Sivil İnsiyatif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sivil İnsiyatif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2011 Cuma

İstanbul'un Orta Yeri Bahçe



Yeryüzü Derneği, İstanbul'da kendi kent bahçesini kurmak isteyenlere yardımcı olmak amacıyla yeni bir proje başlatıyor. Küçük de olsa bir bahçe ya da teras sahibi olan İstanbullular, projeye gönüllü destek sağlayan köylülerin bağışladığı fideleri ekerek kendi sebzelerini yetiştirebilecekler. Proje kapsamında Mayıs'a kadar bilgilendirme toplantıları gerçekleştirilerek bahçe oluşturmak isteyenlere teknik bilgi desteği sağlanacak. Mayıs ayında dikimi yapılan fidelerden ilk hasat ise Temmuz ayında elde edilecek. Geçtiğimiz günlerde başlayan projeyi yaratıcılarından Ceyda Falay ile konuştuk...




Kent Bahçeleri - 'Kendin yetiştir, kendin pişir' adını verdiğiniz bu proje hangi ihtiyaçtan doğdu? Proje neyi amaçlıyor?


Kent Bahçeleri Projesi’ni doğuran temel faktörlerden en önemlisi nüfusumuzun dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi kentsel alanlarda hızla yoğunlaşarak sağlıklı gıda ihtiyacının belirgin şekilde artış göstermesinden doğdu. Projenin temel amacı kentimizin taze gıda ihtiyacının kent içerisinde karşılanmasına destek olmak ve ürettiği ürünü tüketmek isteyen ilgili kişilere ulaşmak.

Dünyada ve Türkiye'de kent bahçeciliği ne durumda?

Konu ile ilgili dünya örneklerine göz atacak olursak; Kanada'nın Montreal kentinde 11 bin kişi geçen yıl onlarca ton meyve-sebze üretti. Küba'nın başkenti 2,2 milyonluk Havana'da, şehirlilerin tükettiği besin maddelerinin % 80'i kent bahçelerinde üretilmiş. Çin'in en büyük şehri Şanghay'da 2,500 kilometrekarelik alan yine kent bahçesi. Moskova'da yaşayanların üçte ikisinin kent bahçesi var.

Neden endüstriyel tarım değil de, organik ve sürdürülebilir tarım?

Ekolojik dengeyi koruyarak toprağı kimyasal maddeler ve suni gübrelerle kirletmediği için organik tarım.


Kent Bahçeleri projesinin süreçleri nasıl ilerleyecek? Projeye başvurmak isteyenler nasıl bir yol izleyebilirler?

Kent Bahçeleri projesine kayıtlarımız devam etmektedir. istanbul'da yaşayan ve bahçesi yada terası olan herkes katılabilir. www.yeryuzudernegi.org sitesinde konu ile ilgili bir başvuru formumuz mevcuttur. Katılımcılarımızın bu formu doldurup devin.bahceci@gmail.com adresine göndermeleri yeterlidir.

Projenin destekçileri kimler?

Bu projede STGM(Sivil Toplum Geliştirme Merkezi) afiş, broşür gibi basılı evraklarımızı destekliyor. Asıl önemli destek, hiç bir karşılık beklemeden bizimle fidelerini paylaşan çiftçi-köylü dostlarımızdan geliyor.


Proje kapsamında kent bahçelerinde kullanılacak tohum ve fideler nerelerden temin edilecek?

Projede mayıs ayı ortasından itibaren dağıtılacak fideler bu projeye destek olan gönüllü köylü dostlarımızdan temin edilecek.

Projenin temiz ve adil gıda tüketimine ne gibi katkıları olacağını öngörüyorsunuz? Dağıtılacak fide ya da tohumların GDO, sağlığa zararlı zirai ilaçlar gibi etmenlerden arınmış, güvenilir malzemeler olmasını göz önünde bulunduracak mısınız?


Özellikle kentlerde yaşayan dar gelirlilerin gelirlerinin % 20 ile % 40'ı beslenmek için harcanırken, kent bahçeleri sayesinde aile bütçelerine önemli bir katkı sağlanmasını hedefliyoruz. Fidelerimiz, yerli tohumlardan elde edilen fideler olacağından GDO'lu tohumlar projemizde yer almayacaktır.


Kent Bahçeleri projesinin şehirlilerin yaşam kalitesine ne gibi katkıları olacağını düşünüyorsunuz?


Evsel atıklardan üretilecek kompostun doğal gübre olarak kullanımı şehirdeki kirlilik oranının azaltılmasında yardımcı oluyor. Yine şehirlerde oluşturulan her yeşil alan yağmur miktarının artmasına ve barajlardaki su miktarının yükselmesine neden oluyor. Yeşil alanların artışıyla oksijen miktarı da artarak şehrin havasının temizlenmesine katkı sağlayacak.



Şehirleşmeden kaynaklı kirlilik sorunlarının hadsafhada yaşandığı büyükşehirlerin durumunun kent bahçelerinde ekilecek ürünlerin seçiminde etkisi var mı? Özellikle hangi ürünlerin ekilmesini teşvik edecek ya da önereceksiniz?


Kirlilik önemli bir sorun. Burada açıklanması gereken bir nokta var, biz bu bahçelerde hiç bir kimyasal kullanmayacağız ve toprağı-havayı-suyu kirletmeyeceğiz. Ekilmesini planladığımız ürünler tek yıllık sebzeler ve yeşillikler.



Projenin tüm süreçleri tamamlandığında ne gibi faydalar elde etmiş olmayı umuyorsunuz?

Öncelikle şehir merkezlerinde üretilen sebze meyve miktarının artışının ekonomik bir fayda yaratmasını, bu sebep şehir dışından gelen gıda miktarında azalışa yol açacağından (nakliye, depolama vs.) ülke kaynaklarının ekonomik ve verimli kullanılmasında doğaya saygılı bir adım olacağını düşünüyoruz. Konuya sosyal faydalar açısından baktığımızda ise çocuklarımızın ve gençlerimizin sofralarımıza giren sebzelerin büyüme ve gelişme süreçlerini görmeleri ve çevreye saygılı birer birey olmalarını diliyoruz. Aynı semtte yaşayan ve şehirleşme süreciyle birbirinden uzaklaşmış hemşehrilerin kent bahçeleri projesiyle ortak bir amaç için birbirleriyle tanışmalarını ve bu projenin komşuluk ilişkilerini geliştirme ve sosyalleşme açısından bir fırsat olarak görülmesini istiyoruz.

İstanbul'un Orta Yeri Bahçe



Yeryüzü Derneği, İstanbul'da kendi kent bahçesini kurmak isteyenlere yardımcı olmak amacıyla yeni bir proje başlatıyor. Küçük de olsa bir bahçe ya da teras sahibi olan İstanbullular, projeye gönüllü destek sağlayan köylülerin bağışladığı fideleri ekerek kendi sebzelerini yetiştirebilecekler. Proje kapsamında Mayıs'a kadar bilgilendirme toplantıları gerçekleştirilerek bahçe oluşturmak isteyenlere teknik bilgi desteği sağlanacak. Mayıs ayında dikimi yapılan fidelerden ilk hasat ise Temmuz ayında elde edilecek. Geçtiğimiz günlerde başlayan projeyi yaratıcılarından Ceyda Falay ile konuştuk...




Kent Bahçeleri - 'Kendin yetiştir, kendin pişir' adını verdiğiniz bu proje hangi ihtiyaçtan doğdu? Proje neyi amaçlıyor?


Kent Bahçeleri Projesi’ni doğuran temel faktörlerden en önemlisi nüfusumuzun dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi kentsel alanlarda hızla yoğunlaşarak sağlıklı gıda ihtiyacının belirgin şekilde artış göstermesinden doğdu. Projenin temel amacı kentimizin taze gıda ihtiyacının kent içerisinde karşılanmasına destek olmak ve ürettiği ürünü tüketmek isteyen ilgili kişilere ulaşmak.

Dünyada ve Türkiye'de kent bahçeciliği ne durumda?

Konu ile ilgili dünya örneklerine göz atacak olursak; Kanada'nın Montreal kentinde 11 bin kişi geçen yıl onlarca ton meyve-sebze üretti. Küba'nın başkenti 2,2 milyonluk Havana'da, şehirlilerin tükettiği besin maddelerinin % 80'i kent bahçelerinde üretilmiş. Çin'in en büyük şehri Şanghay'da 2,500 kilometrekarelik alan yine kent bahçesi. Moskova'da yaşayanların üçte ikisinin kent bahçesi var.

Neden endüstriyel tarım değil de, organik ve sürdürülebilir tarım?

Ekolojik dengeyi koruyarak toprağı kimyasal maddeler ve suni gübrelerle kirletmediği için organik tarım.


Kent Bahçeleri projesinin süreçleri nasıl ilerleyecek? Projeye başvurmak isteyenler nasıl bir yol izleyebilirler?

Kent Bahçeleri projesine kayıtlarımız devam etmektedir. istanbul'da yaşayan ve bahçesi yada terası olan herkes katılabilir. www.yeryuzudernegi.org sitesinde konu ile ilgili bir başvuru formumuz mevcuttur. Katılımcılarımızın bu formu doldurup devin.bahceci@gmail.com adresine göndermeleri yeterlidir.

Projenin destekçileri kimler?

Bu projede STGM(Sivil Toplum Geliştirme Merkezi) afiş, broşür gibi basılı evraklarımızı destekliyor. Asıl önemli destek, hiç bir karşılık beklemeden bizimle fidelerini paylaşan çiftçi-köylü dostlarımızdan geliyor.


Proje kapsamında kent bahçelerinde kullanılacak tohum ve fideler nerelerden temin edilecek?

Projede mayıs ayı ortasından itibaren dağıtılacak fideler bu projeye destek olan gönüllü köylü dostlarımızdan temin edilecek.

Projenin temiz ve adil gıda tüketimine ne gibi katkıları olacağını öngörüyorsunuz? Dağıtılacak fide ya da tohumların GDO, sağlığa zararlı zirai ilaçlar gibi etmenlerden arınmış, güvenilir malzemeler olmasını göz önünde bulunduracak mısınız?


Özellikle kentlerde yaşayan dar gelirlilerin gelirlerinin % 20 ile % 40'ı beslenmek için harcanırken, kent bahçeleri sayesinde aile bütçelerine önemli bir katkı sağlanmasını hedefliyoruz. Fidelerimiz, yerli tohumlardan elde edilen fideler olacağından GDO'lu tohumlar projemizde yer almayacaktır.


Kent Bahçeleri projesinin şehirlilerin yaşam kalitesine ne gibi katkıları olacağını düşünüyorsunuz?


Evsel atıklardan üretilecek kompostun doğal gübre olarak kullanımı şehirdeki kirlilik oranının azaltılmasında yardımcı oluyor. Yine şehirlerde oluşturulan her yeşil alan yağmur miktarının artmasına ve barajlardaki su miktarının yükselmesine neden oluyor. Yeşil alanların artışıyla oksijen miktarı da artarak şehrin havasının temizlenmesine katkı sağlayacak.



Şehirleşmeden kaynaklı kirlilik sorunlarının hadsafhada yaşandığı büyükşehirlerin durumunun kent bahçelerinde ekilecek ürünlerin seçiminde etkisi var mı? Özellikle hangi ürünlerin ekilmesini teşvik edecek ya da önereceksiniz?


Kirlilik önemli bir sorun. Burada açıklanması gereken bir nokta var, biz bu bahçelerde hiç bir kimyasal kullanmayacağız ve toprağı-havayı-suyu kirletmeyeceğiz. Ekilmesini planladığımız ürünler tek yıllık sebzeler ve yeşillikler.



Projenin tüm süreçleri tamamlandığında ne gibi faydalar elde etmiş olmayı umuyorsunuz?

Öncelikle şehir merkezlerinde üretilen sebze meyve miktarının artışının ekonomik bir fayda yaratmasını, bu sebep şehir dışından gelen gıda miktarında azalışa yol açacağından (nakliye, depolama vs.) ülke kaynaklarının ekonomik ve verimli kullanılmasında doğaya saygılı bir adım olacağını düşünüyoruz. Konuya sosyal faydalar açısından baktığımızda ise çocuklarımızın ve gençlerimizin sofralarımıza giren sebzelerin büyüme ve gelişme süreçlerini görmeleri ve çevreye saygılı birer birey olmalarını diliyoruz. Aynı semtte yaşayan ve şehirleşme süreciyle birbirinden uzaklaşmış hemşehrilerin kent bahçeleri projesiyle ortak bir amaç için birbirleriyle tanışmalarını ve bu projenin komşuluk ilişkilerini geliştirme ve sosyalleşme açısından bir fırsat olarak görülmesini istiyoruz.

4 Mart 2011 Cuma

'Gazetecilere Özgürlük' Eylemi Yapıldı


Gazetelere göre, bugün Taksim'de 3 bin kişi 'gazetecilere özgürlük' demek için yürümüş.


Eyleme katılanlar Türkiye’deki düşünce özgürlüğünün Amerika'dan ileri olduğu savının bir aldatmacadan ibaret olduğunu yüksek sesle dile getirdiler.

'Gazetecilere Özgürlük' Eylemi Yapıldı


Gazetelere göre, bugün Taksim'de 3 bin kişi 'gazetecilere özgürlük' demek için yürümüş.


Eyleme katılanlar Türkiye’deki düşünce özgürlüğünün Amerika'dan ileri olduğu savının bir aldatmacadan ibaret olduğunu yüksek sesle dile getirdiler.

3 Mart 2011 Perşembe

Gazetecilere Özgürlük Eylemi

Ergenekon Soruşturması kapsamında gözaltına alınan gazetecilere destek olmak için yarın saat 12:00’de Taksim Meydanı'nda 'Gazetecilere Özgürlük Eylemi' düzenleniyor.


Gazetecilere Özgürlük Platformu Dönem Başkanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada,''Gazeteciler üzerindeki baskıların giderek artmasından duyduğumuz endişeler artık tahammül edilemez bir noktaya ulaşmıştır. Halen cezaevlerinde 61 gazeteci, tutuklu ve hükümlü olarak bulunmaktadır. 2009 yılının başından bu yana bir süre tutuklu tutulduktan sonra tahliye edilen ya da gözaltına alındıktan sonra tutuklu olarak yargılaması süren 31 gazeteci daha bulunmaktadır. Ayrıca yargılandıkları davalarda haklarında para ya da hapis cezası verilmiş olmakla birlikte cezanın infazı 5 yıl süreyle ertelenmiş olan ya da mahkeme kararı temyiz edildiği için haklarında verilmiş olan cezalar henüz kesinleşmemiş olan 39 gazeteci daha vardır. Sadece 3 binden fazla gazeteci aleyhine açılmış gizliliğin ihlali ve benzeri davaların devam ediyor olması kaygı vericidir." denildi.


Kaynak

Gazetecilere Özgürlük Eylemi

Ergenekon Soruşturması kapsamında gözaltına alınan gazetecilere destek olmak için yarın saat 12:00’de Taksim Meydanı'nda 'Gazetecilere Özgürlük Eylemi' düzenleniyor.


Gazetecilere Özgürlük Platformu Dönem Başkanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada,''Gazeteciler üzerindeki baskıların giderek artmasından duyduğumuz endişeler artık tahammül edilemez bir noktaya ulaşmıştır. Halen cezaevlerinde 61 gazeteci, tutuklu ve hükümlü olarak bulunmaktadır. 2009 yılının başından bu yana bir süre tutuklu tutulduktan sonra tahliye edilen ya da gözaltına alındıktan sonra tutuklu olarak yargılaması süren 31 gazeteci daha bulunmaktadır. Ayrıca yargılandıkları davalarda haklarında para ya da hapis cezası verilmiş olmakla birlikte cezanın infazı 5 yıl süreyle ertelenmiş olan ya da mahkeme kararı temyiz edildiği için haklarında verilmiş olan cezalar henüz kesinleşmemiş olan 39 gazeteci daha vardır. Sadece 3 binden fazla gazeteci aleyhine açılmış gizliliğin ihlali ve benzeri davaların devam ediyor olması kaygı vericidir." denildi.


Kaynak

22 Şubat 2011 Salı

Anadolu'nun İsyanı

Anadolu'nun İsyanı from Anadoluyu Vermeyecegiz on Vimeo.



Bu filmi mutlaka izleyin. Tüm engellemelere rağmen izleyin. Hani Youtube'a ve sansürlenen başka sitelere ulaşmak için çok uğraşmak gerekmiş, ama kurcalaya kurcalaya başarmıştık ya, aynı çabayı bu film için de gösterin. DNS ayarlarınızı kurcalayın, arkadaşınızın bilgisayarına el koyun, bir şey yapın. Fazla zamanınız yok. Çünkü bu film, Hidroelektrik santrallerin (HES) doğa ve kırsalda yaşayan insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ve HES yatırımlarına karşı verilen mücadeleleri anlatıyor. Anadolu’nun dört bir yanında devam eden HES çalışmalarının yıkıcı etkisine dikkat çekiyor. Birilerinin tıkır tıkır dönen çarkına çomak sokuyor.


Daha fazla her şeyden habersizmişiz gibi kayıtsız kalamayız. Kaybettiğimiz, Anadolu. Kaybettiğimiz, hayatlarımız.



Anadolu'nun İsyanı

Anadolu'nun İsyanı from Anadoluyu Vermeyecegiz on Vimeo.



Bu filmi mutlaka izleyin. Tüm engellemelere rağmen izleyin. Hani Youtube'a ve sansürlenen başka sitelere ulaşmak için çok uğraşmak gerekmiş, ama kurcalaya kurcalaya başarmıştık ya, aynı çabayı bu film için de gösterin. DNS ayarlarınızı kurcalayın, arkadaşınızın bilgisayarına el koyun, bir şey yapın. Fazla zamanınız yok. Çünkü bu film, Hidroelektrik santrallerin (HES) doğa ve kırsalda yaşayan insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ve HES yatırımlarına karşı verilen mücadeleleri anlatıyor. Anadolu’nun dört bir yanında devam eden HES çalışmalarının yıkıcı etkisine dikkat çekiyor. Birilerinin tıkır tıkır dönen çarkına çomak sokuyor.


Daha fazla her şeyden habersizmişiz gibi kayıtsız kalamayız. Kaybettiğimiz, Anadolu. Kaybettiğimiz, hayatlarımız.



14 Şubat 2011 Pazartesi

Yaşatan Sevgi, Ayrımcı Olmayan Medya, Kadın Haklarına Saygılı Toplum: Hepsi Hakkımız ve Alacağız!

Margaret Harrison/Homeworkers


- Kadına yönelik şiddet yüzde 140 oranında arttı.


- Her gün en az üç kadın erkeklerin sevgisi(!) yüzünden ölüyor.


- Gazetelerde köşe yazanların yüzde 90'ı erkek.



-
Öldürülen kadınların azımsanmayacak bir bölümü öldürülmeden önce savcılıklara başvuruyor, hukuki mücadeleye başlıyorlar. Ancak korunamadıkları için malum sondan kurtulamıyorlar.


- Kadın sığınakları hala yetersizin de altında.


- Kadın katillerine haksız tahrik indirimi uygulanmaya devam ediliyor, yeni yasal düzenlemeler, özel önlemler yok.


- Hükümetin kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik bir yasa çalışması yok, var olan yasa yetersiz.


Medyada yer alan haberleri şöyle bir tarayarak dahi elde edebileceğiniz bu bilgiler ve sivil inisiyatiflerin yayınladığı raporlar çarpıcı bir gerçeği önümüze koyuyor: Erkek egemen toplumun sevimsiz dili hayatın her yanına yayılmış ve ne üzücüdür ki, kanıksanmış durumda.


Durum bu denli vahim ve iç karartıcı olunca, bu rüzgarı tersine çevirebilecek her türlü sivil inisiyatif ve her türlü etkinlik içimi umutla dolduruyor. Twitter'da başlayan Defne Devrimi adlı hareket de bunlardan biri. Adını geçtiğimiz günlerdeki vefatından sonra ayrımcı, ötekileştirilmiş ve insanlığa aykırı yorumlarla yıpratılan Defne Joy Foster'dan alan hareket, basındaki ayrımcı, cinsiyetçi, reyting ve tıklanma odaklı, insan haklarını hiçe sayan, hassasiyetlere duyarsız, kişinin ve yakınlarının haklarını ve duygularını önemsemeyen, suçlayıcı ve yargılayıcı dile karşı onurlu bir karşı duruş ve güçlü bir ses niteliğinde.


Bugün devrimler ve değişimler hem sokaktan, hem alternatif medyadan besleniyor ve büyüyor. Eminim ki, cinsiyetçiliğin artık görülemeyecek kadar azaldığı başka bir dünyaya yakışan temiz ve onurlu bir medyaya, kadın haklarına duyarlı bir topluma ulaşacağımız günler yakın.Ortala

Yaşatan Sevgi, Ayrımcı Olmayan Medya, Kadın Haklarına Saygılı Toplum: Hepsi Hakkımız ve Alacağız!

Margaret Harrison/Homeworkers


- Kadına yönelik şiddet yüzde 140 oranında arttı.


- Her gün en az üç kadın erkeklerin sevgisi(!) yüzünden ölüyor.


- Gazetelerde köşe yazanların yüzde 90'ı erkek.



-
Öldürülen kadınların azımsanmayacak bir bölümü öldürülmeden önce savcılıklara başvuruyor, hukuki mücadeleye başlıyorlar. Ancak korunamadıkları için malum sondan kurtulamıyorlar.


- Kadın sığınakları hala yetersizin de altında.


- Kadın katillerine haksız tahrik indirimi uygulanmaya devam ediliyor, yeni yasal düzenlemeler, özel önlemler yok.


- Hükümetin kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik bir yasa çalışması yok, var olan yasa yetersiz.


Medyada yer alan haberleri şöyle bir tarayarak dahi elde edebileceğiniz bu bilgiler ve sivil inisiyatiflerin yayınladığı raporlar çarpıcı bir gerçeği önümüze koyuyor: Erkek egemen toplumun sevimsiz dili hayatın her yanına yayılmış ve ne üzücüdür ki, kanıksanmış durumda.


Durum bu denli vahim ve iç karartıcı olunca, bu rüzgarı tersine çevirebilecek her türlü sivil inisiyatif ve her türlü etkinlik içimi umutla dolduruyor. Twitter'da başlayan Defne Devrimi adlı hareket de bunlardan biri. Adını geçtiğimiz günlerdeki vefatından sonra ayrımcı, ötekileştirilmiş ve insanlığa aykırı yorumlarla yıpratılan Defne Joy Foster'dan alan hareket, basındaki ayrımcı, cinsiyetçi, reyting ve tıklanma odaklı, insan haklarını hiçe sayan, hassasiyetlere duyarsız, kişinin ve yakınlarının haklarını ve duygularını önemsemeyen, suçlayıcı ve yargılayıcı dile karşı onurlu bir karşı duruş ve güçlü bir ses niteliğinde.


Bugün devrimler ve değişimler hem sokaktan, hem alternatif medyadan besleniyor ve büyüyor. Eminim ki, cinsiyetçiliğin artık görülemeyecek kadar azaldığı başka bir dünyaya yakışan temiz ve onurlu bir medyaya, kadın haklarına duyarlı bir topluma ulaşacağımız günler yakın.Ortala

10 Şubat 2011 Perşembe

Şaka Gibi



Nezih Kitapevi'nde Metis'in 2011 ajandasının yasaklanmasının ardından, şimdi de D&R zincirinin Bir+Bir dergisinin satışını durduracağı haberi yayıldı. Bir+Bir konu ile ilgili "Şaka Gibi" başlığıyla bir basın bülteni yayınladı. Aynen aktarıyoruz;


Milan Kundera’nın “Şaka”sında romanın kahramanı sevgilisine tek cümlelik bir kartpostal yazar: “İyimserlik halkın afyonudur.” Ve başına öyle bir çorap örülür ki, Kafka’nın “Dava”sı hafif kalır.


Türkiye şaka gibi davaların ülkesi. Üstelik bunlar ne Kafka’nın ne de Kundera’nın havsalasının alacağı sonuçları olan davalar. Hayat karartan, hatta ölüme götüren davalar. Son bir haftada televizyonların anahaberlerine, gazetelerin birinci sayfalarına konu olanlara bakmak yeterli: Devrimci Karargâh, Hırant Dink, Pınar Selek…


Bir+Bir’in başına gelen bu ummanda bir katre sadece. Ama o katreye bakıp büyük resmi görmek mümkün.


Başbakanın linç girişimlerini haklı gösteren sözlerini hatırlayalım: “Vatandaşın hassasiyeti”. D&R yetkilileri de, Bir+Bir’in satışa sunumunu niye yasakladıklarını sorduğumuzda başbakanı yankıladı: “Vatandaşın hassasiyeti…” Daha geçen hafta Kadıköy’deki Nezih kitabevi de aynı gerekçeyle Metis’in 2011 Ajandası’nı raflarından kaldırdı.


Sıradan faşizmin tipik örnekleri her gün kapı çalıyor. Bu hafta biz de kapısı çalınanlardandık:
“Bir+Bir dergisi ilk sayfasında yer alan ve İstiklal Marşı ile dalga geçer şekilde uygunsuz şiiri sebebiyle müşterilerimizden haklı tepkiler görmektedir. Yayın bütün mağazalarımızda satışa kapatılmıştır. Yayının acilen dergi raf ve teşhirinden kaldırılması…”


1994’ten bugüne sürdürdüğümüz katışıksız bağımsız gazetecilik faaliyetimizin yayınları olan Bir+Bir’in ve selefi Roll’un ve elbette Express dergisinin okurları gayet iyi bilir ki, “İstiklal Marşı ile dalga geçer şekilde uygunsuz şiir” yazmaya niyetlenecek olsaydık dize seçimimiz çok başka olurdu. Bizim yaptığımız küçük bir şakaydı, okurlarımızla aramızda bir şaka. Zaten söz konusu “İstikbal Marşı”nın başında şöyle demiştik: “Çıkar çıkmaz çıkan neşriyat olarak ocak sayısını neşredemedik, telafi mahiyetinde ocaklı bir marş verelim.”


Okurlarımıza Mehmet Akif’in kalıplarıyla yazılmış bir özür mektubuydu –hepsi bu. Dalga da vardı tabii. Kendimizle dalga geçiyorduk ve bu dalgaya en müsait kalıp olarak aklımıza Mehmet Akif’in dizeleri düştü. Ayrıca, okul sıralarından geçmiş herkes bilir ki, İstiklal Marşı’nı tornistan etmek sıradan bir espridir. O sıradan espriyi okurlarımıza küçük bir tebessüm olsun diye yapmıştık. Sonrası tam bir şaka oldu. Ummanı gösteren bir katre.


Ne demişti Kundera’nın kahramanı: “İyimserlik halkın afyonudur.”


Ama yine de, Eduardo Galeano’nun naklettiği Bogota’daki duvar yazısının dediği gibi, “karamsarlığı daha iyi günlere saklayalım”. Ve bu gündelik faşizme pabuç bırakmayalım.



Şaka Gibi



Nezih Kitapevi'nde Metis'in 2011 ajandasının yasaklanmasının ardından, şimdi de D&R zincirinin Bir+Bir dergisinin satışını durduracağı haberi yayıldı. Bir+Bir konu ile ilgili "Şaka Gibi" başlığıyla bir basın bülteni yayınladı. Aynen aktarıyoruz;


Milan Kundera’nın “Şaka”sında romanın kahramanı sevgilisine tek cümlelik bir kartpostal yazar: “İyimserlik halkın afyonudur.” Ve başına öyle bir çorap örülür ki, Kafka’nın “Dava”sı hafif kalır.


Türkiye şaka gibi davaların ülkesi. Üstelik bunlar ne Kafka’nın ne de Kundera’nın havsalasının alacağı sonuçları olan davalar. Hayat karartan, hatta ölüme götüren davalar. Son bir haftada televizyonların anahaberlerine, gazetelerin birinci sayfalarına konu olanlara bakmak yeterli: Devrimci Karargâh, Hırant Dink, Pınar Selek…


Bir+Bir’in başına gelen bu ummanda bir katre sadece. Ama o katreye bakıp büyük resmi görmek mümkün.


Başbakanın linç girişimlerini haklı gösteren sözlerini hatırlayalım: “Vatandaşın hassasiyeti”. D&R yetkilileri de, Bir+Bir’in satışa sunumunu niye yasakladıklarını sorduğumuzda başbakanı yankıladı: “Vatandaşın hassasiyeti…” Daha geçen hafta Kadıköy’deki Nezih kitabevi de aynı gerekçeyle Metis’in 2011 Ajandası’nı raflarından kaldırdı.


Sıradan faşizmin tipik örnekleri her gün kapı çalıyor. Bu hafta biz de kapısı çalınanlardandık:
“Bir+Bir dergisi ilk sayfasında yer alan ve İstiklal Marşı ile dalga geçer şekilde uygunsuz şiiri sebebiyle müşterilerimizden haklı tepkiler görmektedir. Yayın bütün mağazalarımızda satışa kapatılmıştır. Yayının acilen dergi raf ve teşhirinden kaldırılması…”


1994’ten bugüne sürdürdüğümüz katışıksız bağımsız gazetecilik faaliyetimizin yayınları olan Bir+Bir’in ve selefi Roll’un ve elbette Express dergisinin okurları gayet iyi bilir ki, “İstiklal Marşı ile dalga geçer şekilde uygunsuz şiir” yazmaya niyetlenecek olsaydık dize seçimimiz çok başka olurdu. Bizim yaptığımız küçük bir şakaydı, okurlarımızla aramızda bir şaka. Zaten söz konusu “İstikbal Marşı”nın başında şöyle demiştik: “Çıkar çıkmaz çıkan neşriyat olarak ocak sayısını neşredemedik, telafi mahiyetinde ocaklı bir marş verelim.”


Okurlarımıza Mehmet Akif’in kalıplarıyla yazılmış bir özür mektubuydu –hepsi bu. Dalga da vardı tabii. Kendimizle dalga geçiyorduk ve bu dalgaya en müsait kalıp olarak aklımıza Mehmet Akif’in dizeleri düştü. Ayrıca, okul sıralarından geçmiş herkes bilir ki, İstiklal Marşı’nı tornistan etmek sıradan bir espridir. O sıradan espriyi okurlarımıza küçük bir tebessüm olsun diye yapmıştık. Sonrası tam bir şaka oldu. Ummanı gösteren bir katre.


Ne demişti Kundera’nın kahramanı: “İyimserlik halkın afyonudur.”


Ama yine de, Eduardo Galeano’nun naklettiği Bogota’daki duvar yazısının dediği gibi, “karamsarlığı daha iyi günlere saklayalım”. Ve bu gündelik faşizme pabuç bırakmayalım.



3 Şubat 2011 Perşembe

Kültür Sanat Desteksiz Olmaz






Bildiğiniz üzere,
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı, 7.1.2011 tarihli ve 27808 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesiyle hayatımızda yeni bir dönem başladı. Bundan böyle, içki firmalarının sponsor olduğu konser, festival ve etkinliklere 24 yaş altındaki gençlerin alınmayacak olması, alkollü içki firmalarının kendi adlarıyla bu festivallere sponsor olamaması ve spor kulüplerine adını veremeyecek olması gibi düzenlemeleri içeriyor.


Bu yönetmelik, gündelik hayattaki etkilerini göstermeye başladı bile. Babylon, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak, alkollü içecek markalarının destek verdiği etkinlikler için 24 yaş uygulamasını kapıda kimlik kontrolü ile başlatacaklarını açıkladı. Babylon'da 24 yaş altındakilerin giremeyeceği etkinlikler arasında 4 Şubat'taki, Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set, 6-8 Şubat'taki Hindi Zahra, 18 Şubat'taki Pantha Du Prince, 19 Şubat'taki Naim Dilmener ve Sarp Dakni ile 45’likler, 26 Şubat'taki Oldies But Goldies, 18 Mart'taki Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set ve 20-21 Nisan'daki Eddie Palmieri konserleri yer alıyor.


Bu yönetmeliğin kültür, sanat ve eğlence hayatına etkileri bir süredir tartışılıyor. Bu kararın Türkiye'de yeni yeni ivme kazanmaya başlayan uluslararası kültür sanat organizasyonlarına darbe vuracağını savunanlar, "Kültür Sanat Desteksiz Olmaz" başlıklı bir internet sitesi ile seslerini duyurmayı ve tepkileri belgelemeyi amaçlıyorlar.

Kültür Sanat Desteksiz Olmaz






Bildiğiniz üzere,
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı, 7.1.2011 tarihli ve 27808 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesiyle hayatımızda yeni bir dönem başladı. Bundan böyle, içki firmalarının sponsor olduğu konser, festival ve etkinliklere 24 yaş altındaki gençlerin alınmayacak olması, alkollü içki firmalarının kendi adlarıyla bu festivallere sponsor olamaması ve spor kulüplerine adını veremeyecek olması gibi düzenlemeleri içeriyor.


Bu yönetmelik, gündelik hayattaki etkilerini göstermeye başladı bile. Babylon, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak, alkollü içecek markalarının destek verdiği etkinlikler için 24 yaş uygulamasını kapıda kimlik kontrolü ile başlatacaklarını açıkladı. Babylon'da 24 yaş altındakilerin giremeyeceği etkinlikler arasında 4 Şubat'taki, Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set, 6-8 Şubat'taki Hindi Zahra, 18 Şubat'taki Pantha Du Prince, 19 Şubat'taki Naim Dilmener ve Sarp Dakni ile 45’likler, 26 Şubat'taki Oldies But Goldies, 18 Mart'taki Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set ve 20-21 Nisan'daki Eddie Palmieri konserleri yer alıyor.


Bu yönetmeliğin kültür, sanat ve eğlence hayatına etkileri bir süredir tartışılıyor. Bu kararın Türkiye'de yeni yeni ivme kazanmaya başlayan uluslararası kültür sanat organizasyonlarına darbe vuracağını savunanlar, "Kültür Sanat Desteksiz Olmaz" başlıklı bir internet sitesi ile seslerini duyurmayı ve tepkileri belgelemeyi amaçlıyorlar.

18 Ocak 2011 Salı

Kot Kumlama İşçileri ile Dayanışma Konseri



Bildiğiniz üzere, çok değil kısa bir zaman önce gözler kot taşlama işçilerinin çalışma koşullarına ve iş güvenliklerine çevrildi. Çalışma koşullarının tüm zorluğu bir yana, dünyada her yıl milyarlarca adet satılan kotların üretiminin en acı sonucu Silikozis hastalığı. Bu hastalığın belirtilerinin hemen ortaya çıkmaması, 20-30 yıl gibi uzun bir süreci kapsaması sinsiliğini anlatmak için yeterli. Satın alınan kotlar yılların etkisiyle yıpranırken, insanlar da yavaş yavaş ölüyor.


Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi, Bangladeş, Sri Lanka, Moldova, Kırgızistan, Arjantin, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Azerbaycan, Estonya gibi ülkelerde de bu hastalığın sıkça görüldüğünü belirtiyor. Türkiye’de yaklaşık 5 bin kişinin bu hastalıktan etkilendiği belirtiliyor.


Bütün bunları bile bile bir mağazaya girip iç rahatlığıyla kot pantolon alamayız vicdanlı insanlar olarak. Bu, bireysel bir seçim olarak değerli bir karşı duruş olabilir. Ama sağlıksız koşullar yüzünden ölümle burun buruna olan bu insanlar için uzun sürecek bir hak mücadelesi yolculuğu var. Bu uzun sürecek yolculukta morale, desteğe gereksinimleri var. 25 Ocak Salı günü saat 19.00'da Akatlar'da Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde kot kumlama işçileri ile dayanışma amacıyla düzenlenecek olan "Sesimiz Nefesiniz 2" konseri işte bu morali biraz olsun sağlamayı amaçlıyor.


İclal Aydın, Rutkay Aziz, Yavuz Bingöl, Leman Sam, Erdal Erzincan, Yasemin Göksu, Pınar Sağ, Şevval Sam, Olgun Şimşek, İlkay Akkaya, Cristiane Azem, Erkan Can, Aynur Doğan, Erdal Bayrakoğlu, Nilüfer Açıkalın, Mercan Erzincan, Veda İpek, Nevzat Karakış, Kardeş Türküler ve Kot işçileri Korosu, Mısırlı Ahmet-Galata Ritimhanesi, Marsis, Mor ve Ötesi, Sırrı Süreyya Önder, Tolga Sağ, Bayar Şahin, Gülçin Santırcıoğlu, Hüseyin Turan, Şebnem Sönmez, Özlem Taner, Ece Temelkuran, Muharem Temiz, Arto Tunçboyacıyan ve Metin Üstündağ gibi isimler bu konserde işçilere destek verecek isimler arasında.


Konser biletleri Biletix'ten temin edilebilir.


Kot Kumlama İşçileri ile Dayanışma Konseri



Bildiğiniz üzere, çok değil kısa bir zaman önce gözler kot taşlama işçilerinin çalışma koşullarına ve iş güvenliklerine çevrildi. Çalışma koşullarının tüm zorluğu bir yana, dünyada her yıl milyarlarca adet satılan kotların üretiminin en acı sonucu Silikozis hastalığı. Bu hastalığın belirtilerinin hemen ortaya çıkmaması, 20-30 yıl gibi uzun bir süreci kapsaması sinsiliğini anlatmak için yeterli. Satın alınan kotlar yılların etkisiyle yıpranırken, insanlar da yavaş yavaş ölüyor.


Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi, Bangladeş, Sri Lanka, Moldova, Kırgızistan, Arjantin, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Azerbaycan, Estonya gibi ülkelerde de bu hastalığın sıkça görüldüğünü belirtiyor. Türkiye’de yaklaşık 5 bin kişinin bu hastalıktan etkilendiği belirtiliyor.


Bütün bunları bile bile bir mağazaya girip iç rahatlığıyla kot pantolon alamayız vicdanlı insanlar olarak. Bu, bireysel bir seçim olarak değerli bir karşı duruş olabilir. Ama sağlıksız koşullar yüzünden ölümle burun buruna olan bu insanlar için uzun sürecek bir hak mücadelesi yolculuğu var. Bu uzun sürecek yolculukta morale, desteğe gereksinimleri var. 25 Ocak Salı günü saat 19.00'da Akatlar'da Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde kot kumlama işçileri ile dayanışma amacıyla düzenlenecek olan "Sesimiz Nefesiniz 2" konseri işte bu morali biraz olsun sağlamayı amaçlıyor.


İclal Aydın, Rutkay Aziz, Yavuz Bingöl, Leman Sam, Erdal Erzincan, Yasemin Göksu, Pınar Sağ, Şevval Sam, Olgun Şimşek, İlkay Akkaya, Cristiane Azem, Erkan Can, Aynur Doğan, Erdal Bayrakoğlu, Nilüfer Açıkalın, Mercan Erzincan, Veda İpek, Nevzat Karakış, Kardeş Türküler ve Kot işçileri Korosu, Mısırlı Ahmet-Galata Ritimhanesi, Marsis, Mor ve Ötesi, Sırrı Süreyya Önder, Tolga Sağ, Bayar Şahin, Gülçin Santırcıoğlu, Hüseyin Turan, Şebnem Sönmez, Özlem Taner, Ece Temelkuran, Muharem Temiz, Arto Tunçboyacıyan ve Metin Üstündağ gibi isimler bu konserde işçilere destek verecek isimler arasında.


Konser biletleri Biletix'ten temin edilebilir.


23 Aralık 2010 Perşembe

"Anneyiz Biz" Ama İnsan mıyız Acaba?




Dün gece e-posta kutuma bir ileti düştü. İleti, anneyiz.biz adlı Hürriyet'e bağlı bir websitesinde yer alan bir yazıdan bahsediyor ve sivil inisiyatiflerin bu yazıyla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunuyordu. Hemen sözü edilen yazıyı açıp okudum ve insanların neden rencide olduğunu anladım. Yazıda "Anneler Dikkat" başlığı altında evde çocuk bakan yabancı yatılı yardımcılarla ilgili akıllara zarar önerilerde bulunuluyordu. Yazıda yer alan ayrımcı ifadelerden bazıları şunlardı;
  • Kadın göçmen ev işçilerinin “hemen pasaportuna el koyun,
  • Yabancı yatılı yardımcılara “maksimum 500 Lira” ödeyin,
  • İlk 3 ay maaşının yüzde 20’sine el koyun,
  • "Ülkemizde işsizlik varken başka ülkelere kaçan milli sermayemize kısmen engel olun.
Yazının neresinden tutup da eleştirmeli acaba? Toplumdaki ikinci sınıf rolünü unutarak hemcinsini parasıyla aşağılama hakkını kendinde görebilen elitist kadın kafasını mı? Yoksa "güvensizlik" kisvesi altında yanında çalışan insanları sömürme güdüsünü mü? Yanında çalışan insanların özlük haklarını engellemeye çalışmayı m? Yoksa son cümlede kendisini gösteren ve hangi ruh haliyle yazıldığını algılayamadığım buram buram ırkçılık kokan mantaliteyi mi? Açıkça söyleyeyim, bana kimse yukarıda yazanların mantığını "bebeğini ehil olmayan bakıcılardan korumak" olarak açıklayamaz.



Bugün gündelikçi kadınlar, kendilerinden çok daha ucuz ücretlere çalışarak işlerini kaybetmelerinin sorumlularından biri olarak gördükleri göçmen kadınların haklarını savunmak için yukarıda sözü geçen yazıyı yazan(lar) hakkında suç duyurusunda bulundu. Çünkü, bu çarpık sistemin sorumlusunun göçmen kadınlar olmadığının farkındaydılar. Emek sömürüsünün omuzlarına yüklediği ağır bedeli de biliyorlardı. Bildikleri bir diğer şey de, yaptıkları işin başkalarının kendilerini ezmesi anlamına gelmemesi gerektiğiydi. Gündelikçi kadınların yaptığı işin diğer mesaili işlerden asla bir farkı yoktu, aksine çoğu yönden tam bir psikolojik savaştı. Çünkü mesailerinin gidişatı yanında çalıştıkları kadının ruh haline göre değişiklik gösterebiliyordu. Hal böyleyken, göçmen kadınlara "yalnız değilsiniz" mesajı vermemek için bir nedenleri yoktu.


Geçtiğimiz günlerde Documentarist kapsamında gerçekleşen "Hangi İnsan Hakları?" etkinliğinde bir tiyatro oyunu izledik. Bilinen oyunlardan farkı tüm karakterlerin gerçek hayatta gündelikçi olarak çalışan kadınlardan oluşmasıydı. Aslında kadınlar kendilerini oynuyorlardı sahnede. Oyun "Forum Tiyatro" adı verilen teknikle sahneleniyor ve seyirciden oyuna düşünceleriyle ve eleştirileriyle, hatta çıkıp bizzat oynayarak "müdahale etmeleri" isteniyordu. Oyun bittiğinde gündelikçilik olarak tarif edilen bu meslek kolunun neredeyse yok sayıldığı, yasalarca tanınmadığı, haliyle iş güvenlik uygulamalarından yoksun olduğu, bütün bunlar yetmezmiş gibi işçi-işveren arasındaki ilişkinin tamamen kişilerin inisiyatifine kalmış olduğu gerçekleriyle yüzyüze kaldık (Bu oyunla ilgili bir yazım Amargi Dergi'da önümüzdeki ay yayınlanacak). Hepsinden öte, buram buram ayrımcılık ve vicdansızlık kokan kimi uygulamaların günlük yaşamımıza nasıl bu kadar sirayet etmiş olduğuydu ki, sanıyorum Gordion düğümünün çözülmesi bu sorunun yanıtını tam olarak bulabildiğimizde mümkün olacaktı.


Bunun içinse, katetmemiz gereken epeyce yol varmış gibi gözüküyor.


"Anneyiz Biz" Ama İnsan mıyız Acaba?




Dün gece e-posta kutuma bir ileti düştü. İleti, anneyiz.biz adlı Hürriyet'e bağlı bir websitesinde yer alan bir yazıdan bahsediyor ve sivil inisiyatiflerin bu yazıyla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunuyordu. Hemen sözü edilen yazıyı açıp okudum ve insanların neden rencide olduğunu anladım. Yazıda "Anneler Dikkat" başlığı altında evde çocuk bakan yabancı yatılı yardımcılarla ilgili akıllara zarar önerilerde bulunuluyordu. Yazıda yer alan ayrımcı ifadelerden bazıları şunlardı;
  • Kadın göçmen ev işçilerinin “hemen pasaportuna el koyun,
  • Yabancı yatılı yardımcılara “maksimum 500 Lira” ödeyin,
  • İlk 3 ay maaşının yüzde 20’sine el koyun,
  • "Ülkemizde işsizlik varken başka ülkelere kaçan milli sermayemize kısmen engel olun.
Yazının neresinden tutup da eleştirmeli acaba? Toplumdaki ikinci sınıf rolünü unutarak hemcinsini parasıyla aşağılama hakkını kendinde görebilen elitist kadın kafasını mı? Yoksa "güvensizlik" kisvesi altında yanında çalışan insanları sömürme güdüsünü mü? Yanında çalışan insanların özlük haklarını engellemeye çalışmayı m? Yoksa son cümlede kendisini gösteren ve hangi ruh haliyle yazıldığını algılayamadığım buram buram ırkçılık kokan mantaliteyi mi? Açıkça söyleyeyim, bana kimse yukarıda yazanların mantığını "bebeğini ehil olmayan bakıcılardan korumak" olarak açıklayamaz.



Bugün gündelikçi kadınlar, kendilerinden çok daha ucuz ücretlere çalışarak işlerini kaybetmelerinin sorumlularından biri olarak gördükleri göçmen kadınların haklarını savunmak için yukarıda sözü geçen yazıyı yazan(lar) hakkında suç duyurusunda bulundu. Çünkü, bu çarpık sistemin sorumlusunun göçmen kadınlar olmadığının farkındaydılar. Emek sömürüsünün omuzlarına yüklediği ağır bedeli de biliyorlardı. Bildikleri bir diğer şey de, yaptıkları işin başkalarının kendilerini ezmesi anlamına gelmemesi gerektiğiydi. Gündelikçi kadınların yaptığı işin diğer mesaili işlerden asla bir farkı yoktu, aksine çoğu yönden tam bir psikolojik savaştı. Çünkü mesailerinin gidişatı yanında çalıştıkları kadının ruh haline göre değişiklik gösterebiliyordu. Hal böyleyken, göçmen kadınlara "yalnız değilsiniz" mesajı vermemek için bir nedenleri yoktu.


Geçtiğimiz günlerde Documentarist kapsamında gerçekleşen "Hangi İnsan Hakları?" etkinliğinde bir tiyatro oyunu izledik. Bilinen oyunlardan farkı tüm karakterlerin gerçek hayatta gündelikçi olarak çalışan kadınlardan oluşmasıydı. Aslında kadınlar kendilerini oynuyorlardı sahnede. Oyun "Forum Tiyatro" adı verilen teknikle sahneleniyor ve seyirciden oyuna düşünceleriyle ve eleştirileriyle, hatta çıkıp bizzat oynayarak "müdahale etmeleri" isteniyordu. Oyun bittiğinde gündelikçilik olarak tarif edilen bu meslek kolunun neredeyse yok sayıldığı, yasalarca tanınmadığı, haliyle iş güvenlik uygulamalarından yoksun olduğu, bütün bunlar yetmezmiş gibi işçi-işveren arasındaki ilişkinin tamamen kişilerin inisiyatifine kalmış olduğu gerçekleriyle yüzyüze kaldık (Bu oyunla ilgili bir yazım Amargi Dergi'da önümüzdeki ay yayınlanacak). Hepsinden öte, buram buram ayrımcılık ve vicdansızlık kokan kimi uygulamaların günlük yaşamımıza nasıl bu kadar sirayet etmiş olduğuydu ki, sanıyorum Gordion düğümünün çözülmesi bu sorunun yanıtını tam olarak bulabildiğimizde mümkün olacaktı.


Bunun içinse, katetmemiz gereken epeyce yol varmış gibi gözüküyor.


14 Aralık 2010 Salı

İstanbul'da Kentsel Dönüşüm Bu Seminerlerde Konuşulacak




Duyduğum zaman tüylerimi diken diken eden kavramlardan biridir 'cazibe merkezi' dedikleri şey. Kentsel dönüşüm kavramı hayatımıza girdiğinden bu yana otorite tarafından en fazla dillendirilen sözcüklerden biri olmuştur. Mimarisiyle, tarihi değeriyle, yaşanmışlıklara kattığı öykülerle şehrin birer parçası olmuş her yapı en azından bir kere nasibini alır bu 'cazibe merkezi' mantalitesinden. Haydarpaşa Garı, Emek Sineması'nı da kapsayan güzelim
Cercle d'Orient kompleksi ve olağanüstü bir tarihin üzerine kurulmuş Sulukule de bu çapraşık ve ne idüğü belirsiz 'cazibe merkezi' tartışmalarından mahrum kalmadı elbette. Ne yazık ki hepsi sırayla bu ülkede garın gar, sinemanın sinema, mahallenin mahalle kalamayacağını acı bir şekilde deneyimlediler.


İstanbul'da bütün bu olup bitenler çok kitlesel olmasa da bir sivil tepkiyi beraberinde getirdi. Sorular peşpeşe soruldu: Sulukule'de Koruma Kurulu kararına rağmen inşaatlar neden devam ediyor? Topkapı Sarayı'nın surları neden çatladı? Haliç Metro Geçişi Süleymaniye'yi nasıl etkiler? Cercle d'Orient'in olduğu gibi korunması mümkün değil mi? Haydarpaşa Garı'nın küllerinden ne doğacak? Bütün bu sorulara yerel ve genel yönetiminden doyurucu yanıtlar gelmeyince, iş sivil inisiyatiflerin konuyu ele almasına düştü.

Bu haftanın takvimine eklemenizi önerdiğimiz iki seminer var. İlki; bugün (15 Aralık) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından düzenlenen Çarşamba Seminerleri' kapsamındaki "Kentsel Dönüşüm, Küreselleşme ve Türkiye" başlıklı seminer. Fuat Keyman'ın konuşmacı olarak katılacağı seminerde küreselleşme ve Türkiye bağlamında kentsel dönüşüm konusu ele alınacak. Seminer, üniversitenin Fındıklı Kampüsü'ndeki Mimarlık Fakültesi Video Konferans Salonu'nda gerçekleşecek ve saat 11:00'da başlayacak.


Yarın (16 Aralık) ise; İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde 'Haydarpaşa Yandı! Küllerinden Ne Doğacak?' başlıklı bir konferans düzenlenecek. Konferansta hepimizin merak ettiği sorulara yanıt aranacak. Yangının nedeni açıklandıktan sonra bölgenin ‘cazibe merkezi' olarak yeniden düzenlenmesi yeniden gündeme geldi, cazibe merkezinden kastedilen ne? Marmaray projesi Haydarpaşa Tren Garını ekarte etmek için mi yapıldı? Gar ve çevresinin yaşayan haliyle iyileştirilmesi mi yoksa müze olması mı gerekir? İstanbul'da insanları evsiz bırakacak, yerine plazalar, villa kentler inşa edecek olan Kentsel Dönüşüm projelerine nasıl bakmalıyız? 3. Boğaz Köprüsü Projesi kapsamında su havzaları ve yaban hayatıyla birlikte İstanbul'un Kuzey ormanlarının ve Marmara bölgesindeki tarım alanlarının yok edilmesi ne uğruna ‘göze alınıyor'? gibi sorular konferansta tartışılacak konular arasında yer alıyor. İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde gerçekleşecek konferansın başlama saati 12:30.


Biz İstanbullular sorularımızın yanıtlarını ısrarla aramadıkça, kimsenin gerçekleri açıklayacağı yok. O nedenle, İstanbul'da kentsel dönüşüm namına olup bitenler ne kadar konuşulur ve dillendirilirse, o kadar iyi.

İstanbul'da Kentsel Dönüşüm Bu Seminerlerde Konuşulacak




Duyduğum zaman tüylerimi diken diken eden kavramlardan biridir 'cazibe merkezi' dedikleri şey. Kentsel dönüşüm kavramı hayatımıza girdiğinden bu yana otorite tarafından en fazla dillendirilen sözcüklerden biri olmuştur. Mimarisiyle, tarihi değeriyle, yaşanmışlıklara kattığı öykülerle şehrin birer parçası olmuş her yapı en azından bir kere nasibini alır bu 'cazibe merkezi' mantalitesinden. Haydarpaşa Garı, Emek Sineması'nı da kapsayan güzelim
Cercle d'Orient kompleksi ve olağanüstü bir tarihin üzerine kurulmuş Sulukule de bu çapraşık ve ne idüğü belirsiz 'cazibe merkezi' tartışmalarından mahrum kalmadı elbette. Ne yazık ki hepsi sırayla bu ülkede garın gar, sinemanın sinema, mahallenin mahalle kalamayacağını acı bir şekilde deneyimlediler.


İstanbul'da bütün bu olup bitenler çok kitlesel olmasa da bir sivil tepkiyi beraberinde getirdi. Sorular peşpeşe soruldu: Sulukule'de Koruma Kurulu kararına rağmen inşaatlar neden devam ediyor? Topkapı Sarayı'nın surları neden çatladı? Haliç Metro Geçişi Süleymaniye'yi nasıl etkiler? Cercle d'Orient'in olduğu gibi korunması mümkün değil mi? Haydarpaşa Garı'nın küllerinden ne doğacak? Bütün bu sorulara yerel ve genel yönetiminden doyurucu yanıtlar gelmeyince, iş sivil inisiyatiflerin konuyu ele almasına düştü.

Bu haftanın takvimine eklemenizi önerdiğimiz iki seminer var. İlki; bugün (15 Aralık) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından düzenlenen Çarşamba Seminerleri' kapsamındaki "Kentsel Dönüşüm, Küreselleşme ve Türkiye" başlıklı seminer. Fuat Keyman'ın konuşmacı olarak katılacağı seminerde küreselleşme ve Türkiye bağlamında kentsel dönüşüm konusu ele alınacak. Seminer, üniversitenin Fındıklı Kampüsü'ndeki Mimarlık Fakültesi Video Konferans Salonu'nda gerçekleşecek ve saat 11:00'da başlayacak.


Yarın (16 Aralık) ise; İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde 'Haydarpaşa Yandı! Küllerinden Ne Doğacak?' başlıklı bir konferans düzenlenecek. Konferansta hepimizin merak ettiği sorulara yanıt aranacak. Yangının nedeni açıklandıktan sonra bölgenin ‘cazibe merkezi' olarak yeniden düzenlenmesi yeniden gündeme geldi, cazibe merkezinden kastedilen ne? Marmaray projesi Haydarpaşa Tren Garını ekarte etmek için mi yapıldı? Gar ve çevresinin yaşayan haliyle iyileştirilmesi mi yoksa müze olması mı gerekir? İstanbul'da insanları evsiz bırakacak, yerine plazalar, villa kentler inşa edecek olan Kentsel Dönüşüm projelerine nasıl bakmalıyız? 3. Boğaz Köprüsü Projesi kapsamında su havzaları ve yaban hayatıyla birlikte İstanbul'un Kuzey ormanlarının ve Marmara bölgesindeki tarım alanlarının yok edilmesi ne uğruna ‘göze alınıyor'? gibi sorular konferansta tartışılacak konular arasında yer alıyor. İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde gerçekleşecek konferansın başlama saati 12:30.


Biz İstanbullular sorularımızın yanıtlarını ısrarla aramadıkça, kimsenin gerçekleri açıklayacağı yok. O nedenle, İstanbul'da kentsel dönüşüm namına olup bitenler ne kadar konuşulur ve dillendirilirse, o kadar iyi.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons