mekan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mekan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2010 Pazar

Bu Yaşlı Şehirde Bir Başka Sisli Gün Daha...

iskemble3

İstanbul'da plastik sandalyeler değil de, eski sahil ve kır kahvelerindeki gibi tahta iskemble bulmak artık zor. Her yer beyaz ve petrol yeşili, çekince gıcırdayan, hiç müşteri yokken masa üzerine kapatılınca rüzgarda uçuveren o kötü sandalyelerle doldu. Bundan sebep; bir sahil kahvesi beyaz badanalı ve mavi pencereliyse, plastiğe değil, tahta iskemblelere oturulup hasbıhal ediliyorsa, üzerinde uyuklayan bir kedi varsa, çayında karbonat acılığı değil, kendi deminden kaynaklı o güzel burukluk hissediliyorsa ve derin bir 'oh' çekilip günlük gazeteleri kıraat edilebiliyorsa, o sahil kahvesi candır. 'Nerede öylesi?' diyorsanız, kulak verin: Salacak Sahili'nde böyle bir yer var. Hemen yanıbaşında Doğancılar - Üsküdar'a doğru giden yolun tabelası görünüyor. Kapısında ise Su Ürünleri Kooperatifi Lokali yazıyor. Deniz kıyısında minderlere oturup çayına 2,5 tl. bayılınan yerlerle aynı manzarayı, yani Kızkulesi'nden bir kuş uçumu mesafedeki Topkapı Sarayı'nı görüyor. Üstelik, bir 'Merhaba' esirgenmiyor ve çay 1 lira. Uyuklayan kedi, gazete hışırtısı, çayın burukluğu, gelen geçenlerin selam alıp vermesi; kısa bir İstanbul sabahı öyküsü gibi. Gibi değil, öyle.



Öykü demişken, hep merak etmişimdir: 'Neden hangi tür kitapları okursun?' sorusunun yanıtı çoğunlukla romandır? Çetrefilli ve uzun olay örgüsü olan bir şeylerle uğraştığımızı karşımızdakine hissettirmek hoşumuza mı gidiyor acaba? Su gibi akan, dupduru yazılmış öykülerinin; sözgelimi bir Katherine Mansfield ya da Salinger ya da Sait Faik'in okur dimağında 'Rus edebiyatına takıldım' kadar olamamasının, öykünün hakkının verilmeyişinin nedeni ne olabilir?


Iskemble1


Günler delirmiş gibi akıyor. Dokuz günlük o karmaşa sokaklarda kemikler bırakarak geldi geçti. Sisli ve nefes almayı zorlaştıracak kadar kötü kokan bir havaya karışıyor kalabalık. Zor bir gün, zorlaştırılacak bir gün. Denizyolu ulaşımı iptal, dolmuş-otobüs duraklarında metrelerce kuyruk, köprüler şimdiden içine inşaat artığı girmiş lavabo gibi. Bankalar en kalabalık günlerinden birini yaşayacak, devlet dairelerinde sistem çökecek, hastanelerde iniltiler yankılanacak, trafik birbirine girecek, kaotik bir şehir insanından ne bedbahlıklar istiyorsa hepsi olacak. Bilmem ki nasıl başetmeli? Müzikçalarda Midlake dönse, akşamına da Salon IKSV'de Winter Dies şarkısı bir de canlı canlı dinlense? Gün akşama dönüp de kapı karanlığın üzerine kapatılınca bir Fellini filmi izlense? Sadece metrodan metroya okunan kitap bu seferlik kanepede yerini alsa ve bu kitap bir öykü kitabı olsa?


Sis bulutu en azından yarına kadar dağılıp gider mi dersiniz?


Bu Yaşlı Şehirde Bir Başka Sisli Gün Daha...

iskemble3

İstanbul'da plastik sandalyeler değil de, eski sahil ve kır kahvelerindeki gibi tahta iskemble bulmak artık zor. Her yer beyaz ve petrol yeşili, çekince gıcırdayan, hiç müşteri yokken masa üzerine kapatılınca rüzgarda uçuveren o kötü sandalyelerle doldu. Bundan sebep; bir sahil kahvesi beyaz badanalı ve mavi pencereliyse, plastiğe değil, tahta iskemblelere oturulup hasbıhal ediliyorsa, üzerinde uyuklayan bir kedi varsa, çayında karbonat acılığı değil, kendi deminden kaynaklı o güzel burukluk hissediliyorsa ve derin bir 'oh' çekilip günlük gazeteleri kıraat edilebiliyorsa, o sahil kahvesi candır. 'Nerede öylesi?' diyorsanız, kulak verin: Salacak Sahili'nde böyle bir yer var. Hemen yanıbaşında Doğancılar - Üsküdar'a doğru giden yolun tabelası görünüyor. Kapısında ise Su Ürünleri Kooperatifi Lokali yazıyor. Deniz kıyısında minderlere oturup çayına 2,5 tl. bayılınan yerlerle aynı manzarayı, yani Kızkulesi'nden bir kuş uçumu mesafedeki Topkapı Sarayı'nı görüyor. Üstelik, bir 'Merhaba' esirgenmiyor ve çay 1 lira. Uyuklayan kedi, gazete hışırtısı, çayın burukluğu, gelen geçenlerin selam alıp vermesi; kısa bir İstanbul sabahı öyküsü gibi. Gibi değil, öyle.



Öykü demişken, hep merak etmişimdir: 'Neden hangi tür kitapları okursun?' sorusunun yanıtı çoğunlukla romandır? Çetrefilli ve uzun olay örgüsü olan bir şeylerle uğraştığımızı karşımızdakine hissettirmek hoşumuza mı gidiyor acaba? Su gibi akan, dupduru yazılmış öykülerinin; sözgelimi bir Katherine Mansfield ya da Salinger ya da Sait Faik'in okur dimağında 'Rus edebiyatına takıldım' kadar olamamasının, öykünün hakkının verilmeyişinin nedeni ne olabilir?


Iskemble1


Günler delirmiş gibi akıyor. Dokuz günlük o karmaşa sokaklarda kemikler bırakarak geldi geçti. Sisli ve nefes almayı zorlaştıracak kadar kötü kokan bir havaya karışıyor kalabalık. Zor bir gün, zorlaştırılacak bir gün. Denizyolu ulaşımı iptal, dolmuş-otobüs duraklarında metrelerce kuyruk, köprüler şimdiden içine inşaat artığı girmiş lavabo gibi. Bankalar en kalabalık günlerinden birini yaşayacak, devlet dairelerinde sistem çökecek, hastanelerde iniltiler yankılanacak, trafik birbirine girecek, kaotik bir şehir insanından ne bedbahlıklar istiyorsa hepsi olacak. Bilmem ki nasıl başetmeli? Müzikçalarda Midlake dönse, akşamına da Salon IKSV'de Winter Dies şarkısı bir de canlı canlı dinlense? Gün akşama dönüp de kapı karanlığın üzerine kapatılınca bir Fellini filmi izlense? Sadece metrodan metroya okunan kitap bu seferlik kanepede yerini alsa ve bu kitap bir öykü kitabı olsa?


Sis bulutu en azından yarına kadar dağılıp gider mi dersiniz?


3 Kasım 2010 Çarşamba

Kasım'da Keşif Başkadır




Linda'yla spora başladık. Temel birkaç egzersiz hareketiyle, yoga hareketleri yapıyor, Salacak Sahili'nde önce 'güneşi selamlayıp', sonra yürüyoruz. Hoş, selamlayacağımız güneş çoğunlukla bulutların arkasında oluyor ve görünmüyor ama niyetimiz iyi. Bizimle birlikte balıkçıl kuşları da kanatlarını açıp güneşi selamlıyorlar; yani aslında kanatlarını kurutuyorlar.

Spor marifetiyle konserlerden sonra neden sağ ayağımın çok ağrıdığını farkettim: dansederken, ya da öylece dururken dahi en çok yük bindirdiğim uzvum sağ ayağımmış meğer. Kendisine artık daha iyi davranacağım.


Haftasonu Gökşen ve Meriç'le Sirkeci'den başlayıp, Zeyrek'te biter gibi yapıp, aslında başlangıç noktasından biraz daha ötede, Karaköy'de biten bir rota çizdik kendimize. Süleymaniye'de caminin karşısındaki Kanaat Lokantası'nda kuru fasüye, pilav ve turşu yemeden geçmedik ki, eğer bu lokantada daha önce yemek yemediyseniz bir an önce yapılacaklar listenize alın derim.


Salı akşamı Tania'yla Üsküdar Selimiye'de Bir Tat Lokantası'nı keşfettik, cevizli pancar mezesinin tarifini şef garsondan beyhude istedik, ıspanak kökü ve haydariden dayanamayıp ikişer tabak yedik ve toplam 80 lira hesap ödedik. Yeri; Selimiye Kışlası Caddesi, No: 57. Kışlanın yanı başında, sevimli bir meyhane-lokanta, uzun yoldan geldiğinize değecek mezeleri ve yemekleri var.


Baktım, gün içinde yapacaklarım birbirine karışıyor, dahası gideceğim yerleri ve etkinlikleri birbirine karıştırıyorum, Google Takvim marifetiyle hepsini kayıt altına almaya başladım.


Susan Millervari bir dikkat edilecek günler hanesi eklemek gerekirse; ayın 4'ünden sonra yeni tatlar sunan yeni lokantalar keşfedilebilir, 5 Kasım'da Health konserinde dansın dibine vurulmalı, 6'sında biraz zor da olsa Refresh The Venue'deki Belinda Carlise, Babylon'daki Seu Jorge & Almaz ve Salon İKSV'deki Gevende konserleri arasında denge tutturulacak, 8'i faturalar dolayısıyla cepten çıkacak paraya dikkat, 10 Kasım'da Lou Rhodes'in güzel sesi geç de olsa duyulacak, 24 Kasım'da Stacey Kent'in Salon İKSV'de olacağı unutulmamalı, 26'sında tebrikler kabul edilecek, 27'sinde pek konuşulmayacak.


Unutmadan; takvimin 19 hanesi az önce gelen konser haberiyle doldu: Ciguli Babylon'da. Bilen bilir, ben Ciguli'nin samimi müziğini takdir edenlerdenim ve o gece elbetteki oradayım.


Fotoğraflar için Alternatif-İstanbul'un güzel fotomuhabirleri iş başında, baştaki fotoğraf Linda'dan, diğer ikisi Gökşen'den.

Kasım'da Keşif Başkadır




Linda'yla spora başladık. Temel birkaç egzersiz hareketiyle, yoga hareketleri yapıyor, Salacak Sahili'nde önce 'güneşi selamlayıp', sonra yürüyoruz. Hoş, selamlayacağımız güneş çoğunlukla bulutların arkasında oluyor ve görünmüyor ama niyetimiz iyi. Bizimle birlikte balıkçıl kuşları da kanatlarını açıp güneşi selamlıyorlar; yani aslında kanatlarını kurutuyorlar.

Spor marifetiyle konserlerden sonra neden sağ ayağımın çok ağrıdığını farkettim: dansederken, ya da öylece dururken dahi en çok yük bindirdiğim uzvum sağ ayağımmış meğer. Kendisine artık daha iyi davranacağım.


Haftasonu Gökşen ve Meriç'le Sirkeci'den başlayıp, Zeyrek'te biter gibi yapıp, aslında başlangıç noktasından biraz daha ötede, Karaköy'de biten bir rota çizdik kendimize. Süleymaniye'de caminin karşısındaki Kanaat Lokantası'nda kuru fasüye, pilav ve turşu yemeden geçmedik ki, eğer bu lokantada daha önce yemek yemediyseniz bir an önce yapılacaklar listenize alın derim.


Salı akşamı Tania'yla Üsküdar Selimiye'de Bir Tat Lokantası'nı keşfettik, cevizli pancar mezesinin tarifini şef garsondan beyhude istedik, ıspanak kökü ve haydariden dayanamayıp ikişer tabak yedik ve toplam 80 lira hesap ödedik. Yeri; Selimiye Kışlası Caddesi, No: 57. Kışlanın yanı başında, sevimli bir meyhane-lokanta, uzun yoldan geldiğinize değecek mezeleri ve yemekleri var.


Baktım, gün içinde yapacaklarım birbirine karışıyor, dahası gideceğim yerleri ve etkinlikleri birbirine karıştırıyorum, Google Takvim marifetiyle hepsini kayıt altına almaya başladım.


Susan Millervari bir dikkat edilecek günler hanesi eklemek gerekirse; ayın 4'ünden sonra yeni tatlar sunan yeni lokantalar keşfedilebilir, 5 Kasım'da Health konserinde dansın dibine vurulmalı, 6'sında biraz zor da olsa Refresh The Venue'deki Belinda Carlise, Babylon'daki Seu Jorge & Almaz ve Salon İKSV'deki Gevende konserleri arasında denge tutturulacak, 8'i faturalar dolayısıyla cepten çıkacak paraya dikkat, 10 Kasım'da Lou Rhodes'in güzel sesi geç de olsa duyulacak, 24 Kasım'da Stacey Kent'in Salon İKSV'de olacağı unutulmamalı, 26'sında tebrikler kabul edilecek, 27'sinde pek konuşulmayacak.


Unutmadan; takvimin 19 hanesi az önce gelen konser haberiyle doldu: Ciguli Babylon'da. Bilen bilir, ben Ciguli'nin samimi müziğini takdir edenlerdenim ve o gece elbetteki oradayım.


Fotoğraflar için Alternatif-İstanbul'un güzel fotomuhabirleri iş başında, baştaki fotoğraf Linda'dan, diğer ikisi Gökşen'den.

16 Ekim 2010 Cumartesi

İstanbul'da En İyi Soruları

Kapı


Dün benim İstanbul ile ilgili soru günümdü. En iyi tost nerede yenir? Üzerinden yağ damlamayan, efendime söyleyeyim, yumurta kokmayan kruvasan hangi pastanede bulunur? Türkiye dışına hediye gidecek kadar özgün bir art print ya da poster nereden alınır? Bu ve bunun gibi sorular peşpeşe geldi. Ben de açtım Twitter sayfamı, bir bir aklımdakileri sordum. Fikir teatisi babında. İstanbul'un en iyi tostunu yapan yerlerden biri, Galata Kulesi'nin altındaki çay bahçesiymiş. Halep Pasajı'ndaki Liman'a gidersem güzel posterler bulabilirmişim. Kruvasan konusu biraz netametliymiş. Kimisi Komşu Fırın demiş ki, bence çok yağlı ve hayır, kruvasan o olamaz. Divan dediler, ki hiç tatmadım bir bakmak lazım. Akmerkez'in içindeki Macro Center öneriler arasında, hangi pastaneden temin ettiklerini sormalı. Sizce bu soruların cevapları ne?

Bugün Cumartesi ya, benim bir film izleme (ki daha izlemedim, tercihim Max and Mary olacak, Gazete Sabun yazımı yetiştirme (ki yetiştirdim aferin bana, işte burada) ve henüz bilmediğim başka bir şeyler yapma günüm ki, bütün bunlar için bahanem hazır: Dışarı çıkamayacak kadar yorgunum ve sanırım gribe doğru giden bir kırgınlığım var.


Ama siz, bu akşam Ghetto'daki Ayhan Sicimoğlu konserinde dansetmek için şimdiden ısınabilir, Mavi Ay dizisinde Bruce Villis'in kırmızı kalpli baksırını anımsıyorsanız, soluğu Babylon'daki Oldies But Goldies gecesinde alabilirsiniz. Daha başka şeyler de var muhakkak ama zencefil çayım soğumasın.


Dip Sos. Şimdi rejiden uyardılar. Ayhan Sicimoğlu konseri için davetiye veriyormuşuz. ezgi@alternatif-istanbul.net adresine e-posta atan ilk ikiye. Duyurulur.



İstanbul'da En İyi Soruları

Kapı


Dün benim İstanbul ile ilgili soru günümdü. En iyi tost nerede yenir? Üzerinden yağ damlamayan, efendime söyleyeyim, yumurta kokmayan kruvasan hangi pastanede bulunur? Türkiye dışına hediye gidecek kadar özgün bir art print ya da poster nereden alınır? Bu ve bunun gibi sorular peşpeşe geldi. Ben de açtım Twitter sayfamı, bir bir aklımdakileri sordum. Fikir teatisi babında. İstanbul'un en iyi tostunu yapan yerlerden biri, Galata Kulesi'nin altındaki çay bahçesiymiş. Halep Pasajı'ndaki Liman'a gidersem güzel posterler bulabilirmişim. Kruvasan konusu biraz netametliymiş. Kimisi Komşu Fırın demiş ki, bence çok yağlı ve hayır, kruvasan o olamaz. Divan dediler, ki hiç tatmadım bir bakmak lazım. Akmerkez'in içindeki Macro Center öneriler arasında, hangi pastaneden temin ettiklerini sormalı. Sizce bu soruların cevapları ne?

Bugün Cumartesi ya, benim bir film izleme (ki daha izlemedim, tercihim Max and Mary olacak, Gazete Sabun yazımı yetiştirme (ki yetiştirdim aferin bana, işte burada) ve henüz bilmediğim başka bir şeyler yapma günüm ki, bütün bunlar için bahanem hazır: Dışarı çıkamayacak kadar yorgunum ve sanırım gribe doğru giden bir kırgınlığım var.


Ama siz, bu akşam Ghetto'daki Ayhan Sicimoğlu konserinde dansetmek için şimdiden ısınabilir, Mavi Ay dizisinde Bruce Villis'in kırmızı kalpli baksırını anımsıyorsanız, soluğu Babylon'daki Oldies But Goldies gecesinde alabilirsiniz. Daha başka şeyler de var muhakkak ama zencefil çayım soğumasın.


Dip Sos. Şimdi rejiden uyardılar. Ayhan Sicimoğlu konseri için davetiye veriyormuşuz. ezgi@alternatif-istanbul.net adresine e-posta atan ilk ikiye. Duyurulur.



3 Ekim 2010 Pazar

Şehirden Tasarım Geçti


Designweek 2010 aklımızda;


  • Laurent Ney'in her şehirde, özellikle çok kötü tasarlanmış binalar ve ucubik köprülerle silüeti katledilen İstanbul gibi bir şehirde görmek isteyeceğimiz güzellikteki köprü tasarımlarıyla,




  • Her daim çalışkanlıkları ve yaratıcılıklarına hayran kaldığımız Japonların standındaki minimalist ama kullanışlı obje örnekleriyle,




  • Başarılı Türk tasarım ofislerinden biri olan Demirden'in ilhamını doğadan alan 'Illio' markasındaki mobilya, cam ve porselen objelerle (Demirden ile ilgili aklımızda kalan başka komik şeyler de olmuş olabilir, ama bunu kendimize sakladık),


  • Üniversiteler bölümünde yer alan ve 'henüz yaratıcılığımı yitirmedim, üstelik ünlü tasarımcılarda görülebilen o 'küçük dağları ben yarattım' diyen ego bende henüz yok' diye bağıran öğrenci işleriyle,


  • Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü'nün aslında tasarım eğitimi almamış, fakat içlerinden geldiği gibi çeşitli objeler tasarlayan üyeleriyle,



  • Eski Galata Köprüsü'nün sürekli olarak hissettirdiği 7 şiddetinde deprem hissiyatıyla (öyle ki Pazar gecesi hissettiğim dört dörtlük depremde bile ilk düşüncemin 'herhalde tüm gün sallandıktan sonra oturduğum yerde de devam ediyorum' olmasına sebep oldu bu hissiyat) kalacak. Öncelikle.

Sonrasında ise, içlerinde konserve kutusu içindeki bilye gibi sarsıla sarsıla yolculuk ettiğimiz kırmızı Man otobüslerin hala bünyemden atamadığım baş dönmesiyle, çizmeleri Kasım'dan önce çıkarmayı reddeden bana bile bu inadımı bıraktıran Boğaz ayazıyla, uzun zamandan beri yediğim en nefis kakaolu ve üzümlü kekle (kenara yazın; Altınsaray Unlu Mamülleri, Fahri Korutürk Cad. No:26 Eyüp adresi üretimidir kek, tadın pişman olmazsınız. Hem kim demiş leziz şeyler herkesin pek meraklı olduğu ve bazen kasıntılığıyla insanı boğan o yerlerden çıkar diye, mahallenizdeki pastaneye daha yakından bakın!), biz nanemollalar tir tir titrerken beyaz donlarıyla kendilerini Haliç'in sularına bırakan Boğaz çocuklarıyla, Cumartesi gecesi Babylon'da durduğumuz yerde bize film çektirip üzerine de 'şu karede şimdi çalanı kullanırdım' dedirtecek kadar şahane bir performans sergileyen Calibro 35 ile hatırlayacağım geçirdiğimiz bu bir haftayı.


Fotoğraf; Desingweek websitesinden.


Şimdi biraz şehir dedikodusu;


- Filmekimi biletleri Cumartesi günü satışa çıktı. Gökşen görmüş, gişelerin önünde metrelerce kuyruk oluşmuş. İnternetten bilet alanlar ise sinema salonlarının en güzel koltuklarının şimdiden tükendiğini söylüyorlar. İyi haber mi verdim, kötü haber mi, kararını siz verin.

- Gözde Şarküteri. Kadıköy'ün en iyi mezecisiymiş. Dün konserve mezelerle çakma çilingir sofrası kurmuşken neden bizim buralarda bir Galata Şarküteri, bir Şütte yahut bir Tuşba yok diye söylendim. Twitter'dan yanıt gecikmedi: 'Ayıp sana, Gözde en kral mezeciye rahmet okutur!' dediler. Kabahatimi bildim, dizimi kırıp oturdum. Sen elin alemin Avrupa Yakası'ndaki mezecileri bil, ama kendi evinin yakınını tanıma. Pes, dedim kendime, pes Ezgi.

- Galata Şarküteri bir tane ama hala. Yeri kalbimizde sağlam. Hani Tünel civarından nasıl vazgeçemiyorsak, buradan da öyle vazgeçemeyiz. Müjde! Artık Pazartesi günleri de açıklar.


- Şehirde yeni adet civardaki tekel bayilerden birer ikişer bira alıp Tünel Meydanı'nda açık havada ateşin etrafında toplaşmak. Atilla İlhan 'İstanbul Ağrısı' şiirindeki gibi çılgınca bir aşkla değil belki bu toplanmalar, ama Tünel'de 'yaşam' var dedirtiyor; 'ulan bunu sen de bilirsin istanbul / kaç kere yazdım kimbilir / kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken / 1949 eylül'ünde birader mirc ve ben / sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık / sana taptık ulan / unuttun mu / sana taptık...'


- Üsküdar Belediyesi sağolsun, hayatımızı renksiz bulmuş olacak ki, evimizin önünü metrelerce kazmış. Geceleri etrafını şeritle çevirdiklerinden olay yerine CSI ambiyansı hakim. Eve girerken uzun atlama yaptığımızdan bedenimiz, evde Müfettiş Gadget icatları düşündüğümüzden de zihnimiz çalışıyor. Bir de çevreye verdikleri rahatsızlıktan dolayı özür filan dilemişler, ne demek canım. Severiz biz sabahın köründe matkap sesiyle, gecenin köründe uzun atlama.


Bitti yazı. Hep böyle uzun yazmam, kıymetini bilin.




Şehirden Tasarım Geçti


Designweek 2010 aklımızda;


  • Laurent Ney'in her şehirde, özellikle çok kötü tasarlanmış binalar ve ucubik köprülerle silüeti katledilen İstanbul gibi bir şehirde görmek isteyeceğimiz güzellikteki köprü tasarımlarıyla,




  • Her daim çalışkanlıkları ve yaratıcılıklarına hayran kaldığımız Japonların standındaki minimalist ama kullanışlı obje örnekleriyle,




  • Başarılı Türk tasarım ofislerinden biri olan Demirden'in ilhamını doğadan alan 'Illio' markasındaki mobilya, cam ve porselen objelerle (Demirden ile ilgili aklımızda kalan başka komik şeyler de olmuş olabilir, ama bunu kendimize sakladık),


  • Üniversiteler bölümünde yer alan ve 'henüz yaratıcılığımı yitirmedim, üstelik ünlü tasarımcılarda görülebilen o 'küçük dağları ben yarattım' diyen ego bende henüz yok' diye bağıran öğrenci işleriyle,


  • Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü'nün aslında tasarım eğitimi almamış, fakat içlerinden geldiği gibi çeşitli objeler tasarlayan üyeleriyle,



  • Eski Galata Köprüsü'nün sürekli olarak hissettirdiği 7 şiddetinde deprem hissiyatıyla (öyle ki Pazar gecesi hissettiğim dört dörtlük depremde bile ilk düşüncemin 'herhalde tüm gün sallandıktan sonra oturduğum yerde de devam ediyorum' olmasına sebep oldu bu hissiyat) kalacak. Öncelikle.

Sonrasında ise, içlerinde konserve kutusu içindeki bilye gibi sarsıla sarsıla yolculuk ettiğimiz kırmızı Man otobüslerin hala bünyemden atamadığım baş dönmesiyle, çizmeleri Kasım'dan önce çıkarmayı reddeden bana bile bu inadımı bıraktıran Boğaz ayazıyla, uzun zamandan beri yediğim en nefis kakaolu ve üzümlü kekle (kenara yazın; Altınsaray Unlu Mamülleri, Fahri Korutürk Cad. No:26 Eyüp adresi üretimidir kek, tadın pişman olmazsınız. Hem kim demiş leziz şeyler herkesin pek meraklı olduğu ve bazen kasıntılığıyla insanı boğan o yerlerden çıkar diye, mahallenizdeki pastaneye daha yakından bakın!), biz nanemollalar tir tir titrerken beyaz donlarıyla kendilerini Haliç'in sularına bırakan Boğaz çocuklarıyla, Cumartesi gecesi Babylon'da durduğumuz yerde bize film çektirip üzerine de 'şu karede şimdi çalanı kullanırdım' dedirtecek kadar şahane bir performans sergileyen Calibro 35 ile hatırlayacağım geçirdiğimiz bu bir haftayı.


Fotoğraf; Desingweek websitesinden.


Şimdi biraz şehir dedikodusu;


- Filmekimi biletleri Cumartesi günü satışa çıktı. Gökşen görmüş, gişelerin önünde metrelerce kuyruk oluşmuş. İnternetten bilet alanlar ise sinema salonlarının en güzel koltuklarının şimdiden tükendiğini söylüyorlar. İyi haber mi verdim, kötü haber mi, kararını siz verin.

- Gözde Şarküteri. Kadıköy'ün en iyi mezecisiymiş. Dün konserve mezelerle çakma çilingir sofrası kurmuşken neden bizim buralarda bir Galata Şarküteri, bir Şütte yahut bir Tuşba yok diye söylendim. Twitter'dan yanıt gecikmedi: 'Ayıp sana, Gözde en kral mezeciye rahmet okutur!' dediler. Kabahatimi bildim, dizimi kırıp oturdum. Sen elin alemin Avrupa Yakası'ndaki mezecileri bil, ama kendi evinin yakınını tanıma. Pes, dedim kendime, pes Ezgi.

- Galata Şarküteri bir tane ama hala. Yeri kalbimizde sağlam. Hani Tünel civarından nasıl vazgeçemiyorsak, buradan da öyle vazgeçemeyiz. Müjde! Artık Pazartesi günleri de açıklar.


- Şehirde yeni adet civardaki tekel bayilerden birer ikişer bira alıp Tünel Meydanı'nda açık havada ateşin etrafında toplaşmak. Atilla İlhan 'İstanbul Ağrısı' şiirindeki gibi çılgınca bir aşkla değil belki bu toplanmalar, ama Tünel'de 'yaşam' var dedirtiyor; 'ulan bunu sen de bilirsin istanbul / kaç kere yazdım kimbilir / kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken / 1949 eylül'ünde birader mirc ve ben / sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık / sana taptık ulan / unuttun mu / sana taptık...'


- Üsküdar Belediyesi sağolsun, hayatımızı renksiz bulmuş olacak ki, evimizin önünü metrelerce kazmış. Geceleri etrafını şeritle çevirdiklerinden olay yerine CSI ambiyansı hakim. Eve girerken uzun atlama yaptığımızdan bedenimiz, evde Müfettiş Gadget icatları düşündüğümüzden de zihnimiz çalışıyor. Bir de çevreye verdikleri rahatsızlıktan dolayı özür filan dilemişler, ne demek canım. Severiz biz sabahın köründe matkap sesiyle, gecenin köründe uzun atlama.


Bitti yazı. Hep böyle uzun yazmam, kıymetini bilin.




7 Ağustos 2010 Cumartesi

Casette Butik'te Istanbul Dresses 2010 Koleksiyonu




Dün genel internet gezintimi yaparken Casette Butik'in Facebook'taki sayfasında yer alan fotoğraflar dikkatimi çekti. 'Istanbul Dresses' adı verilen başlık altında eski İstanbul'a ait pulların ve fotoğrafların basıldığı birbirinden güzel elbiseler yer alıyordu.




Tasarımcısını merak edip internette bir araştırma daha yaptım. Karşılaştığım websitesinde Istanbul Dresses, İstanbul imajlarını, metinlerini, havasını, suyunu kullanan bir giyim kuşam hareketi olarak tanımlanıyor.



Tasarımlar, Cassette Butik'in yanı sıra, IKSV Tasarım, Buka ve Bodrum'daki Casa Dell'Arte'de satılıyormuş.




Casette Butik, 'fiyatların neden bu denli yüksek olduğu' yönündeki soruya elbiselerde kullanılan baskıların zorlukla bulunan kartpostallardan ve fotoğraflardan alındığını belirtmiş.



Fiyatlar hakkındaki katıldığım yorumu bir kenara bırakırsam, uzun süredir beni bu denli heyecanlandıran ve beğendiğim bir giyim-kuşam yaratımı olmamıştı. Istanbul Dresses tasarımları bu bakımdan bile ilgiyi hakediyor.



Istanbul Dresses'in websitesindeki çantalar ise oldukça hoşuma gitti. Tasarımlarla ait daha fazla fotoğraf olsa hayır diyemem doğrusu. Özellikle daha fazla elbise ve çanta görmek isterim.



Dip Sos: Fotoğraflar Casette Butik'in Facebook sayfasından alındı.




Casette Butik Adres; Bağdat cad. Ay apt. No:372/C Şaşkınbakkal

Casette Butik'te Istanbul Dresses 2010 Koleksiyonu




Dün genel internet gezintimi yaparken Casette Butik'in Facebook'taki sayfasında yer alan fotoğraflar dikkatimi çekti. 'Istanbul Dresses' adı verilen başlık altında eski İstanbul'a ait pulların ve fotoğrafların basıldığı birbirinden güzel elbiseler yer alıyordu.




Tasarımcısını merak edip internette bir araştırma daha yaptım. Karşılaştığım websitesinde Istanbul Dresses, İstanbul imajlarını, metinlerini, havasını, suyunu kullanan bir giyim kuşam hareketi olarak tanımlanıyor.



Tasarımlar, Cassette Butik'in yanı sıra, IKSV Tasarım, Buka ve Bodrum'daki Casa Dell'Arte'de satılıyormuş.




Casette Butik, 'fiyatların neden bu denli yüksek olduğu' yönündeki soruya elbiselerde kullanılan baskıların zorlukla bulunan kartpostallardan ve fotoğraflardan alındığını belirtmiş.



Fiyatlar hakkındaki katıldığım yorumu bir kenara bırakırsam, uzun süredir beni bu denli heyecanlandıran ve beğendiğim bir giyim-kuşam yaratımı olmamıştı. Istanbul Dresses tasarımları bu bakımdan bile ilgiyi hakediyor.



Istanbul Dresses'in websitesindeki çantalar ise oldukça hoşuma gitti. Tasarımlarla ait daha fazla fotoğraf olsa hayır diyemem doğrusu. Özellikle daha fazla elbise ve çanta görmek isterim.



Dip Sos: Fotoğraflar Casette Butik'in Facebook sayfasından alındı.




Casette Butik Adres; Bağdat cad. Ay apt. No:372/C Şaşkınbakkal

20 Haziran 2010 Pazar

Kadim Anadolu'ya Çağdaş Müze Mağazaları

Lisede okuduğum 4 sene boyunca canım ne zaman sıkılsa, yahut okulu kıracak yer arasam kendimi Sultanahmet - Beyazıt arasında bulurdum. Zaten çocukluğum da Cağaloğlu yokuşlarında, parklarında geçti. Tarihi yarımadanın kişisel belleğimde önemi bu nedenlerle büyüktür. Bundandır ki, dolaştığım yerlere çoğu insanın yaptığı üzere turistlik yer olarak bakmaktan öteye geçerim. Asırlar önceki hallerini, buralarda yaşayanları, onların öykülerini merak ederim. İstanbul'un 8 bin, 5 bin, 3 bin önceki halini gözümün önüne getirmeye çabalarım. Reeankarnasyon'a temkinli yaklaşan biriyim, ama İstanbul'un hangi kadim sakininin günümüzdeki yansıması olduğumu merak ederim.


İstanbul Archeological Museumİstanbul Archeological MuseumAya İrini , İstanbul


Jorge Luis Borges'in eşi Maria Kodama ile yaptığı seyahatleri kendi söz ve imgeleriyle birleştirdiği Atlas adlı kitabında İstanbul hakkında şunları yazıyor; "Üç günde Türkiye'yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Runik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almanca'yı andıran hoş bir dil. Buralarda bir çok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek; Ben Bizans imparatorunun onur kıtasını oluşturmuş olan ve Hastings'te olup bitenlerden sonra İngiltere'den kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye'ye yeniden gelmeliyiz."




Son Marmaray kazılarıyla tarihi 8 bin yıldan da eskiye giden İstanbul'da Sultanahmet Meydan'ında dolanan turistlere bakıyorum. Borges gibi birilerini, medeniyetleri arıyorlar mı diye düşünüyorum. Çünkü rotaları çok bilindik; Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camii, Obelisk, Yılanlı Sütun, Yerebatan Sarnıcı ve Topkapı Sarayı. Çoğu, tur operatörlerinin tur programlarının dışına çıkmıyor bile. Çoğu güncellenmemiş rehber kitapları eşliğinde, tur rehberlerinin verdiği bilgiyle yetinerek "İstanbul'a gittim, gördüm, gezdim" denilebilir mi? Dün Topkapı Sarayı'nda Bilkent Kültür Girişimi'nin düzenlediği sohbet toplantısında katılımcılar olarak bu soruya ve başkalarına yanıt aradık. Ortak görüş, İstanbul'un basmakalıp bilgilerden ve bakış açılarından kurtarılarak gezginci ve araştırmacı bir ruhla yeniden ele alınmasıydı.


Bilkent Kültür Girişimi, Türkiye'de yer alan müze ve ören yerlerinin ulusal ve uluslararası ölçekte tanıtımına katkıda bulunmayı amaçlayan bir dizi projeyi hayata geçiriyor. Bunlardan biri, Türkiye genelinde müze ve ören yerleri’ne gelen ziyaretçilerle kültürel iletişimin güçlendirilmesi amacıyla müzenin markasını taşıyan ve Türkiye’nin kültürel değerlerini yansıtan tasarımlara yer verilen müze mağazaları hizmete açmak. Proje hakkında bilgi veren Bilintur CEO'su Orhan Hallik, hedeflerini 8 yıl içerisinde 55 müze ve ören yerinde toplam 95 müze mağazası açmak olarak açıklıyor.


Bu mağazalarda satışa sunulacak ürünlerin el işi sanatçıları ve tasarımcılar tarafından yaratılacağının ve elden geldikçe ülkenin kültür geçmişini büyük ölçüde yansıtılmaya çalışılacağının altının çizilmesi, benim en çok hoşuma giden husus oldu. Daha da güzeli, basmakalıp rehberlerin, kültürle hiçbir alakası olmayan ürünlerin ve kalitesizliğin bu mağazaların kapısından giremeyecek olması. Ziyaretçilere sunulacak ürünlerin kimin tarafından tasarlandığı, hangi medeniyetlerden etkilenerek tasarlandığı giibi bilgiler ürünlerle birlikte paylaşılacak. Bunun en güzel yanı, kaynağı ve geldiği yer belli olmayan turistik hediyelik eşyaların değil, gezdiğiniz müzeden ya da ören yerinden esinlenmiş özel bir parçanın hayatınıza katılacak olması. Haliyle, geleneksel el sanatlarıyla uğraşanlara ve tasarımcılara gelir sağlayacak bir oluşum daha hayata geçmiş oluyor.

Bilkent Kültür Girişimi, bu müze mağazalarını ürün satışı yapılan yerler olmaktan ziyade ufuk açıcı kültürel noktalar haline gelmesini önemsiyor. Bu iyi niyetli düşünce, altı dikkatle doldurulması gereken bir konu. Müzelerdeki tarihi eserlerin replikaları, heykeller, ikonalar, özenle hazırlanmış tarihi figürler, seramik kaplar, gündelik kullanıma uygun takılar ve mücevherler hem geçmişi daha iyi anlamamıza katkıda bulunacak, hem de gündelik yaşamımızın birer parçası olacak. Müze mağazalarında bilgileri güncellenmiş rehber kitapların yanı sıra, kültür-sanata dair yayınlara ve değişik yazarların eserlerine yer verilecek. Eserlerine yer verilecek yazarların özenle seçileceğini düşünmekle birlikte, Yaşar Kemal, Sait Faik, Nazım Hikmet gibi yazarların kitaplarının Türkçe ve yabancı dillere çevrilmiş baskılarını görmeyi arzu ettiğimi belirtmek istiyorum.

Güzel ve ufuk açıcı bir sohbetin ardından diğer katılımcılarla Topkapı Sarayı Müze Mağazası'nı bir fincan Türk kahvesi eşliğinde gezdik. Kahvenin tadı hala damağımdayken, Orhan Hallik'in müze mağazalarında satılacak geleneksel Türk kahvesi ile ilgili verdiği bilgileri paylaşmazsam olmaz. Hallik bu kahvelerin çok kaliteli çekirdeklerden öğütüldüğünü belirtiyor. Kahveden bir yudum aldığınızda şu zamana dek içtiğiniz kahvelerin kalitesinden şüpheye düşüyorsunuz. Kendim de bir Türk kahvesi müdavimi olduğumdan rahatlıkla söyleyebilirim ki, İstanbul'da rahiyası son derece yerinde bir yandan çarklı tatmak için seçeneklerinizden birisi de Topkapı Sarayı'ndaki Müze Mağazası'nın içindeki Müze'nin Kahvesi olsun.


Bilkent Kültür Girişimi'nin Müze Mağazaları projesinin önemli bir katkısını daha aktarmak gerek. Girişimin websitesine girdiğinizde Müzeler başlıklı bir bölüm olduğunu görüyorsunuz. Bu bölümde, müze ve ören yerleri ile ilgili temel bilgilerin yanı sıra, iletişim bilgilerine de yer veriliyor. Pek çok müze ve ören yerinin kendine ait bir websitesi olmadığı düşünülürse, bu bölümün ulaşılabilirlik konusunun çözümüne katkıda bulunacağını söylemek mümkün.


Topkapı Sarayı Müze Mağazası ile birlikte İstanbul'da Ayasofya Müzesi Mağazası ve Büyük Saray Mozaikleri Müzesi Mağazası ziyaretçilerini bekliyor. Mağazayı dolaşırken ağırlığını hissettiğimiz Bizans ve Osmanlı etkileriyle birlikte, İstanbul'un 8 bin yıllık tarihine olabildiğince yer verilmesini umut ve hayal ettiğim Müze Mağazaları'nın İstanbul Modern'in son derece başarılı bulduğum müze mağaza anlayışını sürdüreceğine inanıyorum. Tabi bu temennim tüm Türkiye geneli için de geçerli.


Fotoğraflar; Gökşen Çalışkan, Ezgi Aktaş ve Bilkent Kültür Girişimi websitesi.

Kadim Anadolu'ya Çağdaş Müze Mağazaları

Lisede okuduğum 4 sene boyunca canım ne zaman sıkılsa, yahut okulu kıracak yer arasam kendimi Sultanahmet - Beyazıt arasında bulurdum. Zaten çocukluğum da Cağaloğlu yokuşlarında, parklarında geçti. Tarihi yarımadanın kişisel belleğimde önemi bu nedenlerle büyüktür. Bundandır ki, dolaştığım yerlere çoğu insanın yaptığı üzere turistlik yer olarak bakmaktan öteye geçerim. Asırlar önceki hallerini, buralarda yaşayanları, onların öykülerini merak ederim. İstanbul'un 8 bin, 5 bin, 3 bin önceki halini gözümün önüne getirmeye çabalarım. Reeankarnasyon'a temkinli yaklaşan biriyim, ama İstanbul'un hangi kadim sakininin günümüzdeki yansıması olduğumu merak ederim.


İstanbul Archeological Museumİstanbul Archeological MuseumAya İrini , İstanbul


Jorge Luis Borges'in eşi Maria Kodama ile yaptığı seyahatleri kendi söz ve imgeleriyle birleştirdiği Atlas adlı kitabında İstanbul hakkında şunları yazıyor; "Üç günde Türkiye'yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Runik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almanca'yı andıran hoş bir dil. Buralarda bir çok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek; Ben Bizans imparatorunun onur kıtasını oluşturmuş olan ve Hastings'te olup bitenlerden sonra İngiltere'den kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye'ye yeniden gelmeliyiz."




Son Marmaray kazılarıyla tarihi 8 bin yıldan da eskiye giden İstanbul'da Sultanahmet Meydan'ında dolanan turistlere bakıyorum. Borges gibi birilerini, medeniyetleri arıyorlar mı diye düşünüyorum. Çünkü rotaları çok bilindik; Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camii, Obelisk, Yılanlı Sütun, Yerebatan Sarnıcı ve Topkapı Sarayı. Çoğu, tur operatörlerinin tur programlarının dışına çıkmıyor bile. Çoğu güncellenmemiş rehber kitapları eşliğinde, tur rehberlerinin verdiği bilgiyle yetinerek "İstanbul'a gittim, gördüm, gezdim" denilebilir mi? Dün Topkapı Sarayı'nda Bilkent Kültür Girişimi'nin düzenlediği sohbet toplantısında katılımcılar olarak bu soruya ve başkalarına yanıt aradık. Ortak görüş, İstanbul'un basmakalıp bilgilerden ve bakış açılarından kurtarılarak gezginci ve araştırmacı bir ruhla yeniden ele alınmasıydı.


Bilkent Kültür Girişimi, Türkiye'de yer alan müze ve ören yerlerinin ulusal ve uluslararası ölçekte tanıtımına katkıda bulunmayı amaçlayan bir dizi projeyi hayata geçiriyor. Bunlardan biri, Türkiye genelinde müze ve ören yerleri’ne gelen ziyaretçilerle kültürel iletişimin güçlendirilmesi amacıyla müzenin markasını taşıyan ve Türkiye’nin kültürel değerlerini yansıtan tasarımlara yer verilen müze mağazaları hizmete açmak. Proje hakkında bilgi veren Bilintur CEO'su Orhan Hallik, hedeflerini 8 yıl içerisinde 55 müze ve ören yerinde toplam 95 müze mağazası açmak olarak açıklıyor.


Bu mağazalarda satışa sunulacak ürünlerin el işi sanatçıları ve tasarımcılar tarafından yaratılacağının ve elden geldikçe ülkenin kültür geçmişini büyük ölçüde yansıtılmaya çalışılacağının altının çizilmesi, benim en çok hoşuma giden husus oldu. Daha da güzeli, basmakalıp rehberlerin, kültürle hiçbir alakası olmayan ürünlerin ve kalitesizliğin bu mağazaların kapısından giremeyecek olması. Ziyaretçilere sunulacak ürünlerin kimin tarafından tasarlandığı, hangi medeniyetlerden etkilenerek tasarlandığı giibi bilgiler ürünlerle birlikte paylaşılacak. Bunun en güzel yanı, kaynağı ve geldiği yer belli olmayan turistik hediyelik eşyaların değil, gezdiğiniz müzeden ya da ören yerinden esinlenmiş özel bir parçanın hayatınıza katılacak olması. Haliyle, geleneksel el sanatlarıyla uğraşanlara ve tasarımcılara gelir sağlayacak bir oluşum daha hayata geçmiş oluyor.

Bilkent Kültür Girişimi, bu müze mağazalarını ürün satışı yapılan yerler olmaktan ziyade ufuk açıcı kültürel noktalar haline gelmesini önemsiyor. Bu iyi niyetli düşünce, altı dikkatle doldurulması gereken bir konu. Müzelerdeki tarihi eserlerin replikaları, heykeller, ikonalar, özenle hazırlanmış tarihi figürler, seramik kaplar, gündelik kullanıma uygun takılar ve mücevherler hem geçmişi daha iyi anlamamıza katkıda bulunacak, hem de gündelik yaşamımızın birer parçası olacak. Müze mağazalarında bilgileri güncellenmiş rehber kitapların yanı sıra, kültür-sanata dair yayınlara ve değişik yazarların eserlerine yer verilecek. Eserlerine yer verilecek yazarların özenle seçileceğini düşünmekle birlikte, Yaşar Kemal, Sait Faik, Nazım Hikmet gibi yazarların kitaplarının Türkçe ve yabancı dillere çevrilmiş baskılarını görmeyi arzu ettiğimi belirtmek istiyorum.

Güzel ve ufuk açıcı bir sohbetin ardından diğer katılımcılarla Topkapı Sarayı Müze Mağazası'nı bir fincan Türk kahvesi eşliğinde gezdik. Kahvenin tadı hala damağımdayken, Orhan Hallik'in müze mağazalarında satılacak geleneksel Türk kahvesi ile ilgili verdiği bilgileri paylaşmazsam olmaz. Hallik bu kahvelerin çok kaliteli çekirdeklerden öğütüldüğünü belirtiyor. Kahveden bir yudum aldığınızda şu zamana dek içtiğiniz kahvelerin kalitesinden şüpheye düşüyorsunuz. Kendim de bir Türk kahvesi müdavimi olduğumdan rahatlıkla söyleyebilirim ki, İstanbul'da rahiyası son derece yerinde bir yandan çarklı tatmak için seçeneklerinizden birisi de Topkapı Sarayı'ndaki Müze Mağazası'nın içindeki Müze'nin Kahvesi olsun.


Bilkent Kültür Girişimi'nin Müze Mağazaları projesinin önemli bir katkısını daha aktarmak gerek. Girişimin websitesine girdiğinizde Müzeler başlıklı bir bölüm olduğunu görüyorsunuz. Bu bölümde, müze ve ören yerleri ile ilgili temel bilgilerin yanı sıra, iletişim bilgilerine de yer veriliyor. Pek çok müze ve ören yerinin kendine ait bir websitesi olmadığı düşünülürse, bu bölümün ulaşılabilirlik konusunun çözümüne katkıda bulunacağını söylemek mümkün.


Topkapı Sarayı Müze Mağazası ile birlikte İstanbul'da Ayasofya Müzesi Mağazası ve Büyük Saray Mozaikleri Müzesi Mağazası ziyaretçilerini bekliyor. Mağazayı dolaşırken ağırlığını hissettiğimiz Bizans ve Osmanlı etkileriyle birlikte, İstanbul'un 8 bin yıllık tarihine olabildiğince yer verilmesini umut ve hayal ettiğim Müze Mağazaları'nın İstanbul Modern'in son derece başarılı bulduğum müze mağaza anlayışını sürdüreceğine inanıyorum. Tabi bu temennim tüm Türkiye geneli için de geçerli.


Fotoğraflar; Gökşen Çalışkan, Ezgi Aktaş ve Bilkent Kültür Girişimi websitesi.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons