babylon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
babylon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2011 Cumartesi

Henüz Çekilmeyen Filmlere Müzik Yapan Orkestra: The Hidden Orchestra



Night Walk adını verdikleri debü albümlerini yakın zamanda çıkaran The Hidden Orchestra, 11 Şubat Cuma gecesi Babylon’da bir konser verdi. Bu konserden derlediğimiz kısa notlarla The Hidden Orchestra'yı bu haftaki pazar konseri bölümümüze konuk etmek istedik. Keyifli okumalar ve dinlemeler!

- 22:30 olarak belirtilen konserin başlama saati tam 45 dakika sarkarak 23:15’i buldu. Websitesinde konserin başlama saati olarak belirtilen 22:30’a kadar sahne önü de dahil olmak üzere mekan boştu. İnsanlar 23:00’e doğru gelmeye başladılar ve yeterince doluluk sağlandığında konser nihayet başlayabildi.

- The Hidden Orchestra, sahneye iki davul, keyboard, keman ve bass gitardan oluşan bir ekipmanla çıktı. Tanışma faslının ardından, şarkıya giriş yapıldı, ancak teknik bir sorun yüzünden yarıda kesildi. Aynı vahim olay 2 kere tekrar etse de, grubun kurucusu ve basçısı Joe Acheson’ın ve grubun diğer üyelerinin kibarca ve gülümseyerek özür dilemeleri dinleyiciyi rahatlattı.

- Nihayet sorun çözüldüğünde, dinleyiciler The Hidden Orchestra’nın alamet-i farikası olarak görülen iki davul kullanılmasının güzelliğini hissetmeye başladı. Grubun iki davulcusu Tim Lane ve Jamie Graham’ın müzikte hissedilen saykodelik havanın yaratılmasında etkisi büyük.

-Grubun keman ve keyboarddan sorumlu üyesi Poppy Ackroyd kemanını alışılmışın dışında bir gitar gibi tıngırdatarak güzel bir ritim tutturdu.

- Dinleyiciler arasında gurubun aksanından nereli olduklarını tahmin etmeye çalışanlar vardı. Aksan İskoç olduklarını alenen hissettirse de, konser öncesinde dinlemeye geldikleri grup hakkında biraz olsun bilgi toparlasalar bu kadar düşünmek zorunda kalmazlardı sanırım. İyi müzik dinleyicisi olmak bu küçük fedakarlığı gerektiriyor diye düşünüyorum.

-Grubun dinleyiciyle iletişimi epeyce sıcak. Sürekli bir göz teması, esirgenmeyen gülümseme ve alkışlara karşılık sempatik jestler. Çalarken kendi aralarında da eğlendiklerini hissettiriyorlar.

- Grup, analog enstrümanlarla dijital ses efektlerini bir arada kullanıyor. Caz, funk, elektronik ve trip hop gibi türlerin bir araya geldiği yeni nesil bir müzik icra ediyorlar. Canlı dinlemesi, albümden dinlemekten kesinlikle daha keyifli.

-Antiphon ve Wandering canlı olarak dinlendiğine insanı apayrı bir moda sokan iki parça. Nefis çaldılar.

- Sahnede dinleyiciyi tatmin edecek kadar uzun kalıyorlar. İstek üzerine bise çıktıklarında çaldıkları funky parçayla gecenin sonunu dansla bitirdiler.

Gördük ki, The Hidden Orchestra’yı dünya müziğine kazandıran Tru Thoughts çok ama çok iyi bir prodüksiyona imza atmış. Biz müzik dinleyicilerine ise grubu takip etmek kalıyor.



Henüz Çekilmeyen Filmlere Müzik Yapan Orkestra: The Hidden Orchestra



Night Walk adını verdikleri debü albümlerini yakın zamanda çıkaran The Hidden Orchestra, 11 Şubat Cuma gecesi Babylon’da bir konser verdi. Bu konserden derlediğimiz kısa notlarla The Hidden Orchestra'yı bu haftaki pazar konseri bölümümüze konuk etmek istedik. Keyifli okumalar ve dinlemeler!

- 22:30 olarak belirtilen konserin başlama saati tam 45 dakika sarkarak 23:15’i buldu. Websitesinde konserin başlama saati olarak belirtilen 22:30’a kadar sahne önü de dahil olmak üzere mekan boştu. İnsanlar 23:00’e doğru gelmeye başladılar ve yeterince doluluk sağlandığında konser nihayet başlayabildi.

- The Hidden Orchestra, sahneye iki davul, keyboard, keman ve bass gitardan oluşan bir ekipmanla çıktı. Tanışma faslının ardından, şarkıya giriş yapıldı, ancak teknik bir sorun yüzünden yarıda kesildi. Aynı vahim olay 2 kere tekrar etse de, grubun kurucusu ve basçısı Joe Acheson’ın ve grubun diğer üyelerinin kibarca ve gülümseyerek özür dilemeleri dinleyiciyi rahatlattı.

- Nihayet sorun çözüldüğünde, dinleyiciler The Hidden Orchestra’nın alamet-i farikası olarak görülen iki davul kullanılmasının güzelliğini hissetmeye başladı. Grubun iki davulcusu Tim Lane ve Jamie Graham’ın müzikte hissedilen saykodelik havanın yaratılmasında etkisi büyük.

-Grubun keman ve keyboarddan sorumlu üyesi Poppy Ackroyd kemanını alışılmışın dışında bir gitar gibi tıngırdatarak güzel bir ritim tutturdu.

- Dinleyiciler arasında gurubun aksanından nereli olduklarını tahmin etmeye çalışanlar vardı. Aksan İskoç olduklarını alenen hissettirse de, konser öncesinde dinlemeye geldikleri grup hakkında biraz olsun bilgi toparlasalar bu kadar düşünmek zorunda kalmazlardı sanırım. İyi müzik dinleyicisi olmak bu küçük fedakarlığı gerektiriyor diye düşünüyorum.

-Grubun dinleyiciyle iletişimi epeyce sıcak. Sürekli bir göz teması, esirgenmeyen gülümseme ve alkışlara karşılık sempatik jestler. Çalarken kendi aralarında da eğlendiklerini hissettiriyorlar.

- Grup, analog enstrümanlarla dijital ses efektlerini bir arada kullanıyor. Caz, funk, elektronik ve trip hop gibi türlerin bir araya geldiği yeni nesil bir müzik icra ediyorlar. Canlı dinlemesi, albümden dinlemekten kesinlikle daha keyifli.

-Antiphon ve Wandering canlı olarak dinlendiğine insanı apayrı bir moda sokan iki parça. Nefis çaldılar.

- Sahnede dinleyiciyi tatmin edecek kadar uzun kalıyorlar. İstek üzerine bise çıktıklarında çaldıkları funky parçayla gecenin sonunu dansla bitirdiler.

Gördük ki, The Hidden Orchestra’yı dünya müziğine kazandıran Tru Thoughts çok ama çok iyi bir prodüksiyona imza atmış. Biz müzik dinleyicilerine ise grubu takip etmek kalıyor.



9 Şubat 2011 Çarşamba

Heyecanlıyım

Jazz GuysOrtala


"Yeni bir şeyler bulsam da dinlesem" diye darı arayan tavuk gibi etrafı eşelediğim günlerde keşfettiğim Ólafur Arnalds 10-11 Şubat'ta Salon İKSV'de. Güzel insanlar ve güzel müzisyenler diyarı İzlanda'dan gelen, kafa kağıdında yazan doğum tarihi ile (1987) fena kıskandıran, insanın içine uzun bir kuraklıktan sonra yağmur yağmış da ortalık serinlemiş gibi bir his bırakan bir müzik insanı kendisi. İlk defa İstanbul'da konser verecek Ólafur Arnalds için heyecanlıyım.




Eliane Elias
, 17 Şubat'ta İş Sanat'ta konser verecek. Son günlerde en fazla dinlediğim albümlerden olan Bossa Nova Stories'i canlı dinleyeceğim için heyecanlıyım.


Babylon önümüzdeki aylarda konuk edeceği sanatçıları açıkladı: Junip, The Wailers, The Walkmen, Twin Shadow, Gonja Sufi, Skream and Benga, Mercury Rev, Gogol Bordello ve Kate Nash. +24 engeline rağmen İstanbul'da dinleyebileceğimiz iyi müzisyenler için heyecanlıyım.



Ajansa yeni haber düştü: 20 Mayıs The Charlatans Ghetto'da, 21 Mayıs'ta Marianne Faithfull Aya İrini'de imiş. Sponsor, Avea imiş. Daha önce Babylon'a geldiğinde kaçırdığım Marianne Faithfull için heyecanlıyım.

Heyecanlıyım

Jazz GuysOrtala


"Yeni bir şeyler bulsam da dinlesem" diye darı arayan tavuk gibi etrafı eşelediğim günlerde keşfettiğim Ólafur Arnalds 10-11 Şubat'ta Salon İKSV'de. Güzel insanlar ve güzel müzisyenler diyarı İzlanda'dan gelen, kafa kağıdında yazan doğum tarihi ile (1987) fena kıskandıran, insanın içine uzun bir kuraklıktan sonra yağmur yağmış da ortalık serinlemiş gibi bir his bırakan bir müzik insanı kendisi. İlk defa İstanbul'da konser verecek Ólafur Arnalds için heyecanlıyım.




Eliane Elias
, 17 Şubat'ta İş Sanat'ta konser verecek. Son günlerde en fazla dinlediğim albümlerden olan Bossa Nova Stories'i canlı dinleyeceğim için heyecanlıyım.


Babylon önümüzdeki aylarda konuk edeceği sanatçıları açıkladı: Junip, The Wailers, The Walkmen, Twin Shadow, Gonja Sufi, Skream and Benga, Mercury Rev, Gogol Bordello ve Kate Nash. +24 engeline rağmen İstanbul'da dinleyebileceğimiz iyi müzisyenler için heyecanlıyım.



Ajansa yeni haber düştü: 20 Mayıs The Charlatans Ghetto'da, 21 Mayıs'ta Marianne Faithfull Aya İrini'de imiş. Sponsor, Avea imiş. Daha önce Babylon'a geldiğinde kaçırdığım Marianne Faithfull için heyecanlıyım.

17 Ocak 2011 Pazartesi

İyi Haber Tez Ulaşsın, Kötü Haberi Yel Alsın


İyi haber: Yarın akşam Babylon'da dünyanın gördüğü görebileceği en üretken ve icatçı müzik adamlarından Renaud Garcia-Fons'un solo konseri var.


Kötü haber: 6-8 Şubat'ta Babylon'da iki konser verecek olan Hindi Zahra konserinin avantajli bileti için bugün son gün.


İyi haber: İstanbul konserlerini defalarca kaçırdığımız Oi Va Voi, 19-20-21 Ocak'ta tarihlerinde olmak üzere üç gün üst üste Babylon'da.


Kötü haber: Biletleri hızla tükeniyor. Hatta Çarşamba ve Perşembe için yer kalmadı. Cuma için acele edin.


İyi haber: Yoğun istek üzerine Body Worlds sergisi uzatıldı.


Kötü haber: Santalİstanbul'daki İstanbul 1910-2010 sergisinin son günü dündü. Kaçırdık.


İyi Haber: İtalya'nın "Piyanonun Şeytani Meleği" diye tanımladığı Emre Şen, 19 Ocak Çarşamba akşamı Salon İKSV'de Bach, Liszt, Chopin ve Schumann'ın eserlerinden oluşan bir seçkiyle klasik müzik sevenlerin kulaklarının pasını silecek.


Kötü haber: Klasik müzik Türkiye'de hala üvey evlat. Sahi Türkiye'nin öz evladı ne?


İyi haber: Blogger's Base açıldı. Bloggerlar evlerinin dışında da içerik üretecek bir mekana kavuştu.


Kötü haber: Yılların Rejans Lokantası kapanıyor.


İyi haber: Çoğunluk filminin DVD'si çıktı.


Kötü haber: I Am Love'ın son sahnesi filmin kendisi kadar etkilemedi.


İyi haber: Büyük Ev Ablukada'yı keşfettik. 26 Ocak'ta Salon İKSV'deki konserlerini Ece Ajandamıza yazdık.


Kötü haber: Şubat'ta üzerimize akın akın gelecek konser fırtınasından korkuyoruz.


İyi Haber Tez Ulaşsın, Kötü Haberi Yel Alsın


İyi haber: Yarın akşam Babylon'da dünyanın gördüğü görebileceği en üretken ve icatçı müzik adamlarından Renaud Garcia-Fons'un solo konseri var.


Kötü haber: 6-8 Şubat'ta Babylon'da iki konser verecek olan Hindi Zahra konserinin avantajli bileti için bugün son gün.


İyi haber: İstanbul konserlerini defalarca kaçırdığımız Oi Va Voi, 19-20-21 Ocak'ta tarihlerinde olmak üzere üç gün üst üste Babylon'da.


Kötü haber: Biletleri hızla tükeniyor. Hatta Çarşamba ve Perşembe için yer kalmadı. Cuma için acele edin.


İyi haber: Yoğun istek üzerine Body Worlds sergisi uzatıldı.


Kötü haber: Santalİstanbul'daki İstanbul 1910-2010 sergisinin son günü dündü. Kaçırdık.


İyi Haber: İtalya'nın "Piyanonun Şeytani Meleği" diye tanımladığı Emre Şen, 19 Ocak Çarşamba akşamı Salon İKSV'de Bach, Liszt, Chopin ve Schumann'ın eserlerinden oluşan bir seçkiyle klasik müzik sevenlerin kulaklarının pasını silecek.


Kötü haber: Klasik müzik Türkiye'de hala üvey evlat. Sahi Türkiye'nin öz evladı ne?


İyi haber: Blogger's Base açıldı. Bloggerlar evlerinin dışında da içerik üretecek bir mekana kavuştu.


Kötü haber: Yılların Rejans Lokantası kapanıyor.


İyi haber: Çoğunluk filminin DVD'si çıktı.


Kötü haber: I Am Love'ın son sahnesi filmin kendisi kadar etkilemedi.


İyi haber: Büyük Ev Ablukada'yı keşfettik. 26 Ocak'ta Salon İKSV'deki konserlerini Ece Ajandamıza yazdık.


Kötü haber: Şubat'ta üzerimize akın akın gelecek konser fırtınasından korkuyoruz.


16 Aralık 2010 Perşembe

17 Aralık Cuma: Rüya mı, Kabus mu?





Aşk mı, para mı? Bebek mi, kariyer mi? Ölüm mü, kalım mı? Avrupa Birliği mi, Ortadoğu Birliği mi? Güzellik mi, zeka mı? Demokrasi mi, oligarşi mi? Süper mi, dizel mi? Birinci Köprü mü, ikinci köprü mü? Vapur mu, metrobüs mü? Şemsiye taşımak mı, yağmurda ıslanmak mı? Sarışın mı, esmer mi? Ağlamak mı, gülmek mi? A şıkkı mı, E şıkkı mı? O fakülte mi, bu yüksekokul mu? İstifayı basmak mı, yoksa kalıp biraz daha dayanmak mı? O anlayışsız kadına/adama haddini bildirmek mi, susup sineye çekmek mi? Yumurta atmak mı, uzun eşek oynamak mı? Çarşaf liste mi, blok liste mi? Ak mı, kara mı? Sevmek mi, sevilmek mi? Türban mı, mini etek mi? Radyo mu, televizyon mu? Kıvanç Tatlıtuğ mu, Kenan İmirzalıoğlu mu? Gönül doldurmak mı, cep doldurmak mı? Güneş mi, kar mı? Acı mı, tatlı mı? Uzaylılar var mı, yok mu? Tanrı var mı, yok mu? İşi bilmek mi, işe gitmemek mi? Akıl mı, vicdan mı? Saz mı, caz mı? Etrafta gördüklerimiz madde mi, yoksa sadece birer mana mı?



Bırakın bunları düşünmeyi. Ya da şöyle diyeyim, bütün bunları düşünmeyi mesai saatlerine bırakın.


Saatler 18:30'u gösterdiğinde aklınızın iplerini serbest bırakın. Düşüneceğiniz tek şey müzik olsun.


Zira bu akşam İstanbul için hergünden biraz daha fazla müzikal bir akşam.

Bu akşam dertleri koyverin gitsin. Hergün zaten yüzyüze kaldığınız/kalacağınız tercihleri rafa kaldırın. Tek düşüneceğiniz müzik olsun. Reagge ve dub üstadı, 50 küsür yıllık büyük efsane Lee 'Scratch' Perry'le Babylon hasbıhali mi? Birbirinden lezzetli melodiler ve içe dokunan sözlerle tekrar tekrar dinlenilesi şarkılara imza atan ve bu akşam yine yeniden Ghetto'ya gelecek Beady Belle mi? Kendisini pek tanımayan İstanbul sahnesi'ne ilk adımı Salon İKSV'de atacak olan ve Hürriyet'ten Barış Akpolat'a verdiği röportajda çok sıcak ve ateşli bir gecenin dinleyiciyi beklediğini müjdeleyen Melissa Auf Der Maur mu? Ankara'nın İstanbul sahnesine en güzel armağanlarından biri olan, defalarca canlı dinlenseler bile şarkılarının güzelliği sayesinde asla bıktırmayan ve Bronx Pi'de sahne alacak olan Sakin mi? Kısa öykülerden güzel şarkılar yazan, canlı performansının güzelliğiyle akıllara kazınan, ilk debüsünden bu yana 10 yıllık bir zamanı deviren ve yeniden Hayal Kahvesi'ni şenlendirecek olan Aylin Aslım mı? Yaptıkları müziği 'şiirsel sözlü melodik pop' olarak tanımlayan, 'Buried Inside' şarkısı hala müzikçalarda yerini koruyan ve Roxy sahnesini ikinci ev belleyen Soaked mı?


İşimiz zor. Bu akşam yapacağımız tercihlerin özü özeti aslında şu olacak gibi: İstanbul'daki canlı performans mekanları arasındaki rekabet güzel bir rüya mı, yoksa bir kabus mu?



17 Aralık Cuma: Rüya mı, Kabus mu?





Aşk mı, para mı? Bebek mi, kariyer mi? Ölüm mü, kalım mı? Avrupa Birliği mi, Ortadoğu Birliği mi? Güzellik mi, zeka mı? Demokrasi mi, oligarşi mi? Süper mi, dizel mi? Birinci Köprü mü, ikinci köprü mü? Vapur mu, metrobüs mü? Şemsiye taşımak mı, yağmurda ıslanmak mı? Sarışın mı, esmer mi? Ağlamak mı, gülmek mi? A şıkkı mı, E şıkkı mı? O fakülte mi, bu yüksekokul mu? İstifayı basmak mı, yoksa kalıp biraz daha dayanmak mı? O anlayışsız kadına/adama haddini bildirmek mi, susup sineye çekmek mi? Yumurta atmak mı, uzun eşek oynamak mı? Çarşaf liste mi, blok liste mi? Ak mı, kara mı? Sevmek mi, sevilmek mi? Türban mı, mini etek mi? Radyo mu, televizyon mu? Kıvanç Tatlıtuğ mu, Kenan İmirzalıoğlu mu? Gönül doldurmak mı, cep doldurmak mı? Güneş mi, kar mı? Acı mı, tatlı mı? Uzaylılar var mı, yok mu? Tanrı var mı, yok mu? İşi bilmek mi, işe gitmemek mi? Akıl mı, vicdan mı? Saz mı, caz mı? Etrafta gördüklerimiz madde mi, yoksa sadece birer mana mı?



Bırakın bunları düşünmeyi. Ya da şöyle diyeyim, bütün bunları düşünmeyi mesai saatlerine bırakın.


Saatler 18:30'u gösterdiğinde aklınızın iplerini serbest bırakın. Düşüneceğiniz tek şey müzik olsun.


Zira bu akşam İstanbul için hergünden biraz daha fazla müzikal bir akşam.

Bu akşam dertleri koyverin gitsin. Hergün zaten yüzyüze kaldığınız/kalacağınız tercihleri rafa kaldırın. Tek düşüneceğiniz müzik olsun. Reagge ve dub üstadı, 50 küsür yıllık büyük efsane Lee 'Scratch' Perry'le Babylon hasbıhali mi? Birbirinden lezzetli melodiler ve içe dokunan sözlerle tekrar tekrar dinlenilesi şarkılara imza atan ve bu akşam yine yeniden Ghetto'ya gelecek Beady Belle mi? Kendisini pek tanımayan İstanbul sahnesi'ne ilk adımı Salon İKSV'de atacak olan ve Hürriyet'ten Barış Akpolat'a verdiği röportajda çok sıcak ve ateşli bir gecenin dinleyiciyi beklediğini müjdeleyen Melissa Auf Der Maur mu? Ankara'nın İstanbul sahnesine en güzel armağanlarından biri olan, defalarca canlı dinlenseler bile şarkılarının güzelliği sayesinde asla bıktırmayan ve Bronx Pi'de sahne alacak olan Sakin mi? Kısa öykülerden güzel şarkılar yazan, canlı performansının güzelliğiyle akıllara kazınan, ilk debüsünden bu yana 10 yıllık bir zamanı deviren ve yeniden Hayal Kahvesi'ni şenlendirecek olan Aylin Aslım mı? Yaptıkları müziği 'şiirsel sözlü melodik pop' olarak tanımlayan, 'Buried Inside' şarkısı hala müzikçalarda yerini koruyan ve Roxy sahnesini ikinci ev belleyen Soaked mı?


İşimiz zor. Bu akşam yapacağımız tercihlerin özü özeti aslında şu olacak gibi: İstanbul'daki canlı performans mekanları arasındaki rekabet güzel bir rüya mı, yoksa bir kabus mu?



26 Kasım 2010 Cuma

27 Kasım Cumartesi: İstanbul Evde Oturmasın Şenliği







Yarın muhtemelen yazamayacağız. Çünkü İstanbul'daki konser bolluğunda hangisine gideceğimizi düşünmekten zamanımız kalmayacak. Duyduk ki, yarın İstanbul'da evde oturabilmeyi başaranlara kırmızı kurdaleli madalya takıyorlarmış. Bence hoş bir şey. Herkes dışarıdayken evde olmak yani, hoş.


Neyse. Biz evde oturma rehberi değiliz. Size yarın İstanbul sınırları içinde olup biteni aktarmamız içeriğimiz gereği. Öncelikle, yarın İstanbul'da özellikle Beyoğlu civarında metrekareye Türk'ten çok Avrupalı'nın düşeceğini söylemekle işe başlayalım. Üstelik, çoğu çalgıcı takımından. Yarın İstanbul semalarında yankılanacak sesleri bayraklara göre sıralamak gerekirse, Norveç, Danimarka (İsveç, Hollanda ve Belçika da gelse, İsveç-Norveç-Danimarka, Belçika Belçika Hollanda esprisi yapardık), Almanya, Kanada. Biraz açmak gerekirse; Datarock (Norveç), Jazzanova (Almanya), You Say Party (Kanada) ve Efterklang (Danimarka) yarın İstanbul sahnesine konuk olacak müzik grupları.


Konuyu daha da açalım. 27 Kasım konser takviminin ortak noktası 'farklı janrlarda iyi müzik'. Acid Jazz, indie, elektronik, dance punk ya da rock. Hepsi farklı sahnelerde aynı potada. Seçmesi zor. Şöyle bir liste var önümüzde;


Yaylılar ve vokal gücüyle destekli etkileyici müzikler ilginizi cezbediyorsa Efterklang Babylon sahnesinde.


Kıpır kıpır bir sahne ve dans ettiren melodiler arıyor, punk ve new wave ile aranızı hoş tutuyorsanız canlı performanslarının etkileyici olduğunu duyduğumuz You Say Party Bronx Pi Sahne'de.


Norveç, Bergen'den insanın içini kanırtan müzik grupları çıkar önermesini çürüten Datarock 2007'deki konserin tadı daha hala damaklardayken yine Ghetto'da.


Nu Jazz ve Acid Jazz türlerine aşinaysanız, Jazzanova aralarında Detroit’li (A.B.D) müzisyen ve Funk Jazz vokalisti Paul Randolph’un da bulunduğu 9 yetenekli müzisyenden oluşan orkestrayla Tamirane'de.


Bizden söylemesi, sizden seçmesi.


Size bir de güzellik. Şarkıları dinleyin, konserinizi seçin.


You Say Party - Lonely's Lunch




Datarock - Dance!




Jazzanova - Coffee Talk




Efterklang - Blowing Lungs Like Bubbles



27 Kasım Cumartesi: İstanbul Evde Oturmasın Şenliği







Yarın muhtemelen yazamayacağız. Çünkü İstanbul'daki konser bolluğunda hangisine gideceğimizi düşünmekten zamanımız kalmayacak. Duyduk ki, yarın İstanbul'da evde oturabilmeyi başaranlara kırmızı kurdaleli madalya takıyorlarmış. Bence hoş bir şey. Herkes dışarıdayken evde olmak yani, hoş.


Neyse. Biz evde oturma rehberi değiliz. Size yarın İstanbul sınırları içinde olup biteni aktarmamız içeriğimiz gereği. Öncelikle, yarın İstanbul'da özellikle Beyoğlu civarında metrekareye Türk'ten çok Avrupalı'nın düşeceğini söylemekle işe başlayalım. Üstelik, çoğu çalgıcı takımından. Yarın İstanbul semalarında yankılanacak sesleri bayraklara göre sıralamak gerekirse, Norveç, Danimarka (İsveç, Hollanda ve Belçika da gelse, İsveç-Norveç-Danimarka, Belçika Belçika Hollanda esprisi yapardık), Almanya, Kanada. Biraz açmak gerekirse; Datarock (Norveç), Jazzanova (Almanya), You Say Party (Kanada) ve Efterklang (Danimarka) yarın İstanbul sahnesine konuk olacak müzik grupları.


Konuyu daha da açalım. 27 Kasım konser takviminin ortak noktası 'farklı janrlarda iyi müzik'. Acid Jazz, indie, elektronik, dance punk ya da rock. Hepsi farklı sahnelerde aynı potada. Seçmesi zor. Şöyle bir liste var önümüzde;


Yaylılar ve vokal gücüyle destekli etkileyici müzikler ilginizi cezbediyorsa Efterklang Babylon sahnesinde.


Kıpır kıpır bir sahne ve dans ettiren melodiler arıyor, punk ve new wave ile aranızı hoş tutuyorsanız canlı performanslarının etkileyici olduğunu duyduğumuz You Say Party Bronx Pi Sahne'de.


Norveç, Bergen'den insanın içini kanırtan müzik grupları çıkar önermesini çürüten Datarock 2007'deki konserin tadı daha hala damaklardayken yine Ghetto'da.


Nu Jazz ve Acid Jazz türlerine aşinaysanız, Jazzanova aralarında Detroit’li (A.B.D) müzisyen ve Funk Jazz vokalisti Paul Randolph’un da bulunduğu 9 yetenekli müzisyenden oluşan orkestrayla Tamirane'de.


Bizden söylemesi, sizden seçmesi.


Size bir de güzellik. Şarkıları dinleyin, konserinizi seçin.


You Say Party - Lonely's Lunch




Datarock - Dance!




Jazzanova - Coffee Talk




Efterklang - Blowing Lungs Like Bubbles



23 Kasım 2010 Salı

Orta Dünya'nın Gölünden Gerçek Dünyaya


Midlake 'Winter Dies'la aklımı başımdan alıyor. (Video: Gökşen Çalışkan)


Dün gece Midlake konserinde sizi izledim. Müziğin etkisiyle kendinden geçmiştiniz. Gözlerinizi dumanlı sahneye dikmiş, kimbilir ne düşünüyordunuz? Kiminizin kafası güzeldi, Midlake basslarla salonu iyice hipnotize ettikçe, siz birbirinizin sırtını göğsünü yumrukluyordunuz. Bazılarınız şarkılara eşlik ettiniz. Yukarıdan en güzel görünen sizdiniz. 'Winter Dies'ın sözlerine dalıp gideniniz, Ian Anderson'ın flütüne kapılanınız oldu. 'Act of Man'de yaşamınızın bir parçası gözünüzün önünden aktı gitti. Sıra Van Occupanther'ın 'Let me not be too consumed with this world / Sometimes I want to go home / and stay out of sight for a long time' bölümüne geldiğinde 'Me, too!' diye sahneye bağırmak istediniz. Boğaziçi'ne 'River' dedikleri için içerlediniz. Midlake afacan bir tavırla işi espriye vurunca affettiniz. En çok 'Roscoe' diye bağırdınız sahneye doğru. Müzik bitip de pembe ışıklar ve sisler yerini spotlara bırakınca 'keşke bu kadar son albüm ağırlıklı olarak çalmasalardı' diyenleriniz de oldu, 'acaba yarın yine gelip dinlesek mi?' diye içinizden geçireniniz de.


Sonra belki yürürken İstiklal'de oyun havasıyla kendinden geçen Romanları gördünüz. Müzikle kendilerinden geçişlerine imrendiniz. Ed Harcourt afişleri gözünüze çarpınca bu akşam Babylon'da performansı olduğunu hatırladınız. Malatyalı midyeciden bol limonlu midyeleri afiyetle yediniz. 100 gr. kestane, bir paket Beyoğlu çikolatası, Bambi'de tost, Lale'de bir kase çorba, belki geceyi cilalayacak bir kadeh bir şey. Sabahı karşılamaya hazırlanan Beyoğlu ritüellerinden herhangi birini yaptınız işte. Sonra ev, uyku.


Sabah: Savaş. Kuzey Kore, Güney Kore'yi bombalamış.


Bazen yorganı başınıza çekip orada öylece kalasınız geliyor.


Yaşam sevincini elde tutmak zor zanaat.

Orta Dünya'nın Gölünden Gerçek Dünyaya


Midlake 'Winter Dies'la aklımı başımdan alıyor. (Video: Gökşen Çalışkan)


Dün gece Midlake konserinde sizi izledim. Müziğin etkisiyle kendinden geçmiştiniz. Gözlerinizi dumanlı sahneye dikmiş, kimbilir ne düşünüyordunuz? Kiminizin kafası güzeldi, Midlake basslarla salonu iyice hipnotize ettikçe, siz birbirinizin sırtını göğsünü yumrukluyordunuz. Bazılarınız şarkılara eşlik ettiniz. Yukarıdan en güzel görünen sizdiniz. 'Winter Dies'ın sözlerine dalıp gideniniz, Ian Anderson'ın flütüne kapılanınız oldu. 'Act of Man'de yaşamınızın bir parçası gözünüzün önünden aktı gitti. Sıra Van Occupanther'ın 'Let me not be too consumed with this world / Sometimes I want to go home / and stay out of sight for a long time' bölümüne geldiğinde 'Me, too!' diye sahneye bağırmak istediniz. Boğaziçi'ne 'River' dedikleri için içerlediniz. Midlake afacan bir tavırla işi espriye vurunca affettiniz. En çok 'Roscoe' diye bağırdınız sahneye doğru. Müzik bitip de pembe ışıklar ve sisler yerini spotlara bırakınca 'keşke bu kadar son albüm ağırlıklı olarak çalmasalardı' diyenleriniz de oldu, 'acaba yarın yine gelip dinlesek mi?' diye içinizden geçireniniz de.


Sonra belki yürürken İstiklal'de oyun havasıyla kendinden geçen Romanları gördünüz. Müzikle kendilerinden geçişlerine imrendiniz. Ed Harcourt afişleri gözünüze çarpınca bu akşam Babylon'da performansı olduğunu hatırladınız. Malatyalı midyeciden bol limonlu midyeleri afiyetle yediniz. 100 gr. kestane, bir paket Beyoğlu çikolatası, Bambi'de tost, Lale'de bir kase çorba, belki geceyi cilalayacak bir kadeh bir şey. Sabahı karşılamaya hazırlanan Beyoğlu ritüellerinden herhangi birini yaptınız işte. Sonra ev, uyku.


Sabah: Savaş. Kuzey Kore, Güney Kore'yi bombalamış.


Bazen yorganı başınıza çekip orada öylece kalasınız geliyor.


Yaşam sevincini elde tutmak zor zanaat.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kasım'da Keşif Başkadır




Linda'yla spora başladık. Temel birkaç egzersiz hareketiyle, yoga hareketleri yapıyor, Salacak Sahili'nde önce 'güneşi selamlayıp', sonra yürüyoruz. Hoş, selamlayacağımız güneş çoğunlukla bulutların arkasında oluyor ve görünmüyor ama niyetimiz iyi. Bizimle birlikte balıkçıl kuşları da kanatlarını açıp güneşi selamlıyorlar; yani aslında kanatlarını kurutuyorlar.

Spor marifetiyle konserlerden sonra neden sağ ayağımın çok ağrıdığını farkettim: dansederken, ya da öylece dururken dahi en çok yük bindirdiğim uzvum sağ ayağımmış meğer. Kendisine artık daha iyi davranacağım.


Haftasonu Gökşen ve Meriç'le Sirkeci'den başlayıp, Zeyrek'te biter gibi yapıp, aslında başlangıç noktasından biraz daha ötede, Karaköy'de biten bir rota çizdik kendimize. Süleymaniye'de caminin karşısındaki Kanaat Lokantası'nda kuru fasüye, pilav ve turşu yemeden geçmedik ki, eğer bu lokantada daha önce yemek yemediyseniz bir an önce yapılacaklar listenize alın derim.


Salı akşamı Tania'yla Üsküdar Selimiye'de Bir Tat Lokantası'nı keşfettik, cevizli pancar mezesinin tarifini şef garsondan beyhude istedik, ıspanak kökü ve haydariden dayanamayıp ikişer tabak yedik ve toplam 80 lira hesap ödedik. Yeri; Selimiye Kışlası Caddesi, No: 57. Kışlanın yanı başında, sevimli bir meyhane-lokanta, uzun yoldan geldiğinize değecek mezeleri ve yemekleri var.


Baktım, gün içinde yapacaklarım birbirine karışıyor, dahası gideceğim yerleri ve etkinlikleri birbirine karıştırıyorum, Google Takvim marifetiyle hepsini kayıt altına almaya başladım.


Susan Millervari bir dikkat edilecek günler hanesi eklemek gerekirse; ayın 4'ünden sonra yeni tatlar sunan yeni lokantalar keşfedilebilir, 5 Kasım'da Health konserinde dansın dibine vurulmalı, 6'sında biraz zor da olsa Refresh The Venue'deki Belinda Carlise, Babylon'daki Seu Jorge & Almaz ve Salon İKSV'deki Gevende konserleri arasında denge tutturulacak, 8'i faturalar dolayısıyla cepten çıkacak paraya dikkat, 10 Kasım'da Lou Rhodes'in güzel sesi geç de olsa duyulacak, 24 Kasım'da Stacey Kent'in Salon İKSV'de olacağı unutulmamalı, 26'sında tebrikler kabul edilecek, 27'sinde pek konuşulmayacak.


Unutmadan; takvimin 19 hanesi az önce gelen konser haberiyle doldu: Ciguli Babylon'da. Bilen bilir, ben Ciguli'nin samimi müziğini takdir edenlerdenim ve o gece elbetteki oradayım.


Fotoğraflar için Alternatif-İstanbul'un güzel fotomuhabirleri iş başında, baştaki fotoğraf Linda'dan, diğer ikisi Gökşen'den.

Kasım'da Keşif Başkadır




Linda'yla spora başladık. Temel birkaç egzersiz hareketiyle, yoga hareketleri yapıyor, Salacak Sahili'nde önce 'güneşi selamlayıp', sonra yürüyoruz. Hoş, selamlayacağımız güneş çoğunlukla bulutların arkasında oluyor ve görünmüyor ama niyetimiz iyi. Bizimle birlikte balıkçıl kuşları da kanatlarını açıp güneşi selamlıyorlar; yani aslında kanatlarını kurutuyorlar.

Spor marifetiyle konserlerden sonra neden sağ ayağımın çok ağrıdığını farkettim: dansederken, ya da öylece dururken dahi en çok yük bindirdiğim uzvum sağ ayağımmış meğer. Kendisine artık daha iyi davranacağım.


Haftasonu Gökşen ve Meriç'le Sirkeci'den başlayıp, Zeyrek'te biter gibi yapıp, aslında başlangıç noktasından biraz daha ötede, Karaköy'de biten bir rota çizdik kendimize. Süleymaniye'de caminin karşısındaki Kanaat Lokantası'nda kuru fasüye, pilav ve turşu yemeden geçmedik ki, eğer bu lokantada daha önce yemek yemediyseniz bir an önce yapılacaklar listenize alın derim.


Salı akşamı Tania'yla Üsküdar Selimiye'de Bir Tat Lokantası'nı keşfettik, cevizli pancar mezesinin tarifini şef garsondan beyhude istedik, ıspanak kökü ve haydariden dayanamayıp ikişer tabak yedik ve toplam 80 lira hesap ödedik. Yeri; Selimiye Kışlası Caddesi, No: 57. Kışlanın yanı başında, sevimli bir meyhane-lokanta, uzun yoldan geldiğinize değecek mezeleri ve yemekleri var.


Baktım, gün içinde yapacaklarım birbirine karışıyor, dahası gideceğim yerleri ve etkinlikleri birbirine karıştırıyorum, Google Takvim marifetiyle hepsini kayıt altına almaya başladım.


Susan Millervari bir dikkat edilecek günler hanesi eklemek gerekirse; ayın 4'ünden sonra yeni tatlar sunan yeni lokantalar keşfedilebilir, 5 Kasım'da Health konserinde dansın dibine vurulmalı, 6'sında biraz zor da olsa Refresh The Venue'deki Belinda Carlise, Babylon'daki Seu Jorge & Almaz ve Salon İKSV'deki Gevende konserleri arasında denge tutturulacak, 8'i faturalar dolayısıyla cepten çıkacak paraya dikkat, 10 Kasım'da Lou Rhodes'in güzel sesi geç de olsa duyulacak, 24 Kasım'da Stacey Kent'in Salon İKSV'de olacağı unutulmamalı, 26'sında tebrikler kabul edilecek, 27'sinde pek konuşulmayacak.


Unutmadan; takvimin 19 hanesi az önce gelen konser haberiyle doldu: Ciguli Babylon'da. Bilen bilir, ben Ciguli'nin samimi müziğini takdir edenlerdenim ve o gece elbetteki oradayım.


Fotoğraflar için Alternatif-İstanbul'un güzel fotomuhabirleri iş başında, baştaki fotoğraf Linda'dan, diğer ikisi Gökşen'den.

16 Ekim 2010 Cumartesi

İstanbul'da En İyi Soruları

Kapı


Dün benim İstanbul ile ilgili soru günümdü. En iyi tost nerede yenir? Üzerinden yağ damlamayan, efendime söyleyeyim, yumurta kokmayan kruvasan hangi pastanede bulunur? Türkiye dışına hediye gidecek kadar özgün bir art print ya da poster nereden alınır? Bu ve bunun gibi sorular peşpeşe geldi. Ben de açtım Twitter sayfamı, bir bir aklımdakileri sordum. Fikir teatisi babında. İstanbul'un en iyi tostunu yapan yerlerden biri, Galata Kulesi'nin altındaki çay bahçesiymiş. Halep Pasajı'ndaki Liman'a gidersem güzel posterler bulabilirmişim. Kruvasan konusu biraz netametliymiş. Kimisi Komşu Fırın demiş ki, bence çok yağlı ve hayır, kruvasan o olamaz. Divan dediler, ki hiç tatmadım bir bakmak lazım. Akmerkez'in içindeki Macro Center öneriler arasında, hangi pastaneden temin ettiklerini sormalı. Sizce bu soruların cevapları ne?

Bugün Cumartesi ya, benim bir film izleme (ki daha izlemedim, tercihim Max and Mary olacak, Gazete Sabun yazımı yetiştirme (ki yetiştirdim aferin bana, işte burada) ve henüz bilmediğim başka bir şeyler yapma günüm ki, bütün bunlar için bahanem hazır: Dışarı çıkamayacak kadar yorgunum ve sanırım gribe doğru giden bir kırgınlığım var.


Ama siz, bu akşam Ghetto'daki Ayhan Sicimoğlu konserinde dansetmek için şimdiden ısınabilir, Mavi Ay dizisinde Bruce Villis'in kırmızı kalpli baksırını anımsıyorsanız, soluğu Babylon'daki Oldies But Goldies gecesinde alabilirsiniz. Daha başka şeyler de var muhakkak ama zencefil çayım soğumasın.


Dip Sos. Şimdi rejiden uyardılar. Ayhan Sicimoğlu konseri için davetiye veriyormuşuz. ezgi@alternatif-istanbul.net adresine e-posta atan ilk ikiye. Duyurulur.



İstanbul'da En İyi Soruları

Kapı


Dün benim İstanbul ile ilgili soru günümdü. En iyi tost nerede yenir? Üzerinden yağ damlamayan, efendime söyleyeyim, yumurta kokmayan kruvasan hangi pastanede bulunur? Türkiye dışına hediye gidecek kadar özgün bir art print ya da poster nereden alınır? Bu ve bunun gibi sorular peşpeşe geldi. Ben de açtım Twitter sayfamı, bir bir aklımdakileri sordum. Fikir teatisi babında. İstanbul'un en iyi tostunu yapan yerlerden biri, Galata Kulesi'nin altındaki çay bahçesiymiş. Halep Pasajı'ndaki Liman'a gidersem güzel posterler bulabilirmişim. Kruvasan konusu biraz netametliymiş. Kimisi Komşu Fırın demiş ki, bence çok yağlı ve hayır, kruvasan o olamaz. Divan dediler, ki hiç tatmadım bir bakmak lazım. Akmerkez'in içindeki Macro Center öneriler arasında, hangi pastaneden temin ettiklerini sormalı. Sizce bu soruların cevapları ne?

Bugün Cumartesi ya, benim bir film izleme (ki daha izlemedim, tercihim Max and Mary olacak, Gazete Sabun yazımı yetiştirme (ki yetiştirdim aferin bana, işte burada) ve henüz bilmediğim başka bir şeyler yapma günüm ki, bütün bunlar için bahanem hazır: Dışarı çıkamayacak kadar yorgunum ve sanırım gribe doğru giden bir kırgınlığım var.


Ama siz, bu akşam Ghetto'daki Ayhan Sicimoğlu konserinde dansetmek için şimdiden ısınabilir, Mavi Ay dizisinde Bruce Villis'in kırmızı kalpli baksırını anımsıyorsanız, soluğu Babylon'daki Oldies But Goldies gecesinde alabilirsiniz. Daha başka şeyler de var muhakkak ama zencefil çayım soğumasın.


Dip Sos. Şimdi rejiden uyardılar. Ayhan Sicimoğlu konseri için davetiye veriyormuşuz. ezgi@alternatif-istanbul.net adresine e-posta atan ilk ikiye. Duyurulur.



3 Ekim 2010 Pazar

Şehirden Tasarım Geçti


Designweek 2010 aklımızda;


  • Laurent Ney'in her şehirde, özellikle çok kötü tasarlanmış binalar ve ucubik köprülerle silüeti katledilen İstanbul gibi bir şehirde görmek isteyeceğimiz güzellikteki köprü tasarımlarıyla,




  • Her daim çalışkanlıkları ve yaratıcılıklarına hayran kaldığımız Japonların standındaki minimalist ama kullanışlı obje örnekleriyle,




  • Başarılı Türk tasarım ofislerinden biri olan Demirden'in ilhamını doğadan alan 'Illio' markasındaki mobilya, cam ve porselen objelerle (Demirden ile ilgili aklımızda kalan başka komik şeyler de olmuş olabilir, ama bunu kendimize sakladık),


  • Üniversiteler bölümünde yer alan ve 'henüz yaratıcılığımı yitirmedim, üstelik ünlü tasarımcılarda görülebilen o 'küçük dağları ben yarattım' diyen ego bende henüz yok' diye bağıran öğrenci işleriyle,


  • Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü'nün aslında tasarım eğitimi almamış, fakat içlerinden geldiği gibi çeşitli objeler tasarlayan üyeleriyle,



  • Eski Galata Köprüsü'nün sürekli olarak hissettirdiği 7 şiddetinde deprem hissiyatıyla (öyle ki Pazar gecesi hissettiğim dört dörtlük depremde bile ilk düşüncemin 'herhalde tüm gün sallandıktan sonra oturduğum yerde de devam ediyorum' olmasına sebep oldu bu hissiyat) kalacak. Öncelikle.

Sonrasında ise, içlerinde konserve kutusu içindeki bilye gibi sarsıla sarsıla yolculuk ettiğimiz kırmızı Man otobüslerin hala bünyemden atamadığım baş dönmesiyle, çizmeleri Kasım'dan önce çıkarmayı reddeden bana bile bu inadımı bıraktıran Boğaz ayazıyla, uzun zamandan beri yediğim en nefis kakaolu ve üzümlü kekle (kenara yazın; Altınsaray Unlu Mamülleri, Fahri Korutürk Cad. No:26 Eyüp adresi üretimidir kek, tadın pişman olmazsınız. Hem kim demiş leziz şeyler herkesin pek meraklı olduğu ve bazen kasıntılığıyla insanı boğan o yerlerden çıkar diye, mahallenizdeki pastaneye daha yakından bakın!), biz nanemollalar tir tir titrerken beyaz donlarıyla kendilerini Haliç'in sularına bırakan Boğaz çocuklarıyla, Cumartesi gecesi Babylon'da durduğumuz yerde bize film çektirip üzerine de 'şu karede şimdi çalanı kullanırdım' dedirtecek kadar şahane bir performans sergileyen Calibro 35 ile hatırlayacağım geçirdiğimiz bu bir haftayı.


Fotoğraf; Desingweek websitesinden.


Şimdi biraz şehir dedikodusu;


- Filmekimi biletleri Cumartesi günü satışa çıktı. Gökşen görmüş, gişelerin önünde metrelerce kuyruk oluşmuş. İnternetten bilet alanlar ise sinema salonlarının en güzel koltuklarının şimdiden tükendiğini söylüyorlar. İyi haber mi verdim, kötü haber mi, kararını siz verin.

- Gözde Şarküteri. Kadıköy'ün en iyi mezecisiymiş. Dün konserve mezelerle çakma çilingir sofrası kurmuşken neden bizim buralarda bir Galata Şarküteri, bir Şütte yahut bir Tuşba yok diye söylendim. Twitter'dan yanıt gecikmedi: 'Ayıp sana, Gözde en kral mezeciye rahmet okutur!' dediler. Kabahatimi bildim, dizimi kırıp oturdum. Sen elin alemin Avrupa Yakası'ndaki mezecileri bil, ama kendi evinin yakınını tanıma. Pes, dedim kendime, pes Ezgi.

- Galata Şarküteri bir tane ama hala. Yeri kalbimizde sağlam. Hani Tünel civarından nasıl vazgeçemiyorsak, buradan da öyle vazgeçemeyiz. Müjde! Artık Pazartesi günleri de açıklar.


- Şehirde yeni adet civardaki tekel bayilerden birer ikişer bira alıp Tünel Meydanı'nda açık havada ateşin etrafında toplaşmak. Atilla İlhan 'İstanbul Ağrısı' şiirindeki gibi çılgınca bir aşkla değil belki bu toplanmalar, ama Tünel'de 'yaşam' var dedirtiyor; 'ulan bunu sen de bilirsin istanbul / kaç kere yazdım kimbilir / kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken / 1949 eylül'ünde birader mirc ve ben / sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık / sana taptık ulan / unuttun mu / sana taptık...'


- Üsküdar Belediyesi sağolsun, hayatımızı renksiz bulmuş olacak ki, evimizin önünü metrelerce kazmış. Geceleri etrafını şeritle çevirdiklerinden olay yerine CSI ambiyansı hakim. Eve girerken uzun atlama yaptığımızdan bedenimiz, evde Müfettiş Gadget icatları düşündüğümüzden de zihnimiz çalışıyor. Bir de çevreye verdikleri rahatsızlıktan dolayı özür filan dilemişler, ne demek canım. Severiz biz sabahın köründe matkap sesiyle, gecenin köründe uzun atlama.


Bitti yazı. Hep böyle uzun yazmam, kıymetini bilin.




Şehirden Tasarım Geçti


Designweek 2010 aklımızda;


  • Laurent Ney'in her şehirde, özellikle çok kötü tasarlanmış binalar ve ucubik köprülerle silüeti katledilen İstanbul gibi bir şehirde görmek isteyeceğimiz güzellikteki köprü tasarımlarıyla,




  • Her daim çalışkanlıkları ve yaratıcılıklarına hayran kaldığımız Japonların standındaki minimalist ama kullanışlı obje örnekleriyle,




  • Başarılı Türk tasarım ofislerinden biri olan Demirden'in ilhamını doğadan alan 'Illio' markasındaki mobilya, cam ve porselen objelerle (Demirden ile ilgili aklımızda kalan başka komik şeyler de olmuş olabilir, ama bunu kendimize sakladık),


  • Üniversiteler bölümünde yer alan ve 'henüz yaratıcılığımı yitirmedim, üstelik ünlü tasarımcılarda görülebilen o 'küçük dağları ben yarattım' diyen ego bende henüz yok' diye bağıran öğrenci işleriyle,


  • Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü'nün aslında tasarım eğitimi almamış, fakat içlerinden geldiği gibi çeşitli objeler tasarlayan üyeleriyle,



  • Eski Galata Köprüsü'nün sürekli olarak hissettirdiği 7 şiddetinde deprem hissiyatıyla (öyle ki Pazar gecesi hissettiğim dört dörtlük depremde bile ilk düşüncemin 'herhalde tüm gün sallandıktan sonra oturduğum yerde de devam ediyorum' olmasına sebep oldu bu hissiyat) kalacak. Öncelikle.

Sonrasında ise, içlerinde konserve kutusu içindeki bilye gibi sarsıla sarsıla yolculuk ettiğimiz kırmızı Man otobüslerin hala bünyemden atamadığım baş dönmesiyle, çizmeleri Kasım'dan önce çıkarmayı reddeden bana bile bu inadımı bıraktıran Boğaz ayazıyla, uzun zamandan beri yediğim en nefis kakaolu ve üzümlü kekle (kenara yazın; Altınsaray Unlu Mamülleri, Fahri Korutürk Cad. No:26 Eyüp adresi üretimidir kek, tadın pişman olmazsınız. Hem kim demiş leziz şeyler herkesin pek meraklı olduğu ve bazen kasıntılığıyla insanı boğan o yerlerden çıkar diye, mahallenizdeki pastaneye daha yakından bakın!), biz nanemollalar tir tir titrerken beyaz donlarıyla kendilerini Haliç'in sularına bırakan Boğaz çocuklarıyla, Cumartesi gecesi Babylon'da durduğumuz yerde bize film çektirip üzerine de 'şu karede şimdi çalanı kullanırdım' dedirtecek kadar şahane bir performans sergileyen Calibro 35 ile hatırlayacağım geçirdiğimiz bu bir haftayı.


Fotoğraf; Desingweek websitesinden.


Şimdi biraz şehir dedikodusu;


- Filmekimi biletleri Cumartesi günü satışa çıktı. Gökşen görmüş, gişelerin önünde metrelerce kuyruk oluşmuş. İnternetten bilet alanlar ise sinema salonlarının en güzel koltuklarının şimdiden tükendiğini söylüyorlar. İyi haber mi verdim, kötü haber mi, kararını siz verin.

- Gözde Şarküteri. Kadıköy'ün en iyi mezecisiymiş. Dün konserve mezelerle çakma çilingir sofrası kurmuşken neden bizim buralarda bir Galata Şarküteri, bir Şütte yahut bir Tuşba yok diye söylendim. Twitter'dan yanıt gecikmedi: 'Ayıp sana, Gözde en kral mezeciye rahmet okutur!' dediler. Kabahatimi bildim, dizimi kırıp oturdum. Sen elin alemin Avrupa Yakası'ndaki mezecileri bil, ama kendi evinin yakınını tanıma. Pes, dedim kendime, pes Ezgi.

- Galata Şarküteri bir tane ama hala. Yeri kalbimizde sağlam. Hani Tünel civarından nasıl vazgeçemiyorsak, buradan da öyle vazgeçemeyiz. Müjde! Artık Pazartesi günleri de açıklar.


- Şehirde yeni adet civardaki tekel bayilerden birer ikişer bira alıp Tünel Meydanı'nda açık havada ateşin etrafında toplaşmak. Atilla İlhan 'İstanbul Ağrısı' şiirindeki gibi çılgınca bir aşkla değil belki bu toplanmalar, ama Tünel'de 'yaşam' var dedirtiyor; 'ulan bunu sen de bilirsin istanbul / kaç kere yazdım kimbilir / kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken / 1949 eylül'ünde birader mirc ve ben / sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık / sana taptık ulan / unuttun mu / sana taptık...'


- Üsküdar Belediyesi sağolsun, hayatımızı renksiz bulmuş olacak ki, evimizin önünü metrelerce kazmış. Geceleri etrafını şeritle çevirdiklerinden olay yerine CSI ambiyansı hakim. Eve girerken uzun atlama yaptığımızdan bedenimiz, evde Müfettiş Gadget icatları düşündüğümüzden de zihnimiz çalışıyor. Bir de çevreye verdikleri rahatsızlıktan dolayı özür filan dilemişler, ne demek canım. Severiz biz sabahın köründe matkap sesiyle, gecenin köründe uzun atlama.


Bitti yazı. Hep böyle uzun yazmam, kıymetini bilin.




Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons