kültür-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2011 Cuma

Yeni Çağın Fikir Üretim Merkezleri




Geçtiğimiz son birkaç yıl medya sektörü açısından yapı taşlarını etkileyebilecek ölçekte değişikliklere sahne oldu. Yazılı basında azalan tirajlar gerekçesiyle pek çok dergi ve gazete yayın hayatına son verirken, internet haberciliği etkinliğini başdöndürücü bir biçimde arttırdı ve arttırmaya devam ediyor. Giderek daha fazla dijitalleşen medyada kişilerin kendi içeriklerini üretecekleri platformlar, kendine özgü bazı problemler ve cevaplanması gereken sorular üretti.


Bilginin son derece hızlı bir biçimde yayıldığı dijital çağ, türlü nedenlerle basında yer alan haberlerle yetinemeyenlere içerik üretme olanağı sağladı. Ve insanların diledikleri konuda yazdıkları yazıları kolay kullanımlı bir web arayüzü ile yayınlayabilecekleri bloglar doğdu. Doğdu ve olan oldu! Son dönem moda trendlerinin ne olduğundan pırasa köftesi tarifine, pazarlama dünyasında fark yaratan fikirlerden Hindistan'ın el değmemiş köşelerine yapılan gezilere kadar geniş ölçekte pek çok yazıya tek tıkla ulaşabilir olduk. Kimi bloglar, rutin olarak takip ettiğimiz gazeteler gibi sabah kahvaltısının vazgeçilmezi oldu. Haberi geleneksel medyadan alıyor, ama yorumlarını bizler gibi hayatın içinden amatörlerden okumak istiyorduk. Önceleri kişisel öykülerle başlayan bu serüven büyüdü ve bloglar geleneksel medyanın kayıtsız kalamadığı ve giderek gelişen bir haber kaynağına dönüştü.


Bugün Türkiye'de blog yayıncılığı büyük ölçüde ilgi alanları üzerinden ilerlese de, dünyada bloglar politik tartışma ortamı yaratıyor, gazetelere ve televizyonlara sığmayan haberleri kitlelere yayıyor, sivil inisiyatifin ve aktivistlerin hiçbir engele çarpmadan kendisini duyurmasına olanak sağlıyor ve fikir üretimini hareketlendiriyor. Bütün bunlar medyanın da dikkatini çekmekte gecikmedi. Bugün gazeteler internet sayfalarında okuyucularının kendilerine ait sayfalarda diledikleri konuda yorum yapmalarını teşvik ediyor. Gazete ve dergi sayfalarında blogların tanıtımları yapılıyor. Yayınlanan haberlerde sosyal medyanın etkisi gittikçe daha fazla hissediliyor. Röportajlara 'Kendinizi Twitter usulü 140 kelimeyle nasıl tanımlarsınız?' gibi soruların eklenmesi, yeni medyanın iyi ya da kötü fenomenler yaratması, içeriği güçlü bir blogun önemli etkinliklerde gazetecilerle birlikte boy göstermesi rüzgarın sosyal medya tarafından esişini en güzel anlatan örnekler.


Ben dünyada ve Türkiye'de haber alma alışkanlıklarından tutun da, kitle iletişimine kadar pek çok konuyu etkileyen, hatta değiştiren blog olgusunu yakından takip ediyor ve belli konulara odaklanmış, düzenli ve kaliteli içerik üreten blogların düşünce üretiminde ve kültür hareketlerinin oluşumunda etkili olacağına inanıyorum. 2006 yılında Alternatif-İstanbul'u kurarken amacım, o dönemde fazla örneği görülmeyen bir şehir blogu yaratarak şehirde olup biten kültür sanat olaylarını kendi üslubum ve yorumlarımla aktarabilmekti. O günden bugüne bloglar çeşitlendi, kaliteleri arttı. Her zaman blog okumayı çok severdim, ama son zamanlarda gazete okumadan önce readerımdaki blogların güncellemelerine göz atar oldum. Pek çok blogda gazetelerin özenle hazırlandığını bildiğim eklerinden çok daha kaliteli içeriğe ulaştım.


Bloglarda üretilen kaliteli içeriği önemsediğim için gazeteci Zeynep Atikkan ve akademisyen Aslı Tunç tarafından yazılan Blogdan Al Haberi kitabını çıkar çıkmaz hemen okumak istedim. Bir blog yazarı olarak şüphesiz ki, Türkiye'de bloglar âlemi ve dijital çağın bireye ve yurttaşa sunduğu yeni olanaklar konusunda kaleme alınmış bir eserden çok şey öğrenebilirdim. Kitabı okudukça blogların ve sosyal medyanın yarattığı toplumsal değişimi çok daha net bir şekilde algıladım. Blogların kitlelerarası iletişimde tsunami boyutunda dev dalgalanmalar yarattığını biliyordum, ama Blogdan Al Haberi sayesinde bu dalgalanmayı yaratanların öykülerini de öğrenmiş oldum. Kitap, dünyadaki politik içerikli blogların hiyerarşi baskısından uzak, son dakika değişikliklerden bağımsız ve editöryal müdahaleler olmadan yaptıkları yayınlarla nasıl birer fikir platformu hâline geldiklerine de yer veriyor. Geleneksel medyanın yanında yükselen blogosferi anlayabilmek, blogların haber üretim biçimlerini nasıl manipüle ettiğini algılayabilmek ve geleceğin medyasının nasıl şekillendiğini görebilmek adına Blogdan Al Haberi muhakkak okunması gereken, iyi derlenmiş bir araştırma.


Blogdan Al Haberi, Aslı Tunç ve Zeynep Atikkan, YKY, Mart 2011, 236 s.



Blogların, geleneksel gazeteciliğin yanında giderek yükseldiği bir gerçek, ancak gelenekselin Demokles Kılıcı olan sansür mekanizması blogları hedef almakta gecikmedi. Mahkeme kararıyla 20 gündür ulaşılamayan blogları etkileyen sansür kararı yine mahkeme kararıyla kaldırıldı, ancak erişim hâl
â sıkıntılı. Birileri parmağını düğmeden çekmemiş olacak ki, bu yazıyı yazmak için blogumun kontrol paneline zor girmem yetmiyormuş gibi, yazıyı yayınlayabilmem de epey zamanımı aldı çünkü 'yayınla' tuşuna basmamla kırmızı ve sevimsiz 'bu bloga erişim engellenmiştir' yazısı çıktı. Beş dakika sonra sayfayı yenilediğimde panele yeniden ulaşabildim. Tekrar sayfayı yenilediğimde yine kırmızı yazı çıktı. Sonra bir daha açıldı. İronik, değil mi?

Yeni Çağın Fikir Üretim Merkezleri




Geçtiğimiz son birkaç yıl medya sektörü açısından yapı taşlarını etkileyebilecek ölçekte değişikliklere sahne oldu. Yazılı basında azalan tirajlar gerekçesiyle pek çok dergi ve gazete yayın hayatına son verirken, internet haberciliği etkinliğini başdöndürücü bir biçimde arttırdı ve arttırmaya devam ediyor. Giderek daha fazla dijitalleşen medyada kişilerin kendi içeriklerini üretecekleri platformlar, kendine özgü bazı problemler ve cevaplanması gereken sorular üretti.


Bilginin son derece hızlı bir biçimde yayıldığı dijital çağ, türlü nedenlerle basında yer alan haberlerle yetinemeyenlere içerik üretme olanağı sağladı. Ve insanların diledikleri konuda yazdıkları yazıları kolay kullanımlı bir web arayüzü ile yayınlayabilecekleri bloglar doğdu. Doğdu ve olan oldu! Son dönem moda trendlerinin ne olduğundan pırasa köftesi tarifine, pazarlama dünyasında fark yaratan fikirlerden Hindistan'ın el değmemiş köşelerine yapılan gezilere kadar geniş ölçekte pek çok yazıya tek tıkla ulaşabilir olduk. Kimi bloglar, rutin olarak takip ettiğimiz gazeteler gibi sabah kahvaltısının vazgeçilmezi oldu. Haberi geleneksel medyadan alıyor, ama yorumlarını bizler gibi hayatın içinden amatörlerden okumak istiyorduk. Önceleri kişisel öykülerle başlayan bu serüven büyüdü ve bloglar geleneksel medyanın kayıtsız kalamadığı ve giderek gelişen bir haber kaynağına dönüştü.


Bugün Türkiye'de blog yayıncılığı büyük ölçüde ilgi alanları üzerinden ilerlese de, dünyada bloglar politik tartışma ortamı yaratıyor, gazetelere ve televizyonlara sığmayan haberleri kitlelere yayıyor, sivil inisiyatifin ve aktivistlerin hiçbir engele çarpmadan kendisini duyurmasına olanak sağlıyor ve fikir üretimini hareketlendiriyor. Bütün bunlar medyanın da dikkatini çekmekte gecikmedi. Bugün gazeteler internet sayfalarında okuyucularının kendilerine ait sayfalarda diledikleri konuda yorum yapmalarını teşvik ediyor. Gazete ve dergi sayfalarında blogların tanıtımları yapılıyor. Yayınlanan haberlerde sosyal medyanın etkisi gittikçe daha fazla hissediliyor. Röportajlara 'Kendinizi Twitter usulü 140 kelimeyle nasıl tanımlarsınız?' gibi soruların eklenmesi, yeni medyanın iyi ya da kötü fenomenler yaratması, içeriği güçlü bir blogun önemli etkinliklerde gazetecilerle birlikte boy göstermesi rüzgarın sosyal medya tarafından esişini en güzel anlatan örnekler.


Ben dünyada ve Türkiye'de haber alma alışkanlıklarından tutun da, kitle iletişimine kadar pek çok konuyu etkileyen, hatta değiştiren blog olgusunu yakından takip ediyor ve belli konulara odaklanmış, düzenli ve kaliteli içerik üreten blogların düşünce üretiminde ve kültür hareketlerinin oluşumunda etkili olacağına inanıyorum. 2006 yılında Alternatif-İstanbul'u kurarken amacım, o dönemde fazla örneği görülmeyen bir şehir blogu yaratarak şehirde olup biten kültür sanat olaylarını kendi üslubum ve yorumlarımla aktarabilmekti. O günden bugüne bloglar çeşitlendi, kaliteleri arttı. Her zaman blog okumayı çok severdim, ama son zamanlarda gazete okumadan önce readerımdaki blogların güncellemelerine göz atar oldum. Pek çok blogda gazetelerin özenle hazırlandığını bildiğim eklerinden çok daha kaliteli içeriğe ulaştım.


Bloglarda üretilen kaliteli içeriği önemsediğim için gazeteci Zeynep Atikkan ve akademisyen Aslı Tunç tarafından yazılan Blogdan Al Haberi kitabını çıkar çıkmaz hemen okumak istedim. Bir blog yazarı olarak şüphesiz ki, Türkiye'de bloglar âlemi ve dijital çağın bireye ve yurttaşa sunduğu yeni olanaklar konusunda kaleme alınmış bir eserden çok şey öğrenebilirdim. Kitabı okudukça blogların ve sosyal medyanın yarattığı toplumsal değişimi çok daha net bir şekilde algıladım. Blogların kitlelerarası iletişimde tsunami boyutunda dev dalgalanmalar yarattığını biliyordum, ama Blogdan Al Haberi sayesinde bu dalgalanmayı yaratanların öykülerini de öğrenmiş oldum. Kitap, dünyadaki politik içerikli blogların hiyerarşi baskısından uzak, son dakika değişikliklerden bağımsız ve editöryal müdahaleler olmadan yaptıkları yayınlarla nasıl birer fikir platformu hâline geldiklerine de yer veriyor. Geleneksel medyanın yanında yükselen blogosferi anlayabilmek, blogların haber üretim biçimlerini nasıl manipüle ettiğini algılayabilmek ve geleceğin medyasının nasıl şekillendiğini görebilmek adına Blogdan Al Haberi muhakkak okunması gereken, iyi derlenmiş bir araştırma.


Blogdan Al Haberi, Aslı Tunç ve Zeynep Atikkan, YKY, Mart 2011, 236 s.



Blogların, geleneksel gazeteciliğin yanında giderek yükseldiği bir gerçek, ancak gelenekselin Demokles Kılıcı olan sansür mekanizması blogları hedef almakta gecikmedi. Mahkeme kararıyla 20 gündür ulaşılamayan blogları etkileyen sansür kararı yine mahkeme kararıyla kaldırıldı, ancak erişim hâl
â sıkıntılı. Birileri parmağını düğmeden çekmemiş olacak ki, bu yazıyı yazmak için blogumun kontrol paneline zor girmem yetmiyormuş gibi, yazıyı yayınlayabilmem de epey zamanımı aldı çünkü 'yayınla' tuşuna basmamla kırmızı ve sevimsiz 'bu bloga erişim engellenmiştir' yazısı çıktı. Beş dakika sonra sayfayı yenilediğimde panele yeniden ulaşabildim. Tekrar sayfayı yenilediğimde yine kırmızı yazı çıktı. Sonra bir daha açıldı. İronik, değil mi?

11 Mart 2011 Cuma

30. İstanbul Film Festivali Seçkisi


İstanbul Film Festivali programı 9 Mart Çarşamba akşamı gerçekleştirilen bir basın toplantısı ile açıklandı, lakin bizim cephede yaşanan toplu bunalma halleri nedeniyle yazmak bugüne kaldı. Kişisel ya da kitlesel, küçüklü ya da büyüklü depremlerle sarsılan yaşamımızda derin bir nefes alma gereksinimi ayyuka çıkmışken beliriveren kaçış hallerini seviyorum ben. Bu sene 30. yılını kutlayan İstanbul Film Festivali'nin programındaki 230 filmi incelemek ve aralarında seçim yapmak da bu 'derin bi nefes alıyoruz yükümüz ağır' durumunda sığınılacak en yakın acil çıkış kapısı.



Bu seneki festivalin içeriğinin dolu dolu olmasının yanında, 30 koca yılı devirmiş olması vesilesiyle özel bölümler ve seçkiler de programda yer alıyor. Bu bölümlerden en dikkat çekeni 19 yönetmenin Festivalin 30. Yıl kitabı için seçtiği 19 film seçkisi. Bu seçki kapsamında sinemaseverlerin festival sayesinde yakından tanıdığı yönetmenlerin İstanbul Film Festivali’nde keşfettiği usta yönetmenlerin filmleri izlenebilecek. Bu seçkide yer alan 19 film şunlar; Çığlık / Michelangelo Antonioni (Zeki Demirkubuz’un seçimi), Güz Sonatı / Ingmar Bergman (Yeşim Ustaoğlu’nun seçimi), Yaban Çilekleri / Ingmar Bergman (Pelin Esmer’in seçimi), Kötü Kan / Léos Carax (Durul ve Yağmur Taylan’ın seçimi), Keyif Evi / Terence Davies (Çağan Irmak’ın seçimi), 8½ / Federico Fellini (Uğur Yücel’in seçimi), Edmond / Stuart Gordon (Ümit Ünal’ın seçimi), Dantelci Kız / Claude Goretta (Handan İpekçi’nin seçimi), Narayama Türküsü / Shohei Imamura (Kazım Öz’ün seçimi), Mavi / Derek Jarman (Aslı Özge’nin seçimi), Cennetten De Garip / Jim Jarmusch (Mahmut Fazıl Coşkun’un seçimi), Çöl İşaretçileri / Nacer Khemir (Tayfun Pirselimoğlu’nun seçimi), Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abbas Kiarostami (Seyfi Teoman’ın seçimi), Öldürme Üzerine Küçük Bir Film / Krzysztof Kieslowski (Reis Çelik’in seçimi), Shoah / Claude Lanzmann (Derviş Zaim’in seçimi),
Bataklık / Lucrecia Martel (Reha Erdem’in seçimi), Kanlı Düğün / Carlos Saura (Serdar Akar’ın seçimi), Mefisto / Istvan Szabo (Hüseyin Karabey’in seçimi), Andrey Rublev / Andrei Tarkovski (Semih Kaplanoğlu’nun seçimi).


Yapıtları ve yaklaşımıyla başta Gus Van Sant olmak üzere çağdaş ve bağımsız sinemayı etkileyen, sinemanın filozofu Bela Tarr'ın festival kapsamında İstanbul'a gelecek olması, The Turin House isimli filminin festival programında yer alması ve Tarr'ın 3 Nisan'da bir ustalık sınıfı düzenleyecek olması sinemaseverleri heyecanlandıran bir diğer haber.


İstanbul Film Festivali, 30. yılında sinema ve müzik dünyasının önde gelen iki ismini bir araya getiren benzersiz bir projeye de ev sahipliği yapacak. Fransız sinemasının en özgün auteur yönetmenlerinden Claire Denis ve filmlerinde sık sık beraber çalıştığı İngiliz rock grubu Tindersticks’i aynı sahnede buluşturacak Tindersticks: “Claire Denis Film Müzikleri 1996-2009” başlıklı konserin, dünya prömiyeri 30. İstanbul Film Festivali kapsamında, 11 Nisan Pazartesi akşamı saat 21.00’de Fulya Sanat Merkezi’nde yapılacak.


Gelelim, İstanbul Film Festivali programındaki 230 film arasından seçtiğimiz filmlere;


Uluslararası Yarışma




- Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Seyfi Teoman



- Yolculuk / The Trip /
Michael Winterbottom



- Yaşamın Ritmi / Sound of Noise / Ola Simonsson & Johannes Stjärne Nilsson



- İmkansızın Şarkısı / Noruwei No Mori / Tran Anh Hung



Ulusal Yarışma



- Atlı Karınca / Merry - Go - Round / İlksen Başarır




- Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir / Ecumenopolis: City Without Limits / İmre Azem





- Saç / Hair / Tayfun Pirselimoğlu


Akbank Galaları


- Beni Asla Bırakma / Never Let Me Go / Mark Romanek



- Kadın İsterse / Potiche / François Ozon




- Ömrümüzden Bir Sene / Another Year / Mike Leigh



- Küçük Beyaz Yalanlar / Les Petits Mouchoirs / Guillaume Canet





- Daha İyi Bir Dünyada / In A Better World / Susanne Bier




Yıllara Meydan Okuyanlar


- Özgürlük Yolu / The Way Back / Peter Weir



- Lizbon'un Gizleri / Misterios De Lisboa / Raoul Ruiz




- Buz Sesi / Le Bruit Des Glaçoins/ Bertrand Blier


Dünya Festivallerinden


- Açılış Filmi: Coppacabana / Marc Fitoussi




- Torino Atı / A Torinoi Lo / Béla Tarr & Ágnes Hranitzky


- Miral / Julian Schnabel




- Ha Ha Ha / Hong Sang-soo




- Hayatımız / La Nostra Vita / Daniele Luchetti


- Şiir / Shi / Lee Chang-dong




Genç Ustalar


- Anayurt / Chora Prolefsis / Syllas Tzoumerkas


- Konuksever / Kantai / Koji Fukada


- Elveda Taypey / Yi Ye Taibei / Arvin Chen


- Kumdan Kale / Sandcastle / Boo Junfeng


- Cinnet / Bedeville / Jang Cheol-soo


Mayınlı Bölge


- Boktan Bir Yıl / Shit Year / Cam Archer


- Artık Yıl / Ano Bisesto / Michael Rowe





NTV Belgesel Kuşağı, Bir Zamanlar Festivalde: SİYAD'ın Keşifleri, Hrant Dink Vicdan Filmleri gösterimi, Hisar Kısa Film Seçkisi ve yönetmenlerle gerçekleştirilecek söyleşiler de sinemaseverlerin mutlaka göz atması gereken bölümlerden.


Program, bilet fiyatlari ve gösterim mekanları ile ilgili detaylı bilgiyi festivalin websitesinden alabilirsiniz.


30. İstanbul Film Festivali Seçkisi


İstanbul Film Festivali programı 9 Mart Çarşamba akşamı gerçekleştirilen bir basın toplantısı ile açıklandı, lakin bizim cephede yaşanan toplu bunalma halleri nedeniyle yazmak bugüne kaldı. Kişisel ya da kitlesel, küçüklü ya da büyüklü depremlerle sarsılan yaşamımızda derin bir nefes alma gereksinimi ayyuka çıkmışken beliriveren kaçış hallerini seviyorum ben. Bu sene 30. yılını kutlayan İstanbul Film Festivali'nin programındaki 230 filmi incelemek ve aralarında seçim yapmak da bu 'derin bi nefes alıyoruz yükümüz ağır' durumunda sığınılacak en yakın acil çıkış kapısı.



Bu seneki festivalin içeriğinin dolu dolu olmasının yanında, 30 koca yılı devirmiş olması vesilesiyle özel bölümler ve seçkiler de programda yer alıyor. Bu bölümlerden en dikkat çekeni 19 yönetmenin Festivalin 30. Yıl kitabı için seçtiği 19 film seçkisi. Bu seçki kapsamında sinemaseverlerin festival sayesinde yakından tanıdığı yönetmenlerin İstanbul Film Festivali’nde keşfettiği usta yönetmenlerin filmleri izlenebilecek. Bu seçkide yer alan 19 film şunlar; Çığlık / Michelangelo Antonioni (Zeki Demirkubuz’un seçimi), Güz Sonatı / Ingmar Bergman (Yeşim Ustaoğlu’nun seçimi), Yaban Çilekleri / Ingmar Bergman (Pelin Esmer’in seçimi), Kötü Kan / Léos Carax (Durul ve Yağmur Taylan’ın seçimi), Keyif Evi / Terence Davies (Çağan Irmak’ın seçimi), 8½ / Federico Fellini (Uğur Yücel’in seçimi), Edmond / Stuart Gordon (Ümit Ünal’ın seçimi), Dantelci Kız / Claude Goretta (Handan İpekçi’nin seçimi), Narayama Türküsü / Shohei Imamura (Kazım Öz’ün seçimi), Mavi / Derek Jarman (Aslı Özge’nin seçimi), Cennetten De Garip / Jim Jarmusch (Mahmut Fazıl Coşkun’un seçimi), Çöl İşaretçileri / Nacer Khemir (Tayfun Pirselimoğlu’nun seçimi), Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abbas Kiarostami (Seyfi Teoman’ın seçimi), Öldürme Üzerine Küçük Bir Film / Krzysztof Kieslowski (Reis Çelik’in seçimi), Shoah / Claude Lanzmann (Derviş Zaim’in seçimi),
Bataklık / Lucrecia Martel (Reha Erdem’in seçimi), Kanlı Düğün / Carlos Saura (Serdar Akar’ın seçimi), Mefisto / Istvan Szabo (Hüseyin Karabey’in seçimi), Andrey Rublev / Andrei Tarkovski (Semih Kaplanoğlu’nun seçimi).


Yapıtları ve yaklaşımıyla başta Gus Van Sant olmak üzere çağdaş ve bağımsız sinemayı etkileyen, sinemanın filozofu Bela Tarr'ın festival kapsamında İstanbul'a gelecek olması, The Turin House isimli filminin festival programında yer alması ve Tarr'ın 3 Nisan'da bir ustalık sınıfı düzenleyecek olması sinemaseverleri heyecanlandıran bir diğer haber.


İstanbul Film Festivali, 30. yılında sinema ve müzik dünyasının önde gelen iki ismini bir araya getiren benzersiz bir projeye de ev sahipliği yapacak. Fransız sinemasının en özgün auteur yönetmenlerinden Claire Denis ve filmlerinde sık sık beraber çalıştığı İngiliz rock grubu Tindersticks’i aynı sahnede buluşturacak Tindersticks: “Claire Denis Film Müzikleri 1996-2009” başlıklı konserin, dünya prömiyeri 30. İstanbul Film Festivali kapsamında, 11 Nisan Pazartesi akşamı saat 21.00’de Fulya Sanat Merkezi’nde yapılacak.


Gelelim, İstanbul Film Festivali programındaki 230 film arasından seçtiğimiz filmlere;


Uluslararası Yarışma




- Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Seyfi Teoman



- Yolculuk / The Trip /
Michael Winterbottom



- Yaşamın Ritmi / Sound of Noise / Ola Simonsson & Johannes Stjärne Nilsson



- İmkansızın Şarkısı / Noruwei No Mori / Tran Anh Hung



Ulusal Yarışma



- Atlı Karınca / Merry - Go - Round / İlksen Başarır




- Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir / Ecumenopolis: City Without Limits / İmre Azem





- Saç / Hair / Tayfun Pirselimoğlu


Akbank Galaları


- Beni Asla Bırakma / Never Let Me Go / Mark Romanek



- Kadın İsterse / Potiche / François Ozon




- Ömrümüzden Bir Sene / Another Year / Mike Leigh



- Küçük Beyaz Yalanlar / Les Petits Mouchoirs / Guillaume Canet





- Daha İyi Bir Dünyada / In A Better World / Susanne Bier




Yıllara Meydan Okuyanlar


- Özgürlük Yolu / The Way Back / Peter Weir



- Lizbon'un Gizleri / Misterios De Lisboa / Raoul Ruiz




- Buz Sesi / Le Bruit Des Glaçoins/ Bertrand Blier


Dünya Festivallerinden


- Açılış Filmi: Coppacabana / Marc Fitoussi




- Torino Atı / A Torinoi Lo / Béla Tarr & Ágnes Hranitzky


- Miral / Julian Schnabel




- Ha Ha Ha / Hong Sang-soo




- Hayatımız / La Nostra Vita / Daniele Luchetti


- Şiir / Shi / Lee Chang-dong




Genç Ustalar


- Anayurt / Chora Prolefsis / Syllas Tzoumerkas


- Konuksever / Kantai / Koji Fukada


- Elveda Taypey / Yi Ye Taibei / Arvin Chen


- Kumdan Kale / Sandcastle / Boo Junfeng


- Cinnet / Bedeville / Jang Cheol-soo


Mayınlı Bölge


- Boktan Bir Yıl / Shit Year / Cam Archer


- Artık Yıl / Ano Bisesto / Michael Rowe





NTV Belgesel Kuşağı, Bir Zamanlar Festivalde: SİYAD'ın Keşifleri, Hrant Dink Vicdan Filmleri gösterimi, Hisar Kısa Film Seçkisi ve yönetmenlerle gerçekleştirilecek söyleşiler de sinemaseverlerin mutlaka göz atması gereken bölümlerden.


Program, bilet fiyatlari ve gösterim mekanları ile ilgili detaylı bilgiyi festivalin websitesinden alabilirsiniz.


6 Mart 2011 Pazar

Gündelikçilerin Sorunlarına Tiyatro Sahnesinden Bakmak

Margaret Harrison/Homeworkers

Kumbaracı Yokuşu 50 Numara'da bir tiyatro sahnesi. Dekor birkaç basit eşyadan ibaret. Zaten az sonra izleyeceğimiz oyunun kahramanları profesyonel oyuncu değiller. Birazdan tiyatro sahnesine çıkıp kendi hayat öykülerini ve iş yaşamında karşılaştıkları zorlukları anlatacaklar.

Kimler mi onlar?

Gündelikçiler.

Yani, ev temizliğine yardımcı olması için çağrılan, kimi zaman farkında olunarak ya da olunmayarak hor görülen ve en basit sosyal güvenlik haklarından yoksun çalıştırılan kişiler.

Oyun başlıyor. İlk sahnede otobüs durağında bekleyen insanların kendi aralarındaki diyaloglara odaklanıyor seyirci. Bir türlü gelmeyen otobüs, soğuk hava ve homurdanan kalabalık arasında gündelikçilerin konuşmalarına kulak veriyoruz. Otobüsün her gün geç geldiğinden ve bu nedenle işe geç kaldıkları için işverenlerinden azar işiteceklerinden söz ediyorlar. Nihayet otobüs geliyor ve kalabalık kapıya hücum ediyor. Sonrası, her gün tanık olduğumuz otobüs manzaraları. Sert frenlerle savrulan kalabalık, itişme, trafiğin boğuculuğu ve elbette taciz. Kadını insanlıktan çıkarıp doyum nesnesi olarak gören mantalitenin günlük yaşama yansıması ve gündelikçi kadınlar da bundan mahrum olacak değil elbette. Tacize uğrayan kadının 'elalem ne der?' sindirilmişliği, izlediğimiz oyunda işine gitmekte olan gündelikçi kadının benliğinde 'ya komşular duyarsa, ya eşimin kulağına giderse ne yaparım ben' endişesine dönüşüyor.

Sahne değişiyor. İkinci sahnede gerçek hayatta da bir gündelikçi olan ve kendisini oynayan Gül'ün evin hanımıyla olan diyaloglarını görüyoruz. Hanım Gül'ün kapıdan telaş içinde girmesini görmezden gelerek ard arda isteklerini sıralamaya girişiyor. Gül tüm bu isteklere bir boyun eğmişlikle koşturuyor. Gül koşturdukça evin hanımı iş yıkıyor. Seyirci Gül'ün tüm denilenlere yetişme çabasına tanık oluyor, evin hanımının empati kuramamasına içten içe tepki gösteriyor.

Son sahneye gelindiğinde Gül'ün eve dönüşünü izliyoruz. İşsiz ve geleneksel 'otorite' rolüne sıkı sıkıya bağlı kocası ve çocuklarıyla olan diyaloglarda Gül'ün mesaisinin ve ezilmişliğinin hala devam ettiğine tanık oluyoruz. Gül, bu durumu da alışkanlıktan gelen bir sakinlikle kabullenmiş ve anne ve eş olmaktan gelen rolünü sürdürüyor. Seyirci yeniden empati kuruyor ve bu sefer Gül'ün halinden anlamayan ve evin otorite figürü olan babaya kızıyor.

Sahnede sergilenen ve gündelikçilerinin gerçek hayattaki sorunlarından temel alınan mizansenler bittiğinde seyirciye dönülerek 'siz benzer bir olayda nasıl davranırdınız?' sorusu yöneltiliyor. İlk sahnede konu edilen otobüsün geç gelmesi ve gelen otobüsün kalabalıklığından kaynaklı sorunların çözümü için seyirciler arasında bulunan bir belediye yetkilisi vatandaşın imza toplayarak Belediye Meclisi'ne başvurabileceğini iletiyor. Peki ya kadının toplu taşıma araçlarında maruz kaldığı taciz? Otobüsün geç gelmesinden çok daha aşağılayıcı olan bu durum için ne yapılabilir? Susup, elalem ne der diye sineye çekmek? Veya otobüstekilerden gelecek olumlu ya da olumsuz her türlü tepkiyi kabul ederek taciz eden kişiye ses yükseltmek? Olayı bizzat yaşayan bir gündelikçi kadın kocasının kulağına gitmesin diye sessiz kalacağını söylerken, eğitim düzeyi daha yüksek bir seyirci ise ikinci seçeneği tercih edeceğini belirtiyor. Hayattaki her grift sorun gibi, bu konunun da çözümü biraz insanın içinde bulunduğu koşullara bağlı, oyun bunu yeniden hatırlatıyor.

İkinci ve üçüncü sahnede konu edilen durumlar ise iş güvenliği, işveren-işçi ilişkisi ve aile içi şiddet gibi çok daha majör sorunlara değiniyor. Evin hanımının Gül'e olan davranış biçiminin temelinde yatan nedenleri sorgulamaya başlıyor seyirci. Sorunun temelinin nereye uzandığı ile ilgili görüşler çeşitli, evin hanımının biraz daha duyarlı ve karşısındakinin sorununu dinlemeye odaklı olması gerekliliğinden tutun da, Gül'ün sorunlarını biraz daha yüksek sesle dillendirilmesinin çözümü getireceğine kadar uzanıyor. Peki ya bu oyunda gündelikçilikle simgeleşen, ama pek çok iş kolunda görülen bu ezen-ezilen ilişkisinin en temelinde ne yatıyor? Seyirci arasındaki beyin fırtınası sonucunda iki temel sorun gündeme geliyor. İlki; gündelikçilik olarak tanımlanan temizlik işçiliğinin yasal olarak tanınmaması ve haliyle iş güvenliği ve koşullarıyla ilgili konuların kişilerin inisiyatifine bırakılmış olması. Gündelikçiler sigortasız, her an bir kaza olabileceği tehditiyle çalışmak zorundalar. Yasal boşluktan doğan çapraşık sistemin bir ürünü olan aracı şirketler ise, gündelikçilerin sigortasını yapıyor olsalar da, çok düşük paralara inşaat temizliği gibi ağır işlere gönderebiliyorlar. Üstelik, işveren ile işçi arasında doğan sorunlarda işveren tarafını tutarak bir anlamda gündelikçilerin çok daha ezilmesine sebep oluyor ve zaten bozuk olan sistemi besliyorlar. Hal böyleyken, gündelikçilerin en azından yasadan kaynaklanan sorunlarının çözümü için iş hukukunca tanımlanmaları gerekiyor. Bu da ancak örgütlenmeyle mümkün.

Örgütlenme, iş hukukunda tanımlanma, güvenli bir iş ortamının sağlanması gibi konular mesleğin en önemli sorunlarından birini çözmek adına bir adım belki ama ya kişilerin inisiyatifine bırakılmış ilişki veya aile bireyleri arasında süregelen sorunların çözümü nerede başlıyor? İşte konunun en çetrefilleştiği nokta bu. Çünkü bu noktadan itibaren olay gündelikçinin işçi olmaktan doğan haklarını savunmaktan çıkıp bir insan ve kadın olarak toplumsal rollerinin ağırlığına göz atmayı gerektiriyor. Seyirci, işi veren ve aldığı hizmet karşılığında para ödeyen kadının kendinden daha aşağı konumda gördüğü diğer gündelikçi kadını ne sepeplerle ezmeye çalıştığını ya da tüm gün boyunca çalışan kadının akşam eve döndüğünde kocasından gördüğü aşağılanmayla başlayan ve giderek psikolojik ve psikolojik şiddete evrilen tavrını tartışmaya açan bir interaktif tartışmanın içinde buluyor kendisini. Sonuç mu? Tek bir doğru sonuç tabii ki yok. İnsanların insanlıktan doğan vicdan ve birbirini anlamaya çabalama yeteneklerini ilişkilerine yansıtması gerektiğini savunan da var, olayların karşılıklı diyalogla çözülebileceğini savunan da.

Documentarist'in 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' başlıklı etkinlik dizisinin bir parçası olan bu oyun, 'Forum Tiyatro' adı verilen bir teknikle seyirciye sunuldu. Ezilenlerin Tiyatrosu içinde bir model olan Forum Tiyatro, ezilenlerin ezenle baş etme yöntemi olarak da tanımlanıyor ve katılımcıya kendi koşulları içinde sorunlarına bakmasına, kendisi için doğru ve pratik değeri olan çözüm önerileri sunmasına dayanıyor. Seyirci-oyuncu sahne üstünde o sorunla başa çıkma sürecinde nelerle karşılaşacağını oynayarak görme fırsatı ediniyor. Oyunun yaratmaya çalıştığı bu seyircinin oyuncuya dönüşümü (spect-acteur) durumu yalnızca seyircinin otorite figürüne kızıp ezilenle empati kurması olarak kalması ise yeterli görülmüyor, gerçek yaşamda karşılaşacakları ezilme durumuyla başa çıkma gücünün elde edilmesi için çözüm önerileri sunabilmeyi başarmış olması gerekiyor.


(Bu yazı Tiyatro Eleştirmenleri Birliği tarafından yayınlanan Oyun dergisinde yer aldı. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü öncesinde kadın olmanın ağırlığını belki de en fazla hisseden gündelikçi kadınların yaşadıklarını tiyatro sahnesinde dile getiren bu oyunu aktarmanın anlamlı olacağını düşündüm.)


Gündelikçilerin Sorunlarına Tiyatro Sahnesinden Bakmak

Margaret Harrison/Homeworkers

Kumbaracı Yokuşu 50 Numara'da bir tiyatro sahnesi. Dekor birkaç basit eşyadan ibaret. Zaten az sonra izleyeceğimiz oyunun kahramanları profesyonel oyuncu değiller. Birazdan tiyatro sahnesine çıkıp kendi hayat öykülerini ve iş yaşamında karşılaştıkları zorlukları anlatacaklar.

Kimler mi onlar?

Gündelikçiler.

Yani, ev temizliğine yardımcı olması için çağrılan, kimi zaman farkında olunarak ya da olunmayarak hor görülen ve en basit sosyal güvenlik haklarından yoksun çalıştırılan kişiler.

Oyun başlıyor. İlk sahnede otobüs durağında bekleyen insanların kendi aralarındaki diyaloglara odaklanıyor seyirci. Bir türlü gelmeyen otobüs, soğuk hava ve homurdanan kalabalık arasında gündelikçilerin konuşmalarına kulak veriyoruz. Otobüsün her gün geç geldiğinden ve bu nedenle işe geç kaldıkları için işverenlerinden azar işiteceklerinden söz ediyorlar. Nihayet otobüs geliyor ve kalabalık kapıya hücum ediyor. Sonrası, her gün tanık olduğumuz otobüs manzaraları. Sert frenlerle savrulan kalabalık, itişme, trafiğin boğuculuğu ve elbette taciz. Kadını insanlıktan çıkarıp doyum nesnesi olarak gören mantalitenin günlük yaşama yansıması ve gündelikçi kadınlar da bundan mahrum olacak değil elbette. Tacize uğrayan kadının 'elalem ne der?' sindirilmişliği, izlediğimiz oyunda işine gitmekte olan gündelikçi kadının benliğinde 'ya komşular duyarsa, ya eşimin kulağına giderse ne yaparım ben' endişesine dönüşüyor.

Sahne değişiyor. İkinci sahnede gerçek hayatta da bir gündelikçi olan ve kendisini oynayan Gül'ün evin hanımıyla olan diyaloglarını görüyoruz. Hanım Gül'ün kapıdan telaş içinde girmesini görmezden gelerek ard arda isteklerini sıralamaya girişiyor. Gül tüm bu isteklere bir boyun eğmişlikle koşturuyor. Gül koşturdukça evin hanımı iş yıkıyor. Seyirci Gül'ün tüm denilenlere yetişme çabasına tanık oluyor, evin hanımının empati kuramamasına içten içe tepki gösteriyor.

Son sahneye gelindiğinde Gül'ün eve dönüşünü izliyoruz. İşsiz ve geleneksel 'otorite' rolüne sıkı sıkıya bağlı kocası ve çocuklarıyla olan diyaloglarda Gül'ün mesaisinin ve ezilmişliğinin hala devam ettiğine tanık oluyoruz. Gül, bu durumu da alışkanlıktan gelen bir sakinlikle kabullenmiş ve anne ve eş olmaktan gelen rolünü sürdürüyor. Seyirci yeniden empati kuruyor ve bu sefer Gül'ün halinden anlamayan ve evin otorite figürü olan babaya kızıyor.

Sahnede sergilenen ve gündelikçilerinin gerçek hayattaki sorunlarından temel alınan mizansenler bittiğinde seyirciye dönülerek 'siz benzer bir olayda nasıl davranırdınız?' sorusu yöneltiliyor. İlk sahnede konu edilen otobüsün geç gelmesi ve gelen otobüsün kalabalıklığından kaynaklı sorunların çözümü için seyirciler arasında bulunan bir belediye yetkilisi vatandaşın imza toplayarak Belediye Meclisi'ne başvurabileceğini iletiyor. Peki ya kadının toplu taşıma araçlarında maruz kaldığı taciz? Otobüsün geç gelmesinden çok daha aşağılayıcı olan bu durum için ne yapılabilir? Susup, elalem ne der diye sineye çekmek? Veya otobüstekilerden gelecek olumlu ya da olumsuz her türlü tepkiyi kabul ederek taciz eden kişiye ses yükseltmek? Olayı bizzat yaşayan bir gündelikçi kadın kocasının kulağına gitmesin diye sessiz kalacağını söylerken, eğitim düzeyi daha yüksek bir seyirci ise ikinci seçeneği tercih edeceğini belirtiyor. Hayattaki her grift sorun gibi, bu konunun da çözümü biraz insanın içinde bulunduğu koşullara bağlı, oyun bunu yeniden hatırlatıyor.

İkinci ve üçüncü sahnede konu edilen durumlar ise iş güvenliği, işveren-işçi ilişkisi ve aile içi şiddet gibi çok daha majör sorunlara değiniyor. Evin hanımının Gül'e olan davranış biçiminin temelinde yatan nedenleri sorgulamaya başlıyor seyirci. Sorunun temelinin nereye uzandığı ile ilgili görüşler çeşitli, evin hanımının biraz daha duyarlı ve karşısındakinin sorununu dinlemeye odaklı olması gerekliliğinden tutun da, Gül'ün sorunlarını biraz daha yüksek sesle dillendirilmesinin çözümü getireceğine kadar uzanıyor. Peki ya bu oyunda gündelikçilikle simgeleşen, ama pek çok iş kolunda görülen bu ezen-ezilen ilişkisinin en temelinde ne yatıyor? Seyirci arasındaki beyin fırtınası sonucunda iki temel sorun gündeme geliyor. İlki; gündelikçilik olarak tanımlanan temizlik işçiliğinin yasal olarak tanınmaması ve haliyle iş güvenliği ve koşullarıyla ilgili konuların kişilerin inisiyatifine bırakılmış olması. Gündelikçiler sigortasız, her an bir kaza olabileceği tehditiyle çalışmak zorundalar. Yasal boşluktan doğan çapraşık sistemin bir ürünü olan aracı şirketler ise, gündelikçilerin sigortasını yapıyor olsalar da, çok düşük paralara inşaat temizliği gibi ağır işlere gönderebiliyorlar. Üstelik, işveren ile işçi arasında doğan sorunlarda işveren tarafını tutarak bir anlamda gündelikçilerin çok daha ezilmesine sebep oluyor ve zaten bozuk olan sistemi besliyorlar. Hal böyleyken, gündelikçilerin en azından yasadan kaynaklanan sorunlarının çözümü için iş hukukunca tanımlanmaları gerekiyor. Bu da ancak örgütlenmeyle mümkün.

Örgütlenme, iş hukukunda tanımlanma, güvenli bir iş ortamının sağlanması gibi konular mesleğin en önemli sorunlarından birini çözmek adına bir adım belki ama ya kişilerin inisiyatifine bırakılmış ilişki veya aile bireyleri arasında süregelen sorunların çözümü nerede başlıyor? İşte konunun en çetrefilleştiği nokta bu. Çünkü bu noktadan itibaren olay gündelikçinin işçi olmaktan doğan haklarını savunmaktan çıkıp bir insan ve kadın olarak toplumsal rollerinin ağırlığına göz atmayı gerektiriyor. Seyirci, işi veren ve aldığı hizmet karşılığında para ödeyen kadının kendinden daha aşağı konumda gördüğü diğer gündelikçi kadını ne sepeplerle ezmeye çalıştığını ya da tüm gün boyunca çalışan kadının akşam eve döndüğünde kocasından gördüğü aşağılanmayla başlayan ve giderek psikolojik ve psikolojik şiddete evrilen tavrını tartışmaya açan bir interaktif tartışmanın içinde buluyor kendisini. Sonuç mu? Tek bir doğru sonuç tabii ki yok. İnsanların insanlıktan doğan vicdan ve birbirini anlamaya çabalama yeteneklerini ilişkilerine yansıtması gerektiğini savunan da var, olayların karşılıklı diyalogla çözülebileceğini savunan da.

Documentarist'in 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' başlıklı etkinlik dizisinin bir parçası olan bu oyun, 'Forum Tiyatro' adı verilen bir teknikle seyirciye sunuldu. Ezilenlerin Tiyatrosu içinde bir model olan Forum Tiyatro, ezilenlerin ezenle baş etme yöntemi olarak da tanımlanıyor ve katılımcıya kendi koşulları içinde sorunlarına bakmasına, kendisi için doğru ve pratik değeri olan çözüm önerileri sunmasına dayanıyor. Seyirci-oyuncu sahne üstünde o sorunla başa çıkma sürecinde nelerle karşılaşacağını oynayarak görme fırsatı ediniyor. Oyunun yaratmaya çalıştığı bu seyircinin oyuncuya dönüşümü (spect-acteur) durumu yalnızca seyircinin otorite figürüne kızıp ezilenle empati kurması olarak kalması ise yeterli görülmüyor, gerçek yaşamda karşılaşacakları ezilme durumuyla başa çıkma gücünün elde edilmesi için çözüm önerileri sunabilmeyi başarmış olması gerekiyor.


(Bu yazı Tiyatro Eleştirmenleri Birliği tarafından yayınlanan Oyun dergisinde yer aldı. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü öncesinde kadın olmanın ağırlığını belki de en fazla hisseden gündelikçi kadınların yaşadıklarını tiyatro sahnesinde dile getiren bu oyunu aktarmanın anlamlı olacağını düşündüm.)


3 Mart 2011 Perşembe

9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali Soruyor: Yaşarken Eşit miyiz?


Gazetelerdeki haberleri şöyle bir taradığınızda dahi karşınıza çıkan bu acı gerçekler yetmezmiş gibi, ortalık şimdi de Selçuk Üniversitesi'nde İlahiyat Bölümü Başkanı Orhan Çeker'in dekolte giyinen kadınların tacize uğramasının sürpriz olmayacağını ve tahrikten sonra sonucundan şikayet etmenin makul olmayacağını savunan açıklamasıyla çalkalanıyor. Çalkalanıyor dediysem, lafın gelişi, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen okur yazar kendi arasında söyleniyor, akabinde konu birkaç platformda tartışılacak, belki birkaç köşe yazısı yazılacak ve gündem yine değişecek.

Hâlbuki kadının uğradığı ayrımcılık konusu; ucuz polemiklerle, reyting kaygısı güden yapay tartışmalarla dağıtılamayacak kadar öncelikli ve çabucak unutulamayacak kadar ciddi bir konu.

Aslına bakarsanız, unutmamıza da imkân vermiyorlar zaten. Okuduğumuz, dinlediğimiz, konuştuğumuz, izlediğimiz şeylerin çoğunluğu gizli ya da aleni olarak kadına karşı saldırı var.

Bir otomobil markası reklamında keyiften şarkılar mırıldanan kocasına histerik bir şekilde saldıran kadın prototipi çizilerek haddini aşıyor.

Sevilen, reytingi pek yolunda Ezel adlı dizide İstanbul fahişeye benzetiliyor, orasına burasına “koyuluyor”. Yine aynı dizide “evlenilecek, eğlenilecek kadın” muhabbeti almış başını gidiyor.

Çok satan gazetenin her konuda fikir sahibi yazarı Hıncal Uluç, geçtiğimiz günlerde vefat eden Defne Joy Foster için “testi su yolunda kırılır” diye kalem sallayabiliyor.

Kadınların yalnızca ucuza alışveriş nereden yapılır, 10 günde hızlı kilo nasıl verilir, en iyi ütü nasıl yapılır, en iyi koca nerede bulunur, hangi ot kaynatılırsa kansere iyi gelir, Fernando Hose ile Maria'nın arası Fernando'nun kötü kalpli annesi İzabel tarafından nasıl bozulur, pazardan ucuza gece elbisesi bulmanın yolları nedir gibi konuları merak ettiğini zanneden gündüz kuşağı zırvaları da cabası.

İşin en mide kaldırıcı tarafı ise, bütün bu taklaların reklamverenlerin önüne altı haneli tıklanma rakamlarıyla bol para getiren reyting oranları için atılıyor olması. Bu altı haneli rakamlara yukarıda madde madde sıralanmış acı gerçeklerle ulaşılamayacağından gazeteler fotoğraf galerileriyle, çıplak kadın fotoğraflarıyla ve özel hayata saygısız haberlerle; televizyonlar ise sulu zırtlak programlarla, reality showlarla, pembe dizilerle doluyor.

Bütün bu yalın gerçekler ayan beyan ortada iken, kadınlık hallerine sanat perspektifinden bakan, sorunları çıplak gözle ortaya koyabilen inisiyatiflere gereksinimimiz var. Filmmor, 9 yıldır düzenlediği Kadın Filmleri Festivali ile kadınlarla kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, eylemek ve düşlemek fikrinden yola çıkıyor ve bu seneki festivalde yaşamın her alanına sirayet etmiş eşitsizliklerin cinskırım halini alan ve kadın cinayetlerine varan sonuçlarına kafa yoruyor.

Bu sene gerçekleştirilecek 9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali'nin teması şu sorunun cevabında gizli: 'Ne alınır, ne verilir, ne çalınır, ne kazanılır ama bunların hepsi mümkün sanılır.Dikilemez, biçilemez ama kimi metreyle ölçüp teraziyle tartmaya kalkar. Yasalarda ille de vardır ama fiiliyatta evrile çevrile yok edilir. İdraki ve inşası fizik-biyoloji, fıtrat-yaradılıştan öteye geçmeyi gerektirir.' Acaba nedir, nedir?

Bu sene festival programında Kadınların Sineması, Kadınlardan Ortadoğu, Kendine Ait Bir Cüzdan,
Annelik Meselesi, Cins-iyet-ler bölümlerinde, 25 ülkeden, 88 kadın yönetmenden altmışı aşkın film var.



Festivalin Söyleşiler ve Atölyeler bölümünde ise sinemada cinselliğe dair O İş Anlattığınız Gibi Değil, sinemada sansüre dair Yasaklar ve Yalanlar, Film Okuma, Queer? gibi atölyeler, Kamerun ve Filistin Kadın Filmleri Festivali ile buluşmalar ve elbette yine filmlerin yönetmenleriyle söyleşiler bulunuyor.



Festival 12–20 Mart arasında Cezayir, Fransız Kültür Merkezi ve İstanbul Modern salonlarında gerçekleşecek. İstanbul'da gerçekleştirilecek gösterimlerin ardından; festival yoluna Van Kadın Derneği ortaklığıyla 26–27 Mart’ta Van’da, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği/Merkezi ortaklığıyla 2–3 Nisan’da Antalya’da, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 9–10 Nisan’da Trabzon’da gerçekleşecek gösterimlerle devam edecek.



Festivale dair detaylı bilgi için: www.filmmor.org

9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali Soruyor: Yaşarken Eşit miyiz?


Gazetelerdeki haberleri şöyle bir taradığınızda dahi karşınıza çıkan bu acı gerçekler yetmezmiş gibi, ortalık şimdi de Selçuk Üniversitesi'nde İlahiyat Bölümü Başkanı Orhan Çeker'in dekolte giyinen kadınların tacize uğramasının sürpriz olmayacağını ve tahrikten sonra sonucundan şikayet etmenin makul olmayacağını savunan açıklamasıyla çalkalanıyor. Çalkalanıyor dediysem, lafın gelişi, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen okur yazar kendi arasında söyleniyor, akabinde konu birkaç platformda tartışılacak, belki birkaç köşe yazısı yazılacak ve gündem yine değişecek.

Hâlbuki kadının uğradığı ayrımcılık konusu; ucuz polemiklerle, reyting kaygısı güden yapay tartışmalarla dağıtılamayacak kadar öncelikli ve çabucak unutulamayacak kadar ciddi bir konu.

Aslına bakarsanız, unutmamıza da imkân vermiyorlar zaten. Okuduğumuz, dinlediğimiz, konuştuğumuz, izlediğimiz şeylerin çoğunluğu gizli ya da aleni olarak kadına karşı saldırı var.

Bir otomobil markası reklamında keyiften şarkılar mırıldanan kocasına histerik bir şekilde saldıran kadın prototipi çizilerek haddini aşıyor.

Sevilen, reytingi pek yolunda Ezel adlı dizide İstanbul fahişeye benzetiliyor, orasına burasına “koyuluyor”. Yine aynı dizide “evlenilecek, eğlenilecek kadın” muhabbeti almış başını gidiyor.

Çok satan gazetenin her konuda fikir sahibi yazarı Hıncal Uluç, geçtiğimiz günlerde vefat eden Defne Joy Foster için “testi su yolunda kırılır” diye kalem sallayabiliyor.

Kadınların yalnızca ucuza alışveriş nereden yapılır, 10 günde hızlı kilo nasıl verilir, en iyi ütü nasıl yapılır, en iyi koca nerede bulunur, hangi ot kaynatılırsa kansere iyi gelir, Fernando Hose ile Maria'nın arası Fernando'nun kötü kalpli annesi İzabel tarafından nasıl bozulur, pazardan ucuza gece elbisesi bulmanın yolları nedir gibi konuları merak ettiğini zanneden gündüz kuşağı zırvaları da cabası.

İşin en mide kaldırıcı tarafı ise, bütün bu taklaların reklamverenlerin önüne altı haneli tıklanma rakamlarıyla bol para getiren reyting oranları için atılıyor olması. Bu altı haneli rakamlara yukarıda madde madde sıralanmış acı gerçeklerle ulaşılamayacağından gazeteler fotoğraf galerileriyle, çıplak kadın fotoğraflarıyla ve özel hayata saygısız haberlerle; televizyonlar ise sulu zırtlak programlarla, reality showlarla, pembe dizilerle doluyor.

Bütün bu yalın gerçekler ayan beyan ortada iken, kadınlık hallerine sanat perspektifinden bakan, sorunları çıplak gözle ortaya koyabilen inisiyatiflere gereksinimimiz var. Filmmor, 9 yıldır düzenlediği Kadın Filmleri Festivali ile kadınlarla kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, eylemek ve düşlemek fikrinden yola çıkıyor ve bu seneki festivalde yaşamın her alanına sirayet etmiş eşitsizliklerin cinskırım halini alan ve kadın cinayetlerine varan sonuçlarına kafa yoruyor.

Bu sene gerçekleştirilecek 9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali'nin teması şu sorunun cevabında gizli: 'Ne alınır, ne verilir, ne çalınır, ne kazanılır ama bunların hepsi mümkün sanılır.Dikilemez, biçilemez ama kimi metreyle ölçüp teraziyle tartmaya kalkar. Yasalarda ille de vardır ama fiiliyatta evrile çevrile yok edilir. İdraki ve inşası fizik-biyoloji, fıtrat-yaradılıştan öteye geçmeyi gerektirir.' Acaba nedir, nedir?

Bu sene festival programında Kadınların Sineması, Kadınlardan Ortadoğu, Kendine Ait Bir Cüzdan,
Annelik Meselesi, Cins-iyet-ler bölümlerinde, 25 ülkeden, 88 kadın yönetmenden altmışı aşkın film var.



Festivalin Söyleşiler ve Atölyeler bölümünde ise sinemada cinselliğe dair O İş Anlattığınız Gibi Değil, sinemada sansüre dair Yasaklar ve Yalanlar, Film Okuma, Queer? gibi atölyeler, Kamerun ve Filistin Kadın Filmleri Festivali ile buluşmalar ve elbette yine filmlerin yönetmenleriyle söyleşiler bulunuyor.



Festival 12–20 Mart arasında Cezayir, Fransız Kültür Merkezi ve İstanbul Modern salonlarında gerçekleşecek. İstanbul'da gerçekleştirilecek gösterimlerin ardından; festival yoluna Van Kadın Derneği ortaklığıyla 26–27 Mart’ta Van’da, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği/Merkezi ortaklığıyla 2–3 Nisan’da Antalya’da, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 9–10 Nisan’da Trabzon’da gerçekleşecek gösterimlerle devam edecek.



Festivale dair detaylı bilgi için: www.filmmor.org

1 Mart 2011 Salı

Akbank 7. Kısa Film Festivali 7 Mart'ta Başlıyor


Kısa filmler Türkiye'de çok zor koşullarda üretiliyor. Dijital teknolojiyle birlikte prodüksiyon aşamasındaki pek çok sorun büyük ölçüde çözülse de, maddi olanaksızlıklar ve kısa filmin değerinin tam olarak anlaşılamaması gibi nedenlerle kısa film çeken bir avuç yönetmen üretim, dağıtım ve tanıtım süreçlerinde pek çok engellerle karşılaşıyor. Bu engellerin en önemlilerinden biri, sınırlı bir izleyici kitlesine hitap ediyor olmaları. Ticari sinemalarda varlık alanı bulamayan kısa filmler için festivaller seyirciye ulaşmada en büyük araçlardan biri.


Türkiye'deki kısa film festivalleri arasında hatırı sayılır bir yeri olan Akbank Kısa Film Festivali, kısa filmler, atölye çalışmaları ve söyleşilerle dolu bir programla 7 Mart'ta başlıyor. Festival programında 430 filmin arasından oluşturulan yarışma ve yarışma dışı bölümlerin yanı sıra; "Uluslararası Bölüm"de Almanya, İsrail, Yunanistan, Avustralya, İngiltere, Finlandiya, İran, ABD, Kanada, Brezilya, Singapur, İsveç ve İspanya’dan gelen bol ödüllü kısa filmler yer alıyor.

Canlandırma Kısalar” bölümünde, festival komitesinin davet ettiği ve önemli ödüllere sahip; Finlandiya, Türkiye, Polonya, İspanya, Srilanka, İsveç, Almanya, Japonya ve Litvanya' dan 16 canlandırma kısa film örneği yer alıyor.


Festivalin “Deneyimler” bölümü, kısa film alanında yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik ve oyunculuk yapmış çok yönlü ve yetenekli bir ismi Karine Blanc’ı konuk ediyor. Paris'te yaşayan sanatçının Festival kapsamında üç kısa filmi gösterilirken, ayrıca sanatçının deneyimlerini aktaracağı bir de söyleşi gerçekleştirilecek.


Sinemaseverler, Festival’in “Belgesel Sinema” bölümünde ise, çektiği filmlerle önemli başarılara imza atmış Pelin Esmer’in “Oyun” ve “Koleksiyoncu” isimli belgesellerini izleme imkanı bulacak. Ayrıca Pelin Esmer, belgesel serüvenini Akbank Sanat’ta gerçekleştirilecek bir söyleşiyle kısa filmcilere aktaracak.


Festivalin “Kısadan Uzuna” bölümü ise; Seyfi Teoman'a ayrıldı. Kısa filmle başlayan ve uzun metraj filmlerle sinema serüvenlerine devam eden genç ve başarılı yönetmenin “Apartman” adlı kısa filminin yanı sıra, ilk uzun metraj filmi “Tatil Kitabı” da Akbank 7. Kısa Film Festivali kapsamında seyircilerle buluşacak. Ayrıca “Kısadan Uzuna” başlıklı söyleşide Seyfi Teoman sinema serüvenini kısa filmcilerle paylaşacak.


“Özel Gösterim” bölümünde ise Murat Şeker imzalı "Türk Gibi Başla Alman Gibi Bitir" ve Serkan Yıldırım'ın yönetmenliğini yaptığı "Ellerdeki Zaman" filmleri izleyicilerle paylaşılacak.



21 ülkeden 92 film, söyleşiler ve atölye çalışmalarının yer alacağı Akbank 7. Kısa Film Festivali’nin 10 gün boyunca herkese kapısı açık olacak ve tüm etkinlikler ücretsiz olarak Akbank Sanat'ta izlenebilecek. Ayrıca Festival boyunca bütün filmler Akbank Sanat’ın kafesinde eş zamanlı olarak gösterilecek.


Akbank 7. Kısa Film Festivali hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbankkisafilm.com ve www.akbanksanat.com adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

Akbank 7. Kısa Film Festivali 7 Mart'ta Başlıyor


Kısa filmler Türkiye'de çok zor koşullarda üretiliyor. Dijital teknolojiyle birlikte prodüksiyon aşamasındaki pek çok sorun büyük ölçüde çözülse de, maddi olanaksızlıklar ve kısa filmin değerinin tam olarak anlaşılamaması gibi nedenlerle kısa film çeken bir avuç yönetmen üretim, dağıtım ve tanıtım süreçlerinde pek çok engellerle karşılaşıyor. Bu engellerin en önemlilerinden biri, sınırlı bir izleyici kitlesine hitap ediyor olmaları. Ticari sinemalarda varlık alanı bulamayan kısa filmler için festivaller seyirciye ulaşmada en büyük araçlardan biri.


Türkiye'deki kısa film festivalleri arasında hatırı sayılır bir yeri olan Akbank Kısa Film Festivali, kısa filmler, atölye çalışmaları ve söyleşilerle dolu bir programla 7 Mart'ta başlıyor. Festival programında 430 filmin arasından oluşturulan yarışma ve yarışma dışı bölümlerin yanı sıra; "Uluslararası Bölüm"de Almanya, İsrail, Yunanistan, Avustralya, İngiltere, Finlandiya, İran, ABD, Kanada, Brezilya, Singapur, İsveç ve İspanya’dan gelen bol ödüllü kısa filmler yer alıyor.

Canlandırma Kısalar” bölümünde, festival komitesinin davet ettiği ve önemli ödüllere sahip; Finlandiya, Türkiye, Polonya, İspanya, Srilanka, İsveç, Almanya, Japonya ve Litvanya' dan 16 canlandırma kısa film örneği yer alıyor.


Festivalin “Deneyimler” bölümü, kısa film alanında yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik ve oyunculuk yapmış çok yönlü ve yetenekli bir ismi Karine Blanc’ı konuk ediyor. Paris'te yaşayan sanatçının Festival kapsamında üç kısa filmi gösterilirken, ayrıca sanatçının deneyimlerini aktaracağı bir de söyleşi gerçekleştirilecek.


Sinemaseverler, Festival’in “Belgesel Sinema” bölümünde ise, çektiği filmlerle önemli başarılara imza atmış Pelin Esmer’in “Oyun” ve “Koleksiyoncu” isimli belgesellerini izleme imkanı bulacak. Ayrıca Pelin Esmer, belgesel serüvenini Akbank Sanat’ta gerçekleştirilecek bir söyleşiyle kısa filmcilere aktaracak.


Festivalin “Kısadan Uzuna” bölümü ise; Seyfi Teoman'a ayrıldı. Kısa filmle başlayan ve uzun metraj filmlerle sinema serüvenlerine devam eden genç ve başarılı yönetmenin “Apartman” adlı kısa filminin yanı sıra, ilk uzun metraj filmi “Tatil Kitabı” da Akbank 7. Kısa Film Festivali kapsamında seyircilerle buluşacak. Ayrıca “Kısadan Uzuna” başlıklı söyleşide Seyfi Teoman sinema serüvenini kısa filmcilerle paylaşacak.


“Özel Gösterim” bölümünde ise Murat Şeker imzalı "Türk Gibi Başla Alman Gibi Bitir" ve Serkan Yıldırım'ın yönetmenliğini yaptığı "Ellerdeki Zaman" filmleri izleyicilerle paylaşılacak.



21 ülkeden 92 film, söyleşiler ve atölye çalışmalarının yer alacağı Akbank 7. Kısa Film Festivali’nin 10 gün boyunca herkese kapısı açık olacak ve tüm etkinlikler ücretsiz olarak Akbank Sanat'ta izlenebilecek. Ayrıca Festival boyunca bütün filmler Akbank Sanat’ın kafesinde eş zamanlı olarak gösterilecek.


Akbank 7. Kısa Film Festivali hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbankkisafilm.com ve www.akbanksanat.com adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons