Fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2011 Pazartesi

Sen Öğrenci Ol, İstanbul Öğretmen...

S6300707

Dün 'How I Met Your Mother'ı izliyordum. Diziyi 'Ne yapmadan tam manasıyla New York'lu sayılmazsın?' sorusu üzerine kurmuşlardı. Sözgelimi, Robin Kanada'dan geleli 6 yıl olmasına rağmen bir kafede otururken Woody Allen'ı hiç görmemiş, trafiğe takılmadan bir yerden bir yere gitmenin en zahmetsiz yolunun metro olduğunu anlamamıştı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, zavallıcık metroda kalabalığı umursamadan hıçkıra hıçkıra ağlamamıştı bile. Kanadalı olduğu için dalga geçilmesi yetmezmiş gibi, gerçek bir New York'lu olarak da kabul edilmiyordu. Bölümün sonunda Robin Woody Allen'ı bir kafede görmek dışında tüm aşamaları geçerek gerçek bir New Yorker olarak nihayet kabul görüyordu.


Aynı sorunun cevaplarını İstanbul için düşündüm. Sahi, İstanbullu olmanın olmazsa olmazları neydi? Mesela, kırık bir kaldırım taşına takılıp kan oturacak şekilde ayağını burkmadıysan, ikramiye çıkmayacağını bile bile her özel günden önce Nimet Abla gişesinde kuyruğa girmediysen, metrodaki 'sarı çizgiyi geçmeyiniz' yazısını alnına yapıştırıp etrafına uyarı işareti çakmak hiç istemediysen, yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı bir gecede sırılsıklam ıslanman yetmiyormuş gibi bir de şemsiyeni otobüs durağında unutmadıysan, bindiğin minibüs sıkışık trafikte direksiyonu benzin istasyonuna kırıp boş yolda 100 mt. gitmeyi marifet saymadıysa, sadece iki adım kalmışken vapuru kaçırıp, ardından hüzünlü bakışlarla el sallamadıysan, herhangi bir sahil kenarında durup, sisten görünmeyen öte yakayı seyretmediysen, susamların mideni yakacağını bile bile ofis hengamesine karışmadan önce derin bir nefes alır gibi Beşiktaş simidi alıp yemediysen, çakma saat satan Afrikalı göçmenle pazarlık etmediysen, iyi meyhane dediğinin otlu meze olmadan olmayacağını bilmiyorsan, elektroniğin ucuzunun nereden alınacağını keşfetmemişsen, dolmuşta arabesk dinlemediysen, metrobüste sağ kalmanın yolunu öğrenemediysen, Perşembe'den Pazar'a Asmalımescit'e paralel boş sokakları ezberlememişsen, istemenin her zaman başarmak demek olmadığı gerçeği kafana dank etmediyse ya da bu gerçeğin ansızın İstanbul'un bir duvarında karşına çıkabileceğini öngöremiyorsan...


Sana tavsiyem odur ki, ben sapına kadar İstanbulluyum ve bu şehri avucumun içi gibi bilirim deme. Otur ve mütemadiyen sürecek bir öğrenciliğin keyfine var, öğretmenin İstanbul.

Sen Öğrenci Ol, İstanbul Öğretmen...

S6300707

Dün 'How I Met Your Mother'ı izliyordum. Diziyi 'Ne yapmadan tam manasıyla New York'lu sayılmazsın?' sorusu üzerine kurmuşlardı. Sözgelimi, Robin Kanada'dan geleli 6 yıl olmasına rağmen bir kafede otururken Woody Allen'ı hiç görmemiş, trafiğe takılmadan bir yerden bir yere gitmenin en zahmetsiz yolunun metro olduğunu anlamamıştı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, zavallıcık metroda kalabalığı umursamadan hıçkıra hıçkıra ağlamamıştı bile. Kanadalı olduğu için dalga geçilmesi yetmezmiş gibi, gerçek bir New York'lu olarak da kabul edilmiyordu. Bölümün sonunda Robin Woody Allen'ı bir kafede görmek dışında tüm aşamaları geçerek gerçek bir New Yorker olarak nihayet kabul görüyordu.


Aynı sorunun cevaplarını İstanbul için düşündüm. Sahi, İstanbullu olmanın olmazsa olmazları neydi? Mesela, kırık bir kaldırım taşına takılıp kan oturacak şekilde ayağını burkmadıysan, ikramiye çıkmayacağını bile bile her özel günden önce Nimet Abla gişesinde kuyruğa girmediysen, metrodaki 'sarı çizgiyi geçmeyiniz' yazısını alnına yapıştırıp etrafına uyarı işareti çakmak hiç istemediysen, yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı bir gecede sırılsıklam ıslanman yetmiyormuş gibi bir de şemsiyeni otobüs durağında unutmadıysan, bindiğin minibüs sıkışık trafikte direksiyonu benzin istasyonuna kırıp boş yolda 100 mt. gitmeyi marifet saymadıysa, sadece iki adım kalmışken vapuru kaçırıp, ardından hüzünlü bakışlarla el sallamadıysan, herhangi bir sahil kenarında durup, sisten görünmeyen öte yakayı seyretmediysen, susamların mideni yakacağını bile bile ofis hengamesine karışmadan önce derin bir nefes alır gibi Beşiktaş simidi alıp yemediysen, çakma saat satan Afrikalı göçmenle pazarlık etmediysen, iyi meyhane dediğinin otlu meze olmadan olmayacağını bilmiyorsan, elektroniğin ucuzunun nereden alınacağını keşfetmemişsen, dolmuşta arabesk dinlemediysen, metrobüste sağ kalmanın yolunu öğrenemediysen, Perşembe'den Pazar'a Asmalımescit'e paralel boş sokakları ezberlememişsen, istemenin her zaman başarmak demek olmadığı gerçeği kafana dank etmediyse ya da bu gerçeğin ansızın İstanbul'un bir duvarında karşına çıkabileceğini öngöremiyorsan...


Sana tavsiyem odur ki, ben sapına kadar İstanbulluyum ve bu şehri avucumun içi gibi bilirim deme. Otur ve mütemadiyen sürecek bir öğrenciliğin keyfine var, öğretmenin İstanbul.

4 Mart 2011 Cuma

'Gazetecilere Özgürlük' Eylemi Yapıldı


Gazetelere göre, bugün Taksim'de 3 bin kişi 'gazetecilere özgürlük' demek için yürümüş.


Eyleme katılanlar Türkiye’deki düşünce özgürlüğünün Amerika'dan ileri olduğu savının bir aldatmacadan ibaret olduğunu yüksek sesle dile getirdiler.

'Gazetecilere Özgürlük' Eylemi Yapıldı


Gazetelere göre, bugün Taksim'de 3 bin kişi 'gazetecilere özgürlük' demek için yürümüş.


Eyleme katılanlar Türkiye’deki düşünce özgürlüğünün Amerika'dan ileri olduğu savının bir aldatmacadan ibaret olduğunu yüksek sesle dile getirdiler.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Azraili Dişi Gönderseler Ölümle Sevişecek Bir Toplumun Aklını Seksle Bozması

DSC_0307-1


Tahminimce, Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çeşitli vesilelerle üzerine üzerine geligeliveren protestolardan öyle sıkıldı ki, geçtiğimiz Cuma akşamı uyumadan önce yardımcısı Sayın Bülent Arınç'ı kırmızı hattan aradı ve "Bülent, üzerime çok geliyorlar, hemen çıkıp bir açıklama yap da, gündem dağılsın." dedi. Bülent Arınç da kendisine uyumadan önce gelen bu telefonun ardından yeni bir gündem nasıl yaratabilirim diye düşündü ve yatakta olduğu için de uyumaktan sonra yatakta olmaya en yakın kavram olan seks aklına geldi. "Evreka!" deyip, derin bir uyku çekti. Ertesi gün de, anlayışlı bir başöğretmen edasıyla koltuğa kurulup geceden hazırladığı konuşmasını ulusa seslendirdi. Arınç, söze hayatın kendisini çağdaş sanan birtakım yozlaşmış ve cehennemde yanası şahsiyetlerin sandığı gibi seks ve içkiden ibaret olmadığından girdi, Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğundan ve her şeyin bir sınırı olduğundan çıkıyordu ki, hazır İzmir'deyken İzmirliler'i övesi geldi ve İzmirlilerin çok müstesna insanlar olduklarından ve sanıldıkları gibi hepsinin CHP'li olmadığından söz etti. Arınç, "AKP'ye oy veren değerli İzmirliler de var." diye ekledi.İşin içine oy meselesini karıştırarak kamuoyunu seksle birlikte "Ne yani, AKP'ye oy vermeyen İzmirliler değersiz mi?" diye de tartıştırarak dikkati çift taraflı mı dağıtmak istedi, bilemem. Bildiğim tek şey, seks mevzusunun altındaki odunun harıl harıl yanmaya başladığı ve gündemi birkaç gün daha meşgul edecek etkiyi yaratmayı başardığı.


İnsanlar sanal yahut gerçek farketmez, çeşitli ortamlarda Arınç'ın ettiği laflar üzerinde çift boynuzlu geyikler döndüredursun, ben bugünün Pazar olmasını fırsat bilerek hafızamın derinliklerinde yer etmiş seks temalı dört müstesna şarkıyı sizlerle paylaşmaya karar verdim. Çoook uzun bir zaman önce, darlandığımız bir anda ortaya çıkan İnleten Nağmeler'in arşivinin şarkıları hatırlamamda büyük yardımı oldu. İşte, geçmişten bugüne seksten söz eden şarkılar, bizim şarkılarımız... (yazar burada hıçkırır.)



Seks, Seks, Seks - Sevil Öztatlı: Tahminen 1960'lı yıllarda incecik sesli bir kadın, Arif Sami Toker adlı güzide bir müzik adamının bestelediği Seks Seks Seks şarkısını plağa okuyor. "Japone kollar açılır / Göğüsler yana saçılır / Herkesin gözü açılır / Adına da derler seks / Kağıttan elbise moda
Mini etek giymiş o da / Yaşasın der en son moda / Adına da derler seks / Seks bombası olmuş meğer / Herkesin dilinde gezer / Sosyete böyleymiş meğer / Adına da derler seks" şeklinde giden sözlerden de anlaşılacağı şarkı o zamanki cemiyet hayatının seks düşkünlüğüne, efenime söyleyeyim, açık saçık hallerine ve yozlaşmışlığıa bir taşlama niteliğini taşımak istemiş ama uzun yıllar sonra tozlu raflardan çıkarıldığında yeni kuşağın aklında sadece Sevil Öztatlı'nın o korkunç vurguyla üç kere üst üste "Seeeeks" deyişi kaldı. (Şarkıyı dinlemek için tık tık.)


Şartlı Refleks - İlhan İrem: Sene 1995. Dünyadan ayrı, ışıklar ötesi bir yerden geldiğine emin olduğumuz İlhan İrem tam da sevgililer gününde Sevgililer Günü / The Best Of İlhan İrem -1 adlı bir albüm çıkarıyor. Albümün beş numaralı şarkısı Şartlı Refleks adını taşıyor. "Yaşamak nedir dostum /Yemek, içmek, sevgi, seks / Hepsi birer şartlı refleks / Yaşamak nedir dostum / Yemek, içmek, sevgi, seks / hepsi birer şartlı refleks..." şeklinde başlayan tekerleme gibi sözleriyle Şartlı Refleks, bizlere hayatın şartlı reflekslerden ve komplekslerden ibaret olduğunu anımsatıyor. (Şarkıyı dinlemek için tık tık.)


Kondom - Tuğba Ekinci: Yıllar geçiyor, 60'lı yıllarda zaten yozlaşmış olan toplum 2000'li yıllarda daha da yozlaşıyor ve popüler kültür ağzı açık bir yanardağ gibi sürekli yeni şarkıcı püskürüyordu. Ve ne günah işledik bilmiyorum ama, başımıza Tuğba Ekinci diye bir hanım kızımızı sardılar. Kendisinin en bilinen şarkısı ise, halkı güvenli sekse davet eden sosyal sorumluksusal şarkısı Kondom'du. Şarkı; "Ozonu da deldik dibine geldik / Kıyameti yakın, biz son verdik / Bakma geçmişine sakla geleceğe / Kahredip kendine / Kondom dünyaya kondom / Herkese kondom / Eline beline cebine kondom / Dünyaya kondom / Çok uzağa gitme oğlum / Bende her şey bol /Kıvıra kıvıra olmaz / Yeter adam ol/ Her yolu denedin ama o yol çıkmaz yol / Elim belim torba değil biraz sakin ol..." diye giden sözleriyle hem küresel ısınmaya, hem de korunmasız seksin zararlarında aynı anda değiniyor, ama yine de yaranamıyordu. Muhtemelen hiçbiriniz hatırlamıyorsunuz şarkıyı, sizi enteller. (Şarkıyı dinlemek için tık tık.)


Cinsellik Açık Bir Kapı - Artun Ertürk ve Pamela Spencer: Bülent Arınç bu şarkıyı duyarsa marş olarak seçim meydanlarında çaldırabilir. Zira "Cinsellik açık bir kapı, biri onu artık kapatmalı / İyi olan her şey gibi, bu da artık çok fazla kurcalanmamalı / Cinsellik açık bir kapı, biri onu artık kapatmalı / Güzel olan her şey gibi, bu da artık çok fazla kurcalanmamalı..." diye başlayan ve böyle gidersek sonumuz Boğaz Köprüsü mesajı veren sözleriyle halden anlayan ama konservatiflikten de ödün vermeyen ve inceden inceye tehdit parmağını da sallayan bu şarkıyı unutmak isteyip, unutmuştum ne güzel, ah Sayın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ah! (Şarkıyı dinlemek için tık tık.)


Hepsinin ortak noktası... Ortak noktaları yok. Sosyolojik bağlayamayacak kadar yoruldum.


Hadi dağılın.


Azraili Dişi Gönderseler Ölümle Sevişecek Bir Toplumun Aklını Seksle Bozması

DSC_0307-1


Tahminimce, Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çeşitli vesilelerle üzerine üzerine geligeliveren protestolardan öyle sıkıldı ki, geçtiğimiz Cuma akşamı uyumadan önce yardımcısı Sayın Bülent Arınç'ı kırmızı hattan aradı ve "Bülent, üzerime çok geliyorlar, hemen çıkıp bir açıklama yap da, gündem dağılsın." dedi. Bülent Arınç da kendisine uyumadan önce gelen bu telefonun ardından yeni bir gündem nasıl yaratabilirim diye düşündü ve yatakta olduğu için de uyumaktan sonra yatakta olmaya en yakın kavram olan seks aklına geldi. "Evreka!" deyip, derin bir uyku çekti. Ertesi gün de, anlayışlı bir başöğretmen edasıyla koltuğa kurulup geceden hazırladığı konuşmasını ulusa seslendirdi. Arınç, söze hayatın kendisini çağdaş sanan birtakım yozlaşmış ve cehennemde yanası şahsiyetlerin sandığı gibi seks ve içkiden ibaret olmadığından girdi, Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğundan ve her şeyin bir sınırı olduğundan çıkıyordu ki, hazır İzmir'deyken İzmirliler'i övesi geldi ve İzmirlilerin çok müstesna insanlar olduklarından ve sanıldıkları gibi hepsinin CHP'li olmadığından söz etti. Arınç, "AKP'ye oy veren değerli İzmirliler de var." diye ekledi.İşin içine oy meselesini karıştırarak kamuoyunu seksle birlikte "Ne yani, AKP'ye oy vermeyen İzmirliler değersiz mi?" diye de tartıştırarak dikkati çift taraflı mı dağıtmak istedi, bilemem. Bildiğim tek şey, seks mevzusunun altındaki odunun harıl harıl yanmaya başladığı ve gündemi birkaç gün daha meşgul edecek etkiyi yaratmayı başardığı.


İnsanlar sanal yahut gerçek farketmez, çeşitli ortamlarda Arınç'ın ettiği laflar üzerinde çift boynuzlu geyikler döndüredursun, ben bugünün Pazar olmasını fırsat bilerek hafızamın derinliklerinde yer etmiş seks temalı dört müstesna şarkıyı sizlerle paylaşmaya karar verdim. Çoook uzun bir zaman önce, darlandığımız bir anda ortaya çıkan İnleten Nağmeler'in arşivinin şarkıları hatırlamamda büyük yardımı oldu. İşte, geçmişten bugüne seksten söz eden şarkılar, bizim şarkılarımız... (yazar burada hıçkırır.)



Seks, Seks, Seks - Sevil Öztatlı: Tahminen 1960'lı yıllarda incecik sesli bir kadın, Arif Sami Toker adlı güzide bir müzik adamının bestelediği Seks Seks Seks şarkısını plağa okuyor. "Japone kollar açılır / Göğüsler yana saçılır / Herkesin gözü açılır / Adına da derler seks / Kağıttan elbise moda
Mini etek giymiş o da / Yaşasın der en son moda / Adına da derler seks / Seks bombası olmuş meğer / Herkesin dilinde gezer / Sosyete böyleymiş meğer / Adına da derler seks" şeklinde giden sözlerden de anlaşılacağı şarkı o zamanki cemiyet hayatının seks düşkünlüğüne, efenime söyleyeyim, açık saçık hallerine ve yozlaşmışlığıa bir taşlama niteliğini taşımak istemiş ama uzun yıllar sonra tozlu raflardan çıkarıldığında yeni kuşağın aklında sadece Sevil Öztatlı'nın o korkunç vurguyla üç kere üst üste "Seeeeks" deyişi kaldı. (Şarkıyı dinlemek için tık tık.)


Şartlı Refleks - İlhan İrem: Sene 1995. Dünyadan ayrı, ışıklar ötesi bir yerden geldiğine emin olduğumuz İlhan İrem tam da sevgililer gününde Sevgililer Günü / The Best Of İlhan İrem -1 adlı bir albüm çıkarıyor. Albümün beş numaralı şarkısı Şartlı Refleks adını taşıyor. "Yaşamak nedir dostum /Yemek, içmek, sevgi, seks / Hepsi birer şartlı refleks / Yaşamak nedir dostum / Yemek, içmek, sevgi, seks / hepsi birer şartlı refleks..." şeklinde başlayan tekerleme gibi sözleriyle Şartlı Refleks, bizlere hayatın şartlı reflekslerden ve komplekslerden ibaret olduğunu anımsatıyor. (Şarkıyı dinlemek için tık tık.)


Kondom - Tuğba Ekinci: Yıllar geçiyor, 60'lı yıllarda zaten yozlaşmış olan toplum 2000'li yıllarda daha da yozlaşıyor ve popüler kültür ağzı açık bir yanardağ gibi sürekli yeni şarkıcı püskürüyordu. Ve ne günah işledik bilmiyorum ama, başımıza Tuğba Ekinci diye bir hanım kızımızı sardılar. Kendisinin en bilinen şarkısı ise, halkı güvenli sekse davet eden sosyal sorumluksusal şarkısı Kondom'du. Şarkı; "Ozonu da deldik dibine geldik / Kıyameti yakın, biz son verdik / Bakma geçmişine sakla geleceğe / Kahredip kendine / Kondom dünyaya kondom / Herkese kondom / Eline beline cebine kondom / Dünyaya kondom / Çok uzağa gitme oğlum / Bende her şey bol /Kıvıra kıvıra olmaz / Yeter adam ol/ Her yolu denedin ama o yol çıkmaz yol / Elim belim torba değil biraz sakin ol..." diye giden sözleriyle hem küresel ısınmaya, hem de korunmasız seksin zararlarında aynı anda değiniyor, ama yine de yaranamıyordu. Muhtemelen hiçbiriniz hatırlamıyorsunuz şarkıyı, sizi enteller. (Şarkıyı dinlemek için tık tık.)


Cinsellik Açık Bir Kapı - Artun Ertürk ve Pamela Spencer: Bülent Arınç bu şarkıyı duyarsa marş olarak seçim meydanlarında çaldırabilir. Zira "Cinsellik açık bir kapı, biri onu artık kapatmalı / İyi olan her şey gibi, bu da artık çok fazla kurcalanmamalı / Cinsellik açık bir kapı, biri onu artık kapatmalı / Güzel olan her şey gibi, bu da artık çok fazla kurcalanmamalı..." diye başlayan ve böyle gidersek sonumuz Boğaz Köprüsü mesajı veren sözleriyle halden anlayan ama konservatiflikten de ödün vermeyen ve inceden inceye tehdit parmağını da sallayan bu şarkıyı unutmak isteyip, unutmuştum ne güzel, ah Sayın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ah! (Şarkıyı dinlemek için tık tık.)


Hepsinin ortak noktası... Ortak noktaları yok. Sosyolojik bağlayamayacak kadar yoruldum.


Hadi dağılın.


6 Ocak 2011 Perşembe

İçimizde eylem var



Fikirlerin gitgide tehlikeli sayıldığı sansür günlerinde, İstiklâl' de rengarenk bir grup.








İçimizde eylem var



Fikirlerin gitgide tehlikeli sayıldığı sansür günlerinde, İstiklâl' de rengarenk bir grup.








5 Ocak 2011 Çarşamba

Taksim' de başın döner!













Düğmeye basıp indim; kütükler turist enformasyonundan sorumluydu.
Taharet musluklarından dezenfektan akıyordu.
Güneşin parlattığı binalar ve yüzler üstüme gelmeye başladığında anladım ki kan şekerim düşmüş.
Zeytinyağlı enginar tabağında yüzerken buldum sonra kendimi.

Taksim' de başın döner!













Düğmeye basıp indim; kütükler turist enformasyonundan sorumluydu.
Taharet musluklarından dezenfektan akıyordu.
Güneşin parlattığı binalar ve yüzler üstüme gelmeye başladığında anladım ki kan şekerim düşmüş.
Zeytinyağlı enginar tabağında yüzerken buldum sonra kendimi.

21 Kasım 2010 Pazar

Bu Yaşlı Şehirde Bir Başka Sisli Gün Daha...

iskemble3

İstanbul'da plastik sandalyeler değil de, eski sahil ve kır kahvelerindeki gibi tahta iskemble bulmak artık zor. Her yer beyaz ve petrol yeşili, çekince gıcırdayan, hiç müşteri yokken masa üzerine kapatılınca rüzgarda uçuveren o kötü sandalyelerle doldu. Bundan sebep; bir sahil kahvesi beyaz badanalı ve mavi pencereliyse, plastiğe değil, tahta iskemblelere oturulup hasbıhal ediliyorsa, üzerinde uyuklayan bir kedi varsa, çayında karbonat acılığı değil, kendi deminden kaynaklı o güzel burukluk hissediliyorsa ve derin bir 'oh' çekilip günlük gazeteleri kıraat edilebiliyorsa, o sahil kahvesi candır. 'Nerede öylesi?' diyorsanız, kulak verin: Salacak Sahili'nde böyle bir yer var. Hemen yanıbaşında Doğancılar - Üsküdar'a doğru giden yolun tabelası görünüyor. Kapısında ise Su Ürünleri Kooperatifi Lokali yazıyor. Deniz kıyısında minderlere oturup çayına 2,5 tl. bayılınan yerlerle aynı manzarayı, yani Kızkulesi'nden bir kuş uçumu mesafedeki Topkapı Sarayı'nı görüyor. Üstelik, bir 'Merhaba' esirgenmiyor ve çay 1 lira. Uyuklayan kedi, gazete hışırtısı, çayın burukluğu, gelen geçenlerin selam alıp vermesi; kısa bir İstanbul sabahı öyküsü gibi. Gibi değil, öyle.



Öykü demişken, hep merak etmişimdir: 'Neden hangi tür kitapları okursun?' sorusunun yanıtı çoğunlukla romandır? Çetrefilli ve uzun olay örgüsü olan bir şeylerle uğraştığımızı karşımızdakine hissettirmek hoşumuza mı gidiyor acaba? Su gibi akan, dupduru yazılmış öykülerinin; sözgelimi bir Katherine Mansfield ya da Salinger ya da Sait Faik'in okur dimağında 'Rus edebiyatına takıldım' kadar olamamasının, öykünün hakkının verilmeyişinin nedeni ne olabilir?


Iskemble1


Günler delirmiş gibi akıyor. Dokuz günlük o karmaşa sokaklarda kemikler bırakarak geldi geçti. Sisli ve nefes almayı zorlaştıracak kadar kötü kokan bir havaya karışıyor kalabalık. Zor bir gün, zorlaştırılacak bir gün. Denizyolu ulaşımı iptal, dolmuş-otobüs duraklarında metrelerce kuyruk, köprüler şimdiden içine inşaat artığı girmiş lavabo gibi. Bankalar en kalabalık günlerinden birini yaşayacak, devlet dairelerinde sistem çökecek, hastanelerde iniltiler yankılanacak, trafik birbirine girecek, kaotik bir şehir insanından ne bedbahlıklar istiyorsa hepsi olacak. Bilmem ki nasıl başetmeli? Müzikçalarda Midlake dönse, akşamına da Salon IKSV'de Winter Dies şarkısı bir de canlı canlı dinlense? Gün akşama dönüp de kapı karanlığın üzerine kapatılınca bir Fellini filmi izlense? Sadece metrodan metroya okunan kitap bu seferlik kanepede yerini alsa ve bu kitap bir öykü kitabı olsa?


Sis bulutu en azından yarına kadar dağılıp gider mi dersiniz?


Bu Yaşlı Şehirde Bir Başka Sisli Gün Daha...

iskemble3

İstanbul'da plastik sandalyeler değil de, eski sahil ve kır kahvelerindeki gibi tahta iskemble bulmak artık zor. Her yer beyaz ve petrol yeşili, çekince gıcırdayan, hiç müşteri yokken masa üzerine kapatılınca rüzgarda uçuveren o kötü sandalyelerle doldu. Bundan sebep; bir sahil kahvesi beyaz badanalı ve mavi pencereliyse, plastiğe değil, tahta iskemblelere oturulup hasbıhal ediliyorsa, üzerinde uyuklayan bir kedi varsa, çayında karbonat acılığı değil, kendi deminden kaynaklı o güzel burukluk hissediliyorsa ve derin bir 'oh' çekilip günlük gazeteleri kıraat edilebiliyorsa, o sahil kahvesi candır. 'Nerede öylesi?' diyorsanız, kulak verin: Salacak Sahili'nde böyle bir yer var. Hemen yanıbaşında Doğancılar - Üsküdar'a doğru giden yolun tabelası görünüyor. Kapısında ise Su Ürünleri Kooperatifi Lokali yazıyor. Deniz kıyısında minderlere oturup çayına 2,5 tl. bayılınan yerlerle aynı manzarayı, yani Kızkulesi'nden bir kuş uçumu mesafedeki Topkapı Sarayı'nı görüyor. Üstelik, bir 'Merhaba' esirgenmiyor ve çay 1 lira. Uyuklayan kedi, gazete hışırtısı, çayın burukluğu, gelen geçenlerin selam alıp vermesi; kısa bir İstanbul sabahı öyküsü gibi. Gibi değil, öyle.



Öykü demişken, hep merak etmişimdir: 'Neden hangi tür kitapları okursun?' sorusunun yanıtı çoğunlukla romandır? Çetrefilli ve uzun olay örgüsü olan bir şeylerle uğraştığımızı karşımızdakine hissettirmek hoşumuza mı gidiyor acaba? Su gibi akan, dupduru yazılmış öykülerinin; sözgelimi bir Katherine Mansfield ya da Salinger ya da Sait Faik'in okur dimağında 'Rus edebiyatına takıldım' kadar olamamasının, öykünün hakkının verilmeyişinin nedeni ne olabilir?


Iskemble1


Günler delirmiş gibi akıyor. Dokuz günlük o karmaşa sokaklarda kemikler bırakarak geldi geçti. Sisli ve nefes almayı zorlaştıracak kadar kötü kokan bir havaya karışıyor kalabalık. Zor bir gün, zorlaştırılacak bir gün. Denizyolu ulaşımı iptal, dolmuş-otobüs duraklarında metrelerce kuyruk, köprüler şimdiden içine inşaat artığı girmiş lavabo gibi. Bankalar en kalabalık günlerinden birini yaşayacak, devlet dairelerinde sistem çökecek, hastanelerde iniltiler yankılanacak, trafik birbirine girecek, kaotik bir şehir insanından ne bedbahlıklar istiyorsa hepsi olacak. Bilmem ki nasıl başetmeli? Müzikçalarda Midlake dönse, akşamına da Salon IKSV'de Winter Dies şarkısı bir de canlı canlı dinlense? Gün akşama dönüp de kapı karanlığın üzerine kapatılınca bir Fellini filmi izlense? Sadece metrodan metroya okunan kitap bu seferlik kanepede yerini alsa ve bu kitap bir öykü kitabı olsa?


Sis bulutu en azından yarına kadar dağılıp gider mi dersiniz?


12 Kasım 2010 Cuma

Noktalı Kırmızı

Kırmızı Nokta

Kanepede oturmuş geleneksel cumartesi sinemateki kafasında bir filme dalıp gitmişken, yerde bir saç kılı görüyorum. Siyah, kalın telli ve orta uzunlukta olduğuna bakılırsa, bendeniz cennet kuşunun kafasından dökülme. Buraya kadar basit bir döküntü olarak gördüğüm saç teline daha dikkatli bakınca, bir kalp biçiminde bana öylece baktığını farkediyorum! Yerde alelade siyah bir saç teli, üstelik şemali pek şekilli! Evrenin bana verdiği mesajı -şimdi bu laf pek moda ya- çözmeye çabalıyorum; eline paspası al da yerleri sil mi demek istiyor? Yoksa cesaretini topla da yalnız Calamity Jane ayaklarını bir kenara bırak mı?



Mesajı işime geldiği gibi anlıyorum, elime paspası alıp saç kılını çamaşır sulu kovaya gönderiyorum. Diario de una Ninfómana (kızmayın Türkçe ya da İngilizce adını yazmıyorum diye, ikisi de orjinal adının anlamını vermiyor) dönerken DVD çalarda, başka türlü bir moda girmem olasılık dışı. Evet, film zaman zaman yüzeysel, fazla aşk ve seks macerası olan her kadın fahişe olup sokaklara düşmüyor, ama filmin başıyla sonunu bir yana bırakırsak Valerie adlı hanım kızımınızın müstakbel beyaz atlı prensi Jaime ile ilişkisi esnasında olanlar tümden yalan değil. Aksine filmin belki de en derin sularda yüzen sahneleri Jaime'nin aşktan ne anladığıydı doğrusu. Paragrafı eksiltili bırakıyorum, demek istediğimi filmi izlerseniz anlayabilirsiniz diye noktayı koyuyorum.


İzlediğim bu film olmasaydı, sözgelimi bir Fellini filmi olsaydı, örneğin 'Le notti di Cabiria', kalp şeklindeki saç kılının sonu değişir miydi? Sanmıyorum. Çünkü Fellini'nin kadınlara ve aşka bakışını fazlasıyla dürüst buluyorum! Belki hayattaki gerçekler yetmezmiş gibi, izlediğim filmlerde de aşkı 'dolce vita' olarak görmeyen öyküleri gidip seçiyorum. Hayatın her alanında serserilik evetken, filmlerde de olsa aşk denen şey şeker-çikolataya bulanmıyor dimağımda. Elimde objektif, yukarıdaki hin kare gibi detaylar yakalamayı yeğliyorum.


Gerçek hayatta aşkı aramada tembellik ettiğim gibi, film izlerken de aklımın iplerini salıp romansa bulayamıyorum. Kendimi mi değiştireyim, izledikleriimi mi? İşin içinden çıkamıyorum. Sonunda düşünmekten de yoruluyor ve müzikçaları Fela Kuti'ye teslim ediyorum. Hayatta olabilecek en orjinal siyah adama kulak veriyorum:


I no be gentleman at all o!


I be Africa man original


I be Africa man original.


Noktalı Kırmızı

Kırmızı Nokta

Kanepede oturmuş geleneksel cumartesi sinemateki kafasında bir filme dalıp gitmişken, yerde bir saç kılı görüyorum. Siyah, kalın telli ve orta uzunlukta olduğuna bakılırsa, bendeniz cennet kuşunun kafasından dökülme. Buraya kadar basit bir döküntü olarak gördüğüm saç teline daha dikkatli bakınca, bir kalp biçiminde bana öylece baktığını farkediyorum! Yerde alelade siyah bir saç teli, üstelik şemali pek şekilli! Evrenin bana verdiği mesajı -şimdi bu laf pek moda ya- çözmeye çabalıyorum; eline paspası al da yerleri sil mi demek istiyor? Yoksa cesaretini topla da yalnız Calamity Jane ayaklarını bir kenara bırak mı?



Mesajı işime geldiği gibi anlıyorum, elime paspası alıp saç kılını çamaşır sulu kovaya gönderiyorum. Diario de una Ninfómana (kızmayın Türkçe ya da İngilizce adını yazmıyorum diye, ikisi de orjinal adının anlamını vermiyor) dönerken DVD çalarda, başka türlü bir moda girmem olasılık dışı. Evet, film zaman zaman yüzeysel, fazla aşk ve seks macerası olan her kadın fahişe olup sokaklara düşmüyor, ama filmin başıyla sonunu bir yana bırakırsak Valerie adlı hanım kızımınızın müstakbel beyaz atlı prensi Jaime ile ilişkisi esnasında olanlar tümden yalan değil. Aksine filmin belki de en derin sularda yüzen sahneleri Jaime'nin aşktan ne anladığıydı doğrusu. Paragrafı eksiltili bırakıyorum, demek istediğimi filmi izlerseniz anlayabilirsiniz diye noktayı koyuyorum.


İzlediğim bu film olmasaydı, sözgelimi bir Fellini filmi olsaydı, örneğin 'Le notti di Cabiria', kalp şeklindeki saç kılının sonu değişir miydi? Sanmıyorum. Çünkü Fellini'nin kadınlara ve aşka bakışını fazlasıyla dürüst buluyorum! Belki hayattaki gerçekler yetmezmiş gibi, izlediğim filmlerde de aşkı 'dolce vita' olarak görmeyen öyküleri gidip seçiyorum. Hayatın her alanında serserilik evetken, filmlerde de olsa aşk denen şey şeker-çikolataya bulanmıyor dimağımda. Elimde objektif, yukarıdaki hin kare gibi detaylar yakalamayı yeğliyorum.


Gerçek hayatta aşkı aramada tembellik ettiğim gibi, film izlerken de aklımın iplerini salıp romansa bulayamıyorum. Kendimi mi değiştireyim, izledikleriimi mi? İşin içinden çıkamıyorum. Sonunda düşünmekten de yoruluyor ve müzikçaları Fela Kuti'ye teslim ediyorum. Hayatta olabilecek en orjinal siyah adama kulak veriyorum:


I no be gentleman at all o!


I be Africa man original


I be Africa man original.


3 Kasım 2010 Çarşamba

Kasım'da Keşif Başkadır




Linda'yla spora başladık. Temel birkaç egzersiz hareketiyle, yoga hareketleri yapıyor, Salacak Sahili'nde önce 'güneşi selamlayıp', sonra yürüyoruz. Hoş, selamlayacağımız güneş çoğunlukla bulutların arkasında oluyor ve görünmüyor ama niyetimiz iyi. Bizimle birlikte balıkçıl kuşları da kanatlarını açıp güneşi selamlıyorlar; yani aslında kanatlarını kurutuyorlar.

Spor marifetiyle konserlerden sonra neden sağ ayağımın çok ağrıdığını farkettim: dansederken, ya da öylece dururken dahi en çok yük bindirdiğim uzvum sağ ayağımmış meğer. Kendisine artık daha iyi davranacağım.


Haftasonu Gökşen ve Meriç'le Sirkeci'den başlayıp, Zeyrek'te biter gibi yapıp, aslında başlangıç noktasından biraz daha ötede, Karaköy'de biten bir rota çizdik kendimize. Süleymaniye'de caminin karşısındaki Kanaat Lokantası'nda kuru fasüye, pilav ve turşu yemeden geçmedik ki, eğer bu lokantada daha önce yemek yemediyseniz bir an önce yapılacaklar listenize alın derim.


Salı akşamı Tania'yla Üsküdar Selimiye'de Bir Tat Lokantası'nı keşfettik, cevizli pancar mezesinin tarifini şef garsondan beyhude istedik, ıspanak kökü ve haydariden dayanamayıp ikişer tabak yedik ve toplam 80 lira hesap ödedik. Yeri; Selimiye Kışlası Caddesi, No: 57. Kışlanın yanı başında, sevimli bir meyhane-lokanta, uzun yoldan geldiğinize değecek mezeleri ve yemekleri var.


Baktım, gün içinde yapacaklarım birbirine karışıyor, dahası gideceğim yerleri ve etkinlikleri birbirine karıştırıyorum, Google Takvim marifetiyle hepsini kayıt altına almaya başladım.


Susan Millervari bir dikkat edilecek günler hanesi eklemek gerekirse; ayın 4'ünden sonra yeni tatlar sunan yeni lokantalar keşfedilebilir, 5 Kasım'da Health konserinde dansın dibine vurulmalı, 6'sında biraz zor da olsa Refresh The Venue'deki Belinda Carlise, Babylon'daki Seu Jorge & Almaz ve Salon İKSV'deki Gevende konserleri arasında denge tutturulacak, 8'i faturalar dolayısıyla cepten çıkacak paraya dikkat, 10 Kasım'da Lou Rhodes'in güzel sesi geç de olsa duyulacak, 24 Kasım'da Stacey Kent'in Salon İKSV'de olacağı unutulmamalı, 26'sında tebrikler kabul edilecek, 27'sinde pek konuşulmayacak.


Unutmadan; takvimin 19 hanesi az önce gelen konser haberiyle doldu: Ciguli Babylon'da. Bilen bilir, ben Ciguli'nin samimi müziğini takdir edenlerdenim ve o gece elbetteki oradayım.


Fotoğraflar için Alternatif-İstanbul'un güzel fotomuhabirleri iş başında, baştaki fotoğraf Linda'dan, diğer ikisi Gökşen'den.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons