Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2011 Pazartesi

Sen Öğrenci Ol, İstanbul Öğretmen...

S6300707

Dün 'How I Met Your Mother'ı izliyordum. Diziyi 'Ne yapmadan tam manasıyla New York'lu sayılmazsın?' sorusu üzerine kurmuşlardı. Sözgelimi, Robin Kanada'dan geleli 6 yıl olmasına rağmen bir kafede otururken Woody Allen'ı hiç görmemiş, trafiğe takılmadan bir yerden bir yere gitmenin en zahmetsiz yolunun metro olduğunu anlamamıştı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, zavallıcık metroda kalabalığı umursamadan hıçkıra hıçkıra ağlamamıştı bile. Kanadalı olduğu için dalga geçilmesi yetmezmiş gibi, gerçek bir New York'lu olarak da kabul edilmiyordu. Bölümün sonunda Robin Woody Allen'ı bir kafede görmek dışında tüm aşamaları geçerek gerçek bir New Yorker olarak nihayet kabul görüyordu.


Aynı sorunun cevaplarını İstanbul için düşündüm. Sahi, İstanbullu olmanın olmazsa olmazları neydi? Mesela, kırık bir kaldırım taşına takılıp kan oturacak şekilde ayağını burkmadıysan, ikramiye çıkmayacağını bile bile her özel günden önce Nimet Abla gişesinde kuyruğa girmediysen, metrodaki 'sarı çizgiyi geçmeyiniz' yazısını alnına yapıştırıp etrafına uyarı işareti çakmak hiç istemediysen, yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı bir gecede sırılsıklam ıslanman yetmiyormuş gibi bir de şemsiyeni otobüs durağında unutmadıysan, bindiğin minibüs sıkışık trafikte direksiyonu benzin istasyonuna kırıp boş yolda 100 mt. gitmeyi marifet saymadıysa, sadece iki adım kalmışken vapuru kaçırıp, ardından hüzünlü bakışlarla el sallamadıysan, herhangi bir sahil kenarında durup, sisten görünmeyen öte yakayı seyretmediysen, susamların mideni yakacağını bile bile ofis hengamesine karışmadan önce derin bir nefes alır gibi Beşiktaş simidi alıp yemediysen, çakma saat satan Afrikalı göçmenle pazarlık etmediysen, iyi meyhane dediğinin otlu meze olmadan olmayacağını bilmiyorsan, elektroniğin ucuzunun nereden alınacağını keşfetmemişsen, dolmuşta arabesk dinlemediysen, metrobüste sağ kalmanın yolunu öğrenemediysen, Perşembe'den Pazar'a Asmalımescit'e paralel boş sokakları ezberlememişsen, istemenin her zaman başarmak demek olmadığı gerçeği kafana dank etmediyse ya da bu gerçeğin ansızın İstanbul'un bir duvarında karşına çıkabileceğini öngöremiyorsan...


Sana tavsiyem odur ki, ben sapına kadar İstanbulluyum ve bu şehri avucumun içi gibi bilirim deme. Otur ve mütemadiyen sürecek bir öğrenciliğin keyfine var, öğretmenin İstanbul.

Sen Öğrenci Ol, İstanbul Öğretmen...

S6300707

Dün 'How I Met Your Mother'ı izliyordum. Diziyi 'Ne yapmadan tam manasıyla New York'lu sayılmazsın?' sorusu üzerine kurmuşlardı. Sözgelimi, Robin Kanada'dan geleli 6 yıl olmasına rağmen bir kafede otururken Woody Allen'ı hiç görmemiş, trafiğe takılmadan bir yerden bir yere gitmenin en zahmetsiz yolunun metro olduğunu anlamamıştı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, zavallıcık metroda kalabalığı umursamadan hıçkıra hıçkıra ağlamamıştı bile. Kanadalı olduğu için dalga geçilmesi yetmezmiş gibi, gerçek bir New York'lu olarak da kabul edilmiyordu. Bölümün sonunda Robin Woody Allen'ı bir kafede görmek dışında tüm aşamaları geçerek gerçek bir New Yorker olarak nihayet kabul görüyordu.


Aynı sorunun cevaplarını İstanbul için düşündüm. Sahi, İstanbullu olmanın olmazsa olmazları neydi? Mesela, kırık bir kaldırım taşına takılıp kan oturacak şekilde ayağını burkmadıysan, ikramiye çıkmayacağını bile bile her özel günden önce Nimet Abla gişesinde kuyruğa girmediysen, metrodaki 'sarı çizgiyi geçmeyiniz' yazısını alnına yapıştırıp etrafına uyarı işareti çakmak hiç istemediysen, yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı bir gecede sırılsıklam ıslanman yetmiyormuş gibi bir de şemsiyeni otobüs durağında unutmadıysan, bindiğin minibüs sıkışık trafikte direksiyonu benzin istasyonuna kırıp boş yolda 100 mt. gitmeyi marifet saymadıysa, sadece iki adım kalmışken vapuru kaçırıp, ardından hüzünlü bakışlarla el sallamadıysan, herhangi bir sahil kenarında durup, sisten görünmeyen öte yakayı seyretmediysen, susamların mideni yakacağını bile bile ofis hengamesine karışmadan önce derin bir nefes alır gibi Beşiktaş simidi alıp yemediysen, çakma saat satan Afrikalı göçmenle pazarlık etmediysen, iyi meyhane dediğinin otlu meze olmadan olmayacağını bilmiyorsan, elektroniğin ucuzunun nereden alınacağını keşfetmemişsen, dolmuşta arabesk dinlemediysen, metrobüste sağ kalmanın yolunu öğrenemediysen, Perşembe'den Pazar'a Asmalımescit'e paralel boş sokakları ezberlememişsen, istemenin her zaman başarmak demek olmadığı gerçeği kafana dank etmediyse ya da bu gerçeğin ansızın İstanbul'un bir duvarında karşına çıkabileceğini öngöremiyorsan...


Sana tavsiyem odur ki, ben sapına kadar İstanbulluyum ve bu şehri avucumun içi gibi bilirim deme. Otur ve mütemadiyen sürecek bir öğrenciliğin keyfine var, öğretmenin İstanbul.

3 Şubat 2011 Perşembe

Ölümden Korkmuyorum Ama Yalnız Kalmış Evler Var

Her Genç Kızın Rüyası




Bir şeylere, birilerine bağlanmamanın marifet sayıldığı günlerdeyiz. Öyle ya. Her an her şey değişebilir diye hayatımızdan eşya eksiltiyoruz. Uyuduğumuz odaya, kitap okuduğumuz salona, pazar sabahları yumurtalı ekmek pişirip çay demlediğimiz mutfağa alışmamaya çalışıyoruz. Biliyoruz ki, her an her şey mümkün. Her şey gelip geçici. Yarın ne olacağı belli değil, falan filan. Özgür ruh olmak istiyoruz. Bir sırt çantasına hayatımız sığsın niyetindeyiz. Malum.


Yine de bazen bu gelip geçicilik hali hüzün veriyor. Mahalledeki en eski ahşap evin yandığını öğrendiğinde, çok uzun süre yaşadığın ama sahibinin sen olmadığın evi terketmek zorunda kaldığında, sahibi olduğun ev bir anda elinden kayıp gittiğinde... Ya da yaşlı ninenin arkasında bıraktığı evini öylece pencereleri çıplak, parkeleri kalkmış, kapıları çarpılmış, tozlu ve ölümün olanca ağırlığı üzerinde olduğu halde gördüğünde... Salonunda uyuduğun kanepe, pazar günleri mantı yediğin kırmızı masa, üzerinde elma kabukları yakılan soba, salıncak kurulan balkon, kırk derece ateşle uyuyakaldığın küçük oda, içinden topuklu ayakkabı aşırdığın ve kapağında Alain Delon'un resmi asılı eski gardırop, üzerinde zıpladığın yayları laçka olmuş eski yatak, görmüş geçirmiş eski dikiş makinası, "bana bir şey olmayacak, ben durdukça bu sokak varolacak" dercesine dallanıp budaklanan ıhlamur ağacı... İşte bütün bunları yaşamak yerine tozlu bir evin duvarlarındaki yansımalarını görme zamanı geldiğinde... Ihlamur ağacı kesilip atıldığında...


Birilerine, bir şeylere bağlanmamak diye bir şey gerçekten mümkün mü, hayat gerçekten bir çantaya sığar mı, diye düşünüyorsun.


Çalan; To Build A Home - The Cinematic Orchestra


Ölümden Korkmuyorum Ama Yalnız Kalmış Evler Var

Her Genç Kızın Rüyası




Bir şeylere, birilerine bağlanmamanın marifet sayıldığı günlerdeyiz. Öyle ya. Her an her şey değişebilir diye hayatımızdan eşya eksiltiyoruz. Uyuduğumuz odaya, kitap okuduğumuz salona, pazar sabahları yumurtalı ekmek pişirip çay demlediğimiz mutfağa alışmamaya çalışıyoruz. Biliyoruz ki, her an her şey mümkün. Her şey gelip geçici. Yarın ne olacağı belli değil, falan filan. Özgür ruh olmak istiyoruz. Bir sırt çantasına hayatımız sığsın niyetindeyiz. Malum.


Yine de bazen bu gelip geçicilik hali hüzün veriyor. Mahalledeki en eski ahşap evin yandığını öğrendiğinde, çok uzun süre yaşadığın ama sahibinin sen olmadığın evi terketmek zorunda kaldığında, sahibi olduğun ev bir anda elinden kayıp gittiğinde... Ya da yaşlı ninenin arkasında bıraktığı evini öylece pencereleri çıplak, parkeleri kalkmış, kapıları çarpılmış, tozlu ve ölümün olanca ağırlığı üzerinde olduğu halde gördüğünde... Salonunda uyuduğun kanepe, pazar günleri mantı yediğin kırmızı masa, üzerinde elma kabukları yakılan soba, salıncak kurulan balkon, kırk derece ateşle uyuyakaldığın küçük oda, içinden topuklu ayakkabı aşırdığın ve kapağında Alain Delon'un resmi asılı eski gardırop, üzerinde zıpladığın yayları laçka olmuş eski yatak, görmüş geçirmiş eski dikiş makinası, "bana bir şey olmayacak, ben durdukça bu sokak varolacak" dercesine dallanıp budaklanan ıhlamur ağacı... İşte bütün bunları yaşamak yerine tozlu bir evin duvarlarındaki yansımalarını görme zamanı geldiğinde... Ihlamur ağacı kesilip atıldığında...


Birilerine, bir şeylere bağlanmamak diye bir şey gerçekten mümkün mü, hayat gerçekten bir çantaya sığar mı, diye düşünüyorsun.


Çalan; To Build A Home - The Cinematic Orchestra


31 Aralık 2010 Cuma

Sen Gittin Gideli İstanbul'a Hiç Kar Yağmadı Lhasa...


Sevgili Lhasa,


Bir yıl önce bugün, uzun geçen bir akşamın mahmurluğunu daha atamamış bir halde radyoyu açtığımda arka arkaya senin şarkılarının çaldığını duymuştum. Soğuk, ama karsız bir sabahtı. "Ne güzel, yeni yılın ilk gününe Lhasa'nın şarkılarıyla başlıyorum" diye düşündüğümü anımsıyorum. Derken, radyo programcısı "Lhasa De Sela Özel Yayını" olduğunu anons etti. Ben özel yayınlardan hep korkmuşumdur Lhasa. Genelde kaybedilenlerin ardından anma maksatlı yapılırlar çünkü. Ve işte o gün, elimde çayım, pencereden dışarıya bakarken radyodan duyduğumu anımsıyorum ölüm haberini. Radyodaki ses "Lhasa De Sela sesini bırakıp bu dünyadan göçtü" diyordu. Lhasa, sesini bırakıp bu dünyadan göçtü. Lhasa sesini bırakıp bu dünyadan... Lhasa sesini bırakıp... Lhasa ses... Lhasa... Bizi bırakıp gitmiştin Lhasa.



Bir konserinden bir görüntü kalmış aklımda. De Cara A La Pared'i söylüyorsun. Önce yaylıların sesi geliyor, sonra akustik gitarın... Sonra sen şarkıya giriyorsun. Sesin buğulu. Elini başına götürüyor, gözlerini kapatıyorsun. Gözünü açıp tekrar, seni dinleyenlere gülümsüyorsun. Sesin iyice boğuklaşıyor. Kesinlikle sadece gırtlaktan gelen bir ses değil senden yükselen. Buğulu bir lir sesi gibi, çok çok çok derinden ulaşıyor kulağa. Yüzünde neredeyse hiç makyaj yok. Otuzlu yaşlarının olgunluğunda güzel bir kadın mikrofonu dudaklarına iyice yaklaştırmış halde soluksuz sevdiği aşkına ağıt yakıyor. O an şehir duruyor. Şehirler duruyor. Her şey duruyor, eminim bundan. O anda daha yolun yarısını yalnızca üç basamak geçmişken, senin bu kadar olgun, bu kadar güzel, bu kadar apansız gideceğini nereden bilebilirdik ki Lhasa?



Geçmiş zaman olur ki... Yine gecelerden bir gece... Onca müziğin, sesin arasında yine sen Lhasa. Senin My Name şarkın çalıyordu. İstanbul'da insanın içine işleyen bir soğuk... Ve bir türlü kara dönemeyen yağmur vardı. Yine o sesin Lhasa, sen bilirsin ya nasıl bir ses olduğunu ama yine de söyleyeyim ben, insanın içine işliyordu. Şarkının "...Why don’t you answer / why don’t you come save me / show me how to use /all these things / that you gave me / turn me inside out / so my bones can save me / turn me inside out..." bölümünde gökyüzüne, senin durduğunu tahmin ettiğim yere doğru baktım. Bize şarkılarını bırakmıştın Lhasa, ama bu denli iç kanırtıcı şarkılarla nasıl başedebileceğimizi anlatmadan çekip gitmiştin. Ne yapacağımı bilemediğim için her My Name çaldığında gözlerimin yanması, boğazımın gıcıklanması bundandı belki de. Halbuki Lhasa, sen yaşasaydın bu şarkı bana umut verebilirdi. Savaş sonrasında, bombalarla yıkılmış bir şehirde hayatta kalmak, hayata yeniden başlamak zorunda kalmak gibiydi My Name'in bendeki çağrışımı.



Ah Lhasa... Bize bıraktığın o son şarkıların neydi öyle? O Bells Are Ringing şarkısı mesela? Onca acının içinde, bilir gibi mutlu bir son olmayacağını... Ve I'm Going In. Sesin her zamankinden daha boğuk, karanlık bir yerlerden gelir gibi daha derin, benzetmek gibi olmasın ama ağıt gibi... Ölümünün acısıyla yüzleştiğimizde elimizde kalan tek rahatlatıcı şey senin yeniden doğacağına, içine hapsolduğun duvarların yıkılıp özgürlüğüne kavuşacağına dair umudundu. Umarım öyle olmuştur Lhasa. Umarım gittiğin yer güzel ve alabildiğince özgür bir yerdir.



Sen gittin gideli İstanbul'a tek damla kar düşmedi Lhasa. Ama dünyanın Kuzey yarımküresinin kalanında kar biteviye yağıyor. Yollar kapalı. İnsanlar kendi yarattıkları duvarların içinde hapis. Kimileri, senin özgür ruhunun ürünü şarkılarına tutunuyor. Her şarkın her defasında her kulakta başka anlamlara evriliyor. "Lhasa'nın şarkısı kısa sürdü" diyenlere inat, şarkıların dünya döndükçe dünyalıların benliklerinde varolmaya devam ediyor. Benim müzikçalarımda mesela, o veda gibi son albümünden çok, The Living Road dönüyor. En çok da Anywhere On This Road. Gideceğimiz daha ne kadar yol var bilmiyorum Lhasa ama duracak pek zamanımızın olmayacağını, buna izin vermeyeceklerini çoktan öğrendik.



Bu dünyada bıraktığın arkadaşın,



Ezgi



Sen Gittin Gideli İstanbul'a Hiç Kar Yağmadı Lhasa...


Sevgili Lhasa,


Bir yıl önce bugün, uzun geçen bir akşamın mahmurluğunu daha atamamış bir halde radyoyu açtığımda arka arkaya senin şarkılarının çaldığını duymuştum. Soğuk, ama karsız bir sabahtı. "Ne güzel, yeni yılın ilk gününe Lhasa'nın şarkılarıyla başlıyorum" diye düşündüğümü anımsıyorum. Derken, radyo programcısı "Lhasa De Sela Özel Yayını" olduğunu anons etti. Ben özel yayınlardan hep korkmuşumdur Lhasa. Genelde kaybedilenlerin ardından anma maksatlı yapılırlar çünkü. Ve işte o gün, elimde çayım, pencereden dışarıya bakarken radyodan duyduğumu anımsıyorum ölüm haberini. Radyodaki ses "Lhasa De Sela sesini bırakıp bu dünyadan göçtü" diyordu. Lhasa, sesini bırakıp bu dünyadan göçtü. Lhasa sesini bırakıp bu dünyadan... Lhasa sesini bırakıp... Lhasa ses... Lhasa... Bizi bırakıp gitmiştin Lhasa.



Bir konserinden bir görüntü kalmış aklımda. De Cara A La Pared'i söylüyorsun. Önce yaylıların sesi geliyor, sonra akustik gitarın... Sonra sen şarkıya giriyorsun. Sesin buğulu. Elini başına götürüyor, gözlerini kapatıyorsun. Gözünü açıp tekrar, seni dinleyenlere gülümsüyorsun. Sesin iyice boğuklaşıyor. Kesinlikle sadece gırtlaktan gelen bir ses değil senden yükselen. Buğulu bir lir sesi gibi, çok çok çok derinden ulaşıyor kulağa. Yüzünde neredeyse hiç makyaj yok. Otuzlu yaşlarının olgunluğunda güzel bir kadın mikrofonu dudaklarına iyice yaklaştırmış halde soluksuz sevdiği aşkına ağıt yakıyor. O an şehir duruyor. Şehirler duruyor. Her şey duruyor, eminim bundan. O anda daha yolun yarısını yalnızca üç basamak geçmişken, senin bu kadar olgun, bu kadar güzel, bu kadar apansız gideceğini nereden bilebilirdik ki Lhasa?



Geçmiş zaman olur ki... Yine gecelerden bir gece... Onca müziğin, sesin arasında yine sen Lhasa. Senin My Name şarkın çalıyordu. İstanbul'da insanın içine işleyen bir soğuk... Ve bir türlü kara dönemeyen yağmur vardı. Yine o sesin Lhasa, sen bilirsin ya nasıl bir ses olduğunu ama yine de söyleyeyim ben, insanın içine işliyordu. Şarkının "...Why don’t you answer / why don’t you come save me / show me how to use /all these things / that you gave me / turn me inside out / so my bones can save me / turn me inside out..." bölümünde gökyüzüne, senin durduğunu tahmin ettiğim yere doğru baktım. Bize şarkılarını bırakmıştın Lhasa, ama bu denli iç kanırtıcı şarkılarla nasıl başedebileceğimizi anlatmadan çekip gitmiştin. Ne yapacağımı bilemediğim için her My Name çaldığında gözlerimin yanması, boğazımın gıcıklanması bundandı belki de. Halbuki Lhasa, sen yaşasaydın bu şarkı bana umut verebilirdi. Savaş sonrasında, bombalarla yıkılmış bir şehirde hayatta kalmak, hayata yeniden başlamak zorunda kalmak gibiydi My Name'in bendeki çağrışımı.



Ah Lhasa... Bize bıraktığın o son şarkıların neydi öyle? O Bells Are Ringing şarkısı mesela? Onca acının içinde, bilir gibi mutlu bir son olmayacağını... Ve I'm Going In. Sesin her zamankinden daha boğuk, karanlık bir yerlerden gelir gibi daha derin, benzetmek gibi olmasın ama ağıt gibi... Ölümünün acısıyla yüzleştiğimizde elimizde kalan tek rahatlatıcı şey senin yeniden doğacağına, içine hapsolduğun duvarların yıkılıp özgürlüğüne kavuşacağına dair umudundu. Umarım öyle olmuştur Lhasa. Umarım gittiğin yer güzel ve alabildiğince özgür bir yerdir.



Sen gittin gideli İstanbul'a tek damla kar düşmedi Lhasa. Ama dünyanın Kuzey yarımküresinin kalanında kar biteviye yağıyor. Yollar kapalı. İnsanlar kendi yarattıkları duvarların içinde hapis. Kimileri, senin özgür ruhunun ürünü şarkılarına tutunuyor. Her şarkın her defasında her kulakta başka anlamlara evriliyor. "Lhasa'nın şarkısı kısa sürdü" diyenlere inat, şarkıların dünya döndükçe dünyalıların benliklerinde varolmaya devam ediyor. Benim müzikçalarımda mesela, o veda gibi son albümünden çok, The Living Road dönüyor. En çok da Anywhere On This Road. Gideceğimiz daha ne kadar yol var bilmiyorum Lhasa ama duracak pek zamanımızın olmayacağını, buna izin vermeyeceklerini çoktan öğrendik.



Bu dünyada bıraktığın arkadaşın,



Ezgi



7 Aralık 2010 Salı

İstanbul'un Saklı Nüfusu Mustafa




Dün akşam Documentarist tarafından düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinin açılışı dolayısıyla birkaç kısa filmi önceden izledim.


Bu filmlerden biri de, Amsterdam merkezli HUMAN adlı sivil toplum örgütü tarafından gerçekleştirilen “Çocuk Hakları” serisi için Ayfer Ergün tarafından çekilen 'Mustafa' adlı filmdi.


Mustafa, 18 yaşında bir genç delikanlı. Ailesi Tanzanya'dan İstanbul'a göç etmiş. Mustafa, burada doğmuş ve büyümüş. Türkçeyi çok iyi konuşuyor. İstanbul'un eski mahallelerin birinde küçük bir evde yaşıyorlar. Fakat Mustafa yaşıtlarından farklı olarak eğitim alamıyor, her sokağa çıkışında korkuya mahkum oluyor.


Çünkü Mustafa'nın bir kimliği yok.


Filmde Mustafa'nın ağzından günlerinin nasıl geçtiğini öğreniyoruz. Hayatının ufacık bir odada karlı bir televizyon ekrarına bakarak geçtiğini anlatıyor. Yaşamın onun için ne kadar zor olduğunu, kimliksizlik yüzünden eğitim alamadığını, gitmek istediği yerlere gidemediğini anlatıyor.


Film 3 dakikada Mustafa ile bizi tanıştırıp bitiyor. Işıklar yandığında Mustafa'nın da izleyiciler arasında olduğunu farkediyoruz.


Öykünün gerisini Mustafa'dan dinlemek için sohbete başlıyoruz.


18 yaşındaki Mustafa'nın buradaki ailesi 4 kişilik. Bir de Tanzanya'da hiç yüzünü görmediği, videolarla haberleştiği bir ablası var. Babası tekstil işinde çalışıyor, ailede tek çalışan kişi. Mustafa hasta annesiyle ilgileniyor. İstanbul'un içine kapalı, biraz da tutucu bir mahallesinde yaşıyorlar.


Mustafa Türkçe'yi çok akıcı konuşuyor. İçine doğduğu dil bu ne de olsa. Anadilini ne yazık ki çoktan unuttuğunu biraz da çekinerek anlatıyor. Ve Mustafa, 18 yaşında ve anadili Türkçe olan yaşıtlarının aksine çok ama çok güzel bir diksiyon ve nezaketle konuşuyor.


Kimliksiz olmanın zorluklarından söz ediyor Mustafa. Babasının buraya göç etmesinin sebeplerini bilmiyor. Hangi nedenlerle Türk vatandaşı sayılmadığını da. Göçmenlik, evsiz yurtsuz olmak, kimliksiz yaşamak kavramlarının üzerinde uzun uzadıya tartışacak bilgisi de yok. Yine de en basit haliyle kimlikli insanı bile yutan bir şehirde 'saklı nüfus' olmanın dayanılmaz ağırlığından söz ediyor.


Mustafa, bir kilisenin yardım okuluna giderek okuma yazmayı öğrenmiş. Fakat okul bir sebeple kapanınca kimliği olmadığı için eğitim alamaz olmuş. Bu durum O'nu epeyce üzüyor. 'Ben istemez miyim eğitim alıp daha farklı şeyler öğrenmek?' diyor.


Mustafa yaşadığı mahallede onu derisinin rengi yüzünden aşağıladıklarını ve bunun O'nu çok kırdığını ve umutsuzluğa ittiğini anlatıyor. O'na 'kimi insanlar kendilerinden farklı gördükleri herkese küçümseyerek yaklaşırlar Mustafa, bu senin hayata umutlu bakmanı engellemesin' diyorum. Yanımdaki arkadaşım 'bu onların ego savaşı' diye ekliyor. 'Dünyada hem iyi insanlar var, hem kötü, biliyorum.' diye yanıtlıyor beni. 'Ben belki kapalı bir mahallede yaşadığım için böyle. Zaten bana bunu diyenler tinercisi, balicisi. Belki başka yerlerde böyle olmaz.' diyor. Mustafa, hem kimliksiz, hem siyahi, ayrımcılığı ve otorite tarafından tanınmamayı aynı şiddetle yaşarken yaşıtlarından çok daha ötede bir farkındalığa ulaşıyor. Bunu ister miydi? Bilinmez.


'Mustafa' diyorum, 'belki filmin gösterildikten sonra birileri sana ulaşır ve sorununu çözer, ne dersin?' 'Zaten burada birkaç kişiyle konuştum. Bir tanesi avukattı ve yardım edeceğini söyledi.' diye yanıtlıyor beni ve ekliyor: 'Tabi yarın sabah kalktığında anımsarsa. Kafası güzeldi de...' Gülüyoruz. Mustafa'da çok gelişmiş bir 'sense of humor' olduğu açık. İnsanların verdikleri sözleri tutamayabileceğini, kendi hayatlarına döndüklerinde O'nu unutabileceklerini biliyor. İçimden 'keşke tersi olsa, ama işler istediği gibi gitmezse en azından kalbi çok kırılmayacak.' diye geçiriyorum.


'Mustafa, ben seninle arkadaş olmak istiyorum' diyorum. Facebook adresini veriyor. 'Lütfen eklemem gecikirse unuttum ya da vazgeçtim sanma, bilgisayarım yok benim, zaman alabilir internete girmem' diyor. 'Tamam Mustafa, sen ne zaman uygunsan o zaman ekle' diyorum.


Elim çantamdaki kimliğime gidiyor. Düşünüyorum: Kaç defa sorguladım acaba bana bu kimliği veren ülkeyi? Polis dış görünüşümden dolayı beni hayat kadını sandığında ve çok kabaca kimliğimi görmek istediğinde nasıl sinirli bir şekilde avucuna bırakmıştım? Kaç defa kimliğimin üzerinde yazan din ve medeni hal ifadeleri nedeniyle ifrit olmuştum? Bu ülkenin vatandaşı olmanın sancılarını, acılarını ve güzelliklerini nasıl sorgulamıştım? Peki ya bütün bunları yapamamak, içine doğduğun ülke tarafından yok sayılmak, en basit temel haklarını bile kullamamadan yaşamak nasıl bir şey biliyor muydum?


Mustafa, yani benim yeni arkadaşım bana biraz olsun anlattı.


Siz de Documentarist'in 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğine gidin. Kimliği olmayan Mustafa'yı, elinde bomba patlayan küçük kız çocuğunu, yaşı büyütülerek evlendiren kızları görün.


Onların aslında sizden çok da uzakta bir yerde yaşamadığını da göreceksiniz çünkü.


İstanbul'un Saklı Nüfusu Mustafa




Dün akşam Documentarist tarafından düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinin açılışı dolayısıyla birkaç kısa filmi önceden izledim.


Bu filmlerden biri de, Amsterdam merkezli HUMAN adlı sivil toplum örgütü tarafından gerçekleştirilen “Çocuk Hakları” serisi için Ayfer Ergün tarafından çekilen 'Mustafa' adlı filmdi.


Mustafa, 18 yaşında bir genç delikanlı. Ailesi Tanzanya'dan İstanbul'a göç etmiş. Mustafa, burada doğmuş ve büyümüş. Türkçeyi çok iyi konuşuyor. İstanbul'un eski mahallelerin birinde küçük bir evde yaşıyorlar. Fakat Mustafa yaşıtlarından farklı olarak eğitim alamıyor, her sokağa çıkışında korkuya mahkum oluyor.


Çünkü Mustafa'nın bir kimliği yok.


Filmde Mustafa'nın ağzından günlerinin nasıl geçtiğini öğreniyoruz. Hayatının ufacık bir odada karlı bir televizyon ekrarına bakarak geçtiğini anlatıyor. Yaşamın onun için ne kadar zor olduğunu, kimliksizlik yüzünden eğitim alamadığını, gitmek istediği yerlere gidemediğini anlatıyor.


Film 3 dakikada Mustafa ile bizi tanıştırıp bitiyor. Işıklar yandığında Mustafa'nın da izleyiciler arasında olduğunu farkediyoruz.


Öykünün gerisini Mustafa'dan dinlemek için sohbete başlıyoruz.


18 yaşındaki Mustafa'nın buradaki ailesi 4 kişilik. Bir de Tanzanya'da hiç yüzünü görmediği, videolarla haberleştiği bir ablası var. Babası tekstil işinde çalışıyor, ailede tek çalışan kişi. Mustafa hasta annesiyle ilgileniyor. İstanbul'un içine kapalı, biraz da tutucu bir mahallesinde yaşıyorlar.


Mustafa Türkçe'yi çok akıcı konuşuyor. İçine doğduğu dil bu ne de olsa. Anadilini ne yazık ki çoktan unuttuğunu biraz da çekinerek anlatıyor. Ve Mustafa, 18 yaşında ve anadili Türkçe olan yaşıtlarının aksine çok ama çok güzel bir diksiyon ve nezaketle konuşuyor.


Kimliksiz olmanın zorluklarından söz ediyor Mustafa. Babasının buraya göç etmesinin sebeplerini bilmiyor. Hangi nedenlerle Türk vatandaşı sayılmadığını da. Göçmenlik, evsiz yurtsuz olmak, kimliksiz yaşamak kavramlarının üzerinde uzun uzadıya tartışacak bilgisi de yok. Yine de en basit haliyle kimlikli insanı bile yutan bir şehirde 'saklı nüfus' olmanın dayanılmaz ağırlığından söz ediyor.


Mustafa, bir kilisenin yardım okuluna giderek okuma yazmayı öğrenmiş. Fakat okul bir sebeple kapanınca kimliği olmadığı için eğitim alamaz olmuş. Bu durum O'nu epeyce üzüyor. 'Ben istemez miyim eğitim alıp daha farklı şeyler öğrenmek?' diyor.


Mustafa yaşadığı mahallede onu derisinin rengi yüzünden aşağıladıklarını ve bunun O'nu çok kırdığını ve umutsuzluğa ittiğini anlatıyor. O'na 'kimi insanlar kendilerinden farklı gördükleri herkese küçümseyerek yaklaşırlar Mustafa, bu senin hayata umutlu bakmanı engellemesin' diyorum. Yanımdaki arkadaşım 'bu onların ego savaşı' diye ekliyor. 'Dünyada hem iyi insanlar var, hem kötü, biliyorum.' diye yanıtlıyor beni. 'Ben belki kapalı bir mahallede yaşadığım için böyle. Zaten bana bunu diyenler tinercisi, balicisi. Belki başka yerlerde böyle olmaz.' diyor. Mustafa, hem kimliksiz, hem siyahi, ayrımcılığı ve otorite tarafından tanınmamayı aynı şiddetle yaşarken yaşıtlarından çok daha ötede bir farkındalığa ulaşıyor. Bunu ister miydi? Bilinmez.


'Mustafa' diyorum, 'belki filmin gösterildikten sonra birileri sana ulaşır ve sorununu çözer, ne dersin?' 'Zaten burada birkaç kişiyle konuştum. Bir tanesi avukattı ve yardım edeceğini söyledi.' diye yanıtlıyor beni ve ekliyor: 'Tabi yarın sabah kalktığında anımsarsa. Kafası güzeldi de...' Gülüyoruz. Mustafa'da çok gelişmiş bir 'sense of humor' olduğu açık. İnsanların verdikleri sözleri tutamayabileceğini, kendi hayatlarına döndüklerinde O'nu unutabileceklerini biliyor. İçimden 'keşke tersi olsa, ama işler istediği gibi gitmezse en azından kalbi çok kırılmayacak.' diye geçiriyorum.


'Mustafa, ben seninle arkadaş olmak istiyorum' diyorum. Facebook adresini veriyor. 'Lütfen eklemem gecikirse unuttum ya da vazgeçtim sanma, bilgisayarım yok benim, zaman alabilir internete girmem' diyor. 'Tamam Mustafa, sen ne zaman uygunsan o zaman ekle' diyorum.


Elim çantamdaki kimliğime gidiyor. Düşünüyorum: Kaç defa sorguladım acaba bana bu kimliği veren ülkeyi? Polis dış görünüşümden dolayı beni hayat kadını sandığında ve çok kabaca kimliğimi görmek istediğinde nasıl sinirli bir şekilde avucuna bırakmıştım? Kaç defa kimliğimin üzerinde yazan din ve medeni hal ifadeleri nedeniyle ifrit olmuştum? Bu ülkenin vatandaşı olmanın sancılarını, acılarını ve güzelliklerini nasıl sorgulamıştım? Peki ya bütün bunları yapamamak, içine doğduğun ülke tarafından yok sayılmak, en basit temel haklarını bile kullamamadan yaşamak nasıl bir şey biliyor muydum?


Mustafa, yani benim yeni arkadaşım bana biraz olsun anlattı.


Siz de Documentarist'in 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğine gidin. Kimliği olmayan Mustafa'yı, elinde bomba patlayan küçük kız çocuğunu, yaşı büyütülerek evlendiren kızları görün.


Onların aslında sizden çok da uzakta bir yerde yaşamadığını da göreceksiniz çünkü.


6 Aralık 2010 Pazartesi

Küp Şekerin Hıçkırık Kesme Gücü

Çocukken iki şeyi çok merak ederdim. Aslında pek çok şeyi merak ederdim, ama bu ikisinin içimde uyandırdığı merak duygusu diğerlerinden az biraz daha fazlaydı. İlki, derin bir uykudayken yüksek bir yerden düşme hissiyle aniden uyanmamızın nedeni, ikincisi ise, bir hıçkırık krizini geçirmek için tüm saçma sapan davranışları yerine getirdikten ve başaramadıktan sonra emilen bir adet küp şekerin hıçkırığı nasıl kestiğiydi. İlk sorumun yanıtını uzun uzadıya aramama gerek kalmadan Jack London'ın 'Ademden Önce' kitabından aldım. London, hepimizin bir şekilde yaşadığı yüksekten düşme korkusunun atalarımızdan miras kaldığını savunuyor; bu tezini de daldan dala atlayan atalarımızın temel ölüm nedenlerinden biri yüksekten düşmek olduğuna ve bu korkunun bilinçaltına kadar işleyerek modern zamanlara kadar ulaştığını anlatıyordu. London'ın bu teorisi yeni yeni öğrenmeye başladığım Evrim Teorisi'nden geliyor ve aklıma yatıyordu.


Ama ikinci merakım, yani hıçkırıkla ilgili olan, hala bir muammaydı. Çok hıçkıran bir çocuktum. Nefesimi tutar, başımı poşetin içine sokup karbondioksit solur, kendime 'bööö' dedittirir, 'hıçkırık tuttu beni, tuttu da guruttu beni' şarkısını söyleyip güler, yani hıçkırık kesmek için ne yapılıyorsa yapardım. Sonunda bir kesme şeker yutmam gerektiği söylendi ve Bingo! O iğrenç hıklamalarım kesiliyordu artık! Öyle mutluydum ki! Ne zaman inatçı hıçkırığım tutsa hemen bir parça şekerle hakkından geliyordum! O gün bugündür hıçkırık kesmekle ilgili tek kesin yöntem bilirim (yani benim bünyemde demek istiyorum), o da şekerdir. Nedenini niçinini araştırdım ama hala bulabildiğim söylenemez. İçindeki karbondan dolayı mı acaba?


Konuyu nereye getireceğim? Aslında hiç bir yere. Yani bu girişi hıçkırık neden şeker yutulunca geçer sorusunun cevabını bilen varsa bana yazsın demek için yaptım. Çok mu şart öğrenmem? Hayır tabi ki. Sonuçta inatçı hıçkırıklarımı böylesine basit bir yöntemle geçirebiliyorum. Hıçkırarak ölen insan duymadım ama kas gevşetici kullananlar, operasyonla yutağına müdahale edilenler filan varnış tıpta. Benimki az derecede inatçı hıçkırık sınıfında, ne şans. Buyrun burdan yakın, yine sevinecek bir şey buldum. İyi ki hıçkırığım kontrol edilemeyecek kadar deli bir hıçkırık değil, lay lay lom!


Şu anda yukarıdaki paragrafı okuyan 3 kişiden 1'i bana ifrit oldu biliyorum. Ne de olsa, iyimserlik ya da neşe dendiğinde üç kere düşünen, bu kavramlardan pek hazetmeyen, beyninin arka tarafında tilkiler dolaşan bir nesiliz. Bu yüzden şimdi yazının dümenini kırıyor ve bugün Salon İKSV'de konser verecek olan These New Puritans'ın yeni albümünden 'Hologram' ve 'Elvis' parçalarını çok beğendiğim bilgisini sizinle paylaşıyorum.


E, bu bilgi de mi bir işinize yaramayacak? O zaman kapıyı usulca çekin ve yarın gelin efenim. Mersi.






Küp Şekerin Hıçkırık Kesme Gücü

Çocukken iki şeyi çok merak ederdim. Aslında pek çok şeyi merak ederdim, ama bu ikisinin içimde uyandırdığı merak duygusu diğerlerinden az biraz daha fazlaydı. İlki, derin bir uykudayken yüksek bir yerden düşme hissiyle aniden uyanmamızın nedeni, ikincisi ise, bir hıçkırık krizini geçirmek için tüm saçma sapan davranışları yerine getirdikten ve başaramadıktan sonra emilen bir adet küp şekerin hıçkırığı nasıl kestiğiydi. İlk sorumun yanıtını uzun uzadıya aramama gerek kalmadan Jack London'ın 'Ademden Önce' kitabından aldım. London, hepimizin bir şekilde yaşadığı yüksekten düşme korkusunun atalarımızdan miras kaldığını savunuyor; bu tezini de daldan dala atlayan atalarımızın temel ölüm nedenlerinden biri yüksekten düşmek olduğuna ve bu korkunun bilinçaltına kadar işleyerek modern zamanlara kadar ulaştığını anlatıyordu. London'ın bu teorisi yeni yeni öğrenmeye başladığım Evrim Teorisi'nden geliyor ve aklıma yatıyordu.


Ama ikinci merakım, yani hıçkırıkla ilgili olan, hala bir muammaydı. Çok hıçkıran bir çocuktum. Nefesimi tutar, başımı poşetin içine sokup karbondioksit solur, kendime 'bööö' dedittirir, 'hıçkırık tuttu beni, tuttu da guruttu beni' şarkısını söyleyip güler, yani hıçkırık kesmek için ne yapılıyorsa yapardım. Sonunda bir kesme şeker yutmam gerektiği söylendi ve Bingo! O iğrenç hıklamalarım kesiliyordu artık! Öyle mutluydum ki! Ne zaman inatçı hıçkırığım tutsa hemen bir parça şekerle hakkından geliyordum! O gün bugündür hıçkırık kesmekle ilgili tek kesin yöntem bilirim (yani benim bünyemde demek istiyorum), o da şekerdir. Nedenini niçinini araştırdım ama hala bulabildiğim söylenemez. İçindeki karbondan dolayı mı acaba?


Konuyu nereye getireceğim? Aslında hiç bir yere. Yani bu girişi hıçkırık neden şeker yutulunca geçer sorusunun cevabını bilen varsa bana yazsın demek için yaptım. Çok mu şart öğrenmem? Hayır tabi ki. Sonuçta inatçı hıçkırıklarımı böylesine basit bir yöntemle geçirebiliyorum. Hıçkırarak ölen insan duymadım ama kas gevşetici kullananlar, operasyonla yutağına müdahale edilenler filan varnış tıpta. Benimki az derecede inatçı hıçkırık sınıfında, ne şans. Buyrun burdan yakın, yine sevinecek bir şey buldum. İyi ki hıçkırığım kontrol edilemeyecek kadar deli bir hıçkırık değil, lay lay lom!


Şu anda yukarıdaki paragrafı okuyan 3 kişiden 1'i bana ifrit oldu biliyorum. Ne de olsa, iyimserlik ya da neşe dendiğinde üç kere düşünen, bu kavramlardan pek hazetmeyen, beyninin arka tarafında tilkiler dolaşan bir nesiliz. Bu yüzden şimdi yazının dümenini kırıyor ve bugün Salon İKSV'de konser verecek olan These New Puritans'ın yeni albümünden 'Hologram' ve 'Elvis' parçalarını çok beğendiğim bilgisini sizinle paylaşıyorum.


E, bu bilgi de mi bir işinize yaramayacak? O zaman kapıyı usulca çekin ve yarın gelin efenim. Mersi.






23 Kasım 2010 Salı

Orta Dünya'nın Gölünden Gerçek Dünyaya


Midlake 'Winter Dies'la aklımı başımdan alıyor. (Video: Gökşen Çalışkan)


Dün gece Midlake konserinde sizi izledim. Müziğin etkisiyle kendinden geçmiştiniz. Gözlerinizi dumanlı sahneye dikmiş, kimbilir ne düşünüyordunuz? Kiminizin kafası güzeldi, Midlake basslarla salonu iyice hipnotize ettikçe, siz birbirinizin sırtını göğsünü yumrukluyordunuz. Bazılarınız şarkılara eşlik ettiniz. Yukarıdan en güzel görünen sizdiniz. 'Winter Dies'ın sözlerine dalıp gideniniz, Ian Anderson'ın flütüne kapılanınız oldu. 'Act of Man'de yaşamınızın bir parçası gözünüzün önünden aktı gitti. Sıra Van Occupanther'ın 'Let me not be too consumed with this world / Sometimes I want to go home / and stay out of sight for a long time' bölümüne geldiğinde 'Me, too!' diye sahneye bağırmak istediniz. Boğaziçi'ne 'River' dedikleri için içerlediniz. Midlake afacan bir tavırla işi espriye vurunca affettiniz. En çok 'Roscoe' diye bağırdınız sahneye doğru. Müzik bitip de pembe ışıklar ve sisler yerini spotlara bırakınca 'keşke bu kadar son albüm ağırlıklı olarak çalmasalardı' diyenleriniz de oldu, 'acaba yarın yine gelip dinlesek mi?' diye içinizden geçireniniz de.


Sonra belki yürürken İstiklal'de oyun havasıyla kendinden geçen Romanları gördünüz. Müzikle kendilerinden geçişlerine imrendiniz. Ed Harcourt afişleri gözünüze çarpınca bu akşam Babylon'da performansı olduğunu hatırladınız. Malatyalı midyeciden bol limonlu midyeleri afiyetle yediniz. 100 gr. kestane, bir paket Beyoğlu çikolatası, Bambi'de tost, Lale'de bir kase çorba, belki geceyi cilalayacak bir kadeh bir şey. Sabahı karşılamaya hazırlanan Beyoğlu ritüellerinden herhangi birini yaptınız işte. Sonra ev, uyku.


Sabah: Savaş. Kuzey Kore, Güney Kore'yi bombalamış.


Bazen yorganı başınıza çekip orada öylece kalasınız geliyor.


Yaşam sevincini elde tutmak zor zanaat.

Orta Dünya'nın Gölünden Gerçek Dünyaya


Midlake 'Winter Dies'la aklımı başımdan alıyor. (Video: Gökşen Çalışkan)


Dün gece Midlake konserinde sizi izledim. Müziğin etkisiyle kendinden geçmiştiniz. Gözlerinizi dumanlı sahneye dikmiş, kimbilir ne düşünüyordunuz? Kiminizin kafası güzeldi, Midlake basslarla salonu iyice hipnotize ettikçe, siz birbirinizin sırtını göğsünü yumrukluyordunuz. Bazılarınız şarkılara eşlik ettiniz. Yukarıdan en güzel görünen sizdiniz. 'Winter Dies'ın sözlerine dalıp gideniniz, Ian Anderson'ın flütüne kapılanınız oldu. 'Act of Man'de yaşamınızın bir parçası gözünüzün önünden aktı gitti. Sıra Van Occupanther'ın 'Let me not be too consumed with this world / Sometimes I want to go home / and stay out of sight for a long time' bölümüne geldiğinde 'Me, too!' diye sahneye bağırmak istediniz. Boğaziçi'ne 'River' dedikleri için içerlediniz. Midlake afacan bir tavırla işi espriye vurunca affettiniz. En çok 'Roscoe' diye bağırdınız sahneye doğru. Müzik bitip de pembe ışıklar ve sisler yerini spotlara bırakınca 'keşke bu kadar son albüm ağırlıklı olarak çalmasalardı' diyenleriniz de oldu, 'acaba yarın yine gelip dinlesek mi?' diye içinizden geçireniniz de.


Sonra belki yürürken İstiklal'de oyun havasıyla kendinden geçen Romanları gördünüz. Müzikle kendilerinden geçişlerine imrendiniz. Ed Harcourt afişleri gözünüze çarpınca bu akşam Babylon'da performansı olduğunu hatırladınız. Malatyalı midyeciden bol limonlu midyeleri afiyetle yediniz. 100 gr. kestane, bir paket Beyoğlu çikolatası, Bambi'de tost, Lale'de bir kase çorba, belki geceyi cilalayacak bir kadeh bir şey. Sabahı karşılamaya hazırlanan Beyoğlu ritüellerinden herhangi birini yaptınız işte. Sonra ev, uyku.


Sabah: Savaş. Kuzey Kore, Güney Kore'yi bombalamış.


Bazen yorganı başınıza çekip orada öylece kalasınız geliyor.


Yaşam sevincini elde tutmak zor zanaat.

21 Kasım 2010 Pazar

Bu Yaşlı Şehirde Bir Başka Sisli Gün Daha...

iskemble3

İstanbul'da plastik sandalyeler değil de, eski sahil ve kır kahvelerindeki gibi tahta iskemble bulmak artık zor. Her yer beyaz ve petrol yeşili, çekince gıcırdayan, hiç müşteri yokken masa üzerine kapatılınca rüzgarda uçuveren o kötü sandalyelerle doldu. Bundan sebep; bir sahil kahvesi beyaz badanalı ve mavi pencereliyse, plastiğe değil, tahta iskemblelere oturulup hasbıhal ediliyorsa, üzerinde uyuklayan bir kedi varsa, çayında karbonat acılığı değil, kendi deminden kaynaklı o güzel burukluk hissediliyorsa ve derin bir 'oh' çekilip günlük gazeteleri kıraat edilebiliyorsa, o sahil kahvesi candır. 'Nerede öylesi?' diyorsanız, kulak verin: Salacak Sahili'nde böyle bir yer var. Hemen yanıbaşında Doğancılar - Üsküdar'a doğru giden yolun tabelası görünüyor. Kapısında ise Su Ürünleri Kooperatifi Lokali yazıyor. Deniz kıyısında minderlere oturup çayına 2,5 tl. bayılınan yerlerle aynı manzarayı, yani Kızkulesi'nden bir kuş uçumu mesafedeki Topkapı Sarayı'nı görüyor. Üstelik, bir 'Merhaba' esirgenmiyor ve çay 1 lira. Uyuklayan kedi, gazete hışırtısı, çayın burukluğu, gelen geçenlerin selam alıp vermesi; kısa bir İstanbul sabahı öyküsü gibi. Gibi değil, öyle.



Öykü demişken, hep merak etmişimdir: 'Neden hangi tür kitapları okursun?' sorusunun yanıtı çoğunlukla romandır? Çetrefilli ve uzun olay örgüsü olan bir şeylerle uğraştığımızı karşımızdakine hissettirmek hoşumuza mı gidiyor acaba? Su gibi akan, dupduru yazılmış öykülerinin; sözgelimi bir Katherine Mansfield ya da Salinger ya da Sait Faik'in okur dimağında 'Rus edebiyatına takıldım' kadar olamamasının, öykünün hakkının verilmeyişinin nedeni ne olabilir?


Iskemble1


Günler delirmiş gibi akıyor. Dokuz günlük o karmaşa sokaklarda kemikler bırakarak geldi geçti. Sisli ve nefes almayı zorlaştıracak kadar kötü kokan bir havaya karışıyor kalabalık. Zor bir gün, zorlaştırılacak bir gün. Denizyolu ulaşımı iptal, dolmuş-otobüs duraklarında metrelerce kuyruk, köprüler şimdiden içine inşaat artığı girmiş lavabo gibi. Bankalar en kalabalık günlerinden birini yaşayacak, devlet dairelerinde sistem çökecek, hastanelerde iniltiler yankılanacak, trafik birbirine girecek, kaotik bir şehir insanından ne bedbahlıklar istiyorsa hepsi olacak. Bilmem ki nasıl başetmeli? Müzikçalarda Midlake dönse, akşamına da Salon IKSV'de Winter Dies şarkısı bir de canlı canlı dinlense? Gün akşama dönüp de kapı karanlığın üzerine kapatılınca bir Fellini filmi izlense? Sadece metrodan metroya okunan kitap bu seferlik kanepede yerini alsa ve bu kitap bir öykü kitabı olsa?


Sis bulutu en azından yarına kadar dağılıp gider mi dersiniz?


Bu Yaşlı Şehirde Bir Başka Sisli Gün Daha...

iskemble3

İstanbul'da plastik sandalyeler değil de, eski sahil ve kır kahvelerindeki gibi tahta iskemble bulmak artık zor. Her yer beyaz ve petrol yeşili, çekince gıcırdayan, hiç müşteri yokken masa üzerine kapatılınca rüzgarda uçuveren o kötü sandalyelerle doldu. Bundan sebep; bir sahil kahvesi beyaz badanalı ve mavi pencereliyse, plastiğe değil, tahta iskemblelere oturulup hasbıhal ediliyorsa, üzerinde uyuklayan bir kedi varsa, çayında karbonat acılığı değil, kendi deminden kaynaklı o güzel burukluk hissediliyorsa ve derin bir 'oh' çekilip günlük gazeteleri kıraat edilebiliyorsa, o sahil kahvesi candır. 'Nerede öylesi?' diyorsanız, kulak verin: Salacak Sahili'nde böyle bir yer var. Hemen yanıbaşında Doğancılar - Üsküdar'a doğru giden yolun tabelası görünüyor. Kapısında ise Su Ürünleri Kooperatifi Lokali yazıyor. Deniz kıyısında minderlere oturup çayına 2,5 tl. bayılınan yerlerle aynı manzarayı, yani Kızkulesi'nden bir kuş uçumu mesafedeki Topkapı Sarayı'nı görüyor. Üstelik, bir 'Merhaba' esirgenmiyor ve çay 1 lira. Uyuklayan kedi, gazete hışırtısı, çayın burukluğu, gelen geçenlerin selam alıp vermesi; kısa bir İstanbul sabahı öyküsü gibi. Gibi değil, öyle.



Öykü demişken, hep merak etmişimdir: 'Neden hangi tür kitapları okursun?' sorusunun yanıtı çoğunlukla romandır? Çetrefilli ve uzun olay örgüsü olan bir şeylerle uğraştığımızı karşımızdakine hissettirmek hoşumuza mı gidiyor acaba? Su gibi akan, dupduru yazılmış öykülerinin; sözgelimi bir Katherine Mansfield ya da Salinger ya da Sait Faik'in okur dimağında 'Rus edebiyatına takıldım' kadar olamamasının, öykünün hakkının verilmeyişinin nedeni ne olabilir?


Iskemble1


Günler delirmiş gibi akıyor. Dokuz günlük o karmaşa sokaklarda kemikler bırakarak geldi geçti. Sisli ve nefes almayı zorlaştıracak kadar kötü kokan bir havaya karışıyor kalabalık. Zor bir gün, zorlaştırılacak bir gün. Denizyolu ulaşımı iptal, dolmuş-otobüs duraklarında metrelerce kuyruk, köprüler şimdiden içine inşaat artığı girmiş lavabo gibi. Bankalar en kalabalık günlerinden birini yaşayacak, devlet dairelerinde sistem çökecek, hastanelerde iniltiler yankılanacak, trafik birbirine girecek, kaotik bir şehir insanından ne bedbahlıklar istiyorsa hepsi olacak. Bilmem ki nasıl başetmeli? Müzikçalarda Midlake dönse, akşamına da Salon IKSV'de Winter Dies şarkısı bir de canlı canlı dinlense? Gün akşama dönüp de kapı karanlığın üzerine kapatılınca bir Fellini filmi izlense? Sadece metrodan metroya okunan kitap bu seferlik kanepede yerini alsa ve bu kitap bir öykü kitabı olsa?


Sis bulutu en azından yarına kadar dağılıp gider mi dersiniz?


12 Kasım 2010 Cuma

Noktalı Kırmızı

Kırmızı Nokta

Kanepede oturmuş geleneksel cumartesi sinemateki kafasında bir filme dalıp gitmişken, yerde bir saç kılı görüyorum. Siyah, kalın telli ve orta uzunlukta olduğuna bakılırsa, bendeniz cennet kuşunun kafasından dökülme. Buraya kadar basit bir döküntü olarak gördüğüm saç teline daha dikkatli bakınca, bir kalp biçiminde bana öylece baktığını farkediyorum! Yerde alelade siyah bir saç teli, üstelik şemali pek şekilli! Evrenin bana verdiği mesajı -şimdi bu laf pek moda ya- çözmeye çabalıyorum; eline paspası al da yerleri sil mi demek istiyor? Yoksa cesaretini topla da yalnız Calamity Jane ayaklarını bir kenara bırak mı?



Mesajı işime geldiği gibi anlıyorum, elime paspası alıp saç kılını çamaşır sulu kovaya gönderiyorum. Diario de una Ninfómana (kızmayın Türkçe ya da İngilizce adını yazmıyorum diye, ikisi de orjinal adının anlamını vermiyor) dönerken DVD çalarda, başka türlü bir moda girmem olasılık dışı. Evet, film zaman zaman yüzeysel, fazla aşk ve seks macerası olan her kadın fahişe olup sokaklara düşmüyor, ama filmin başıyla sonunu bir yana bırakırsak Valerie adlı hanım kızımınızın müstakbel beyaz atlı prensi Jaime ile ilişkisi esnasında olanlar tümden yalan değil. Aksine filmin belki de en derin sularda yüzen sahneleri Jaime'nin aşktan ne anladığıydı doğrusu. Paragrafı eksiltili bırakıyorum, demek istediğimi filmi izlerseniz anlayabilirsiniz diye noktayı koyuyorum.


İzlediğim bu film olmasaydı, sözgelimi bir Fellini filmi olsaydı, örneğin 'Le notti di Cabiria', kalp şeklindeki saç kılının sonu değişir miydi? Sanmıyorum. Çünkü Fellini'nin kadınlara ve aşka bakışını fazlasıyla dürüst buluyorum! Belki hayattaki gerçekler yetmezmiş gibi, izlediğim filmlerde de aşkı 'dolce vita' olarak görmeyen öyküleri gidip seçiyorum. Hayatın her alanında serserilik evetken, filmlerde de olsa aşk denen şey şeker-çikolataya bulanmıyor dimağımda. Elimde objektif, yukarıdaki hin kare gibi detaylar yakalamayı yeğliyorum.


Gerçek hayatta aşkı aramada tembellik ettiğim gibi, film izlerken de aklımın iplerini salıp romansa bulayamıyorum. Kendimi mi değiştireyim, izledikleriimi mi? İşin içinden çıkamıyorum. Sonunda düşünmekten de yoruluyor ve müzikçaları Fela Kuti'ye teslim ediyorum. Hayatta olabilecek en orjinal siyah adama kulak veriyorum:


I no be gentleman at all o!


I be Africa man original


I be Africa man original.


Noktalı Kırmızı

Kırmızı Nokta

Kanepede oturmuş geleneksel cumartesi sinemateki kafasında bir filme dalıp gitmişken, yerde bir saç kılı görüyorum. Siyah, kalın telli ve orta uzunlukta olduğuna bakılırsa, bendeniz cennet kuşunun kafasından dökülme. Buraya kadar basit bir döküntü olarak gördüğüm saç teline daha dikkatli bakınca, bir kalp biçiminde bana öylece baktığını farkediyorum! Yerde alelade siyah bir saç teli, üstelik şemali pek şekilli! Evrenin bana verdiği mesajı -şimdi bu laf pek moda ya- çözmeye çabalıyorum; eline paspası al da yerleri sil mi demek istiyor? Yoksa cesaretini topla da yalnız Calamity Jane ayaklarını bir kenara bırak mı?



Mesajı işime geldiği gibi anlıyorum, elime paspası alıp saç kılını çamaşır sulu kovaya gönderiyorum. Diario de una Ninfómana (kızmayın Türkçe ya da İngilizce adını yazmıyorum diye, ikisi de orjinal adının anlamını vermiyor) dönerken DVD çalarda, başka türlü bir moda girmem olasılık dışı. Evet, film zaman zaman yüzeysel, fazla aşk ve seks macerası olan her kadın fahişe olup sokaklara düşmüyor, ama filmin başıyla sonunu bir yana bırakırsak Valerie adlı hanım kızımınızın müstakbel beyaz atlı prensi Jaime ile ilişkisi esnasında olanlar tümden yalan değil. Aksine filmin belki de en derin sularda yüzen sahneleri Jaime'nin aşktan ne anladığıydı doğrusu. Paragrafı eksiltili bırakıyorum, demek istediğimi filmi izlerseniz anlayabilirsiniz diye noktayı koyuyorum.


İzlediğim bu film olmasaydı, sözgelimi bir Fellini filmi olsaydı, örneğin 'Le notti di Cabiria', kalp şeklindeki saç kılının sonu değişir miydi? Sanmıyorum. Çünkü Fellini'nin kadınlara ve aşka bakışını fazlasıyla dürüst buluyorum! Belki hayattaki gerçekler yetmezmiş gibi, izlediğim filmlerde de aşkı 'dolce vita' olarak görmeyen öyküleri gidip seçiyorum. Hayatın her alanında serserilik evetken, filmlerde de olsa aşk denen şey şeker-çikolataya bulanmıyor dimağımda. Elimde objektif, yukarıdaki hin kare gibi detaylar yakalamayı yeğliyorum.


Gerçek hayatta aşkı aramada tembellik ettiğim gibi, film izlerken de aklımın iplerini salıp romansa bulayamıyorum. Kendimi mi değiştireyim, izledikleriimi mi? İşin içinden çıkamıyorum. Sonunda düşünmekten de yoruluyor ve müzikçaları Fela Kuti'ye teslim ediyorum. Hayatta olabilecek en orjinal siyah adama kulak veriyorum:


I no be gentleman at all o!


I be Africa man original


I be Africa man original.


8 Kasım 2010 Pazartesi

Aşkın Laf Kalabalığı




Fotoğraf makinamın objektifi bozuk olduğundan yazı zor okunuyor ama hemen imdada yetişip tercüme ediyorum: 'Gizem Hanım: Öyle şeyler yaşadım ki, Murat bana evet der sandım'


Öğleden sonra kanallar arasında amaçsızcasına zap yapar ve Yemekteyiz ile Esra Erol'da Evlen Benimle arasında gidip gelirken, Esra Erol'da emo kılıklı bir hanım kızımızla aylık üçbinbeşyüz lira geliri olan müzisyen ve de ziyadesiyle eli yüzü düzgün bir efendi oğlumuzun diyaloğuna denk geldim. Hanım kızımız, şu hayatta çok şeyler yaşadığını, dıştan çok sert görünse de içten içe çok kırılgan olduğunu ve gerçek aşkı aradığını anlatıyor ve anlatırken gözyaşlarına boğuluyordu. Müzisyen oğlumuz ise, eğer kendisi bir kız olarak dünyaya gelseymiş, hanım kızımızın bedeninde ve o olarak gelmek istediğini söylüyor, fakat kendisinden zaten bir tane olduğu için kendisinden bir tane daha olmasına gerek olmadığını söyleyerek hanım kızımızla izdivaç eylemeyeceğini bildiriyordu.



Bu fotoğraf daha belirgin: 'Murat aşk şarkıları yazıyor ama aşktan korkuyor.'




Şimdi ben anlatırken ne kadar anlayabildiğiniz bu diyaloğu bilemiyorum. Ben de zaten izlediğim halde bile pek anlamadım demek istediklerini. Anlamadım ama, yine de bu iki genç dimağı izlemekten kendimi alamadım. Şahit olduğum bu ilginç ötesi cümleler beni aralarında ne geçti de milyonlarca güzide seyircinin önünde aşk üzerine deli saçması felsefik kırıntılar yumurtladıklarını düşünmeye itti (boş zamanlarımda düşünürüm ben). Kendimi bunları düşünürken yakalayınca, 'elalemin yaşanmışlğından bana ne yahu' diyip düşüncemi yeni nesil ilişki bahaneleri konusuna yönlendirdim. 'Modern ilişkiler girdabının en bilindik sorunsalı ne ola ki?' diye kendime sordum. Kendime böyle bir soru sormuş bulunduğum için haliyle cevabını da kendim vermek zorunda olduğumu hissederek şöyle bir tez geliştirdim: Karşımızdakine direkt olarak 'kardeşim senle ne tensel, ne düşünsel, ne kalpsel uyuşamıyoruz, sen bensiz, ben sensiz daha iyiyiz, olmuyor, zorlamaya ne lüzum var?' demektense, dolaylı yollara sapmak, lafı kalabalıklaştırıp başını unutturmak ve başta söyleyeceğimizi en son söylemek gibi tuhaf yöntemlere başvuruyoruz. Bugün eğer karanlık ve izbe barların karanlık köşelerinde gözleri dolarak 'ben sana fazlayım, sen daha iyilerine layıksın' diyen kaybeden tripli adamlar ya da karşısındakini sürekli olarak kendisini anlamamakla ve korkaklıkla suçlayan kadınlar varsa, aşkın gelecekte nasıl algılanacağı konusunda endişel duymam normalmiş gibi geliyor.


Evet bula bula bunu buldum. Eğer ki bu yazının anafikrini anlamadıysanız hata sizde değil, bende. Ama yine de bir şans daha vermenizi, bir-iki kadeh bişeyler içtikten sonra yeniden denemenizi öneririm.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzre, esen kalın.

Aşkın Laf Kalabalığı




Fotoğraf makinamın objektifi bozuk olduğundan yazı zor okunuyor ama hemen imdada yetişip tercüme ediyorum: 'Gizem Hanım: Öyle şeyler yaşadım ki, Murat bana evet der sandım'


Öğleden sonra kanallar arasında amaçsızcasına zap yapar ve Yemekteyiz ile Esra Erol'da Evlen Benimle arasında gidip gelirken, Esra Erol'da emo kılıklı bir hanım kızımızla aylık üçbinbeşyüz lira geliri olan müzisyen ve de ziyadesiyle eli yüzü düzgün bir efendi oğlumuzun diyaloğuna denk geldim. Hanım kızımız, şu hayatta çok şeyler yaşadığını, dıştan çok sert görünse de içten içe çok kırılgan olduğunu ve gerçek aşkı aradığını anlatıyor ve anlatırken gözyaşlarına boğuluyordu. Müzisyen oğlumuz ise, eğer kendisi bir kız olarak dünyaya gelseymiş, hanım kızımızın bedeninde ve o olarak gelmek istediğini söylüyor, fakat kendisinden zaten bir tane olduğu için kendisinden bir tane daha olmasına gerek olmadığını söyleyerek hanım kızımızla izdivaç eylemeyeceğini bildiriyordu.



Bu fotoğraf daha belirgin: 'Murat aşk şarkıları yazıyor ama aşktan korkuyor.'




Şimdi ben anlatırken ne kadar anlayabildiğiniz bu diyaloğu bilemiyorum. Ben de zaten izlediğim halde bile pek anlamadım demek istediklerini. Anlamadım ama, yine de bu iki genç dimağı izlemekten kendimi alamadım. Şahit olduğum bu ilginç ötesi cümleler beni aralarında ne geçti de milyonlarca güzide seyircinin önünde aşk üzerine deli saçması felsefik kırıntılar yumurtladıklarını düşünmeye itti (boş zamanlarımda düşünürüm ben). Kendimi bunları düşünürken yakalayınca, 'elalemin yaşanmışlğından bana ne yahu' diyip düşüncemi yeni nesil ilişki bahaneleri konusuna yönlendirdim. 'Modern ilişkiler girdabının en bilindik sorunsalı ne ola ki?' diye kendime sordum. Kendime böyle bir soru sormuş bulunduğum için haliyle cevabını da kendim vermek zorunda olduğumu hissederek şöyle bir tez geliştirdim: Karşımızdakine direkt olarak 'kardeşim senle ne tensel, ne düşünsel, ne kalpsel uyuşamıyoruz, sen bensiz, ben sensiz daha iyiyiz, olmuyor, zorlamaya ne lüzum var?' demektense, dolaylı yollara sapmak, lafı kalabalıklaştırıp başını unutturmak ve başta söyleyeceğimizi en son söylemek gibi tuhaf yöntemlere başvuruyoruz. Bugün eğer karanlık ve izbe barların karanlık köşelerinde gözleri dolarak 'ben sana fazlayım, sen daha iyilerine layıksın' diyen kaybeden tripli adamlar ya da karşısındakini sürekli olarak kendisini anlamamakla ve korkaklıkla suçlayan kadınlar varsa, aşkın gelecekte nasıl algılanacağı konusunda endişel duymam normalmiş gibi geliyor.


Evet bula bula bunu buldum. Eğer ki bu yazının anafikrini anlamadıysanız hata sizde değil, bende. Ama yine de bir şans daha vermenizi, bir-iki kadeh bişeyler içtikten sonra yeniden denemenizi öneririm.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzre, esen kalın.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Her Şehrin Hayatta Kalma Rehberi Kendine


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan



Her şehrin hayatta kalma rehberi farklıdır. İstanbul'da metrobüse hangi zamanlamayla binersen boğulmaktan kurtulursun sorusunun cevabını öğrenmek zorundasın. Vapurda hangi taraftan yürürsen kalabalığa takılmadan üst güvertede yerini alabileceğini bilmelisin. Yolların burada soldan akmadığını, gidiş-geliş yönü diye bir şey olmadığını unutursan asabiyecinin kucağına düşersin. Bir sabah savaş uçaklarının sesiyle uyandığında, bunun bir terör saldırısına karşı olabileceğini bilmez ve ona göre davranmazsan şapşallaşırsın.


Eskişehir'de ise her duyduğun uçak sesine heyecanlanmazsın. Bilirsin ki, düzenli olarak tepende Phantom'lar uçar. O anda telefonla konuşuyorsan susarsın, sınavdaysan kalemi bırakırsın, müzik dinliyorsan sesini kısarsın. İstanbul'da acı acı öterek giden ambulans neyse, Eskişehir'de uçak sesi odur. İstanbul'da ambulansa heyecanlanmazsın, Eskişehir'de uçağa.


Ankara'da hayatta kalma rehberinin maddeleri başkadır. Londra'da başka. Paris'te başka. Nairobi'de başka. Beijing'de başka. Sydney'de başka. New York'da başka. Dünyanın kaç köşesi varsa, orada başka.


Ama dünyanın her neresinde olursan ol, aynı olan bir şey vardır ki, o da hamili kart kedi tanıdığın yoksa yol ortasında sıçan görmek süpriz değildir.


Müzik Sos; Ne dinlemeli? Iron & Wine'dan Cinder and Smoke mu? Janis Joplin'den Little Girl Blue mu?


Her Şehrin Hayatta Kalma Rehberi Kendine


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan



Her şehrin hayatta kalma rehberi farklıdır. İstanbul'da metrobüse hangi zamanlamayla binersen boğulmaktan kurtulursun sorusunun cevabını öğrenmek zorundasın. Vapurda hangi taraftan yürürsen kalabalığa takılmadan üst güvertede yerini alabileceğini bilmelisin. Yolların burada soldan akmadığını, gidiş-geliş yönü diye bir şey olmadığını unutursan asabiyecinin kucağına düşersin. Bir sabah savaş uçaklarının sesiyle uyandığında, bunun bir terör saldırısına karşı olabileceğini bilmez ve ona göre davranmazsan şapşallaşırsın.


Eskişehir'de ise her duyduğun uçak sesine heyecanlanmazsın. Bilirsin ki, düzenli olarak tepende Phantom'lar uçar. O anda telefonla konuşuyorsan susarsın, sınavdaysan kalemi bırakırsın, müzik dinliyorsan sesini kısarsın. İstanbul'da acı acı öterek giden ambulans neyse, Eskişehir'de uçak sesi odur. İstanbul'da ambulansa heyecanlanmazsın, Eskişehir'de uçağa.


Ankara'da hayatta kalma rehberinin maddeleri başkadır. Londra'da başka. Paris'te başka. Nairobi'de başka. Beijing'de başka. Sydney'de başka. New York'da başka. Dünyanın kaç köşesi varsa, orada başka.


Ama dünyanın her neresinde olursan ol, aynı olan bir şey vardır ki, o da hamili kart kedi tanıdığın yoksa yol ortasında sıçan görmek süpriz değildir.


Müzik Sos; Ne dinlemeli? Iron & Wine'dan Cinder and Smoke mu? Janis Joplin'den Little Girl Blue mu?


Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons