sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2011 Cuma

30. İstanbul Film Festivali Seçkisi


İstanbul Film Festivali programı 9 Mart Çarşamba akşamı gerçekleştirilen bir basın toplantısı ile açıklandı, lakin bizim cephede yaşanan toplu bunalma halleri nedeniyle yazmak bugüne kaldı. Kişisel ya da kitlesel, küçüklü ya da büyüklü depremlerle sarsılan yaşamımızda derin bir nefes alma gereksinimi ayyuka çıkmışken beliriveren kaçış hallerini seviyorum ben. Bu sene 30. yılını kutlayan İstanbul Film Festivali'nin programındaki 230 filmi incelemek ve aralarında seçim yapmak da bu 'derin bi nefes alıyoruz yükümüz ağır' durumunda sığınılacak en yakın acil çıkış kapısı.



Bu seneki festivalin içeriğinin dolu dolu olmasının yanında, 30 koca yılı devirmiş olması vesilesiyle özel bölümler ve seçkiler de programda yer alıyor. Bu bölümlerden en dikkat çekeni 19 yönetmenin Festivalin 30. Yıl kitabı için seçtiği 19 film seçkisi. Bu seçki kapsamında sinemaseverlerin festival sayesinde yakından tanıdığı yönetmenlerin İstanbul Film Festivali’nde keşfettiği usta yönetmenlerin filmleri izlenebilecek. Bu seçkide yer alan 19 film şunlar; Çığlık / Michelangelo Antonioni (Zeki Demirkubuz’un seçimi), Güz Sonatı / Ingmar Bergman (Yeşim Ustaoğlu’nun seçimi), Yaban Çilekleri / Ingmar Bergman (Pelin Esmer’in seçimi), Kötü Kan / Léos Carax (Durul ve Yağmur Taylan’ın seçimi), Keyif Evi / Terence Davies (Çağan Irmak’ın seçimi), 8½ / Federico Fellini (Uğur Yücel’in seçimi), Edmond / Stuart Gordon (Ümit Ünal’ın seçimi), Dantelci Kız / Claude Goretta (Handan İpekçi’nin seçimi), Narayama Türküsü / Shohei Imamura (Kazım Öz’ün seçimi), Mavi / Derek Jarman (Aslı Özge’nin seçimi), Cennetten De Garip / Jim Jarmusch (Mahmut Fazıl Coşkun’un seçimi), Çöl İşaretçileri / Nacer Khemir (Tayfun Pirselimoğlu’nun seçimi), Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abbas Kiarostami (Seyfi Teoman’ın seçimi), Öldürme Üzerine Küçük Bir Film / Krzysztof Kieslowski (Reis Çelik’in seçimi), Shoah / Claude Lanzmann (Derviş Zaim’in seçimi),
Bataklık / Lucrecia Martel (Reha Erdem’in seçimi), Kanlı Düğün / Carlos Saura (Serdar Akar’ın seçimi), Mefisto / Istvan Szabo (Hüseyin Karabey’in seçimi), Andrey Rublev / Andrei Tarkovski (Semih Kaplanoğlu’nun seçimi).


Yapıtları ve yaklaşımıyla başta Gus Van Sant olmak üzere çağdaş ve bağımsız sinemayı etkileyen, sinemanın filozofu Bela Tarr'ın festival kapsamında İstanbul'a gelecek olması, The Turin House isimli filminin festival programında yer alması ve Tarr'ın 3 Nisan'da bir ustalık sınıfı düzenleyecek olması sinemaseverleri heyecanlandıran bir diğer haber.


İstanbul Film Festivali, 30. yılında sinema ve müzik dünyasının önde gelen iki ismini bir araya getiren benzersiz bir projeye de ev sahipliği yapacak. Fransız sinemasının en özgün auteur yönetmenlerinden Claire Denis ve filmlerinde sık sık beraber çalıştığı İngiliz rock grubu Tindersticks’i aynı sahnede buluşturacak Tindersticks: “Claire Denis Film Müzikleri 1996-2009” başlıklı konserin, dünya prömiyeri 30. İstanbul Film Festivali kapsamında, 11 Nisan Pazartesi akşamı saat 21.00’de Fulya Sanat Merkezi’nde yapılacak.


Gelelim, İstanbul Film Festivali programındaki 230 film arasından seçtiğimiz filmlere;


Uluslararası Yarışma




- Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Seyfi Teoman



- Yolculuk / The Trip /
Michael Winterbottom



- Yaşamın Ritmi / Sound of Noise / Ola Simonsson & Johannes Stjärne Nilsson



- İmkansızın Şarkısı / Noruwei No Mori / Tran Anh Hung



Ulusal Yarışma



- Atlı Karınca / Merry - Go - Round / İlksen Başarır




- Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir / Ecumenopolis: City Without Limits / İmre Azem





- Saç / Hair / Tayfun Pirselimoğlu


Akbank Galaları


- Beni Asla Bırakma / Never Let Me Go / Mark Romanek



- Kadın İsterse / Potiche / François Ozon




- Ömrümüzden Bir Sene / Another Year / Mike Leigh



- Küçük Beyaz Yalanlar / Les Petits Mouchoirs / Guillaume Canet





- Daha İyi Bir Dünyada / In A Better World / Susanne Bier




Yıllara Meydan Okuyanlar


- Özgürlük Yolu / The Way Back / Peter Weir



- Lizbon'un Gizleri / Misterios De Lisboa / Raoul Ruiz




- Buz Sesi / Le Bruit Des Glaçoins/ Bertrand Blier


Dünya Festivallerinden


- Açılış Filmi: Coppacabana / Marc Fitoussi




- Torino Atı / A Torinoi Lo / Béla Tarr & Ágnes Hranitzky


- Miral / Julian Schnabel




- Ha Ha Ha / Hong Sang-soo




- Hayatımız / La Nostra Vita / Daniele Luchetti


- Şiir / Shi / Lee Chang-dong




Genç Ustalar


- Anayurt / Chora Prolefsis / Syllas Tzoumerkas


- Konuksever / Kantai / Koji Fukada


- Elveda Taypey / Yi Ye Taibei / Arvin Chen


- Kumdan Kale / Sandcastle / Boo Junfeng


- Cinnet / Bedeville / Jang Cheol-soo


Mayınlı Bölge


- Boktan Bir Yıl / Shit Year / Cam Archer


- Artık Yıl / Ano Bisesto / Michael Rowe





NTV Belgesel Kuşağı, Bir Zamanlar Festivalde: SİYAD'ın Keşifleri, Hrant Dink Vicdan Filmleri gösterimi, Hisar Kısa Film Seçkisi ve yönetmenlerle gerçekleştirilecek söyleşiler de sinemaseverlerin mutlaka göz atması gereken bölümlerden.


Program, bilet fiyatlari ve gösterim mekanları ile ilgili detaylı bilgiyi festivalin websitesinden alabilirsiniz.


30. İstanbul Film Festivali Seçkisi


İstanbul Film Festivali programı 9 Mart Çarşamba akşamı gerçekleştirilen bir basın toplantısı ile açıklandı, lakin bizim cephede yaşanan toplu bunalma halleri nedeniyle yazmak bugüne kaldı. Kişisel ya da kitlesel, küçüklü ya da büyüklü depremlerle sarsılan yaşamımızda derin bir nefes alma gereksinimi ayyuka çıkmışken beliriveren kaçış hallerini seviyorum ben. Bu sene 30. yılını kutlayan İstanbul Film Festivali'nin programındaki 230 filmi incelemek ve aralarında seçim yapmak da bu 'derin bi nefes alıyoruz yükümüz ağır' durumunda sığınılacak en yakın acil çıkış kapısı.



Bu seneki festivalin içeriğinin dolu dolu olmasının yanında, 30 koca yılı devirmiş olması vesilesiyle özel bölümler ve seçkiler de programda yer alıyor. Bu bölümlerden en dikkat çekeni 19 yönetmenin Festivalin 30. Yıl kitabı için seçtiği 19 film seçkisi. Bu seçki kapsamında sinemaseverlerin festival sayesinde yakından tanıdığı yönetmenlerin İstanbul Film Festivali’nde keşfettiği usta yönetmenlerin filmleri izlenebilecek. Bu seçkide yer alan 19 film şunlar; Çığlık / Michelangelo Antonioni (Zeki Demirkubuz’un seçimi), Güz Sonatı / Ingmar Bergman (Yeşim Ustaoğlu’nun seçimi), Yaban Çilekleri / Ingmar Bergman (Pelin Esmer’in seçimi), Kötü Kan / Léos Carax (Durul ve Yağmur Taylan’ın seçimi), Keyif Evi / Terence Davies (Çağan Irmak’ın seçimi), 8½ / Federico Fellini (Uğur Yücel’in seçimi), Edmond / Stuart Gordon (Ümit Ünal’ın seçimi), Dantelci Kız / Claude Goretta (Handan İpekçi’nin seçimi), Narayama Türküsü / Shohei Imamura (Kazım Öz’ün seçimi), Mavi / Derek Jarman (Aslı Özge’nin seçimi), Cennetten De Garip / Jim Jarmusch (Mahmut Fazıl Coşkun’un seçimi), Çöl İşaretçileri / Nacer Khemir (Tayfun Pirselimoğlu’nun seçimi), Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abbas Kiarostami (Seyfi Teoman’ın seçimi), Öldürme Üzerine Küçük Bir Film / Krzysztof Kieslowski (Reis Çelik’in seçimi), Shoah / Claude Lanzmann (Derviş Zaim’in seçimi),
Bataklık / Lucrecia Martel (Reha Erdem’in seçimi), Kanlı Düğün / Carlos Saura (Serdar Akar’ın seçimi), Mefisto / Istvan Szabo (Hüseyin Karabey’in seçimi), Andrey Rublev / Andrei Tarkovski (Semih Kaplanoğlu’nun seçimi).


Yapıtları ve yaklaşımıyla başta Gus Van Sant olmak üzere çağdaş ve bağımsız sinemayı etkileyen, sinemanın filozofu Bela Tarr'ın festival kapsamında İstanbul'a gelecek olması, The Turin House isimli filminin festival programında yer alması ve Tarr'ın 3 Nisan'da bir ustalık sınıfı düzenleyecek olması sinemaseverleri heyecanlandıran bir diğer haber.


İstanbul Film Festivali, 30. yılında sinema ve müzik dünyasının önde gelen iki ismini bir araya getiren benzersiz bir projeye de ev sahipliği yapacak. Fransız sinemasının en özgün auteur yönetmenlerinden Claire Denis ve filmlerinde sık sık beraber çalıştığı İngiliz rock grubu Tindersticks’i aynı sahnede buluşturacak Tindersticks: “Claire Denis Film Müzikleri 1996-2009” başlıklı konserin, dünya prömiyeri 30. İstanbul Film Festivali kapsamında, 11 Nisan Pazartesi akşamı saat 21.00’de Fulya Sanat Merkezi’nde yapılacak.


Gelelim, İstanbul Film Festivali programındaki 230 film arasından seçtiğimiz filmlere;


Uluslararası Yarışma




- Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Seyfi Teoman



- Yolculuk / The Trip /
Michael Winterbottom



- Yaşamın Ritmi / Sound of Noise / Ola Simonsson & Johannes Stjärne Nilsson



- İmkansızın Şarkısı / Noruwei No Mori / Tran Anh Hung



Ulusal Yarışma



- Atlı Karınca / Merry - Go - Round / İlksen Başarır




- Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir / Ecumenopolis: City Without Limits / İmre Azem





- Saç / Hair / Tayfun Pirselimoğlu


Akbank Galaları


- Beni Asla Bırakma / Never Let Me Go / Mark Romanek



- Kadın İsterse / Potiche / François Ozon




- Ömrümüzden Bir Sene / Another Year / Mike Leigh



- Küçük Beyaz Yalanlar / Les Petits Mouchoirs / Guillaume Canet





- Daha İyi Bir Dünyada / In A Better World / Susanne Bier




Yıllara Meydan Okuyanlar


- Özgürlük Yolu / The Way Back / Peter Weir



- Lizbon'un Gizleri / Misterios De Lisboa / Raoul Ruiz




- Buz Sesi / Le Bruit Des Glaçoins/ Bertrand Blier


Dünya Festivallerinden


- Açılış Filmi: Coppacabana / Marc Fitoussi




- Torino Atı / A Torinoi Lo / Béla Tarr & Ágnes Hranitzky


- Miral / Julian Schnabel




- Ha Ha Ha / Hong Sang-soo




- Hayatımız / La Nostra Vita / Daniele Luchetti


- Şiir / Shi / Lee Chang-dong




Genç Ustalar


- Anayurt / Chora Prolefsis / Syllas Tzoumerkas


- Konuksever / Kantai / Koji Fukada


- Elveda Taypey / Yi Ye Taibei / Arvin Chen


- Kumdan Kale / Sandcastle / Boo Junfeng


- Cinnet / Bedeville / Jang Cheol-soo


Mayınlı Bölge


- Boktan Bir Yıl / Shit Year / Cam Archer


- Artık Yıl / Ano Bisesto / Michael Rowe





NTV Belgesel Kuşağı, Bir Zamanlar Festivalde: SİYAD'ın Keşifleri, Hrant Dink Vicdan Filmleri gösterimi, Hisar Kısa Film Seçkisi ve yönetmenlerle gerçekleştirilecek söyleşiler de sinemaseverlerin mutlaka göz atması gereken bölümlerden.


Program, bilet fiyatlari ve gösterim mekanları ile ilgili detaylı bilgiyi festivalin websitesinden alabilirsiniz.


1 Mart 2011 Salı

Akbank 7. Kısa Film Festivali 7 Mart'ta Başlıyor


Kısa filmler Türkiye'de çok zor koşullarda üretiliyor. Dijital teknolojiyle birlikte prodüksiyon aşamasındaki pek çok sorun büyük ölçüde çözülse de, maddi olanaksızlıklar ve kısa filmin değerinin tam olarak anlaşılamaması gibi nedenlerle kısa film çeken bir avuç yönetmen üretim, dağıtım ve tanıtım süreçlerinde pek çok engellerle karşılaşıyor. Bu engellerin en önemlilerinden biri, sınırlı bir izleyici kitlesine hitap ediyor olmaları. Ticari sinemalarda varlık alanı bulamayan kısa filmler için festivaller seyirciye ulaşmada en büyük araçlardan biri.


Türkiye'deki kısa film festivalleri arasında hatırı sayılır bir yeri olan Akbank Kısa Film Festivali, kısa filmler, atölye çalışmaları ve söyleşilerle dolu bir programla 7 Mart'ta başlıyor. Festival programında 430 filmin arasından oluşturulan yarışma ve yarışma dışı bölümlerin yanı sıra; "Uluslararası Bölüm"de Almanya, İsrail, Yunanistan, Avustralya, İngiltere, Finlandiya, İran, ABD, Kanada, Brezilya, Singapur, İsveç ve İspanya’dan gelen bol ödüllü kısa filmler yer alıyor.

Canlandırma Kısalar” bölümünde, festival komitesinin davet ettiği ve önemli ödüllere sahip; Finlandiya, Türkiye, Polonya, İspanya, Srilanka, İsveç, Almanya, Japonya ve Litvanya' dan 16 canlandırma kısa film örneği yer alıyor.


Festivalin “Deneyimler” bölümü, kısa film alanında yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik ve oyunculuk yapmış çok yönlü ve yetenekli bir ismi Karine Blanc’ı konuk ediyor. Paris'te yaşayan sanatçının Festival kapsamında üç kısa filmi gösterilirken, ayrıca sanatçının deneyimlerini aktaracağı bir de söyleşi gerçekleştirilecek.


Sinemaseverler, Festival’in “Belgesel Sinema” bölümünde ise, çektiği filmlerle önemli başarılara imza atmış Pelin Esmer’in “Oyun” ve “Koleksiyoncu” isimli belgesellerini izleme imkanı bulacak. Ayrıca Pelin Esmer, belgesel serüvenini Akbank Sanat’ta gerçekleştirilecek bir söyleşiyle kısa filmcilere aktaracak.


Festivalin “Kısadan Uzuna” bölümü ise; Seyfi Teoman'a ayrıldı. Kısa filmle başlayan ve uzun metraj filmlerle sinema serüvenlerine devam eden genç ve başarılı yönetmenin “Apartman” adlı kısa filminin yanı sıra, ilk uzun metraj filmi “Tatil Kitabı” da Akbank 7. Kısa Film Festivali kapsamında seyircilerle buluşacak. Ayrıca “Kısadan Uzuna” başlıklı söyleşide Seyfi Teoman sinema serüvenini kısa filmcilerle paylaşacak.


“Özel Gösterim” bölümünde ise Murat Şeker imzalı "Türk Gibi Başla Alman Gibi Bitir" ve Serkan Yıldırım'ın yönetmenliğini yaptığı "Ellerdeki Zaman" filmleri izleyicilerle paylaşılacak.



21 ülkeden 92 film, söyleşiler ve atölye çalışmalarının yer alacağı Akbank 7. Kısa Film Festivali’nin 10 gün boyunca herkese kapısı açık olacak ve tüm etkinlikler ücretsiz olarak Akbank Sanat'ta izlenebilecek. Ayrıca Festival boyunca bütün filmler Akbank Sanat’ın kafesinde eş zamanlı olarak gösterilecek.


Akbank 7. Kısa Film Festivali hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbankkisafilm.com ve www.akbanksanat.com adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

Akbank 7. Kısa Film Festivali 7 Mart'ta Başlıyor


Kısa filmler Türkiye'de çok zor koşullarda üretiliyor. Dijital teknolojiyle birlikte prodüksiyon aşamasındaki pek çok sorun büyük ölçüde çözülse de, maddi olanaksızlıklar ve kısa filmin değerinin tam olarak anlaşılamaması gibi nedenlerle kısa film çeken bir avuç yönetmen üretim, dağıtım ve tanıtım süreçlerinde pek çok engellerle karşılaşıyor. Bu engellerin en önemlilerinden biri, sınırlı bir izleyici kitlesine hitap ediyor olmaları. Ticari sinemalarda varlık alanı bulamayan kısa filmler için festivaller seyirciye ulaşmada en büyük araçlardan biri.


Türkiye'deki kısa film festivalleri arasında hatırı sayılır bir yeri olan Akbank Kısa Film Festivali, kısa filmler, atölye çalışmaları ve söyleşilerle dolu bir programla 7 Mart'ta başlıyor. Festival programında 430 filmin arasından oluşturulan yarışma ve yarışma dışı bölümlerin yanı sıra; "Uluslararası Bölüm"de Almanya, İsrail, Yunanistan, Avustralya, İngiltere, Finlandiya, İran, ABD, Kanada, Brezilya, Singapur, İsveç ve İspanya’dan gelen bol ödüllü kısa filmler yer alıyor.

Canlandırma Kısalar” bölümünde, festival komitesinin davet ettiği ve önemli ödüllere sahip; Finlandiya, Türkiye, Polonya, İspanya, Srilanka, İsveç, Almanya, Japonya ve Litvanya' dan 16 canlandırma kısa film örneği yer alıyor.


Festivalin “Deneyimler” bölümü, kısa film alanında yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik ve oyunculuk yapmış çok yönlü ve yetenekli bir ismi Karine Blanc’ı konuk ediyor. Paris'te yaşayan sanatçının Festival kapsamında üç kısa filmi gösterilirken, ayrıca sanatçının deneyimlerini aktaracağı bir de söyleşi gerçekleştirilecek.


Sinemaseverler, Festival’in “Belgesel Sinema” bölümünde ise, çektiği filmlerle önemli başarılara imza atmış Pelin Esmer’in “Oyun” ve “Koleksiyoncu” isimli belgesellerini izleme imkanı bulacak. Ayrıca Pelin Esmer, belgesel serüvenini Akbank Sanat’ta gerçekleştirilecek bir söyleşiyle kısa filmcilere aktaracak.


Festivalin “Kısadan Uzuna” bölümü ise; Seyfi Teoman'a ayrıldı. Kısa filmle başlayan ve uzun metraj filmlerle sinema serüvenlerine devam eden genç ve başarılı yönetmenin “Apartman” adlı kısa filminin yanı sıra, ilk uzun metraj filmi “Tatil Kitabı” da Akbank 7. Kısa Film Festivali kapsamında seyircilerle buluşacak. Ayrıca “Kısadan Uzuna” başlıklı söyleşide Seyfi Teoman sinema serüvenini kısa filmcilerle paylaşacak.


“Özel Gösterim” bölümünde ise Murat Şeker imzalı "Türk Gibi Başla Alman Gibi Bitir" ve Serkan Yıldırım'ın yönetmenliğini yaptığı "Ellerdeki Zaman" filmleri izleyicilerle paylaşılacak.



21 ülkeden 92 film, söyleşiler ve atölye çalışmalarının yer alacağı Akbank 7. Kısa Film Festivali’nin 10 gün boyunca herkese kapısı açık olacak ve tüm etkinlikler ücretsiz olarak Akbank Sanat'ta izlenebilecek. Ayrıca Festival boyunca bütün filmler Akbank Sanat’ın kafesinde eş zamanlı olarak gösterilecek.


Akbank 7. Kısa Film Festivali hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbankkisafilm.com ve www.akbanksanat.com adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

22 Şubat 2011 Salı

Anadolu'nun İsyanı

Anadolu'nun İsyanı from Anadoluyu Vermeyecegiz on Vimeo.



Bu filmi mutlaka izleyin. Tüm engellemelere rağmen izleyin. Hani Youtube'a ve sansürlenen başka sitelere ulaşmak için çok uğraşmak gerekmiş, ama kurcalaya kurcalaya başarmıştık ya, aynı çabayı bu film için de gösterin. DNS ayarlarınızı kurcalayın, arkadaşınızın bilgisayarına el koyun, bir şey yapın. Fazla zamanınız yok. Çünkü bu film, Hidroelektrik santrallerin (HES) doğa ve kırsalda yaşayan insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ve HES yatırımlarına karşı verilen mücadeleleri anlatıyor. Anadolu’nun dört bir yanında devam eden HES çalışmalarının yıkıcı etkisine dikkat çekiyor. Birilerinin tıkır tıkır dönen çarkına çomak sokuyor.


Daha fazla her şeyden habersizmişiz gibi kayıtsız kalamayız. Kaybettiğimiz, Anadolu. Kaybettiğimiz, hayatlarımız.



Anadolu'nun İsyanı

Anadolu'nun İsyanı from Anadoluyu Vermeyecegiz on Vimeo.



Bu filmi mutlaka izleyin. Tüm engellemelere rağmen izleyin. Hani Youtube'a ve sansürlenen başka sitelere ulaşmak için çok uğraşmak gerekmiş, ama kurcalaya kurcalaya başarmıştık ya, aynı çabayı bu film için de gösterin. DNS ayarlarınızı kurcalayın, arkadaşınızın bilgisayarına el koyun, bir şey yapın. Fazla zamanınız yok. Çünkü bu film, Hidroelektrik santrallerin (HES) doğa ve kırsalda yaşayan insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ve HES yatırımlarına karşı verilen mücadeleleri anlatıyor. Anadolu’nun dört bir yanında devam eden HES çalışmalarının yıkıcı etkisine dikkat çekiyor. Birilerinin tıkır tıkır dönen çarkına çomak sokuyor.


Daha fazla her şeyden habersizmişiz gibi kayıtsız kalamayız. Kaybettiğimiz, Anadolu. Kaybettiğimiz, hayatlarımız.



7 Şubat 2011 Pazartesi

Film Gibi 30 Yıl


İstanbul Film Festivali bu sene 30. yılını kutluyor. 1982 yılında başlayan bir macera bu. 30 yılda İstanbul'da neler değişti, saymaya gücümüz yetmez. Ama festival anılarından söz etmek gerektiğinde bir önceki festivalden bu yana kapalı olan güzelim Emek Sineması'nı anımsayıp hüzünlenmemek elde değil. Mesela ben, sinema sevgisi yüreğime düştüğünden bu yana Sophia Loren ile birlikte en çok sevdiğim İtalyan aktris Claudia Cardinale'yi kanlı canlı Emek'in o nefis sahnesinde gördüğümde nasıl heyecanlanmıştım, anlatamam. Anlatamam, ama festivalin 30. yılını sinema izleyicisinin anılarını da katarak kutlamak için yayınlanan Film Gibi 30 Yıl blogunda yazabilirim.


Festivalin ilk zamanlarında altyazı olmayan filmlerde yapılan simultane tercümelerin naifliği, film kaçıracağı için iş görüşmesine giderken içi yananlar, dersi kırıp soluğu Emek Sineması'nda alanlar, film izleyeceğim diye sınıfta kalanlar, uzayan bilet kuyruklarına aklı ermeyenler ve daha pek çok yaşanmışlık... Okuyun, 30 koca yıla tanıklık edin. Okumakla kalmayın, bu festivalin bir 30 yıl daha yaşaması için anılarınızı paylaşarak

geçmiş 30 yılın bir parçası olun.



Film Gibi 30 Yıl


İstanbul Film Festivali bu sene 30. yılını kutluyor. 1982 yılında başlayan bir macera bu. 30 yılda İstanbul'da neler değişti, saymaya gücümüz yetmez. Ama festival anılarından söz etmek gerektiğinde bir önceki festivalden bu yana kapalı olan güzelim Emek Sineması'nı anımsayıp hüzünlenmemek elde değil. Mesela ben, sinema sevgisi yüreğime düştüğünden bu yana Sophia Loren ile birlikte en çok sevdiğim İtalyan aktris Claudia Cardinale'yi kanlı canlı Emek'in o nefis sahnesinde gördüğümde nasıl heyecanlanmıştım, anlatamam. Anlatamam, ama festivalin 30. yılını sinema izleyicisinin anılarını da katarak kutlamak için yayınlanan Film Gibi 30 Yıl blogunda yazabilirim.


Festivalin ilk zamanlarında altyazı olmayan filmlerde yapılan simultane tercümelerin naifliği, film kaçıracağı için iş görüşmesine giderken içi yananlar, dersi kırıp soluğu Emek Sineması'nda alanlar, film izleyeceğim diye sınıfta kalanlar, uzayan bilet kuyruklarına aklı ermeyenler ve daha pek çok yaşanmışlık... Okuyun, 30 koca yıla tanıklık edin. Okumakla kalmayın, bu festivalin bir 30 yıl daha yaşaması için anılarınızı paylaşarak

geçmiş 30 yılın bir parçası olun.



28 Ocak 2011 Cuma

Arabaların Tersine Trenler Dünyanın Arka Tarafına İlerler...




Hemzemin geçitleri, birkaç şehri birbirine bağlayan kavşaklar, küçük kasabaların güzel istasyonları, tren şefleri, makinistleri, demiryolu işçileri... Defalarca görüp geçseniz de her mevsimde ayrı renge bürünen dağların-ovaların arasından geçmek, yorulunca uykuya dalmak, belki rüya görmek... Şehirler trenle başlayıp trenle bitiyor benim için, içinden tren geçen şehirleri daha bir seviyorum.



Belki trenlerle bu kadar haşır neşir olmaktandır, içinden tren geçen filmleri ayrı severim. Bundandır ki, İstanbul Film Festivali'nde Şeylerin Boktanlığı gibi nefis bir adla gösterilen ve Altın Lale Ödülü'ne layık görülen, ancak vizyona her nedense Çölde Kutup Ayısı gibi saçmasapan bir adla giren De Helaasheid Der Dingen'i çok beğendim. Nev-i şahsına münhasır kişiliğini nev-i şahsına münhasır ailesinden alan kahramanımız Gunther'in trenlerle ilgili söylediklerine katılmamak ne mümkün?



'Hayatımızın içinden akıp giden tren yoluna devam ediyordu. Ancak trenleri bir çok nedenden dolayı affedebiliriz. En basiti, o bir trendir. Arabaların tersine trenler dünyanın arka tarafına ilerler. İstasyona yakın kenar mahalle evleri diğerlerinden biraz daha iyidir. Ama raylarda ilerlerken yalnızca kötü halde olanları görebilirsiniz. Hiçbir araba yolculuğu bir memleket hakkında tren yolculuğu kadar fikir veremez. Bahçelerimize, çatı katımıza ve barakalarımıza bakarsınız. İplerde kuruyan iç çamaşırlarımızı görürsünüz. Bahçe süslerimize, kerevizlerimize, pırasalarımıza ve tuğladan yapılma barbekülerimize bakarsınız. Flaman topraklarında boy gösteren, mahkeme kararınca onaylanmış ama tadı olmayan otları ağır ağır yiyen inekleri görürsünüz. Rayların kenarındaki yere sabitlenmiş tozlu ve mermer granitlerin sevdiklerinizin son durağı olan yeri simgelediklerini görmek istiyorsanız trene binin.'


De Helaasheid Der Dingen, yani o güzelim adıyla Şeylerin Boktanlığı, geçtiğimiz hafta vizyona girdi ama sadece bir sinemada ve iki seansta gösterimi yapılıyor.


Arabaların Tersine Trenler Dünyanın Arka Tarafına İlerler...




Hemzemin geçitleri, birkaç şehri birbirine bağlayan kavşaklar, küçük kasabaların güzel istasyonları, tren şefleri, makinistleri, demiryolu işçileri... Defalarca görüp geçseniz de her mevsimde ayrı renge bürünen dağların-ovaların arasından geçmek, yorulunca uykuya dalmak, belki rüya görmek... Şehirler trenle başlayıp trenle bitiyor benim için, içinden tren geçen şehirleri daha bir seviyorum.



Belki trenlerle bu kadar haşır neşir olmaktandır, içinden tren geçen filmleri ayrı severim. Bundandır ki, İstanbul Film Festivali'nde Şeylerin Boktanlığı gibi nefis bir adla gösterilen ve Altın Lale Ödülü'ne layık görülen, ancak vizyona her nedense Çölde Kutup Ayısı gibi saçmasapan bir adla giren De Helaasheid Der Dingen'i çok beğendim. Nev-i şahsına münhasır kişiliğini nev-i şahsına münhasır ailesinden alan kahramanımız Gunther'in trenlerle ilgili söylediklerine katılmamak ne mümkün?



'Hayatımızın içinden akıp giden tren yoluna devam ediyordu. Ancak trenleri bir çok nedenden dolayı affedebiliriz. En basiti, o bir trendir. Arabaların tersine trenler dünyanın arka tarafına ilerler. İstasyona yakın kenar mahalle evleri diğerlerinden biraz daha iyidir. Ama raylarda ilerlerken yalnızca kötü halde olanları görebilirsiniz. Hiçbir araba yolculuğu bir memleket hakkında tren yolculuğu kadar fikir veremez. Bahçelerimize, çatı katımıza ve barakalarımıza bakarsınız. İplerde kuruyan iç çamaşırlarımızı görürsünüz. Bahçe süslerimize, kerevizlerimize, pırasalarımıza ve tuğladan yapılma barbekülerimize bakarsınız. Flaman topraklarında boy gösteren, mahkeme kararınca onaylanmış ama tadı olmayan otları ağır ağır yiyen inekleri görürsünüz. Rayların kenarındaki yere sabitlenmiş tozlu ve mermer granitlerin sevdiklerinizin son durağı olan yeri simgelediklerini görmek istiyorsanız trene binin.'


De Helaasheid Der Dingen, yani o güzelim adıyla Şeylerin Boktanlığı, geçtiğimiz hafta vizyona girdi ama sadece bir sinemada ve iki seansta gösterimi yapılıyor.


27 Ocak 2011 Perşembe

!f İstanbul 2011 Seçkisi



Websitesindeki sayaç, !f Bağımsız Film Festivali'nin 2011 maratonuna 22 gün kaldığını müjdeliyor. Dün akşam saatlerinde 10 gün boyunca bizi sinema salonları arasında soluk soluğa koşturacak festivalde gösterilecek filmler açıklandı. Ben de Alternatif-İstanbul ve benim için artık bir ritüel haline gelmiş seçkiyi gerçekleştirdim.



Keşif

Bizim de Günümüz Gelecek / Notre Jour Viendra / Romain Gavras


Dört Defa / Le Quattro Volt / Michelangelo Frammartino


R / Michael Noer


Kan Kokusu / Somos Lo Que Ha / Jorge Michel Grau


Hit Filmler


Aşırıcılar / Kari - gurashi No Arietti / Hiromasa Yonebayashi


Womb / Rahim / Benedek Fliegauf


Carancho / Akbaba / Pablo Trapero



Sesli Yaşam


Baksana Işık Ne Yaptı / Look At What The Light Did / Anthony Seck



The Extraordinary Ordinary Life of José González / José González’in Olağanüstü Sıradan Yaşamı / Mikel Cee Karlsson


Lemmy / Greg Olliver



Fantastik



Gekijouban Gintama: Shin'yaku Benizakura Hen /
Shinji Takamatsu



Dünyanın Çivisi



Women Are Heroes / Kadınlar Kahramandır / JR



Bir Avuç Cesur İnsan / Rüya Arzu Köksal



The Green Wave / Yeşil Dalga / Ali Samadi Ahadi




Gökkuşağı



Mavro Livadi / Kara Çayır / Vardis Marinakis


Kör Bıçak / Cuchillo de Palo / Renate Costa


Açılıma Devam



Les Femmes du Mont Ararat / Ağrı Dağı’nın Kadınları / Erwann Briand




!f Kült



Santa Sangre / Alejandro Jodorowsky


Misterije Organizma / Organizmanın Sırları / Dušan Makavejev



!f ile ilgili program, gösterim takvimi ve bilet satışı ile ilgili tüm detaylar bu adresten takip edilebilir. Mutfakta olup bitenler içinse, festival bloguna göz atılabilir.



Siz de !f 2011 programınız Alternatif-İstanbul'da yer alsın ister misiniz? ezgi@alternatif-istanbul.net adresine seçkinizi gönderin, hangi filmlerde aynı perdeye bakacağımızı ya da farklı film zevklerini keşfedelim.



!f İstanbul 2011 Seçkisi



Websitesindeki sayaç, !f Bağımsız Film Festivali'nin 2011 maratonuna 22 gün kaldığını müjdeliyor. Dün akşam saatlerinde 10 gün boyunca bizi sinema salonları arasında soluk soluğa koşturacak festivalde gösterilecek filmler açıklandı. Ben de Alternatif-İstanbul ve benim için artık bir ritüel haline gelmiş seçkiyi gerçekleştirdim.



Keşif

Bizim de Günümüz Gelecek / Notre Jour Viendra / Romain Gavras


Dört Defa / Le Quattro Volt / Michelangelo Frammartino


R / Michael Noer


Kan Kokusu / Somos Lo Que Ha / Jorge Michel Grau


Hit Filmler


Aşırıcılar / Kari - gurashi No Arietti / Hiromasa Yonebayashi


Womb / Rahim / Benedek Fliegauf


Carancho / Akbaba / Pablo Trapero



Sesli Yaşam


Baksana Işık Ne Yaptı / Look At What The Light Did / Anthony Seck



The Extraordinary Ordinary Life of José González / José González’in Olağanüstü Sıradan Yaşamı / Mikel Cee Karlsson


Lemmy / Greg Olliver



Fantastik



Gekijouban Gintama: Shin'yaku Benizakura Hen /
Shinji Takamatsu



Dünyanın Çivisi



Women Are Heroes / Kadınlar Kahramandır / JR



Bir Avuç Cesur İnsan / Rüya Arzu Köksal



The Green Wave / Yeşil Dalga / Ali Samadi Ahadi




Gökkuşağı



Mavro Livadi / Kara Çayır / Vardis Marinakis


Kör Bıçak / Cuchillo de Palo / Renate Costa


Açılıma Devam



Les Femmes du Mont Ararat / Ağrı Dağı’nın Kadınları / Erwann Briand




!f Kült



Santa Sangre / Alejandro Jodorowsky


Misterije Organizma / Organizmanın Sırları / Dušan Makavejev



!f ile ilgili program, gösterim takvimi ve bilet satışı ile ilgili tüm detaylar bu adresten takip edilebilir. Mutfakta olup bitenler içinse, festival bloguna göz atılabilir.



Siz de !f 2011 programınız Alternatif-İstanbul'da yer alsın ister misiniz? ezgi@alternatif-istanbul.net adresine seçkinizi gönderin, hangi filmlerde aynı perdeye bakacağımızı ya da farklı film zevklerini keşfedelim.



6 Ocak 2011 Perşembe

Kısa... Kısa...




Bugün biraz kısa... kısa... frekansından hoşbeş edeceğim sizlerle. Ortaya karışık meyve tabağı kıvamında, not not. Bazen böyle günden kalanlar kıvamında konuşmak iyi oluyor.


Bu aralar hergün iki saatimi mutlaka film izlemeye ayırıyorum. Uzun süren çalışma seansları sonunda camı açıp deniz havasını içine çekmek, bir hamağa uzanıp biraz kestirmek gibi. Cinema Paradiso, Black Swan, Coppie Conforme, Somewhere bu haftanın menüsüydü. Açıkça söylemem gerekirse, uzun zamandır gitmeye gitmeye karanlık bir salonda onlarca kişinin arasında iki saat perdeye öylece bakmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum ben. Bir yandan ev çok rahat geliyor, istediğim zaman "pause" tuşuna basıp, istediğim zaman kaldığım yerden devam edebilme lüksü. Ama öte yandan içimdeki sinefil hemen karşı çıkıyor ve sinema havası almanın bambaşka olduğunu anımsatıyor. O içimdeki anarşiste söz verdim ben de, !f Bağımsız Film Festivali'nde sinema sinemada izlenir güdüsünü doyuracağım.


Dün akşam Sofia Coppola'nın merak ettiğim son filmi Somewhere'i izledim. Burada festivalde gösterildiğinde gidememiştim. Açıkça söylemem gerekirse, dün akşam film bitip de jeneriği akarken iyi ki de kaçırmışım sinemada dedim. Filmden akılda kalan tek şey Sofia Coppola'nın artık iyice kendini belli eden, imzalaşan sinema anlatımı belki de. Durağan kamera çekimleri, uzun süren sekanslar, mümkün olduğunca az süren diyaloglar, minimal dekorlar. Onun dışında bunca yıllık sinema izleyicisi olarak, bu filmde Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan Ödülü kazanacak bir içerik göremedim. Filmin ekseninde yeni dünyanın vebası sayılabilecek narkolepsi ve nemfomani gibi psikolojik bozukluklardan muzdarip, hiçbir amacı olmayan ünlü bir aktörün kızı ile hayatı paylaşmaya başladığı zaman yaşadığı değişim var ama film sona erdiğinde bu değişimin ne olduğunu anlayamıyorsunuz. "İlle anlamak mı gerekiyor?" derseniz size bir ölçüde hak verebilirim ama bu filmde güzel çekilmiş sekanslar dışında içi dolu bir akış göremedim ben. Tek aklımda kalan sahne, belki de aktörün yüzünün sadece burun delikleri açıkta kalacak şekilde kalıba alındığı ve bu halde beklerken derin bir uykuya daldığı sahneydi. Kamera uzun bir süre oyuncunun yüzüne odaklandı, o sırada ben de izleyici koltuğunda klostrofobik sıkıntılar içinde adamın yalnızca kalıplar içinde hapsolduğu zaman rahat bir uyku çekebilmesinin çelişkisini düşündüm. Onun dışında, elde var sıfır. Quentin Tarantino ödülü filmin sanat kalitesine verdiklerini söylemiş. Sofia Coppola'dan elimizde kalan tek şeyin onun film çekim tarzı ve görüntülerle kurduğu bağ olmasını istemem doğrusu, iyi öyküler de gerek.



Geçtiğimiz Salı günü Tiyatro Boyalıkuş'un İadesiz Taahhütsüz oyununu izledik Gökşen'le. Kadın öykülerine odaklanan bu ay içinde izlediğimiz ikinci oyun bu. İadesiz Taahütsüz, Seray Şahiner’in Can Yayınları’ndan çıkan Gelin Başı adlı kitabında yer alan altı kadın öyküsünün uyarlaması. Oyun bütünüyle kadın oyuncular tarafından sahneye konuluyor ve farklı birikimlerden, farklı kültürlerden, farklı yaşamışlıklardan gelen altı kadının dünyasını izleyiciyle paylaşıyor. Tiyatro Boyalıkuş, oyunu kurgularken geleneksel gölge tiyatrosundan yararlanmış. Oyunun müzikleri epeyce etkileyici. Oyunun gizli erkek kahramanları yalnızca sesleriyle yer alıyorlar ve oyunun ses yönetimi de iyi kotarılmış. Oyunda üç karakter ön plana çıkıyor ve akılda kalıyor; kuaförde gelin başı yaptıran Sibel, kendisini evlilik sürecine götüren toplumsal baskıyı ironik bir dil kullanarak anlatıyor, bebeklere şapka diken Fidan toplumun farklı mezheplerden olan kişilere bakışını cemaatçilik ve bağnazlık ekseninden aktarıyor, İstanbul'un varoş semtlerinin birinden, fakir ve birbirlerinin her adımını bilen bir aileden çıkan ve üniversiteye gitmesiyle başlayan ve aldığı eğitimle bambaşka bir sosyal sınıfa zıplayan Esme ise iki kültür arasına sıkışmışlığı simgeliyor. Oyunun belki de en dinamik ve çarpıcı bölümü oyuncuların kolektif bir biçimde Esme'nin bunalımlı ve çelişkili ruh halini anlattıkları bölüm. Uzun sözün kısası, İadesiz Taahhütsüz izlemeye değer bir oyun, aklınızın bir köşesinde bulunsun.


Son zamanlarda en az yaptığım şey, müzik dinlemek ve dinlediğimde de Perry Blake'in Still Life albümünde takılıyorum. Ama dün Radio Eksen dinlerken Amy Winehouse'un You Know That I'm No Good şarkısının bir başka yorumuna rastgeldim ve bayıldım. Wanda Jackson'ın White Stripes'dan bildiğimiz Jack White'ın prodüktörlüğünde çıkardığı single'da yer alan bu yorum nefis, buradan tadına bakın derim.



Veee Ece Ajandası. Bordo, içi kareli sarı kağıttan bir ajanda aldım kendime. Sayfaları dolmaya başladığına göre, 2011 dolu dolu geçecek demektir. Böylelikle 2011'in sekizinci defteri de hayatımda yerini aldı. Hepsini çok seviyorum, ama hala en özeli Linda'nın el emeği, göz nuru olanlar.


Bugünkü kısa... kısa... seansımızın sonuna geldik sevgili okuyucu. Esen ve sağlıklı kal. Bir de seni düşünmeyeyim.

Kısa... Kısa...




Bugün biraz kısa... kısa... frekansından hoşbeş edeceğim sizlerle. Ortaya karışık meyve tabağı kıvamında, not not. Bazen böyle günden kalanlar kıvamında konuşmak iyi oluyor.


Bu aralar hergün iki saatimi mutlaka film izlemeye ayırıyorum. Uzun süren çalışma seansları sonunda camı açıp deniz havasını içine çekmek, bir hamağa uzanıp biraz kestirmek gibi. Cinema Paradiso, Black Swan, Coppie Conforme, Somewhere bu haftanın menüsüydü. Açıkça söylemem gerekirse, uzun zamandır gitmeye gitmeye karanlık bir salonda onlarca kişinin arasında iki saat perdeye öylece bakmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum ben. Bir yandan ev çok rahat geliyor, istediğim zaman "pause" tuşuna basıp, istediğim zaman kaldığım yerden devam edebilme lüksü. Ama öte yandan içimdeki sinefil hemen karşı çıkıyor ve sinema havası almanın bambaşka olduğunu anımsatıyor. O içimdeki anarşiste söz verdim ben de, !f Bağımsız Film Festivali'nde sinema sinemada izlenir güdüsünü doyuracağım.


Dün akşam Sofia Coppola'nın merak ettiğim son filmi Somewhere'i izledim. Burada festivalde gösterildiğinde gidememiştim. Açıkça söylemem gerekirse, dün akşam film bitip de jeneriği akarken iyi ki de kaçırmışım sinemada dedim. Filmden akılda kalan tek şey Sofia Coppola'nın artık iyice kendini belli eden, imzalaşan sinema anlatımı belki de. Durağan kamera çekimleri, uzun süren sekanslar, mümkün olduğunca az süren diyaloglar, minimal dekorlar. Onun dışında bunca yıllık sinema izleyicisi olarak, bu filmde Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan Ödülü kazanacak bir içerik göremedim. Filmin ekseninde yeni dünyanın vebası sayılabilecek narkolepsi ve nemfomani gibi psikolojik bozukluklardan muzdarip, hiçbir amacı olmayan ünlü bir aktörün kızı ile hayatı paylaşmaya başladığı zaman yaşadığı değişim var ama film sona erdiğinde bu değişimin ne olduğunu anlayamıyorsunuz. "İlle anlamak mı gerekiyor?" derseniz size bir ölçüde hak verebilirim ama bu filmde güzel çekilmiş sekanslar dışında içi dolu bir akış göremedim ben. Tek aklımda kalan sahne, belki de aktörün yüzünün sadece burun delikleri açıkta kalacak şekilde kalıba alındığı ve bu halde beklerken derin bir uykuya daldığı sahneydi. Kamera uzun bir süre oyuncunun yüzüne odaklandı, o sırada ben de izleyici koltuğunda klostrofobik sıkıntılar içinde adamın yalnızca kalıplar içinde hapsolduğu zaman rahat bir uyku çekebilmesinin çelişkisini düşündüm. Onun dışında, elde var sıfır. Quentin Tarantino ödülü filmin sanat kalitesine verdiklerini söylemiş. Sofia Coppola'dan elimizde kalan tek şeyin onun film çekim tarzı ve görüntülerle kurduğu bağ olmasını istemem doğrusu, iyi öyküler de gerek.



Geçtiğimiz Salı günü Tiyatro Boyalıkuş'un İadesiz Taahhütsüz oyununu izledik Gökşen'le. Kadın öykülerine odaklanan bu ay içinde izlediğimiz ikinci oyun bu. İadesiz Taahütsüz, Seray Şahiner’in Can Yayınları’ndan çıkan Gelin Başı adlı kitabında yer alan altı kadın öyküsünün uyarlaması. Oyun bütünüyle kadın oyuncular tarafından sahneye konuluyor ve farklı birikimlerden, farklı kültürlerden, farklı yaşamışlıklardan gelen altı kadının dünyasını izleyiciyle paylaşıyor. Tiyatro Boyalıkuş, oyunu kurgularken geleneksel gölge tiyatrosundan yararlanmış. Oyunun müzikleri epeyce etkileyici. Oyunun gizli erkek kahramanları yalnızca sesleriyle yer alıyorlar ve oyunun ses yönetimi de iyi kotarılmış. Oyunda üç karakter ön plana çıkıyor ve akılda kalıyor; kuaförde gelin başı yaptıran Sibel, kendisini evlilik sürecine götüren toplumsal baskıyı ironik bir dil kullanarak anlatıyor, bebeklere şapka diken Fidan toplumun farklı mezheplerden olan kişilere bakışını cemaatçilik ve bağnazlık ekseninden aktarıyor, İstanbul'un varoş semtlerinin birinden, fakir ve birbirlerinin her adımını bilen bir aileden çıkan ve üniversiteye gitmesiyle başlayan ve aldığı eğitimle bambaşka bir sosyal sınıfa zıplayan Esme ise iki kültür arasına sıkışmışlığı simgeliyor. Oyunun belki de en dinamik ve çarpıcı bölümü oyuncuların kolektif bir biçimde Esme'nin bunalımlı ve çelişkili ruh halini anlattıkları bölüm. Uzun sözün kısası, İadesiz Taahhütsüz izlemeye değer bir oyun, aklınızın bir köşesinde bulunsun.


Son zamanlarda en az yaptığım şey, müzik dinlemek ve dinlediğimde de Perry Blake'in Still Life albümünde takılıyorum. Ama dün Radio Eksen dinlerken Amy Winehouse'un You Know That I'm No Good şarkısının bir başka yorumuna rastgeldim ve bayıldım. Wanda Jackson'ın White Stripes'dan bildiğimiz Jack White'ın prodüktörlüğünde çıkardığı single'da yer alan bu yorum nefis, buradan tadına bakın derim.



Veee Ece Ajandası. Bordo, içi kareli sarı kağıttan bir ajanda aldım kendime. Sayfaları dolmaya başladığına göre, 2011 dolu dolu geçecek demektir. Böylelikle 2011'in sekizinci defteri de hayatımda yerini aldı. Hepsini çok seviyorum, ama hala en özeli Linda'nın el emeği, göz nuru olanlar.


Bugünkü kısa... kısa... seansımızın sonuna geldik sevgili okuyucu. Esen ve sağlıklı kal. Bir de seni düşünmeyeyim.

7 Aralık 2010 Salı

İstanbul'un Saklı Nüfusu Mustafa




Dün akşam Documentarist tarafından düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinin açılışı dolayısıyla birkaç kısa filmi önceden izledim.


Bu filmlerden biri de, Amsterdam merkezli HUMAN adlı sivil toplum örgütü tarafından gerçekleştirilen “Çocuk Hakları” serisi için Ayfer Ergün tarafından çekilen 'Mustafa' adlı filmdi.


Mustafa, 18 yaşında bir genç delikanlı. Ailesi Tanzanya'dan İstanbul'a göç etmiş. Mustafa, burada doğmuş ve büyümüş. Türkçeyi çok iyi konuşuyor. İstanbul'un eski mahallelerin birinde küçük bir evde yaşıyorlar. Fakat Mustafa yaşıtlarından farklı olarak eğitim alamıyor, her sokağa çıkışında korkuya mahkum oluyor.


Çünkü Mustafa'nın bir kimliği yok.


Filmde Mustafa'nın ağzından günlerinin nasıl geçtiğini öğreniyoruz. Hayatının ufacık bir odada karlı bir televizyon ekrarına bakarak geçtiğini anlatıyor. Yaşamın onun için ne kadar zor olduğunu, kimliksizlik yüzünden eğitim alamadığını, gitmek istediği yerlere gidemediğini anlatıyor.


Film 3 dakikada Mustafa ile bizi tanıştırıp bitiyor. Işıklar yandığında Mustafa'nın da izleyiciler arasında olduğunu farkediyoruz.


Öykünün gerisini Mustafa'dan dinlemek için sohbete başlıyoruz.


18 yaşındaki Mustafa'nın buradaki ailesi 4 kişilik. Bir de Tanzanya'da hiç yüzünü görmediği, videolarla haberleştiği bir ablası var. Babası tekstil işinde çalışıyor, ailede tek çalışan kişi. Mustafa hasta annesiyle ilgileniyor. İstanbul'un içine kapalı, biraz da tutucu bir mahallesinde yaşıyorlar.


Mustafa Türkçe'yi çok akıcı konuşuyor. İçine doğduğu dil bu ne de olsa. Anadilini ne yazık ki çoktan unuttuğunu biraz da çekinerek anlatıyor. Ve Mustafa, 18 yaşında ve anadili Türkçe olan yaşıtlarının aksine çok ama çok güzel bir diksiyon ve nezaketle konuşuyor.


Kimliksiz olmanın zorluklarından söz ediyor Mustafa. Babasının buraya göç etmesinin sebeplerini bilmiyor. Hangi nedenlerle Türk vatandaşı sayılmadığını da. Göçmenlik, evsiz yurtsuz olmak, kimliksiz yaşamak kavramlarının üzerinde uzun uzadıya tartışacak bilgisi de yok. Yine de en basit haliyle kimlikli insanı bile yutan bir şehirde 'saklı nüfus' olmanın dayanılmaz ağırlığından söz ediyor.


Mustafa, bir kilisenin yardım okuluna giderek okuma yazmayı öğrenmiş. Fakat okul bir sebeple kapanınca kimliği olmadığı için eğitim alamaz olmuş. Bu durum O'nu epeyce üzüyor. 'Ben istemez miyim eğitim alıp daha farklı şeyler öğrenmek?' diyor.


Mustafa yaşadığı mahallede onu derisinin rengi yüzünden aşağıladıklarını ve bunun O'nu çok kırdığını ve umutsuzluğa ittiğini anlatıyor. O'na 'kimi insanlar kendilerinden farklı gördükleri herkese küçümseyerek yaklaşırlar Mustafa, bu senin hayata umutlu bakmanı engellemesin' diyorum. Yanımdaki arkadaşım 'bu onların ego savaşı' diye ekliyor. 'Dünyada hem iyi insanlar var, hem kötü, biliyorum.' diye yanıtlıyor beni. 'Ben belki kapalı bir mahallede yaşadığım için böyle. Zaten bana bunu diyenler tinercisi, balicisi. Belki başka yerlerde böyle olmaz.' diyor. Mustafa, hem kimliksiz, hem siyahi, ayrımcılığı ve otorite tarafından tanınmamayı aynı şiddetle yaşarken yaşıtlarından çok daha ötede bir farkındalığa ulaşıyor. Bunu ister miydi? Bilinmez.


'Mustafa' diyorum, 'belki filmin gösterildikten sonra birileri sana ulaşır ve sorununu çözer, ne dersin?' 'Zaten burada birkaç kişiyle konuştum. Bir tanesi avukattı ve yardım edeceğini söyledi.' diye yanıtlıyor beni ve ekliyor: 'Tabi yarın sabah kalktığında anımsarsa. Kafası güzeldi de...' Gülüyoruz. Mustafa'da çok gelişmiş bir 'sense of humor' olduğu açık. İnsanların verdikleri sözleri tutamayabileceğini, kendi hayatlarına döndüklerinde O'nu unutabileceklerini biliyor. İçimden 'keşke tersi olsa, ama işler istediği gibi gitmezse en azından kalbi çok kırılmayacak.' diye geçiriyorum.


'Mustafa, ben seninle arkadaş olmak istiyorum' diyorum. Facebook adresini veriyor. 'Lütfen eklemem gecikirse unuttum ya da vazgeçtim sanma, bilgisayarım yok benim, zaman alabilir internete girmem' diyor. 'Tamam Mustafa, sen ne zaman uygunsan o zaman ekle' diyorum.


Elim çantamdaki kimliğime gidiyor. Düşünüyorum: Kaç defa sorguladım acaba bana bu kimliği veren ülkeyi? Polis dış görünüşümden dolayı beni hayat kadını sandığında ve çok kabaca kimliğimi görmek istediğinde nasıl sinirli bir şekilde avucuna bırakmıştım? Kaç defa kimliğimin üzerinde yazan din ve medeni hal ifadeleri nedeniyle ifrit olmuştum? Bu ülkenin vatandaşı olmanın sancılarını, acılarını ve güzelliklerini nasıl sorgulamıştım? Peki ya bütün bunları yapamamak, içine doğduğun ülke tarafından yok sayılmak, en basit temel haklarını bile kullamamadan yaşamak nasıl bir şey biliyor muydum?


Mustafa, yani benim yeni arkadaşım bana biraz olsun anlattı.


Siz de Documentarist'in 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğine gidin. Kimliği olmayan Mustafa'yı, elinde bomba patlayan küçük kız çocuğunu, yaşı büyütülerek evlendiren kızları görün.


Onların aslında sizden çok da uzakta bir yerde yaşamadığını da göreceksiniz çünkü.


Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons