alkazar sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alkazar sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2011 Perşembe

9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali Soruyor: Yaşarken Eşit miyiz?


Gazetelerdeki haberleri şöyle bir taradığınızda dahi karşınıza çıkan bu acı gerçekler yetmezmiş gibi, ortalık şimdi de Selçuk Üniversitesi'nde İlahiyat Bölümü Başkanı Orhan Çeker'in dekolte giyinen kadınların tacize uğramasının sürpriz olmayacağını ve tahrikten sonra sonucundan şikayet etmenin makul olmayacağını savunan açıklamasıyla çalkalanıyor. Çalkalanıyor dediysem, lafın gelişi, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen okur yazar kendi arasında söyleniyor, akabinde konu birkaç platformda tartışılacak, belki birkaç köşe yazısı yazılacak ve gündem yine değişecek.

Hâlbuki kadının uğradığı ayrımcılık konusu; ucuz polemiklerle, reyting kaygısı güden yapay tartışmalarla dağıtılamayacak kadar öncelikli ve çabucak unutulamayacak kadar ciddi bir konu.

Aslına bakarsanız, unutmamıza da imkân vermiyorlar zaten. Okuduğumuz, dinlediğimiz, konuştuğumuz, izlediğimiz şeylerin çoğunluğu gizli ya da aleni olarak kadına karşı saldırı var.

Bir otomobil markası reklamında keyiften şarkılar mırıldanan kocasına histerik bir şekilde saldıran kadın prototipi çizilerek haddini aşıyor.

Sevilen, reytingi pek yolunda Ezel adlı dizide İstanbul fahişeye benzetiliyor, orasına burasına “koyuluyor”. Yine aynı dizide “evlenilecek, eğlenilecek kadın” muhabbeti almış başını gidiyor.

Çok satan gazetenin her konuda fikir sahibi yazarı Hıncal Uluç, geçtiğimiz günlerde vefat eden Defne Joy Foster için “testi su yolunda kırılır” diye kalem sallayabiliyor.

Kadınların yalnızca ucuza alışveriş nereden yapılır, 10 günde hızlı kilo nasıl verilir, en iyi ütü nasıl yapılır, en iyi koca nerede bulunur, hangi ot kaynatılırsa kansere iyi gelir, Fernando Hose ile Maria'nın arası Fernando'nun kötü kalpli annesi İzabel tarafından nasıl bozulur, pazardan ucuza gece elbisesi bulmanın yolları nedir gibi konuları merak ettiğini zanneden gündüz kuşağı zırvaları da cabası.

İşin en mide kaldırıcı tarafı ise, bütün bu taklaların reklamverenlerin önüne altı haneli tıklanma rakamlarıyla bol para getiren reyting oranları için atılıyor olması. Bu altı haneli rakamlara yukarıda madde madde sıralanmış acı gerçeklerle ulaşılamayacağından gazeteler fotoğraf galerileriyle, çıplak kadın fotoğraflarıyla ve özel hayata saygısız haberlerle; televizyonlar ise sulu zırtlak programlarla, reality showlarla, pembe dizilerle doluyor.

Bütün bu yalın gerçekler ayan beyan ortada iken, kadınlık hallerine sanat perspektifinden bakan, sorunları çıplak gözle ortaya koyabilen inisiyatiflere gereksinimimiz var. Filmmor, 9 yıldır düzenlediği Kadın Filmleri Festivali ile kadınlarla kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, eylemek ve düşlemek fikrinden yola çıkıyor ve bu seneki festivalde yaşamın her alanına sirayet etmiş eşitsizliklerin cinskırım halini alan ve kadın cinayetlerine varan sonuçlarına kafa yoruyor.

Bu sene gerçekleştirilecek 9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali'nin teması şu sorunun cevabında gizli: 'Ne alınır, ne verilir, ne çalınır, ne kazanılır ama bunların hepsi mümkün sanılır.Dikilemez, biçilemez ama kimi metreyle ölçüp teraziyle tartmaya kalkar. Yasalarda ille de vardır ama fiiliyatta evrile çevrile yok edilir. İdraki ve inşası fizik-biyoloji, fıtrat-yaradılıştan öteye geçmeyi gerektirir.' Acaba nedir, nedir?

Bu sene festival programında Kadınların Sineması, Kadınlardan Ortadoğu, Kendine Ait Bir Cüzdan,
Annelik Meselesi, Cins-iyet-ler bölümlerinde, 25 ülkeden, 88 kadın yönetmenden altmışı aşkın film var.



Festivalin Söyleşiler ve Atölyeler bölümünde ise sinemada cinselliğe dair O İş Anlattığınız Gibi Değil, sinemada sansüre dair Yasaklar ve Yalanlar, Film Okuma, Queer? gibi atölyeler, Kamerun ve Filistin Kadın Filmleri Festivali ile buluşmalar ve elbette yine filmlerin yönetmenleriyle söyleşiler bulunuyor.



Festival 12–20 Mart arasında Cezayir, Fransız Kültür Merkezi ve İstanbul Modern salonlarında gerçekleşecek. İstanbul'da gerçekleştirilecek gösterimlerin ardından; festival yoluna Van Kadın Derneği ortaklığıyla 26–27 Mart’ta Van’da, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği/Merkezi ortaklığıyla 2–3 Nisan’da Antalya’da, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 9–10 Nisan’da Trabzon’da gerçekleşecek gösterimlerle devam edecek.



Festivale dair detaylı bilgi için: www.filmmor.org

9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali Soruyor: Yaşarken Eşit miyiz?


Gazetelerdeki haberleri şöyle bir taradığınızda dahi karşınıza çıkan bu acı gerçekler yetmezmiş gibi, ortalık şimdi de Selçuk Üniversitesi'nde İlahiyat Bölümü Başkanı Orhan Çeker'in dekolte giyinen kadınların tacize uğramasının sürpriz olmayacağını ve tahrikten sonra sonucundan şikayet etmenin makul olmayacağını savunan açıklamasıyla çalkalanıyor. Çalkalanıyor dediysem, lafın gelişi, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen okur yazar kendi arasında söyleniyor, akabinde konu birkaç platformda tartışılacak, belki birkaç köşe yazısı yazılacak ve gündem yine değişecek.

Hâlbuki kadının uğradığı ayrımcılık konusu; ucuz polemiklerle, reyting kaygısı güden yapay tartışmalarla dağıtılamayacak kadar öncelikli ve çabucak unutulamayacak kadar ciddi bir konu.

Aslına bakarsanız, unutmamıza da imkân vermiyorlar zaten. Okuduğumuz, dinlediğimiz, konuştuğumuz, izlediğimiz şeylerin çoğunluğu gizli ya da aleni olarak kadına karşı saldırı var.

Bir otomobil markası reklamında keyiften şarkılar mırıldanan kocasına histerik bir şekilde saldıran kadın prototipi çizilerek haddini aşıyor.

Sevilen, reytingi pek yolunda Ezel adlı dizide İstanbul fahişeye benzetiliyor, orasına burasına “koyuluyor”. Yine aynı dizide “evlenilecek, eğlenilecek kadın” muhabbeti almış başını gidiyor.

Çok satan gazetenin her konuda fikir sahibi yazarı Hıncal Uluç, geçtiğimiz günlerde vefat eden Defne Joy Foster için “testi su yolunda kırılır” diye kalem sallayabiliyor.

Kadınların yalnızca ucuza alışveriş nereden yapılır, 10 günde hızlı kilo nasıl verilir, en iyi ütü nasıl yapılır, en iyi koca nerede bulunur, hangi ot kaynatılırsa kansere iyi gelir, Fernando Hose ile Maria'nın arası Fernando'nun kötü kalpli annesi İzabel tarafından nasıl bozulur, pazardan ucuza gece elbisesi bulmanın yolları nedir gibi konuları merak ettiğini zanneden gündüz kuşağı zırvaları da cabası.

İşin en mide kaldırıcı tarafı ise, bütün bu taklaların reklamverenlerin önüne altı haneli tıklanma rakamlarıyla bol para getiren reyting oranları için atılıyor olması. Bu altı haneli rakamlara yukarıda madde madde sıralanmış acı gerçeklerle ulaşılamayacağından gazeteler fotoğraf galerileriyle, çıplak kadın fotoğraflarıyla ve özel hayata saygısız haberlerle; televizyonlar ise sulu zırtlak programlarla, reality showlarla, pembe dizilerle doluyor.

Bütün bu yalın gerçekler ayan beyan ortada iken, kadınlık hallerine sanat perspektifinden bakan, sorunları çıplak gözle ortaya koyabilen inisiyatiflere gereksinimimiz var. Filmmor, 9 yıldır düzenlediği Kadın Filmleri Festivali ile kadınlarla kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, eylemek ve düşlemek fikrinden yola çıkıyor ve bu seneki festivalde yaşamın her alanına sirayet etmiş eşitsizliklerin cinskırım halini alan ve kadın cinayetlerine varan sonuçlarına kafa yoruyor.

Bu sene gerçekleştirilecek 9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali'nin teması şu sorunun cevabında gizli: 'Ne alınır, ne verilir, ne çalınır, ne kazanılır ama bunların hepsi mümkün sanılır.Dikilemez, biçilemez ama kimi metreyle ölçüp teraziyle tartmaya kalkar. Yasalarda ille de vardır ama fiiliyatta evrile çevrile yok edilir. İdraki ve inşası fizik-biyoloji, fıtrat-yaradılıştan öteye geçmeyi gerektirir.' Acaba nedir, nedir?

Bu sene festival programında Kadınların Sineması, Kadınlardan Ortadoğu, Kendine Ait Bir Cüzdan,
Annelik Meselesi, Cins-iyet-ler bölümlerinde, 25 ülkeden, 88 kadın yönetmenden altmışı aşkın film var.



Festivalin Söyleşiler ve Atölyeler bölümünde ise sinemada cinselliğe dair O İş Anlattığınız Gibi Değil, sinemada sansüre dair Yasaklar ve Yalanlar, Film Okuma, Queer? gibi atölyeler, Kamerun ve Filistin Kadın Filmleri Festivali ile buluşmalar ve elbette yine filmlerin yönetmenleriyle söyleşiler bulunuyor.



Festival 12–20 Mart arasında Cezayir, Fransız Kültür Merkezi ve İstanbul Modern salonlarında gerçekleşecek. İstanbul'da gerçekleştirilecek gösterimlerin ardından; festival yoluna Van Kadın Derneği ortaklığıyla 26–27 Mart’ta Van’da, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği/Merkezi ortaklığıyla 2–3 Nisan’da Antalya’da, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 9–10 Nisan’da Trabzon’da gerçekleşecek gösterimlerle devam edecek.



Festivale dair detaylı bilgi için: www.filmmor.org

9 Nisan 2010 Cuma

Sinemalarına Sahip Çık



Fotoğraf: Gökşen Çalışkan



Bizim mahallenin kıdemli kağıt toplayıcısı, çöp kutularını karıştırırken bir CD çantası bulmuş. Günlük selamlaşmamız esnasında "Abla bak şuna neler atmışlar" deyiverdi. Elindekine baktım, içinde internetten indirilmiş filmlerin CD'leri sıra sıra dizilmiş, belli ki büyük temizlik sırasında da gözden çıkarılmış. "Abla, Godfather bile var. Daha neler neler!" diye sevinçle şakıdı bizimki. Film izlemeyi pek severmiş, izleyecek yeri de varmış. "Hazine buldum sanki abla" diye diye neşeyle uzaklaştı.


Aklıma Muzaffer İzgü'nün Adana'da geçen çocukluğunu anlattığı kitabı ve aynı adla sinemaya uyarlanan "Zıkkımın Kökü" geldi. Akan damdan sızan suya bakıp "Aaa, Tarzan işiyor!" diyen Muzo'nun Adana'nın yazlık sinemalarında şekillenen hayal dünyası nasıl sıcacık bir öyküydü... Sonra bizim hiç yaşayamadığımız, ama anlatılanlardan 1960'lı yılların umut dolu İstanbul'unda idealist sinemacılar yetişmesine ortam sağlayan, özgürlükçü fikirlere kaynaklık eden Sinematek zamanları...


Sonra bugüne bakıyorum. Alkazar Sineması'nı alelacele elden çıkardılar. Emek Sineması'nın kapısı demir parmaklıklar ardında, kilitli. Penceresinde "Yıktırmıyoruz" yazısı. Yeşilçam Sineması, ufak ölçekte Sinematek gibi çalıştığı halde boş koltuklara oynamakta. Moda Sineması Cuma akşamında bile 25 kişilik salona film gösteriyor. Film izlemek, film festivalleri de olmasa, çoktandır alışveriş arası boş zaman aktivitesi muamelesi görüyor. İstanbul Film Festivali, alışveriş merkezi odaklı bir festival olmamak için büyük çaba harcıyor.



Herşeye rağmen, bizim sinema aşığı kağıt toplayıcısının, Emek Sineması'nın camına "Aşkına katkısı olan Emeğine Sahip çık" yazanların yüzü suyu hürmetine İstanbul için hala umut var mı dersiniz? Ne de olsa;

"Puisque même un artichaut a du cœur / Bir enginarın bile kalbi vardır."

Sinemalarına Sahip Çık



Fotoğraf: Gökşen Çalışkan



Bizim mahallenin kıdemli kağıt toplayıcısı, çöp kutularını karıştırırken bir CD çantası bulmuş. Günlük selamlaşmamız esnasında "Abla bak şuna neler atmışlar" deyiverdi. Elindekine baktım, içinde internetten indirilmiş filmlerin CD'leri sıra sıra dizilmiş, belli ki büyük temizlik sırasında da gözden çıkarılmış. "Abla, Godfather bile var. Daha neler neler!" diye sevinçle şakıdı bizimki. Film izlemeyi pek severmiş, izleyecek yeri de varmış. "Hazine buldum sanki abla" diye diye neşeyle uzaklaştı.


Aklıma Muzaffer İzgü'nün Adana'da geçen çocukluğunu anlattığı kitabı ve aynı adla sinemaya uyarlanan "Zıkkımın Kökü" geldi. Akan damdan sızan suya bakıp "Aaa, Tarzan işiyor!" diyen Muzo'nun Adana'nın yazlık sinemalarında şekillenen hayal dünyası nasıl sıcacık bir öyküydü... Sonra bizim hiç yaşayamadığımız, ama anlatılanlardan 1960'lı yılların umut dolu İstanbul'unda idealist sinemacılar yetişmesine ortam sağlayan, özgürlükçü fikirlere kaynaklık eden Sinematek zamanları...


Sonra bugüne bakıyorum. Alkazar Sineması'nı alelacele elden çıkardılar. Emek Sineması'nın kapısı demir parmaklıklar ardında, kilitli. Penceresinde "Yıktırmıyoruz" yazısı. Yeşilçam Sineması, ufak ölçekte Sinematek gibi çalıştığı halde boş koltuklara oynamakta. Moda Sineması Cuma akşamında bile 25 kişilik salona film gösteriyor. Film izlemek, film festivalleri de olmasa, çoktandır alışveriş arası boş zaman aktivitesi muamelesi görüyor. İstanbul Film Festivali, alışveriş merkezi odaklı bir festival olmamak için büyük çaba harcıyor.



Herşeye rağmen, bizim sinema aşığı kağıt toplayıcısının, Emek Sineması'nın camına "Aşkına katkısı olan Emeğine Sahip çık" yazanların yüzü suyu hürmetine İstanbul için hala umut var mı dersiniz? Ne de olsa;

"Puisque même un artichaut a du cœur / Bir enginarın bile kalbi vardır."

24 Şubat 2010 Çarşamba

İstanbul İçinde Ağlak Hayaletlerin Gezdiği Molozkent mi Oluyor?

26 Ağustos'ta Alternatif-İstanbul'da Cumhuriyet Gazetesi'nde okuduğum bir yazıdan söz etmiştim. "Sinema Salonları Zor Durumda” başlıklı haberde bağımsız filmlerin gösterildiği sinemaların yanı sıra, büyük zincirlere bağlı salonların da kapanma tehlikesi altında oduğu belirtiliyordu. O gün benim İstanbul'umu, benim sinemalarımı düşünüp tedirgin olmuştum. Tedirginliğimi de şu cümlelerle aktarmıştım: "Alkazar Sineması bir sinema filmini epi topu 25 kişilik bir salona gösterebiliyorsa, ya da İstanbul’un o çok meşgul insanları film festivallerinde kaçırdıkları filmleri Yeşilçam Sineması’nda izleyebileceklerini bilmiyorlarsa... Bu mekanlar birer birer kapandığında “İstanbul değerlerini kaybediyor, yerine kimbilir neler açılır?” diye ağlaşmak geçici etki yaratan ama fuzuli bir çaba olarak kalacaktır..."



Az önce CNNTürk'te okuduğum bir haber, tedirginliğimi haklı çıkarır nitelikteydi. Haber metninde yazan sözcükler teker teker dağılıp nihayet toplandıklarında kısaca şu berbat cümleyi oluşturdular: "
1923'ten bu yana kısa molaların dışında hep ayakta kalmayı başarmış Tarihi Alkazar Sineması, 1 Mart 2010 tarihinde sonsuza dek veda edecek." Alkazar Sineması'nın işletmecileri, İstanbul için çok ama çok vahim olan bu haberin gerekçesini şu cümlelerle anlatmış: "Alkazar Sineması, çok uzun bir zamandan beri sınırlı sayıdaki izleyicisinin film izlemek için ödediği bilet satış geliri ile yetinmek zorundaydı. Kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması'nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular ama işte buraya kadar..."


"Her türlü zorluğa direnmeye çalıştık" diyor Alkazar'ın işletmecileri. "Biz Alkazar Sineması ile büyüdük", "Bizim için Alkazar Sineması'nın yeri ayrıdır" diyen gençlerle burada tanıştıklarını, onların taleplerini yerine getirmeye, beğenilerini yönlendirmeye, etkilemeye çalıştıklarını ve izleyicilerin "Alkazar sevdası" nedeniyle her türlü olanaksızlığa, zorluğa direnmeye çalıştıklarını söylüyorlar. Arkasından o acı gerçek geliyor: "Ancak ne yazık ki artık maddi ve manevi olarak direnecek gücümüz kalmadı. Alkazar Sineması, çok uzun bir zamandan beri sınırlı sayıdaki izleyicisinin film izlemek için ödediği bilet satış geliri ile yetinmek zorundaydı. Kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması'nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular ama işte buraya kadar..."


"İşte buraya kadar." En tiksindiğim sözcük öbeği. Son zamanlarda beni ben yapan her yerden sıkça duyulur oldu. 26 Ağustos'taki yazımın başlığı "Kaybeder Gibi Oldukarımız" idi. O başlıkta yine kalelerimin düşmeyeceğine dair bir umut kırıntısı vardı. O umut kırıntısı İstanbul'u kaybettiği kültür mekanlarının molozlarında ağlak hayaletlerin gezdiği tuhaf ve terkedilmiş bir beton yığını olarak değil, yılın tüm zamanlarında yaşayan, akıp giden bir şehir olarak görme umudunu taşıyordu.


Bana "fazla iyimsersin" diyenler gene haklı çıktı.

İstanbul İçinde Ağlak Hayaletlerin Gezdiği Molozkent mi Oluyor?

26 Ağustos'ta Alternatif-İstanbul'da Cumhuriyet Gazetesi'nde okuduğum bir yazıdan söz etmiştim. "Sinema Salonları Zor Durumda” başlıklı haberde bağımsız filmlerin gösterildiği sinemaların yanı sıra, büyük zincirlere bağlı salonların da kapanma tehlikesi altında oduğu belirtiliyordu. O gün benim İstanbul'umu, benim sinemalarımı düşünüp tedirgin olmuştum. Tedirginliğimi de şu cümlelerle aktarmıştım: "Alkazar Sineması bir sinema filmini epi topu 25 kişilik bir salona gösterebiliyorsa, ya da İstanbul’un o çok meşgul insanları film festivallerinde kaçırdıkları filmleri Yeşilçam Sineması’nda izleyebileceklerini bilmiyorlarsa... Bu mekanlar birer birer kapandığında “İstanbul değerlerini kaybediyor, yerine kimbilir neler açılır?” diye ağlaşmak geçici etki yaratan ama fuzuli bir çaba olarak kalacaktır..."



Az önce CNNTürk'te okuduğum bir haber, tedirginliğimi haklı çıkarır nitelikteydi. Haber metninde yazan sözcükler teker teker dağılıp nihayet toplandıklarında kısaca şu berbat cümleyi oluşturdular: "
1923'ten bu yana kısa molaların dışında hep ayakta kalmayı başarmış Tarihi Alkazar Sineması, 1 Mart 2010 tarihinde sonsuza dek veda edecek." Alkazar Sineması'nın işletmecileri, İstanbul için çok ama çok vahim olan bu haberin gerekçesini şu cümlelerle anlatmış: "Alkazar Sineması, çok uzun bir zamandan beri sınırlı sayıdaki izleyicisinin film izlemek için ödediği bilet satış geliri ile yetinmek zorundaydı. Kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması'nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular ama işte buraya kadar..."


"Her türlü zorluğa direnmeye çalıştık" diyor Alkazar'ın işletmecileri. "Biz Alkazar Sineması ile büyüdük", "Bizim için Alkazar Sineması'nın yeri ayrıdır" diyen gençlerle burada tanıştıklarını, onların taleplerini yerine getirmeye, beğenilerini yönlendirmeye, etkilemeye çalıştıklarını ve izleyicilerin "Alkazar sevdası" nedeniyle her türlü olanaksızlığa, zorluğa direnmeye çalıştıklarını söylüyorlar. Arkasından o acı gerçek geliyor: "Ancak ne yazık ki artık maddi ve manevi olarak direnecek gücümüz kalmadı. Alkazar Sineması, çok uzun bir zamandan beri sınırlı sayıdaki izleyicisinin film izlemek için ödediği bilet satış geliri ile yetinmek zorundaydı. Kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması'nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular ama işte buraya kadar..."


"İşte buraya kadar." En tiksindiğim sözcük öbeği. Son zamanlarda beni ben yapan her yerden sıkça duyulur oldu. 26 Ağustos'taki yazımın başlığı "Kaybeder Gibi Oldukarımız" idi. O başlıkta yine kalelerimin düşmeyeceğine dair bir umut kırıntısı vardı. O umut kırıntısı İstanbul'u kaybettiği kültür mekanlarının molozlarında ağlak hayaletlerin gezdiği tuhaf ve terkedilmiş bir beton yığını olarak değil, yılın tüm zamanlarında yaşayan, akıp giden bir şehir olarak görme umudunu taşıyordu.


Bana "fazla iyimsersin" diyenler gene haklı çıktı.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons