstanbul trajikomik bir şehir. Otobüste, vapurda, metrobüste, takside, bakkalda, pastanede, işyerinde, çiçekçide, manavda, meyhanede, berberde, lokantada, hastanede, vergi dairesinde, nüfus memurluğunda, postanede, elektrik idaresinde ve daha pek çok yerde yaşadıklarımız bir yana. Ama eğer bir şehirde kaşıktan yapılmış ağıyla ballı, reçelli ve pudra şekerli Kanlıca yoğurdu tutan Spiderman görüyorsanız, o şehir düpedüz 'dünyanın en yaşanılası' şehirdir.


Yani en azından şehirlerinden biridir, diyelim.



7 Eylül 2010 Salı

Eylül'den Yana Umudumuz Ortada

S6300706


Evet, eylül geldi ve ilk haftasıyla birlikte şehir kendine geldi. Yazlıkçılar ve tatilciler sökün etti, trafik arttı, hin mi hin İstanbul rüzgarı daha fazla etek uçurur oldu, U2 konseri başladı ve bitti, Sabancı Müzesi 'Efsane İstanbul' sergisini yoğun istek üzerine 26'sına uzattı, 6:45 yayınları Uçan Spagetti Canavarı'nın Kutsal Kitabı'nı bastı, referandum'a 5 gün kaldı, Pera Müzesi'nde Japonya Medya Sanatlari Festivali başladı, programında Mazayuki, Mamoru ve Miyazaki görülüp sevinildi, gönül 'The Sky Crawlers'ı yine yeniden izlemek istedi, Yargıcı'da bir zincire takılmış çengelli iğne kolyenin 26 küsüre satılmasına şaşıldı, Şekerci Cafer Erol'daki bayram kalabalığı takdire şayan bulundu, yaklaşan Akbank Caz Festivali için heyecanlanmaya başlandı, Linda'nın yeni hazırladığı nefis desenlere ağız suyu akıtıldı, sırtını kamburlaştırıp kuyruğunu dikmiş kedi desenli nefis deftere şimdiden göz konuldu, defterlerin kesim aşamasında sanatçının bizzat yanında bulunmanın gururu yaşandı, İstanbul'un sürekli arkanın kollanması elzem olan bir şehir olduğuna kanaat getirildi, benim Gazete Sabun'daki yazılarım sürdü, haksızlık edenlerin isimleri cisimleri unutulmamak üzere not defterine kalın harflerle kaydedildi.


Eylül'den daha fazla bir şey beklemek haksızlık. Umutlar Ekim'de. Kenara yazdığım tarihler: 4, 8, 9 Ekim. 4 Ekim: Antony and The Johnsons'ın yeni bebeği Swanlight doğacak. 8 Ekim: Okuduğunuz satırların yazarının sanatını ve sıfatını pek takdir ettiği Chris Botti ile okuduğunuz satırların yazarının bu satırları yazarken dinlediği Hindi Zahra aynı gün, farklı mekanlarda sahnede olacak. Zaman çarpıp bölünecek, İstanbul trafiğinden çıkarılacak, dinginlik durumuyla toplanacak ve Chris Botti 1 saat kadar dinlense, Hindi Zahra sahneye 15 dakika geç çıksa iki konsere de iştirak edilebilir mi, kafa yorulacak. Filmekimi'nin başlayacağı günün de bugün olduğu unutulmayacak. 9 Ekim: Bu sene Babylon'u, Ghetto'yu sallayacağı iddia edilen Salon İKSV'de The Notwist takıntılı yüreklere su serpecek.



Eylül ortasına gelmeden daha, Ekim'e zıpladın dediğinizi duyar gibiyim. Dediğim gibi, Eylül ile aramızı iyi tutmakla birlikte, kafi miktarda umut bağlıyoruz. Gözümüz Ekim'in yollarında, Ekim güzeldir.


Eylül'den Yana Umudumuz Ortada

S6300706


Evet, eylül geldi ve ilk haftasıyla birlikte şehir kendine geldi. Yazlıkçılar ve tatilciler sökün etti, trafik arttı, hin mi hin İstanbul rüzgarı daha fazla etek uçurur oldu, U2 konseri başladı ve bitti, Sabancı Müzesi 'Efsane İstanbul' sergisini yoğun istek üzerine 26'sına uzattı, 6:45 yayınları Uçan Spagetti Canavarı'nın Kutsal Kitabı'nı bastı, referandum'a 5 gün kaldı, Pera Müzesi'nde Japonya Medya Sanatlari Festivali başladı, programında Mazayuki, Mamoru ve Miyazaki görülüp sevinildi, gönül 'The Sky Crawlers'ı yine yeniden izlemek istedi, Yargıcı'da bir zincire takılmış çengelli iğne kolyenin 26 küsüre satılmasına şaşıldı, Şekerci Cafer Erol'daki bayram kalabalığı takdire şayan bulundu, yaklaşan Akbank Caz Festivali için heyecanlanmaya başlandı, Linda'nın yeni hazırladığı nefis desenlere ağız suyu akıtıldı, sırtını kamburlaştırıp kuyruğunu dikmiş kedi desenli nefis deftere şimdiden göz konuldu, defterlerin kesim aşamasında sanatçının bizzat yanında bulunmanın gururu yaşandı, İstanbul'un sürekli arkanın kollanması elzem olan bir şehir olduğuna kanaat getirildi, benim Gazete Sabun'daki yazılarım sürdü, haksızlık edenlerin isimleri cisimleri unutulmamak üzere not defterine kalın harflerle kaydedildi.


Eylül'den daha fazla bir şey beklemek haksızlık. Umutlar Ekim'de. Kenara yazdığım tarihler: 4, 8, 9 Ekim. 4 Ekim: Antony and The Johnsons'ın yeni bebeği Swanlight doğacak. 8 Ekim: Okuduğunuz satırların yazarının sanatını ve sıfatını pek takdir ettiği Chris Botti ile okuduğunuz satırların yazarının bu satırları yazarken dinlediği Hindi Zahra aynı gün, farklı mekanlarda sahnede olacak. Zaman çarpıp bölünecek, İstanbul trafiğinden çıkarılacak, dinginlik durumuyla toplanacak ve Chris Botti 1 saat kadar dinlense, Hindi Zahra sahneye 15 dakika geç çıksa iki konsere de iştirak edilebilir mi, kafa yorulacak. Filmekimi'nin başlayacağı günün de bugün olduğu unutulmayacak. 9 Ekim: Bu sene Babylon'u, Ghetto'yu sallayacağı iddia edilen Salon İKSV'de The Notwist takıntılı yüreklere su serpecek.



Eylül ortasına gelmeden daha, Ekim'e zıpladın dediğinizi duyar gibiyim. Dediğim gibi, Eylül ile aramızı iyi tutmakla birlikte, kafi miktarda umut bağlıyoruz. Gözümüz Ekim'in yollarında, Ekim güzeldir.


5 Eylül 2010 Pazar

İstanbul'a U2 Gelmiş, Bizim Ellerde Bir Garip Haller

13eylulekadarkapaliyiz

48 saat kadar önce ülkemiz sınırları içerisine girip, kısacık sürede hem Başbakan'la görüşen, hem de biz yerli halkın her sabah geçerken sıtkımızın sıyrıldığı Boğaz Köprüsü'nü tabanvayla kateden Bono, bir anda referandum konu başlığının yanı başına zıplayarak ilk sıraya oturdu.


Efendim, Başbakan Bono'ya ne söylemiş de, Bono ne cevap vermiş de, Bono'nun hediye ettiği kırmızı I-Pod'un içinde ne varmış da, acaba bir tek 'hani benim Recebim' şarkısı mı varmış da, Bono'nun tek oy hakkı olsa evet mi, hayır mı dermiş de, neden bu zamana kadar gelmemiş de şimdi gelmiş de, efendime söyleyeyim paraya mı sıkışmış mı yoksa da ondan mı gelmiş de... Ağzı olan konuşuyor. Konuşsunlar, ben hepsini okurken çok eğleniyorum, nefis espriler filan üretiliyor.


Elbette U2 gelsin, Asya'dan Avrupa'ya yürüyüp 'medeniyetleri birleştiren köprü İstanbul' geyiği yapsınlar, güzel güzel konserlerini versinler, Where the Streets Have No Name, efendime söyleyeyim Breath, ondan sonracığıma bir Moment of Surrender çalsınlar, Sunday Bloody Sunday'i sahibinin sesinden dinlesin millet, gözler 360 derece dönen sahne filan görsün, Olimpiyat Stadı'na ulaşmaya çalışılırken maceranın dibine vurulsun, Survivor kafası yaşansın. Bunların hepsi olsun bugün İstanbul'da pek tabi. Ama başka şeyleri de gözden kaçırmamalı. Mesela dün Playboy da ülkemizin kanayan yaralarından biri olan internet sansürüne takıldı. Ve hani şu internet üzerinden müzik dinlediğimiz Grooveshark da Youtube ile aynı kaderi paylaşanlardan. Medya noter marifetiyle kıdemli gazetecilerine, köşe yazarlarına, kültür ordinaryuslarına kıyma yarışında. Referandum deseniz, milletin öyle sıtkı sıyrılmış ki, dükkanla beraber 13 Eylül'e kadar kendini de kapatıp kimbilir hangi diyarlara kaçmış. Sonra Allianoi, efendime söyleyeyim Loç Vadisi, Fırtına Deresi, Hasankeyf... Yani işte anlayın canım, 'Ilgaz Anadolu'nun sen yüce bir dağısın', 'Orda bir köy var uzakta' demekle olmuyor bu işler, memleketin her köşesi karışık turşudan beter.


Demem o ki, U2 dediğiniz adamlar (ben de U2 diyorum tabi kendilerine) 2 saat 15 dakika sahnede kaldıktan sonra yarın sabah sularında turneye devam edecekler. Biz gene türlü tuhaflıklarımızla başbaşa kalacağız yalnız ve güzel ülkemizde. İki mum yakıp romantik bir akşam yemeği yeriz artık.




İstanbul'a U2 Gelmiş, Bizim Ellerde Bir Garip Haller

13eylulekadarkapaliyiz

48 saat kadar önce ülkemiz sınırları içerisine girip, kısacık sürede hem Başbakan'la görüşen, hem de biz yerli halkın her sabah geçerken sıtkımızın sıyrıldığı Boğaz Köprüsü'nü tabanvayla kateden Bono, bir anda referandum konu başlığının yanı başına zıplayarak ilk sıraya oturdu.


Efendim, Başbakan Bono'ya ne söylemiş de, Bono ne cevap vermiş de, Bono'nun hediye ettiği kırmızı I-Pod'un içinde ne varmış da, acaba bir tek 'hani benim Recebim' şarkısı mı varmış da, Bono'nun tek oy hakkı olsa evet mi, hayır mı dermiş de, neden bu zamana kadar gelmemiş de şimdi gelmiş de, efendime söyleyeyim paraya mı sıkışmış mı yoksa da ondan mı gelmiş de... Ağzı olan konuşuyor. Konuşsunlar, ben hepsini okurken çok eğleniyorum, nefis espriler filan üretiliyor.


Elbette U2 gelsin, Asya'dan Avrupa'ya yürüyüp 'medeniyetleri birleştiren köprü İstanbul' geyiği yapsınlar, güzel güzel konserlerini versinler, Where the Streets Have No Name, efendime söyleyeyim Breath, ondan sonracığıma bir Moment of Surrender çalsınlar, Sunday Bloody Sunday'i sahibinin sesinden dinlesin millet, gözler 360 derece dönen sahne filan görsün, Olimpiyat Stadı'na ulaşmaya çalışılırken maceranın dibine vurulsun, Survivor kafası yaşansın. Bunların hepsi olsun bugün İstanbul'da pek tabi. Ama başka şeyleri de gözden kaçırmamalı. Mesela dün Playboy da ülkemizin kanayan yaralarından biri olan internet sansürüne takıldı. Ve hani şu internet üzerinden müzik dinlediğimiz Grooveshark da Youtube ile aynı kaderi paylaşanlardan. Medya noter marifetiyle kıdemli gazetecilerine, köşe yazarlarına, kültür ordinaryuslarına kıyma yarışında. Referandum deseniz, milletin öyle sıtkı sıyrılmış ki, dükkanla beraber 13 Eylül'e kadar kendini de kapatıp kimbilir hangi diyarlara kaçmış. Sonra Allianoi, efendime söyleyeyim Loç Vadisi, Fırtına Deresi, Hasankeyf... Yani işte anlayın canım, 'Ilgaz Anadolu'nun sen yüce bir dağısın', 'Orda bir köy var uzakta' demekle olmuyor bu işler, memleketin her köşesi karışık turşudan beter.


Demem o ki, U2 dediğiniz adamlar (ben de U2 diyorum tabi kendilerine) 2 saat 15 dakika sahnede kaldıktan sonra yarın sabah sularında turneye devam edecekler. Biz gene türlü tuhaflıklarımızla başbaşa kalacağız yalnız ve güzel ülkemizde. İki mum yakıp romantik bir akşam yemeği yeriz artık.




4 Eylül 2010 Cumartesi

Bir Tipitip'ten Başbakan'a Mektup

Sayın Başbakan,



Geçtiğimiz gece kocaman kahverengi gözlerinizi televizyondan doğru bana dikerek söylediğiniz 'Ülkemizde öyle tipler var ki, evlenmek gibi niyetleri yok' lafından hemen sonra, Çevre Bakanı 'Byzantion diye bir yer aslında yok, uyduruyorlar' demeden hemen önce dün Sabancı Müzesi'ndeki Efsane İstanbul: Byzantion'dan İstanbul'a sergisine gitmiş bulunduk.


Sergide adına arkeolog denen bir takım şahısların çıkardığı çanak çömleklere bakarken, bir yandan da konsantre olmak için çabalamaktaydık, zira etrafımızda bulunan çocukların istinasız hepsi annelerinin eteğine yapışmış bir şekilde mızmızlanmak ve de zırıldamak arası insanüstü bir ses çıkarmaktaydı.


Adına 'anne' denen kutsal varlıklar ise, çocuklarından baygınlık geçirmekle onlara can vermekten ileri gelen bağrına basma arası insanüstü bir duygu içinde sergi gezmeye çabalamaktaydı.


Demek istediğim, çocuklar çok ağlıyor, mızmızlanıyor, ben çocuk hiç sevmem' misali bir güdük düşünce asla değil. Ama şu sıra bindiğim vapurda, gittiğim lokantada, çay içtiğim çay bahçesinde, film izlediğim sinemada karşılaştığım tüm çocuklar mızmız, mutsuz, tatminsiz. İstisnasız hepsini üzen bir şeyler var. Rahatsız oldukları. Bu tesadüf olamaz.


Sayın Başbakan, işbu ülkede nedense gülen, kahkaha atan çocuk yok gibi bir şey. Yıllar boyunca başucumuzda 'Ağlayan Çocuk' resmiyle yatıp kalkmış bir toplumuz biz ne de olsa. Ayrıca, şu üzerinde yaşadığımız dünya çocuklara ve çocuk gibi düşünenlere uygun bir dünya değil. Siz de şairsiniz, şiir seversiniz, bilirsiniz hani. Çocukları Pablo Neruda gibi bağrına basacak şairler yok artık.


Tarafınızdan 'tipitip' olarak adlandırılma pahasına düşüncem budur. Ne zaman ki şu ülkede ağlayan çocuktan çok gülen çocuk görürüz etrafta, o zaman bir kere daha düşünürüz.




Bir Tipitip'ten Başbakan'a Mektup

Sayın Başbakan,



Geçtiğimiz gece kocaman kahverengi gözlerinizi televizyondan doğru bana dikerek söylediğiniz 'Ülkemizde öyle tipler var ki, evlenmek gibi niyetleri yok' lafından hemen sonra, Çevre Bakanı 'Byzantion diye bir yer aslında yok, uyduruyorlar' demeden hemen önce dün Sabancı Müzesi'ndeki Efsane İstanbul: Byzantion'dan İstanbul'a sergisine gitmiş bulunduk.


Sergide adına arkeolog denen bir takım şahısların çıkardığı çanak çömleklere bakarken, bir yandan da konsantre olmak için çabalamaktaydık, zira etrafımızda bulunan çocukların istinasız hepsi annelerinin eteğine yapışmış bir şekilde mızmızlanmak ve de zırıldamak arası insanüstü bir ses çıkarmaktaydı.


Adına 'anne' denen kutsal varlıklar ise, çocuklarından baygınlık geçirmekle onlara can vermekten ileri gelen bağrına basma arası insanüstü bir duygu içinde sergi gezmeye çabalamaktaydı.


Demek istediğim, çocuklar çok ağlıyor, mızmızlanıyor, ben çocuk hiç sevmem' misali bir güdük düşünce asla değil. Ama şu sıra bindiğim vapurda, gittiğim lokantada, çay içtiğim çay bahçesinde, film izlediğim sinemada karşılaştığım tüm çocuklar mızmız, mutsuz, tatminsiz. İstisnasız hepsini üzen bir şeyler var. Rahatsız oldukları. Bu tesadüf olamaz.


Sayın Başbakan, işbu ülkede nedense gülen, kahkaha atan çocuk yok gibi bir şey. Yıllar boyunca başucumuzda 'Ağlayan Çocuk' resmiyle yatıp kalkmış bir toplumuz biz ne de olsa. Ayrıca, şu üzerinde yaşadığımız dünya çocuklara ve çocuk gibi düşünenlere uygun bir dünya değil. Siz de şairsiniz, şiir seversiniz, bilirsiniz hani. Çocukları Pablo Neruda gibi bağrına basacak şairler yok artık.


Tarafınızdan 'tipitip' olarak adlandırılma pahasına düşüncem budur. Ne zaman ki şu ülkede ağlayan çocuktan çok gülen çocuk görürüz etrafta, o zaman bir kere daha düşünürüz.




3 Eylül 2010 Cuma

2 milyon İstanbullu Ağacı Köklerinden Söküp Atmayın




Size dediler ki: İki köprü İstanbul'a yetmiyor. Üçüncü köprü yapılınca hem trafik sorununuz kalmayacak. İstanbul'un ulaşım sorunu ortadan kalkacak. İstanbul trafiğinde kamyon-tır göremeyeceksiniz. Köprü Beykoz yakınlarındaki Poyrazköy ve Sarıyer'deki Garipçe arasında yapılacak.


Ama söylemedikleri bir şey var. Neyse ki bunu da Sivil Toplum Kuruluşları tamamlıyor. Mimarlar, mühendisler, şehir planlamacıları, ulaşım uzmanları ve diğer bilim insanları bu köprünün İstanbul'un sorunlarına çözüm olmayacağını söylüyorlar. Diyorlar ki; İstanbul’da kesilen ve kesilecek toplam ağaç sayısı 2,5 milyonun üzerinde. Kesilmeyi bekleyen ağaç sayısı 1,6 milyon. Yok olacak ormanlık alan 16 milyon metrekare. Kuruyacak su havzaları, yok olacak flora da cabası.


2 Milyon İstanbullu Kampanyası, Yeşiller tarafından işte bu yüzden başlatıldı. 'Evet, bir-iki milyon ağaç kesilecek, ama ne var yani, memleketi otobanlarla donatıyoruz, medeniyet getiriyoruz' zihniyetine inat, İstanbul'un önemli merkezlerinde 2 Ekim günü saat 20.00'de İstanbullular bir araya gelecek. Bir saat boyunca mumlar yanacak ve '2 milyon İstanbullu ağacı köklerinden söküp atmayın' denecek.


Kampanya, 2milyonistanbullu.com adresinden, Facebook ve Twitter profillerinden takip edilebilir.


Not: Alternatif-İstanbul olarak, banner yayınlayarak ve kampanyaya ait haberlere içeriğimizde yer vererek 3. Köprü'nün İstanbul'dan alıp götüreceklerine karşı olduğumuzu biz de haykıracağız. Sesimiz duyuluncaya kadar.



2 milyon İstanbullu Ağacı Köklerinden Söküp Atmayın




Size dediler ki: İki köprü İstanbul'a yetmiyor. Üçüncü köprü yapılınca hem trafik sorununuz kalmayacak. İstanbul'un ulaşım sorunu ortadan kalkacak. İstanbul trafiğinde kamyon-tır göremeyeceksiniz. Köprü Beykoz yakınlarındaki Poyrazköy ve Sarıyer'deki Garipçe arasında yapılacak.


Ama söylemedikleri bir şey var. Neyse ki bunu da Sivil Toplum Kuruluşları tamamlıyor. Mimarlar, mühendisler, şehir planlamacıları, ulaşım uzmanları ve diğer bilim insanları bu köprünün İstanbul'un sorunlarına çözüm olmayacağını söylüyorlar. Diyorlar ki; İstanbul’da kesilen ve kesilecek toplam ağaç sayısı 2,5 milyonun üzerinde. Kesilmeyi bekleyen ağaç sayısı 1,6 milyon. Yok olacak ormanlık alan 16 milyon metrekare. Kuruyacak su havzaları, yok olacak flora da cabası.


2 Milyon İstanbullu Kampanyası, Yeşiller tarafından işte bu yüzden başlatıldı. 'Evet, bir-iki milyon ağaç kesilecek, ama ne var yani, memleketi otobanlarla donatıyoruz, medeniyet getiriyoruz' zihniyetine inat, İstanbul'un önemli merkezlerinde 2 Ekim günü saat 20.00'de İstanbullular bir araya gelecek. Bir saat boyunca mumlar yanacak ve '2 milyon İstanbullu ağacı köklerinden söküp atmayın' denecek.


Kampanya, 2milyonistanbullu.com adresinden, Facebook ve Twitter profillerinden takip edilebilir.


Not: Alternatif-İstanbul olarak, banner yayınlayarak ve kampanyaya ait haberlere içeriğimizde yer vererek 3. Köprü'nün İstanbul'dan alıp götüreceklerine karşı olduğumuzu biz de haykıracağız. Sesimiz duyuluncaya kadar.



Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons