istanbul 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2010 Pazartesi

Öyle bir geçer ki haftasonu İstanbul'da


Öyle derli toplu, planlı programlı ; yediği içtiği belli biriyseniz baştan uyaralım, İstanbul feleğinizi şaşırtır. Nedensizce tıkanan trafik değildir insanı yalnızca çileden çıkaran, yolda yürürken dikkatinizi dağıtan herhangi bir kişi ya da performans , aldığınız bir e-mail ya da telefon yaptığınız onca planın bir anda alt-üst olmasına neden olabilir.

Hafta içinde ağırladığım misafirlerin ardından haftasonunu dinlenerek sessiz sakin geçirmeyi –Ezgiyle gidilen ve mest olunan İKSV Salon’daki Melissa auf der Maur konseri hariç- düşünürken, tıpkı az önce söylediğim gibi tek bir telefonla bütün planlar bir anda bambaşka bir seyir izledi.

Buna neden olan iki ana etkinlikten bahsedeceğim sizlere. Birincisi 16-19 Aralık tarihlerinde gerçekleşen 6. İstanbul Animasyon Festivali’ydi. 3 gün boyunca Pera Müzesi’nde gencecik bir ekip nefis bir işe imza attı. Arkadaşımın organizasyona destek veriyor olması nedeniyle ben de bir anda kendimi ekibin içinde buldum denebilir. Ve böylelikle birbirinden nefis animasyonlar izledim, yeri geldi salon boşalttım, yeri geldi fotoğraf çektim.. Ve filmlerden “Missing”in (http://www.missingshortfilm.com/) yönetmeni olan Filistin asıllı olup Ürdün-İngiltere arasında mekik dokuyan Tariq Rimawi İle tanışma ve vakit geçirme şansını yakaladım. –Galler’de animasyon yönetmenliği eğitimi alan Tarık’ın filmi gerçek bir hikayeden esinlenerek Filistin-İsrail savaşının yaşattıklarını kan ve çatışma sahneleri olmaksızın anlatıyor.

Animasyon festivaline ilişkin en çok beğendiğim filmleri yazının sonunda paylaşacağım..

Ondan önce haftasonumuzu şenlendiren diğer olaya değineyim. Babası İtalyan, annesi Şilili amma velakin kendisi Amsterdam’da yaşayan GianCarlo Pazzanese isimli genç sanatçı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin son demlerinde İstiklal Caddesi’nde gerçekleştireceği performans için kendisine yardımcı olarak birilerine ihtiyaç duymuş, işin ucu bir şekilde bana dokundu ve bir anda kendimi olayın bir parçası olarak buldum.

Urban Cosmopolitans isimli Hollanda menşeili vakfın yürüttüğü "Exchange for a cosmopolitan future" projesi etkinlikleri kapsamında Giancarlo, Pazar günü öğle saatlerinde Atlas Pasajı önünde sergilediği “seksek” performansıyla bir hayli dikkat çekti. Unla -Dünyanın farklı kentlerinde normalde tebeşir tozuyla yapılıyor, burada un daha ucuz olduğu için tercih edildi- çizdiği karelere AB üyesi ülkeleri simgelemek amacıyla kartondan kesilmiş şablonlarla kısaltmaları yazan ve ardından Türkiye’yi de karelerden birine ekleyen GianCarlo, Avrupa’ya ilişkin hayali sınırları simgelemek istedi. Sonuçta herksin zihnindeki Avrupa imgesi ve haritası değişim gösteriyor. Çizimin ardından oynadığı seksekle bu hayali sınırlar üzerinde oynanan oyunu ve birbirine karışan un taneleriyle de sınırlardaki geçişkenliğe vurgu yaptı. GC’ye göre kendi sınırlarımızı aşarsak belleğimizi de değiştirebiliriz.

Sonuç olarak sokağın gürültüsüne eşlik eden bu etkinlik, sınırlar ve hafıza ile ilgili sorunları oyun bahçesine taşımış oldu. Daha doğrusu taşımaya çalıştı. İstanbul 2010 AKB etkinlikleri kapsamında olduğu için gerekli izinler alınmasına rağmen, performans esnasında kullanılan un başımıza bela oldu. Belediye ve zabıta görevlileri bir dizi sıkıntı çıkararak performansın durdurulmasını ve çizimlerin temizlenmesi için araç getirilmesini sağladı. Ve yaklaşık yarım saat süren ve gerçekten insanların dikkatini çeken bu etkinlik de hüsranla sonlanmış oldu. Sanatı anlamak, umursamak zorunda elbette değiliz ancak gerekli tüm yasal izinlere rağmen gösterimin bu şekilde sonlanması biraz canımızı sıktı.

Sen bu işin neresindeydin diye sorarsanız, performansın kameraya çekimi ve fotoğraflanmasında yardımcı oldum diye özetlerim.

Performansın eğlenceli kısmı, bütün o yarım saatlik süre boyunca hem GianCarlo’nun hem de ben ve çekim yapan diğer arkadaşımın insanların sorularına kayıtsız kalma çabalarımızdı. İnsanlar biz müdahale etmeden, açıklama yapmadan konuşsun, tepki versin istedik,ki bu da performansın bir parçasıydı. Nitekim de öyle oldu. Kimileri bu işin anlamsızlığından dem vururken, kimisi neden Türkiye’nin en son karede yer aldığını kafasına taktı. Kimisi “un”a atfettiği kutsallığı, dünyada ve Türkiye’de milyonlarca insan açken, unun sokağa savrulmasının yanlış olduğunu vurgulayıp durdu, kiminin derdi ise bu unun nasıl kim tarafından temizleneceği oldu.

Zabıta ve belediye görevlileriyle ilgilenmek de elbette GianCarlo’ya değil bizlere düştü. Temizlik aracı geldi, bir güzel temizliğini yaptı ve gitti.

GianCarlo yaşanan gerginliğe rağmen –sonradan gelen tepkileri kendisine aktarınca- oldukça memnun olduğunu söyledi. Hep birlikte performansı Türk sanatçılarla tartışmak üzere Mısır Apartmanı’ndaki Casa Del Arte’ye gittik, burada mini bir panel düzenlendi, çektiğimiz fotoğraflar eşliğinde performansın amacı ve yaşananlar konuşuldu. Performansın İstiklal’de değil de İstanbul’un başka bir semtinde yapılmasının , sanatçının erkek değil de kadın olmasının, yabancı değil de Türk olmasının ve malzeme olarak un yerine pudra kullanılmasının yaratabileceği tepkiler tartışıldı.

Bir hayli keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Olan bitenlere ilişkin daha fazla bilgi almak isterseniz urbancosmopolitans.com adresine bakabilirsiniz. Fotoğrafları ve videoyu GC onay vermeden paylaşmak istemedim açıkçası. GC ve yaptıklarına ilişkin ayrıntılı bilgi bu adreste:

http://18cm.nl/

Günün sonunda Animasyon Festivali’nin en iyilerini izlemek için yeniden Pera Müzesi’nin yolunu tuttuk. Ve 3 günlük programın ardından benim en iyilerim şu şekilde belirlendi:

-Logorama-Fransa

-The Cat Piano-Avustralya

-The King of the Island-İtalya

-Post-Almanya

-Hansel & Gretel: The true story- Makedonya

-Kidnap-ABD

Eğer herhangi birine bir şekilde denk gelirseniz lütfen durun ve izleyin. Bunlar sadece benim izleyebildiklerim arasından aklımda kalanlar. Daha fazlası için festivalin websitesine bir göz atın (http://www.iafistanbul.com/ ).

Bu dolu dolu geçen haftasonunun bitiminde payıma düşen, İstanbul’da plansız programsız yaşamanın zaman zaman ne denli keyifli olabildiğini anlamak oldu.

Ve elbette tanıştığım birbirinden renkli insanlar da bonus haneme eklendi.

Öyle bir geçer ki haftasonu İstanbul'da


Öyle derli toplu, planlı programlı ; yediği içtiği belli biriyseniz baştan uyaralım, İstanbul feleğinizi şaşırtır. Nedensizce tıkanan trafik değildir insanı yalnızca çileden çıkaran, yolda yürürken dikkatinizi dağıtan herhangi bir kişi ya da performans , aldığınız bir e-mail ya da telefon yaptığınız onca planın bir anda alt-üst olmasına neden olabilir.

Hafta içinde ağırladığım misafirlerin ardından haftasonunu dinlenerek sessiz sakin geçirmeyi –Ezgiyle gidilen ve mest olunan İKSV Salon’daki Melissa auf der Maur konseri hariç- düşünürken, tıpkı az önce söylediğim gibi tek bir telefonla bütün planlar bir anda bambaşka bir seyir izledi.

Buna neden olan iki ana etkinlikten bahsedeceğim sizlere. Birincisi 16-19 Aralık tarihlerinde gerçekleşen 6. İstanbul Animasyon Festivali’ydi. 3 gün boyunca Pera Müzesi’nde gencecik bir ekip nefis bir işe imza attı. Arkadaşımın organizasyona destek veriyor olması nedeniyle ben de bir anda kendimi ekibin içinde buldum denebilir. Ve böylelikle birbirinden nefis animasyonlar izledim, yeri geldi salon boşalttım, yeri geldi fotoğraf çektim.. Ve filmlerden “Missing”in (http://www.missingshortfilm.com/) yönetmeni olan Filistin asıllı olup Ürdün-İngiltere arasında mekik dokuyan Tariq Rimawi İle tanışma ve vakit geçirme şansını yakaladım. –Galler’de animasyon yönetmenliği eğitimi alan Tarık’ın filmi gerçek bir hikayeden esinlenerek Filistin-İsrail savaşının yaşattıklarını kan ve çatışma sahneleri olmaksızın anlatıyor.

Animasyon festivaline ilişkin en çok beğendiğim filmleri yazının sonunda paylaşacağım..

Ondan önce haftasonumuzu şenlendiren diğer olaya değineyim. Babası İtalyan, annesi Şilili amma velakin kendisi Amsterdam’da yaşayan GianCarlo Pazzanese isimli genç sanatçı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin son demlerinde İstiklal Caddesi’nde gerçekleştireceği performans için kendisine yardımcı olarak birilerine ihtiyaç duymuş, işin ucu bir şekilde bana dokundu ve bir anda kendimi olayın bir parçası olarak buldum.

Urban Cosmopolitans isimli Hollanda menşeili vakfın yürüttüğü "Exchange for a cosmopolitan future" projesi etkinlikleri kapsamında Giancarlo, Pazar günü öğle saatlerinde Atlas Pasajı önünde sergilediği “seksek” performansıyla bir hayli dikkat çekti. Unla -Dünyanın farklı kentlerinde normalde tebeşir tozuyla yapılıyor, burada un daha ucuz olduğu için tercih edildi- çizdiği karelere AB üyesi ülkeleri simgelemek amacıyla kartondan kesilmiş şablonlarla kısaltmaları yazan ve ardından Türkiye’yi de karelerden birine ekleyen GianCarlo, Avrupa’ya ilişkin hayali sınırları simgelemek istedi. Sonuçta herksin zihnindeki Avrupa imgesi ve haritası değişim gösteriyor. Çizimin ardından oynadığı seksekle bu hayali sınırlar üzerinde oynanan oyunu ve birbirine karışan un taneleriyle de sınırlardaki geçişkenliğe vurgu yaptı. GC’ye göre kendi sınırlarımızı aşarsak belleğimizi de değiştirebiliriz.

Sonuç olarak sokağın gürültüsüne eşlik eden bu etkinlik, sınırlar ve hafıza ile ilgili sorunları oyun bahçesine taşımış oldu. Daha doğrusu taşımaya çalıştı. İstanbul 2010 AKB etkinlikleri kapsamında olduğu için gerekli izinler alınmasına rağmen, performans esnasında kullanılan un başımıza bela oldu. Belediye ve zabıta görevlileri bir dizi sıkıntı çıkararak performansın durdurulmasını ve çizimlerin temizlenmesi için araç getirilmesini sağladı. Ve yaklaşık yarım saat süren ve gerçekten insanların dikkatini çeken bu etkinlik de hüsranla sonlanmış oldu. Sanatı anlamak, umursamak zorunda elbette değiliz ancak gerekli tüm yasal izinlere rağmen gösterimin bu şekilde sonlanması biraz canımızı sıktı.

Sen bu işin neresindeydin diye sorarsanız, performansın kameraya çekimi ve fotoğraflanmasında yardımcı oldum diye özetlerim.

Performansın eğlenceli kısmı, bütün o yarım saatlik süre boyunca hem GianCarlo’nun hem de ben ve çekim yapan diğer arkadaşımın insanların sorularına kayıtsız kalma çabalarımızdı. İnsanlar biz müdahale etmeden, açıklama yapmadan konuşsun, tepki versin istedik,ki bu da performansın bir parçasıydı. Nitekim de öyle oldu. Kimileri bu işin anlamsızlığından dem vururken, kimisi neden Türkiye’nin en son karede yer aldığını kafasına taktı. Kimisi “un”a atfettiği kutsallığı, dünyada ve Türkiye’de milyonlarca insan açken, unun sokağa savrulmasının yanlış olduğunu vurgulayıp durdu, kiminin derdi ise bu unun nasıl kim tarafından temizleneceği oldu.

Zabıta ve belediye görevlileriyle ilgilenmek de elbette GianCarlo’ya değil bizlere düştü. Temizlik aracı geldi, bir güzel temizliğini yaptı ve gitti.

GianCarlo yaşanan gerginliğe rağmen –sonradan gelen tepkileri kendisine aktarınca- oldukça memnun olduğunu söyledi. Hep birlikte performansı Türk sanatçılarla tartışmak üzere Mısır Apartmanı’ndaki Casa Del Arte’ye gittik, burada mini bir panel düzenlendi, çektiğimiz fotoğraflar eşliğinde performansın amacı ve yaşananlar konuşuldu. Performansın İstiklal’de değil de İstanbul’un başka bir semtinde yapılmasının , sanatçının erkek değil de kadın olmasının, yabancı değil de Türk olmasının ve malzeme olarak un yerine pudra kullanılmasının yaratabileceği tepkiler tartışıldı.

Bir hayli keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Olan bitenlere ilişkin daha fazla bilgi almak isterseniz urbancosmopolitans.com adresine bakabilirsiniz. Fotoğrafları ve videoyu GC onay vermeden paylaşmak istemedim açıkçası. GC ve yaptıklarına ilişkin ayrıntılı bilgi bu adreste:

http://18cm.nl/

Günün sonunda Animasyon Festivali’nin en iyilerini izlemek için yeniden Pera Müzesi’nin yolunu tuttuk. Ve 3 günlük programın ardından benim en iyilerim şu şekilde belirlendi:

-Logorama-Fransa

-The Cat Piano-Avustralya

-The King of the Island-İtalya

-Post-Almanya

-Hansel & Gretel: The true story- Makedonya

-Kidnap-ABD

Eğer herhangi birine bir şekilde denk gelirseniz lütfen durun ve izleyin. Bunlar sadece benim izleyebildiklerim arasından aklımda kalanlar. Daha fazlası için festivalin websitesine bir göz atın (http://www.iafistanbul.com/ ).

Bu dolu dolu geçen haftasonunun bitiminde payıma düşen, İstanbul’da plansız programsız yaşamanın zaman zaman ne denli keyifli olabildiğini anlamak oldu.

Ve elbette tanıştığım birbirinden renkli insanlar da bonus haneme eklendi.

14 Aralık 2010 Salı

İstanbul'da Kentsel Dönüşüm Bu Seminerlerde Konuşulacak




Duyduğum zaman tüylerimi diken diken eden kavramlardan biridir 'cazibe merkezi' dedikleri şey. Kentsel dönüşüm kavramı hayatımıza girdiğinden bu yana otorite tarafından en fazla dillendirilen sözcüklerden biri olmuştur. Mimarisiyle, tarihi değeriyle, yaşanmışlıklara kattığı öykülerle şehrin birer parçası olmuş her yapı en azından bir kere nasibini alır bu 'cazibe merkezi' mantalitesinden. Haydarpaşa Garı, Emek Sineması'nı da kapsayan güzelim
Cercle d'Orient kompleksi ve olağanüstü bir tarihin üzerine kurulmuş Sulukule de bu çapraşık ve ne idüğü belirsiz 'cazibe merkezi' tartışmalarından mahrum kalmadı elbette. Ne yazık ki hepsi sırayla bu ülkede garın gar, sinemanın sinema, mahallenin mahalle kalamayacağını acı bir şekilde deneyimlediler.


İstanbul'da bütün bu olup bitenler çok kitlesel olmasa da bir sivil tepkiyi beraberinde getirdi. Sorular peşpeşe soruldu: Sulukule'de Koruma Kurulu kararına rağmen inşaatlar neden devam ediyor? Topkapı Sarayı'nın surları neden çatladı? Haliç Metro Geçişi Süleymaniye'yi nasıl etkiler? Cercle d'Orient'in olduğu gibi korunması mümkün değil mi? Haydarpaşa Garı'nın küllerinden ne doğacak? Bütün bu sorulara yerel ve genel yönetiminden doyurucu yanıtlar gelmeyince, iş sivil inisiyatiflerin konuyu ele almasına düştü.

Bu haftanın takvimine eklemenizi önerdiğimiz iki seminer var. İlki; bugün (15 Aralık) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından düzenlenen Çarşamba Seminerleri' kapsamındaki "Kentsel Dönüşüm, Küreselleşme ve Türkiye" başlıklı seminer. Fuat Keyman'ın konuşmacı olarak katılacağı seminerde küreselleşme ve Türkiye bağlamında kentsel dönüşüm konusu ele alınacak. Seminer, üniversitenin Fındıklı Kampüsü'ndeki Mimarlık Fakültesi Video Konferans Salonu'nda gerçekleşecek ve saat 11:00'da başlayacak.


Yarın (16 Aralık) ise; İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde 'Haydarpaşa Yandı! Küllerinden Ne Doğacak?' başlıklı bir konferans düzenlenecek. Konferansta hepimizin merak ettiği sorulara yanıt aranacak. Yangının nedeni açıklandıktan sonra bölgenin ‘cazibe merkezi' olarak yeniden düzenlenmesi yeniden gündeme geldi, cazibe merkezinden kastedilen ne? Marmaray projesi Haydarpaşa Tren Garını ekarte etmek için mi yapıldı? Gar ve çevresinin yaşayan haliyle iyileştirilmesi mi yoksa müze olması mı gerekir? İstanbul'da insanları evsiz bırakacak, yerine plazalar, villa kentler inşa edecek olan Kentsel Dönüşüm projelerine nasıl bakmalıyız? 3. Boğaz Köprüsü Projesi kapsamında su havzaları ve yaban hayatıyla birlikte İstanbul'un Kuzey ormanlarının ve Marmara bölgesindeki tarım alanlarının yok edilmesi ne uğruna ‘göze alınıyor'? gibi sorular konferansta tartışılacak konular arasında yer alıyor. İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde gerçekleşecek konferansın başlama saati 12:30.


Biz İstanbullular sorularımızın yanıtlarını ısrarla aramadıkça, kimsenin gerçekleri açıklayacağı yok. O nedenle, İstanbul'da kentsel dönüşüm namına olup bitenler ne kadar konuşulur ve dillendirilirse, o kadar iyi.

İstanbul'da Kentsel Dönüşüm Bu Seminerlerde Konuşulacak




Duyduğum zaman tüylerimi diken diken eden kavramlardan biridir 'cazibe merkezi' dedikleri şey. Kentsel dönüşüm kavramı hayatımıza girdiğinden bu yana otorite tarafından en fazla dillendirilen sözcüklerden biri olmuştur. Mimarisiyle, tarihi değeriyle, yaşanmışlıklara kattığı öykülerle şehrin birer parçası olmuş her yapı en azından bir kere nasibini alır bu 'cazibe merkezi' mantalitesinden. Haydarpaşa Garı, Emek Sineması'nı da kapsayan güzelim
Cercle d'Orient kompleksi ve olağanüstü bir tarihin üzerine kurulmuş Sulukule de bu çapraşık ve ne idüğü belirsiz 'cazibe merkezi' tartışmalarından mahrum kalmadı elbette. Ne yazık ki hepsi sırayla bu ülkede garın gar, sinemanın sinema, mahallenin mahalle kalamayacağını acı bir şekilde deneyimlediler.


İstanbul'da bütün bu olup bitenler çok kitlesel olmasa da bir sivil tepkiyi beraberinde getirdi. Sorular peşpeşe soruldu: Sulukule'de Koruma Kurulu kararına rağmen inşaatlar neden devam ediyor? Topkapı Sarayı'nın surları neden çatladı? Haliç Metro Geçişi Süleymaniye'yi nasıl etkiler? Cercle d'Orient'in olduğu gibi korunması mümkün değil mi? Haydarpaşa Garı'nın küllerinden ne doğacak? Bütün bu sorulara yerel ve genel yönetiminden doyurucu yanıtlar gelmeyince, iş sivil inisiyatiflerin konuyu ele almasına düştü.

Bu haftanın takvimine eklemenizi önerdiğimiz iki seminer var. İlki; bugün (15 Aralık) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından düzenlenen Çarşamba Seminerleri' kapsamındaki "Kentsel Dönüşüm, Küreselleşme ve Türkiye" başlıklı seminer. Fuat Keyman'ın konuşmacı olarak katılacağı seminerde küreselleşme ve Türkiye bağlamında kentsel dönüşüm konusu ele alınacak. Seminer, üniversitenin Fındıklı Kampüsü'ndeki Mimarlık Fakültesi Video Konferans Salonu'nda gerçekleşecek ve saat 11:00'da başlayacak.


Yarın (16 Aralık) ise; İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde 'Haydarpaşa Yandı! Küllerinden Ne Doğacak?' başlıklı bir konferans düzenlenecek. Konferansta hepimizin merak ettiği sorulara yanıt aranacak. Yangının nedeni açıklandıktan sonra bölgenin ‘cazibe merkezi' olarak yeniden düzenlenmesi yeniden gündeme geldi, cazibe merkezinden kastedilen ne? Marmaray projesi Haydarpaşa Tren Garını ekarte etmek için mi yapıldı? Gar ve çevresinin yaşayan haliyle iyileştirilmesi mi yoksa müze olması mı gerekir? İstanbul'da insanları evsiz bırakacak, yerine plazalar, villa kentler inşa edecek olan Kentsel Dönüşüm projelerine nasıl bakmalıyız? 3. Boğaz Köprüsü Projesi kapsamında su havzaları ve yaban hayatıyla birlikte İstanbul'un Kuzey ormanlarının ve Marmara bölgesindeki tarım alanlarının yok edilmesi ne uğruna ‘göze alınıyor'? gibi sorular konferansta tartışılacak konular arasında yer alıyor. İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde gerçekleşecek konferansın başlama saati 12:30.


Biz İstanbullular sorularımızın yanıtlarını ısrarla aramadıkça, kimsenin gerçekleri açıklayacağı yok. O nedenle, İstanbul'da kentsel dönüşüm namına olup bitenler ne kadar konuşulur ve dillendirilirse, o kadar iyi.

5 Aralık 2010 Pazar

İstanbul'un Kültürünün Şiddetinden Gözlerimiz Yaşarıyor Sahiden

Zincirli


Bugünlerde televizyonda dönmekte olan İstanbul 2010: Avrupa Kültür Başkenti reklamını görmüşsünüzdür. Havadan çekilmiş İstanbul görüntülerinin üzerinde Bono şarkı söylüyor, Mevleviler sema yapıyor, gökdelenlerin parlak camlarından dans performansları yansıyor. En sonunda da henüz çatısı yanmamış Haydarpaşa Garı görüntüsünün üzerinde havai fişekler patlıyor. Sonunda da 'İstanbul hiç bu kadar kültür-sanat dolu bir yıl geçirmemişti' mesajı duyuluyor.


Gerçekten öyle. Düşününce İstanbul kültürel, şehirsel, sanatsal, mimari ve de insani açıdan hiç böyle unutulmaz bir yıl geçirmemişti. Hemen ilk akla gelenlerden üstünkörü bir bilanço çıkarmak bile 2010 yılının bu yaşlı şehir için ne denli mühim bir yıl olduğunu anlamak mümkün. Şöyle ki;


- AKM'nin 20 ayı aşkın süredir kapalı oluşunun en fazla dile getirildiği sene olması nedeniyle 2010 İstanbul için gerçekten unutulmayacak tarihler arasında yerini aldı. Koca şehir küçücük bir opera salonuna kaldı, sahne yetersizliğinden bale prodüksiyonları kısıtlandı, insanlar orada öylece yatan binayı sadece dolmuş durağını tarif ederken kullanır oldu.


- İstanbul'un 'Avrupa Kültür Başkenti' payesini aldığı 2010 yılı, kentsel dönüşümün ve 'gentrification/soylulaştırma' kavramlarının da en çok tartışıldığı yıl oldu. Bu tartışmaların en odağındaki semtlerden biri olan Sulukule'de yaşayanların alelacele olarak sürülmesinin ardından başlatılan inşaatların kazılarının altından Bizans ve Osmanlı künkleri çıktı. Tabi ki hiçbiri sağlam değildi çünkü arkeologlar bölgeye ulaşmadan dozerlerin işe giriştiği iddia edildi. Üstelik, inşaatlar başladığında Koruma Kurulu'ndan izin çıkmamıştı bile.


- Bir sabah uyanıp da, Alkazar Sineması'nın Nike'a satıldığının farkına vardığımızda takvimler bilin bakalım hangi tarihi gösteriyordu? Tabi ki 2010! Alkazar Sineması işletmecileri veda mektuplarında sinemaları birer sanat mekanı değil, eğlence mekanı olarak görüp olağan vergisel yükümlülüklerinin yanı sıra ayrıca bir de eğlence vergisi adıyla ek yükümlülük getiren, sinema salonlarını Amerikan film endüstrisinin popüler, ticari filmlerine mahkum eden merkezi yönetim, Kültür Bakanlığı, Belediye yönetimleri adına bizden özür dileyip daha fazla dayanamadıklarını bildirdiler. İstanbul'un belleğine bir perde de böylece inmiş oldu.


- Emek Sineması'nın demir parmaklıklar ardında, kilitli kapılar ardında bırakılması da bahtsız 2010'un başına patladı! Emek'in de dahil olduğu Cercle d'Orient kompleksinin alışveriş merkezi yapılacağı bilgisi kulaktan kulağa yayıldı. Kompleksin hemen yanı başında heyula gibi yükselen binada kat çıkmalara doyulamadı. İstanbul'un orta yeri sinemayken, tüket, tüket ve daha fazla tüket felsefesiyle alışveriş mabedleriyle bezendi.


- İstanbul, UNESCO Dünya Mirası Listesinden çıkarılma riski ile karşı karşıya kaldı. Dünya Miras Komitesi, İstanbul'un Tehlike Altındaki Dünya Miras Alanı Listesi‘ne alınması konusunu gündeme getirdi. Komite, gerekçe olarak Haliç Metro Geçiş Köprüsü'nü, Boğaziçi Karayolu Tüp Geçişi projesinin çevresel etkisinin değerlendirilmesi, 5366 Numaralı Yenileme Yasası, surlar ve ahşap yapıların uluslarası standartlara uygun restorasyonu, tarihi alanlarla ilgili yönetim planı hazırlanması, bir trafik master planının gerekliliği konularıyla ilgili sorumlulukları öne sürdü. Sonuç olarak; İstanbul'un bu listede kalıp kalmayacağının kararı 2011'de yapılacak toplantıya bırakıldı.


- UNESCO endişelerinde haksız mıydı peki? Daha geçtiğimiz ay Marmaray Projesi'nin Topkapı Sarayı'nın dış surlarını çatlatması bu soruyu yeniden sormamıza neden oldu. Marmaray için gerçekleştirilen tünel çalışmalarının sebep olduğu belirtilen çatlaklar yüzünden Topkapı Sarayı ve o alan içinde bulunan eserlerin taşınması ve müzelerin kapatılması Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hemen öne sürülen ilk çözüm önerisi oldu. 2010 yılında İstanbul'da kapanan ya da kapatılma endişesine giren yapının ve tarihi eserin haddi hesabı olmadı.


- İstanbul'un gayetle içine kapanık mahallesi Tophane, Eylül ayında meydana gelen galerilere saldırı olayıyla kendisini hatırlattı. Olay, beraberinde ilginç bir tartışmayı getirdi. Saldırının yapıldığı galeriler küçük bir bölge üzerinde yer alan sanat kurumlarının Tophane'ye hareket getirdiğini ve 'siz Tophaneli değilsiniz, gidin' bakışını kabullenmediklerini ve bölgede kalacaklarını söylerken, mahalleliler ise semtin yaşam biçimiyle bağdaşmayan davranışlardan yakındı. Tophane olayı; kutuplaşma, ayrışma, soylulaştırma, kentsel dönüşüm kavramlarını yeniden tartışmaya açtı. 2010 yılında İstanbul'un kültür-sanat adına kazanımlarından biri belki de buydu.


- Ve tabi ki Haydarpaşa Garı Yangını. Bugün yedisi çıkan o yangının dumanı hala tüterken, ihmal iddiaları da sökün etti. İlk gün; 'itfaiye geç müdahale etti, yangına neden olan restorasyon kaçaktı, Kadıköy Belediyesi'nin bile haberi yoktu, izolasyonda yanıcı maddeler kullanıldı, resmi tatil olan bir günde tamirat için hangi resmi kurumdan izin alınmıştı' gibi sorular ortaya atıldı. Bir sonraki gün; Belediye Başkanı tadilatı yapan şirkete attı topu. Haydarpaşa Garı'nın çatısında yapılacak onarımın iktidar partisinin eski bir mensubuna ihale edildiği ve bu şirketin de tarihi bir binada restorasyon yapılırken uyulması gereken kurallara uymadığını anlatan haberler yayınlandı. Yapılan tadilatın çatıdan su aktığı için acil onarım yapması adına 6 bin liraya bu firmaya veridiği, firmanın da ev çatısı tamir eder gibi tarihi bir yapının onarımının gerektirdiği hiçbir önlemi almadan ihmal dolu bir iş yaptığı yazılıp çizildi, hala da çiziliyor. Hal böyleyken, İstanbul 2010'un reklam filminin en sonunda Haydarpaşa Garı'nın görselinin kullanılması güvensizlik dolu bir dudak bükmeyle ve eleştirel bakışlarla karşılanıyor.


8 bin yıllık İstanbul, 2010 yılına rağmen hala dayanıyor, dik durmaya çabalıyor. Yüzünü allak bullak eden onca aparkata, sağlı sollu reva görülen kroşelere rağmen.


De... Ne kadar daha dayanır bu yaşlı şehir bu kadar kötülüğe?


İstanbul'un Kültürünün Şiddetinden Gözlerimiz Yaşarıyor Sahiden

Zincirli


Bugünlerde televizyonda dönmekte olan İstanbul 2010: Avrupa Kültür Başkenti reklamını görmüşsünüzdür. Havadan çekilmiş İstanbul görüntülerinin üzerinde Bono şarkı söylüyor, Mevleviler sema yapıyor, gökdelenlerin parlak camlarından dans performansları yansıyor. En sonunda da henüz çatısı yanmamış Haydarpaşa Garı görüntüsünün üzerinde havai fişekler patlıyor. Sonunda da 'İstanbul hiç bu kadar kültür-sanat dolu bir yıl geçirmemişti' mesajı duyuluyor.


Gerçekten öyle. Düşününce İstanbul kültürel, şehirsel, sanatsal, mimari ve de insani açıdan hiç böyle unutulmaz bir yıl geçirmemişti. Hemen ilk akla gelenlerden üstünkörü bir bilanço çıkarmak bile 2010 yılının bu yaşlı şehir için ne denli mühim bir yıl olduğunu anlamak mümkün. Şöyle ki;


- AKM'nin 20 ayı aşkın süredir kapalı oluşunun en fazla dile getirildiği sene olması nedeniyle 2010 İstanbul için gerçekten unutulmayacak tarihler arasında yerini aldı. Koca şehir küçücük bir opera salonuna kaldı, sahne yetersizliğinden bale prodüksiyonları kısıtlandı, insanlar orada öylece yatan binayı sadece dolmuş durağını tarif ederken kullanır oldu.


- İstanbul'un 'Avrupa Kültür Başkenti' payesini aldığı 2010 yılı, kentsel dönüşümün ve 'gentrification/soylulaştırma' kavramlarının da en çok tartışıldığı yıl oldu. Bu tartışmaların en odağındaki semtlerden biri olan Sulukule'de yaşayanların alelacele olarak sürülmesinin ardından başlatılan inşaatların kazılarının altından Bizans ve Osmanlı künkleri çıktı. Tabi ki hiçbiri sağlam değildi çünkü arkeologlar bölgeye ulaşmadan dozerlerin işe giriştiği iddia edildi. Üstelik, inşaatlar başladığında Koruma Kurulu'ndan izin çıkmamıştı bile.


- Bir sabah uyanıp da, Alkazar Sineması'nın Nike'a satıldığının farkına vardığımızda takvimler bilin bakalım hangi tarihi gösteriyordu? Tabi ki 2010! Alkazar Sineması işletmecileri veda mektuplarında sinemaları birer sanat mekanı değil, eğlence mekanı olarak görüp olağan vergisel yükümlülüklerinin yanı sıra ayrıca bir de eğlence vergisi adıyla ek yükümlülük getiren, sinema salonlarını Amerikan film endüstrisinin popüler, ticari filmlerine mahkum eden merkezi yönetim, Kültür Bakanlığı, Belediye yönetimleri adına bizden özür dileyip daha fazla dayanamadıklarını bildirdiler. İstanbul'un belleğine bir perde de böylece inmiş oldu.


- Emek Sineması'nın demir parmaklıklar ardında, kilitli kapılar ardında bırakılması da bahtsız 2010'un başına patladı! Emek'in de dahil olduğu Cercle d'Orient kompleksinin alışveriş merkezi yapılacağı bilgisi kulaktan kulağa yayıldı. Kompleksin hemen yanı başında heyula gibi yükselen binada kat çıkmalara doyulamadı. İstanbul'un orta yeri sinemayken, tüket, tüket ve daha fazla tüket felsefesiyle alışveriş mabedleriyle bezendi.


- İstanbul, UNESCO Dünya Mirası Listesinden çıkarılma riski ile karşı karşıya kaldı. Dünya Miras Komitesi, İstanbul'un Tehlike Altındaki Dünya Miras Alanı Listesi‘ne alınması konusunu gündeme getirdi. Komite, gerekçe olarak Haliç Metro Geçiş Köprüsü'nü, Boğaziçi Karayolu Tüp Geçişi projesinin çevresel etkisinin değerlendirilmesi, 5366 Numaralı Yenileme Yasası, surlar ve ahşap yapıların uluslarası standartlara uygun restorasyonu, tarihi alanlarla ilgili yönetim planı hazırlanması, bir trafik master planının gerekliliği konularıyla ilgili sorumlulukları öne sürdü. Sonuç olarak; İstanbul'un bu listede kalıp kalmayacağının kararı 2011'de yapılacak toplantıya bırakıldı.


- UNESCO endişelerinde haksız mıydı peki? Daha geçtiğimiz ay Marmaray Projesi'nin Topkapı Sarayı'nın dış surlarını çatlatması bu soruyu yeniden sormamıza neden oldu. Marmaray için gerçekleştirilen tünel çalışmalarının sebep olduğu belirtilen çatlaklar yüzünden Topkapı Sarayı ve o alan içinde bulunan eserlerin taşınması ve müzelerin kapatılması Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hemen öne sürülen ilk çözüm önerisi oldu. 2010 yılında İstanbul'da kapanan ya da kapatılma endişesine giren yapının ve tarihi eserin haddi hesabı olmadı.


- İstanbul'un gayetle içine kapanık mahallesi Tophane, Eylül ayında meydana gelen galerilere saldırı olayıyla kendisini hatırlattı. Olay, beraberinde ilginç bir tartışmayı getirdi. Saldırının yapıldığı galeriler küçük bir bölge üzerinde yer alan sanat kurumlarının Tophane'ye hareket getirdiğini ve 'siz Tophaneli değilsiniz, gidin' bakışını kabullenmediklerini ve bölgede kalacaklarını söylerken, mahalleliler ise semtin yaşam biçimiyle bağdaşmayan davranışlardan yakındı. Tophane olayı; kutuplaşma, ayrışma, soylulaştırma, kentsel dönüşüm kavramlarını yeniden tartışmaya açtı. 2010 yılında İstanbul'un kültür-sanat adına kazanımlarından biri belki de buydu.


- Ve tabi ki Haydarpaşa Garı Yangını. Bugün yedisi çıkan o yangının dumanı hala tüterken, ihmal iddiaları da sökün etti. İlk gün; 'itfaiye geç müdahale etti, yangına neden olan restorasyon kaçaktı, Kadıköy Belediyesi'nin bile haberi yoktu, izolasyonda yanıcı maddeler kullanıldı, resmi tatil olan bir günde tamirat için hangi resmi kurumdan izin alınmıştı' gibi sorular ortaya atıldı. Bir sonraki gün; Belediye Başkanı tadilatı yapan şirkete attı topu. Haydarpaşa Garı'nın çatısında yapılacak onarımın iktidar partisinin eski bir mensubuna ihale edildiği ve bu şirketin de tarihi bir binada restorasyon yapılırken uyulması gereken kurallara uymadığını anlatan haberler yayınlandı. Yapılan tadilatın çatıdan su aktığı için acil onarım yapması adına 6 bin liraya bu firmaya veridiği, firmanın da ev çatısı tamir eder gibi tarihi bir yapının onarımının gerektirdiği hiçbir önlemi almadan ihmal dolu bir iş yaptığı yazılıp çizildi, hala da çiziliyor. Hal böyleyken, İstanbul 2010'un reklam filminin en sonunda Haydarpaşa Garı'nın görselinin kullanılması güvensizlik dolu bir dudak bükmeyle ve eleştirel bakışlarla karşılanıyor.


8 bin yıllık İstanbul, 2010 yılına rağmen hala dayanıyor, dik durmaya çabalıyor. Yüzünü allak bullak eden onca aparkata, sağlı sollu reva görülen kroşelere rağmen.


De... Ne kadar daha dayanır bu yaşlı şehir bu kadar kötülüğe?


20 Temmuz 2010 Salı

İstanbul İçin Kaygı Duyanlar Bugün Mimar Sinan Üniversitesi'nde Buluşuyor


İstanbul’un mevcut plansız yapılaşma sürecinde, içinde UNESCO Dünya Miras Listesi kapsamındaki alanlar da dahil olmak üzere, yapısal ve sosyal dokusunun kaybolma tehdidi altında kalmasından kaygılanan İstanbul S.O.S girişimi, dikkatleri bu konuya çekmek için bir imza kampanyası yürütüyor.


Girişim, İstanbul’da özellikle UNESCO Dünya Miras Listesi alanları ile ilgili bugüne dek yapılmış tüm çalışma, dayanışma ve bilgi birikimini bir araya getirecek geniş katılımlı bir oluşumla çalışmalarımızı sürdürmeyi hedefliyor. Bu amaçla konuyla ilgilenen tüm STK'ları ve bireyleri 21 Temmuz Çarşamba günü saat 18:00’da Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Video Konferans Salonu’nda yapılacak 'İstanbul Alarm Veriyor' başlıklı toplantıya davet ediyorlar.


Toplantıya katılmak isteyenler, istanbulsosgirisimi@gmail.com adresinden Hande Akarca ile iletişime geçebilir.


Konuyla ilgili Gazete Sabun'da yayınlanan bir yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz.

İstanbul İçin Kaygı Duyanlar Bugün Mimar Sinan Üniversitesi'nde Buluşuyor


İstanbul’un mevcut plansız yapılaşma sürecinde, içinde UNESCO Dünya Miras Listesi kapsamındaki alanlar da dahil olmak üzere, yapısal ve sosyal dokusunun kaybolma tehdidi altında kalmasından kaygılanan İstanbul S.O.S girişimi, dikkatleri bu konuya çekmek için bir imza kampanyası yürütüyor.


Girişim, İstanbul’da özellikle UNESCO Dünya Miras Listesi alanları ile ilgili bugüne dek yapılmış tüm çalışma, dayanışma ve bilgi birikimini bir araya getirecek geniş katılımlı bir oluşumla çalışmalarımızı sürdürmeyi hedefliyor. Bu amaçla konuyla ilgilenen tüm STK'ları ve bireyleri 21 Temmuz Çarşamba günü saat 18:00’da Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Video Konferans Salonu’nda yapılacak 'İstanbul Alarm Veriyor' başlıklı toplantıya davet ediyorlar.


Toplantıya katılmak isteyenler, istanbulsosgirisimi@gmail.com adresinden Hande Akarca ile iletişime geçebilir.


Konuyla ilgili Gazete Sabun'da yayınlanan bir yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Hayat Ne Tuhaf... Vapursuzluk Filan...

Haliç Tersanesi

Sene 2010. İstanbul "Avrupa Kültür Başkenti" olmuş. 555 yıldan beri yaşamımızda olan Haliç Tersanesi'nde DAAU konserine gidip enfes müzikler dinlemişiz. Başımızın üzerinden uçan kırlangıçlara, martılara bakıp "iyi ki bu şehirde yaşıyoruz" demişiz. DAAU, "Requem For A Dream"i çalarak son noktayı koyduğunda akşam karanlığı çökmüş...


Dilimizde "Haydi Abbas, vakit tamam / Akşam diyordun, işte oldu akşam" dizeleriyle Galata Köprüsü'nde buz gibi biramızı yudumlamışız. Akşam geceye kavuşmuş. Evimize gitmek üzere vapur iskelesine yürümüşüz.



Ne olduysa bundan sonra olmuş. Bir yaz günü, saat 12'yi yeni vurmuşken iskelenin kapı duvar olduğunu görmüşüz. Motor bulamamışız. Tramwaya binmek isterken, 2 dakika önce önümüzden kıvrıla kıvrıla geçenin sonuncu olduğuna hayretle bakmışız. Bir yaz günü için, kendine "kültür başkenti" diyen bir şehir için çok da acayip olmayan bir saatte Karaköy'e yürümüş, burada da inlerin cinlerin çift kale maç yaptığını görmüşüz. Pes edip, bir taksiye atlayarak Beşiktaş'a kendimizi dar atmışız.


Hata bizde. IDO'nun websitesine girip Eminönü'den kalkan son vapurun 21:10'da, Karaköy'den kalkanın 00:00'da olduğunu öğrenmeden evden çıkmışız. Tam 555 yaşında bir tersanesi olan bir canım şehirde deniz yolunun içler acısına söylenmeden nefis bir akşam geçirmişiz. Ayağımız bir aracın çelik tabanına değil, vapurun ahşap tabanına bassın istemişiz. Heyhat! Artık son vapurlar çoktan demir almış limandan da, arkasından mendil sallayanı bile kalmamış.


Yıl 2010'muş. İstanbul, Avrupa'nın Kültür Başkenti olmuş. 555 yaşında bir tersanesi olan şehirde Eminönü'nden, Sirkeci'den en son vapur 9'da, Karaköy'den ise 12'de kalkarmış. Boğaz hattının durumu içler acısıymış. IDO, vapurların azaltılmasıyla ilgili sorulara "ama binen yok" gibi trajikomik bir yanıt verir olmuş. Şehirliye ulaşım hizmeti sunmakla yükümlü olduklarını unutmuş, müşteri yerine koymuşlar. Heralde insanlara 12'den önce evinize gidip, kırın bacağınızı oturun demek istemişler.


Öyle yağma yok değerli yerel ve genel yönetimler. Pek sayın işletmeciler. Siz İstanbul'un güzelim mekanlarını kültürel etkinliklere tahsis ediyorsanız, daha da önemlisi eğer biz bir deniz kentinde yaşıyorsak, siz vapurları bizden alıp korkunç vergiler aldığınız karayoluna mahkum edemezsiniz.


İzin vermiyoruz buna. Vapurlarımızı talep ediyoruz.


Hayat Ne Tuhaf... Vapursuzluk Filan...

Haliç Tersanesi

Sene 2010. İstanbul "Avrupa Kültür Başkenti" olmuş. 555 yıldan beri yaşamımızda olan Haliç Tersanesi'nde DAAU konserine gidip enfes müzikler dinlemişiz. Başımızın üzerinden uçan kırlangıçlara, martılara bakıp "iyi ki bu şehirde yaşıyoruz" demişiz. DAAU, "Requem For A Dream"i çalarak son noktayı koyduğunda akşam karanlığı çökmüş...


Dilimizde "Haydi Abbas, vakit tamam / Akşam diyordun, işte oldu akşam" dizeleriyle Galata Köprüsü'nde buz gibi biramızı yudumlamışız. Akşam geceye kavuşmuş. Evimize gitmek üzere vapur iskelesine yürümüşüz.



Ne olduysa bundan sonra olmuş. Bir yaz günü, saat 12'yi yeni vurmuşken iskelenin kapı duvar olduğunu görmüşüz. Motor bulamamışız. Tramwaya binmek isterken, 2 dakika önce önümüzden kıvrıla kıvrıla geçenin sonuncu olduğuna hayretle bakmışız. Bir yaz günü için, kendine "kültür başkenti" diyen bir şehir için çok da acayip olmayan bir saatte Karaköy'e yürümüş, burada da inlerin cinlerin çift kale maç yaptığını görmüşüz. Pes edip, bir taksiye atlayarak Beşiktaş'a kendimizi dar atmışız.


Hata bizde. IDO'nun websitesine girip Eminönü'den kalkan son vapurun 21:10'da, Karaköy'den kalkanın 00:00'da olduğunu öğrenmeden evden çıkmışız. Tam 555 yaşında bir tersanesi olan bir canım şehirde deniz yolunun içler acısına söylenmeden nefis bir akşam geçirmişiz. Ayağımız bir aracın çelik tabanına değil, vapurun ahşap tabanına bassın istemişiz. Heyhat! Artık son vapurlar çoktan demir almış limandan da, arkasından mendil sallayanı bile kalmamış.


Yıl 2010'muş. İstanbul, Avrupa'nın Kültür Başkenti olmuş. 555 yaşında bir tersanesi olan şehirde Eminönü'nden, Sirkeci'den en son vapur 9'da, Karaköy'den ise 12'de kalkarmış. Boğaz hattının durumu içler acısıymış. IDO, vapurların azaltılmasıyla ilgili sorulara "ama binen yok" gibi trajikomik bir yanıt verir olmuş. Şehirliye ulaşım hizmeti sunmakla yükümlü olduklarını unutmuş, müşteri yerine koymuşlar. Heralde insanlara 12'den önce evinize gidip, kırın bacağınızı oturun demek istemişler.


Öyle yağma yok değerli yerel ve genel yönetimler. Pek sayın işletmeciler. Siz İstanbul'un güzelim mekanlarını kültürel etkinliklere tahsis ediyorsanız, daha da önemlisi eğer biz bir deniz kentinde yaşıyorsak, siz vapurları bizden alıp korkunç vergiler aldığınız karayoluna mahkum edemezsiniz.


İzin vermiyoruz buna. Vapurlarımızı talep ediyoruz.


25 Haziran 2010 Cuma

Dikkat ! Belçikalı anarşistler geliyor !

Hiç bilmediğim, görmediğim diyarlara bakışım o bölgenin, ülkenin hatta şehrin müziğine, müzisyenine göre şekil alıyor ilk etapta. Misal İzlanda'yı hiç görmesem de sırf bir Björk , Sigur Ros , Mum, Amiina peydah edildiği için o topraklarda; asla kötü şeyler kaplamaz zihnimi.. Bir nevi önyargı ama olumlusundan..

Belçika'yı görmeden önce de zihnimde yalnızca DAAU vardı misal. Elbette gittikten sonra lokal bazlı ne kadar enfes müzisyeni barındırdığını gördüm ama DAAU'nun yeri hep bir başka oldu.

DAAU, yani Die Anarchistische Abendunterhaltung (Anarşist Akşam Eğlencesi) dediğime göre anlamışsınızdır ki bu adamların İstanbul'a yolu düşecek. Bu enfes enstrümantal grup 30 Haziran 2010 tarihinde Haliç Tersanesi’nde İstanbullularla buluşacak.

Program, Montreaux Caz, Fusion, Roskilde, Sziget gibi Avrupa’yı kasıp kavuran festivallere çıkan Antwerpli DAAU'nun İstanbul’daki ilk performansı olma özelliğini de taşıyor. Onlar İstanbulluları mest ederken, bendeniz de aynı anda Brüksel'de dostlarımla vakit geçiriyor olacağım. Zamanlama kötü oldu, ama yapacak birşey yok. Ben gidemiyorum bari siz gidin, dinleyin..

2010 Avrupa Kültür Başkentleri ortak projesi Geçici Kentler (Temporary Cities) ile işbirliğiyle ve İDO’nun katkılarıyla istanbul 2010 Avrupa Kütür Başkenti Ajansı Müzik Yönetmenliği tarafından düzenlenecek konserde tersane havuzlarından birine yüzer bir sahne yerleştirilecekmiş. Görülmeye değer.

19.30’da başlayacak konserin en büyük güzelliği ise ücretsiz olması. Kaçıran üzülür!

Gruba ilişkin kısa bilgilendirme isterseniz buyrun:

Adını Herman Hesse’nin Bozkırkurdu (1927) romanından çıkaran grup, 1992 yılında konservatuarda öğrenci oldukları sırada Roel Van Camp, Han Stubbe, Simon Lenski, ve Buni Lenski tarafından kuruldu.

DAAU, kısa sürede, sahne performanslarıyla ve katkıda bulundukları projelerle, dEUS, Moondog Jr., Kiss My Jazz gibi önemli isimlere ev sahipliği yaparak doksanlı yıllarda uluslararası üne kavuşan Antwerp’in en sıra dışı gruplarından biri olarak dikkatleri üzerine çekti.

Yayınlandığı zaman dEUS’u popüler müzik listelerinin tepesine taşıyan SudS & SOdA’ya getirdikleri yorum, grubun Belçika dışında da ünlenmeye başlamasını sağladı. (dEUS üyeleri de yorumu oldukça beğenmiş olacaklar ki, single’ın sadece Amerika’da yayınlanan yeni baskısında şarkının DAAU yorumu da yer alır.)

Yıllar içinde klasik müzik eğitimleriyle birleştirdikleri rock tavrı ile alışageldiğimiz kalıpları fazla dikkate almadan caz’dan dub’a, folk’tan trance’a uzanan bir alanda türler ve disiplinler arasında zorlamadan uzak bir doğallıkta ve rahatlıkta hareket eden grup, Nisan 2010 tarihli son albümleri

“The Shepherd’s Dream”de yeniden kabuk değiştirerek popüler müzik dünyasında görmeyi özlediğimiz özgünlükteki kayıt ve canlı performanslarına Han Stubbe (klarinet), Roel Van Camp (akordeon), Hannes d’Hoine (kontrbas) ve Simon Lenski (çello) ile devam ediyor. http://www.daau.comwww.temporarycityistanbul.org/

Bu adamların kim olduklarını daha iyi anlayabilmek için buraya da tıktık lütfen..

Dikkat ! Belçikalı anarşistler geliyor !

Hiç bilmediğim, görmediğim diyarlara bakışım o bölgenin, ülkenin hatta şehrin müziğine, müzisyenine göre şekil alıyor ilk etapta. Misal İzlanda'yı hiç görmesem de sırf bir Björk , Sigur Ros , Mum, Amiina peydah edildiği için o topraklarda; asla kötü şeyler kaplamaz zihnimi.. Bir nevi önyargı ama olumlusundan..

Belçika'yı görmeden önce de zihnimde yalnızca DAAU vardı misal. Elbette gittikten sonra lokal bazlı ne kadar enfes müzisyeni barındırdığını gördüm ama DAAU'nun yeri hep bir başka oldu.

DAAU, yani Die Anarchistische Abendunterhaltung (Anarşist Akşam Eğlencesi) dediğime göre anlamışsınızdır ki bu adamların İstanbul'a yolu düşecek. Bu enfes enstrümantal grup 30 Haziran 2010 tarihinde Haliç Tersanesi’nde İstanbullularla buluşacak.

Program, Montreaux Caz, Fusion, Roskilde, Sziget gibi Avrupa’yı kasıp kavuran festivallere çıkan Antwerpli DAAU'nun İstanbul’daki ilk performansı olma özelliğini de taşıyor. Onlar İstanbulluları mest ederken, bendeniz de aynı anda Brüksel'de dostlarımla vakit geçiriyor olacağım. Zamanlama kötü oldu, ama yapacak birşey yok. Ben gidemiyorum bari siz gidin, dinleyin..

2010 Avrupa Kültür Başkentleri ortak projesi Geçici Kentler (Temporary Cities) ile işbirliğiyle ve İDO’nun katkılarıyla istanbul 2010 Avrupa Kütür Başkenti Ajansı Müzik Yönetmenliği tarafından düzenlenecek konserde tersane havuzlarından birine yüzer bir sahne yerleştirilecekmiş. Görülmeye değer.

19.30’da başlayacak konserin en büyük güzelliği ise ücretsiz olması. Kaçıran üzülür!

Gruba ilişkin kısa bilgilendirme isterseniz buyrun:

Adını Herman Hesse’nin Bozkırkurdu (1927) romanından çıkaran grup, 1992 yılında konservatuarda öğrenci oldukları sırada Roel Van Camp, Han Stubbe, Simon Lenski, ve Buni Lenski tarafından kuruldu.

DAAU, kısa sürede, sahne performanslarıyla ve katkıda bulundukları projelerle, dEUS, Moondog Jr., Kiss My Jazz gibi önemli isimlere ev sahipliği yaparak doksanlı yıllarda uluslararası üne kavuşan Antwerp’in en sıra dışı gruplarından biri olarak dikkatleri üzerine çekti.

Yayınlandığı zaman dEUS’u popüler müzik listelerinin tepesine taşıyan SudS & SOdA’ya getirdikleri yorum, grubun Belçika dışında da ünlenmeye başlamasını sağladı. (dEUS üyeleri de yorumu oldukça beğenmiş olacaklar ki, single’ın sadece Amerika’da yayınlanan yeni baskısında şarkının DAAU yorumu da yer alır.)

Yıllar içinde klasik müzik eğitimleriyle birleştirdikleri rock tavrı ile alışageldiğimiz kalıpları fazla dikkate almadan caz’dan dub’a, folk’tan trance’a uzanan bir alanda türler ve disiplinler arasında zorlamadan uzak bir doğallıkta ve rahatlıkta hareket eden grup, Nisan 2010 tarihli son albümleri

“The Shepherd’s Dream”de yeniden kabuk değiştirerek popüler müzik dünyasında görmeyi özlediğimiz özgünlükteki kayıt ve canlı performanslarına Han Stubbe (klarinet), Roel Van Camp (akordeon), Hannes d’Hoine (kontrbas) ve Simon Lenski (çello) ile devam ediyor. http://www.daau.comwww.temporarycityistanbul.org/

Bu adamların kim olduklarını daha iyi anlayabilmek için buraya da tıktık lütfen..

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons