haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2011 Perşembe

Gazetecilere Özgürlük Eylemi

Ergenekon Soruşturması kapsamında gözaltına alınan gazetecilere destek olmak için yarın saat 12:00’de Taksim Meydanı'nda 'Gazetecilere Özgürlük Eylemi' düzenleniyor.


Gazetecilere Özgürlük Platformu Dönem Başkanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada,''Gazeteciler üzerindeki baskıların giderek artmasından duyduğumuz endişeler artık tahammül edilemez bir noktaya ulaşmıştır. Halen cezaevlerinde 61 gazeteci, tutuklu ve hükümlü olarak bulunmaktadır. 2009 yılının başından bu yana bir süre tutuklu tutulduktan sonra tahliye edilen ya da gözaltına alındıktan sonra tutuklu olarak yargılaması süren 31 gazeteci daha bulunmaktadır. Ayrıca yargılandıkları davalarda haklarında para ya da hapis cezası verilmiş olmakla birlikte cezanın infazı 5 yıl süreyle ertelenmiş olan ya da mahkeme kararı temyiz edildiği için haklarında verilmiş olan cezalar henüz kesinleşmemiş olan 39 gazeteci daha vardır. Sadece 3 binden fazla gazeteci aleyhine açılmış gizliliğin ihlali ve benzeri davaların devam ediyor olması kaygı vericidir." denildi.


Kaynak

Gazetecilere Özgürlük Eylemi

Ergenekon Soruşturması kapsamında gözaltına alınan gazetecilere destek olmak için yarın saat 12:00’de Taksim Meydanı'nda 'Gazetecilere Özgürlük Eylemi' düzenleniyor.


Gazetecilere Özgürlük Platformu Dönem Başkanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada,''Gazeteciler üzerindeki baskıların giderek artmasından duyduğumuz endişeler artık tahammül edilemez bir noktaya ulaşmıştır. Halen cezaevlerinde 61 gazeteci, tutuklu ve hükümlü olarak bulunmaktadır. 2009 yılının başından bu yana bir süre tutuklu tutulduktan sonra tahliye edilen ya da gözaltına alındıktan sonra tutuklu olarak yargılaması süren 31 gazeteci daha bulunmaktadır. Ayrıca yargılandıkları davalarda haklarında para ya da hapis cezası verilmiş olmakla birlikte cezanın infazı 5 yıl süreyle ertelenmiş olan ya da mahkeme kararı temyiz edildiği için haklarında verilmiş olan cezalar henüz kesinleşmemiş olan 39 gazeteci daha vardır. Sadece 3 binden fazla gazeteci aleyhine açılmış gizliliğin ihlali ve benzeri davaların devam ediyor olması kaygı vericidir." denildi.


Kaynak

1 Mart 2011 Salı

Alternatif İstanbul'un Sanal Dükkanı


Kitaplığımı düzenlerken elimde önceden okuduğum ya da dinlediğim, ama tutmak istemediğim çok sayıda kitap, CD ve DVD gibi materyaller olduğunu farkettim. Hepsi son derece temiz kullanılmış olan bu materyalleri uygun fiyatlarla elimden çıkarmaya zor da olsa karar verdim.


Siteye Charles Bukowski kitaplarımı, iki müzik CD'si ve bir DVD film ekledim. Daha bir sürü şey çıktı detokstan, hepsini listelemeye çalışacağım.


Alternatif-İstanbul'un sanal dükkanına göz atmak için tık tık.

Alternatif İstanbul'un Sanal Dükkanı


Kitaplığımı düzenlerken elimde önceden okuduğum ya da dinlediğim, ama tutmak istemediğim çok sayıda kitap, CD ve DVD gibi materyaller olduğunu farkettim. Hepsi son derece temiz kullanılmış olan bu materyalleri uygun fiyatlarla elimden çıkarmaya zor da olsa karar verdim.


Siteye Charles Bukowski kitaplarımı, iki müzik CD'si ve bir DVD film ekledim. Daha bir sürü şey çıktı detokstan, hepsini listelemeye çalışacağım.


Alternatif-İstanbul'un sanal dükkanına göz atmak için tık tık.

3 Şubat 2011 Perşembe

Kültür Sanat Desteksiz Olmaz






Bildiğiniz üzere,
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı, 7.1.2011 tarihli ve 27808 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesiyle hayatımızda yeni bir dönem başladı. Bundan böyle, içki firmalarının sponsor olduğu konser, festival ve etkinliklere 24 yaş altındaki gençlerin alınmayacak olması, alkollü içki firmalarının kendi adlarıyla bu festivallere sponsor olamaması ve spor kulüplerine adını veremeyecek olması gibi düzenlemeleri içeriyor.


Bu yönetmelik, gündelik hayattaki etkilerini göstermeye başladı bile. Babylon, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak, alkollü içecek markalarının destek verdiği etkinlikler için 24 yaş uygulamasını kapıda kimlik kontrolü ile başlatacaklarını açıkladı. Babylon'da 24 yaş altındakilerin giremeyeceği etkinlikler arasında 4 Şubat'taki, Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set, 6-8 Şubat'taki Hindi Zahra, 18 Şubat'taki Pantha Du Prince, 19 Şubat'taki Naim Dilmener ve Sarp Dakni ile 45’likler, 26 Şubat'taki Oldies But Goldies, 18 Mart'taki Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set ve 20-21 Nisan'daki Eddie Palmieri konserleri yer alıyor.


Bu yönetmeliğin kültür, sanat ve eğlence hayatına etkileri bir süredir tartışılıyor. Bu kararın Türkiye'de yeni yeni ivme kazanmaya başlayan uluslararası kültür sanat organizasyonlarına darbe vuracağını savunanlar, "Kültür Sanat Desteksiz Olmaz" başlıklı bir internet sitesi ile seslerini duyurmayı ve tepkileri belgelemeyi amaçlıyorlar.

Kültür Sanat Desteksiz Olmaz






Bildiğiniz üzere,
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı, 7.1.2011 tarihli ve 27808 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesiyle hayatımızda yeni bir dönem başladı. Bundan böyle, içki firmalarının sponsor olduğu konser, festival ve etkinliklere 24 yaş altındaki gençlerin alınmayacak olması, alkollü içki firmalarının kendi adlarıyla bu festivallere sponsor olamaması ve spor kulüplerine adını veremeyecek olması gibi düzenlemeleri içeriyor.


Bu yönetmelik, gündelik hayattaki etkilerini göstermeye başladı bile. Babylon, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak, alkollü içecek markalarının destek verdiği etkinlikler için 24 yaş uygulamasını kapıda kimlik kontrolü ile başlatacaklarını açıkladı. Babylon'da 24 yaş altındakilerin giremeyeceği etkinlikler arasında 4 Şubat'taki, Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set, 6-8 Şubat'taki Hindi Zahra, 18 Şubat'taki Pantha Du Prince, 19 Şubat'taki Naim Dilmener ve Sarp Dakni ile 45’likler, 26 Şubat'taki Oldies But Goldies, 18 Mart'taki Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set ve 20-21 Nisan'daki Eddie Palmieri konserleri yer alıyor.


Bu yönetmeliğin kültür, sanat ve eğlence hayatına etkileri bir süredir tartışılıyor. Bu kararın Türkiye'de yeni yeni ivme kazanmaya başlayan uluslararası kültür sanat organizasyonlarına darbe vuracağını savunanlar, "Kültür Sanat Desteksiz Olmaz" başlıklı bir internet sitesi ile seslerini duyurmayı ve tepkileri belgelemeyi amaçlıyorlar.

31 Ocak 2011 Pazartesi

2010'un En İyi Canlı Performans Mekanı Anketi Sonuçlandı


2010'un En İyi Canlı Performans Mekanı anketimiz sonuçlandı. Alternatif-İstanbul okuyucuları açılalı kısa bir süre olmasına rağmen birbirinden güzel konserler izlemeye olanak sağlayan Salon İKSV'yi birinciliğe seçti.

İstanbul'un 2011 yılında iyi müziğe doyacağını mekanların Şubat programlarından görebilmek mümkün. Çıtanın her geçen gün yükselmesinde emeği geçen herkese ne kadar teşekkür etsek az.



Arkaoda
2 (5%)
Babylon
6 (17%)
Bronx Pi
4 (11%)
Ghetto
3 (8%)
Hayal Kahvesi
1 (2%)
Indigo
1 (2%)
Jolly Joker Balans
1 (2%)
Salon IKSV
15 (42%)
Tamirane
1 (2%)
The Hall
1 (2%)

Şu ana kadar kullanılan oy sayısı: 35


2010'un En İyi Canlı Performans Mekanı Anketi Sonuçlandı


2010'un En İyi Canlı Performans Mekanı anketimiz sonuçlandı. Alternatif-İstanbul okuyucuları açılalı kısa bir süre olmasına rağmen birbirinden güzel konserler izlemeye olanak sağlayan Salon İKSV'yi birinciliğe seçti.

İstanbul'un 2011 yılında iyi müziğe doyacağını mekanların Şubat programlarından görebilmek mümkün. Çıtanın her geçen gün yükselmesinde emeği geçen herkese ne kadar teşekkür etsek az.



Arkaoda
2 (5%)
Babylon
6 (17%)
Bronx Pi
4 (11%)
Ghetto
3 (8%)
Hayal Kahvesi
1 (2%)
Indigo
1 (2%)
Jolly Joker Balans
1 (2%)
Salon IKSV
15 (42%)
Tamirane
1 (2%)
The Hall
1 (2%)

Şu ana kadar kullanılan oy sayısı: 35


18 Ocak 2011 Salı

Altyazı Askeriyede Sakıncalı Neşriyat


Altyazı Dergisi'nin 100. sayısında Sinan Yusufoğlu isimli bir okurun gönderdiği bir mektup var. Mektupta, Yusufoğlu askerdeyken kendisine posta ile gönderilen derginin nasıl sansürlendiğini ve kendisine ulaştırılmadığını anlatıyor. Altyazı, bu mektubu blogunda da yayınlamış.


Kısaca alıntılamak gerekirse, Sinan Yusufoğlu mektubunda yaşadığı çarpıcı olayları şöyle aktarıyor; "...İşte tam da elim kolum yara bere içinde, zihnim allak bullak olmuşken; Altyazının 91.sayısı bayilerdeydi ve bu sayıyı küçük karakolumuzun sırası hiç bitmeyen ankesörlü telefonundan Fırat'ı arayarak isteme gafletine düşmüştüm. Bir şeyler okumalıyım, evet burada olmayı unutturan bir şeyler okumalıyım fikriyle elimdeki kitap ve dergileri tüketmiş, ulaşabildiğim arkadaşlardan okuyacak bir şeyler göndermelerini istiyordum. Askerde, dışarıdan gelen ve ''sivil'' olan her şey çok değerlidir. Kitap, dergi, mektup, yemek ve tabii en önemlisi hâkî renkte olmayan her şey. Dergimin bulunduğum küçük karakol binasına gönderileceğini hayal etmek bile garip bir mutluluk yaşatıyordu bana, sanki uzun yıllar kör olmuştum ve gözlerim ansızın açılacak ve yeniden görmeye başlayacaktım hissi içerisinde günlerce bekledim dergimin gelmesini. Şehirden epey uzak olan karakolun küçük nöbetçi kulübesinde bir gece vakti Altyazı'yı okuyacak olmanın sevincini hissettim o an. Askerde böyle ''küçük'' özgürlük anları, insanı oradaki hayata bağlayan en önemli şeydi galiba."


Yazının devamını bu linkten okuyabilir, son dönemde demokratik bir ülkede yaşadığını zannederek düşünce özgürlüğü var diye görüşlerini açıklamaya kalkanlara çektirilen acıyla arasındaki bağı sorgulayabilirsiniz.


Altyazı Askeriyede Sakıncalı Neşriyat


Altyazı Dergisi'nin 100. sayısında Sinan Yusufoğlu isimli bir okurun gönderdiği bir mektup var. Mektupta, Yusufoğlu askerdeyken kendisine posta ile gönderilen derginin nasıl sansürlendiğini ve kendisine ulaştırılmadığını anlatıyor. Altyazı, bu mektubu blogunda da yayınlamış.


Kısaca alıntılamak gerekirse, Sinan Yusufoğlu mektubunda yaşadığı çarpıcı olayları şöyle aktarıyor; "...İşte tam da elim kolum yara bere içinde, zihnim allak bullak olmuşken; Altyazının 91.sayısı bayilerdeydi ve bu sayıyı küçük karakolumuzun sırası hiç bitmeyen ankesörlü telefonundan Fırat'ı arayarak isteme gafletine düşmüştüm. Bir şeyler okumalıyım, evet burada olmayı unutturan bir şeyler okumalıyım fikriyle elimdeki kitap ve dergileri tüketmiş, ulaşabildiğim arkadaşlardan okuyacak bir şeyler göndermelerini istiyordum. Askerde, dışarıdan gelen ve ''sivil'' olan her şey çok değerlidir. Kitap, dergi, mektup, yemek ve tabii en önemlisi hâkî renkte olmayan her şey. Dergimin bulunduğum küçük karakol binasına gönderileceğini hayal etmek bile garip bir mutluluk yaşatıyordu bana, sanki uzun yıllar kör olmuştum ve gözlerim ansızın açılacak ve yeniden görmeye başlayacaktım hissi içerisinde günlerce bekledim dergimin gelmesini. Şehirden epey uzak olan karakolun küçük nöbetçi kulübesinde bir gece vakti Altyazı'yı okuyacak olmanın sevincini hissettim o an. Askerde böyle ''küçük'' özgürlük anları, insanı oradaki hayata bağlayan en önemli şeydi galiba."


Yazının devamını bu linkten okuyabilir, son dönemde demokratik bir ülkede yaşadığını zannederek düşünce özgürlüğü var diye görüşlerini açıklamaya kalkanlara çektirilen acıyla arasındaki bağı sorgulayabilirsiniz.


17 Ocak 2011 Pazartesi

İyi Haber Tez Ulaşsın, Kötü Haberi Yel Alsın


İyi haber: Yarın akşam Babylon'da dünyanın gördüğü görebileceği en üretken ve icatçı müzik adamlarından Renaud Garcia-Fons'un solo konseri var.


Kötü haber: 6-8 Şubat'ta Babylon'da iki konser verecek olan Hindi Zahra konserinin avantajli bileti için bugün son gün.


İyi haber: İstanbul konserlerini defalarca kaçırdığımız Oi Va Voi, 19-20-21 Ocak'ta tarihlerinde olmak üzere üç gün üst üste Babylon'da.


Kötü haber: Biletleri hızla tükeniyor. Hatta Çarşamba ve Perşembe için yer kalmadı. Cuma için acele edin.


İyi haber: Yoğun istek üzerine Body Worlds sergisi uzatıldı.


Kötü haber: Santalİstanbul'daki İstanbul 1910-2010 sergisinin son günü dündü. Kaçırdık.


İyi Haber: İtalya'nın "Piyanonun Şeytani Meleği" diye tanımladığı Emre Şen, 19 Ocak Çarşamba akşamı Salon İKSV'de Bach, Liszt, Chopin ve Schumann'ın eserlerinden oluşan bir seçkiyle klasik müzik sevenlerin kulaklarının pasını silecek.


Kötü haber: Klasik müzik Türkiye'de hala üvey evlat. Sahi Türkiye'nin öz evladı ne?


İyi haber: Blogger's Base açıldı. Bloggerlar evlerinin dışında da içerik üretecek bir mekana kavuştu.


Kötü haber: Yılların Rejans Lokantası kapanıyor.


İyi haber: Çoğunluk filminin DVD'si çıktı.


Kötü haber: I Am Love'ın son sahnesi filmin kendisi kadar etkilemedi.


İyi haber: Büyük Ev Ablukada'yı keşfettik. 26 Ocak'ta Salon İKSV'deki konserlerini Ece Ajandamıza yazdık.


Kötü haber: Şubat'ta üzerimize akın akın gelecek konser fırtınasından korkuyoruz.


İyi Haber Tez Ulaşsın, Kötü Haberi Yel Alsın


İyi haber: Yarın akşam Babylon'da dünyanın gördüğü görebileceği en üretken ve icatçı müzik adamlarından Renaud Garcia-Fons'un solo konseri var.


Kötü haber: 6-8 Şubat'ta Babylon'da iki konser verecek olan Hindi Zahra konserinin avantajli bileti için bugün son gün.


İyi haber: İstanbul konserlerini defalarca kaçırdığımız Oi Va Voi, 19-20-21 Ocak'ta tarihlerinde olmak üzere üç gün üst üste Babylon'da.


Kötü haber: Biletleri hızla tükeniyor. Hatta Çarşamba ve Perşembe için yer kalmadı. Cuma için acele edin.


İyi haber: Yoğun istek üzerine Body Worlds sergisi uzatıldı.


Kötü haber: Santalİstanbul'daki İstanbul 1910-2010 sergisinin son günü dündü. Kaçırdık.


İyi Haber: İtalya'nın "Piyanonun Şeytani Meleği" diye tanımladığı Emre Şen, 19 Ocak Çarşamba akşamı Salon İKSV'de Bach, Liszt, Chopin ve Schumann'ın eserlerinden oluşan bir seçkiyle klasik müzik sevenlerin kulaklarının pasını silecek.


Kötü haber: Klasik müzik Türkiye'de hala üvey evlat. Sahi Türkiye'nin öz evladı ne?


İyi haber: Blogger's Base açıldı. Bloggerlar evlerinin dışında da içerik üretecek bir mekana kavuştu.


Kötü haber: Yılların Rejans Lokantası kapanıyor.


İyi haber: Çoğunluk filminin DVD'si çıktı.


Kötü haber: I Am Love'ın son sahnesi filmin kendisi kadar etkilemedi.


İyi haber: Büyük Ev Ablukada'yı keşfettik. 26 Ocak'ta Salon İKSV'deki konserlerini Ece Ajandamıza yazdık.


Kötü haber: Şubat'ta üzerimize akın akın gelecek konser fırtınasından korkuyoruz.


15 Ocak 2011 Cumartesi

Money For Nothing'e Sansür




Yasakçı zihniyet konusunda yalnız değilmişiz diye sevinir misiniz yoksa dünyanın hal ve gidişatına bakıp tıksırıncaya kadar içer misiniz, size kalmış. Son günlerimizin en alevli tartışma konusu olan yasaklara bir yenisi daha eklendi. Kanada'da hükümete bağlı Yayın Standartları Kurulu, Dire Straits'in Money For Nothing şarkısının radyolarda çalınmasını yasakladı.


Dire Straits'in 1985 tarihli Brothers In Arms albümünde yer alan Money For Nothing'in aradan geçen 25 yıldan sonra yeniden yasaklanmasının nedeni ise, şarkı sözlerinde eşcinselleri rencide ettiği belirtilen ifadenin olması. Yayın Standartları Kurulu, ırkçı ve seksist söylemlere karşı bu yasağı getirdiğini açıkladı.


İlk yayınlandığı günden itibaren sözleri seksist ve homofobik olmakla eleştirilen Money For Nothing'in sonradan yayınlanan bazı kayıtlarında sözlere makyaj yapıldığı görülmüş, ibne anlamına gelen faggot ifadesi yerine argoda motherfucker'ın kısaltması olarak kullanılan mother eklenmişti. Restaurantlarda ve halka açık alanlarda çalınan versiyonu da faggot'suz versiyondu. Dire Straits üyesi Mark Knopfler, 21 Kasım 1985'te Rolling Stones'a verdiği bir röportajda gay bir gazetenin gay editöründen eleştiri aldıklarını ve editörün kendilerini belden aşağı vurmakla suçladığını söyleyecek ve ekleyecekti: "Dünyada aptal insanlar olduğu kadar, aptal gayler de var. Bu da demek oluyor ki, söyleyeceğinizin birden fazla anlama gelmemesine izin vermemek için direkt söylemeniz gerekiyor."


Kanada'dan gelen son yasaklama kararına Mark Knopfler'ın tepkisini ise grubun klavyecisi Guy Fletcher websitesinde şöyle açıkladı: "Mark bana Kanada'da yayınlanacak versiyonda faggot (ibne) sözcüğü yerine fudger (saçmalayan, abartan) kullanacağını açıkladı."


Görünen o ki, Money For Nothing üzerinden yürüyen tartışmalar Kanada'dan gelen bu haberle daha da sürecek gibi. Yasaklarla ve kısıtlamalarla boğuşan eşcinsellerin ise bu yasaktan memnun olup olmadıkları benim şahsi merakım.


Kaynak


Rolling Stones


Vikipedia






Money For Nothing'e Sansür




Yasakçı zihniyet konusunda yalnız değilmişiz diye sevinir misiniz yoksa dünyanın hal ve gidişatına bakıp tıksırıncaya kadar içer misiniz, size kalmış. Son günlerimizin en alevli tartışma konusu olan yasaklara bir yenisi daha eklendi. Kanada'da hükümete bağlı Yayın Standartları Kurulu, Dire Straits'in Money For Nothing şarkısının radyolarda çalınmasını yasakladı.


Dire Straits'in 1985 tarihli Brothers In Arms albümünde yer alan Money For Nothing'in aradan geçen 25 yıldan sonra yeniden yasaklanmasının nedeni ise, şarkı sözlerinde eşcinselleri rencide ettiği belirtilen ifadenin olması. Yayın Standartları Kurulu, ırkçı ve seksist söylemlere karşı bu yasağı getirdiğini açıkladı.


İlk yayınlandığı günden itibaren sözleri seksist ve homofobik olmakla eleştirilen Money For Nothing'in sonradan yayınlanan bazı kayıtlarında sözlere makyaj yapıldığı görülmüş, ibne anlamına gelen faggot ifadesi yerine argoda motherfucker'ın kısaltması olarak kullanılan mother eklenmişti. Restaurantlarda ve halka açık alanlarda çalınan versiyonu da faggot'suz versiyondu. Dire Straits üyesi Mark Knopfler, 21 Kasım 1985'te Rolling Stones'a verdiği bir röportajda gay bir gazetenin gay editöründen eleştiri aldıklarını ve editörün kendilerini belden aşağı vurmakla suçladığını söyleyecek ve ekleyecekti: "Dünyada aptal insanlar olduğu kadar, aptal gayler de var. Bu da demek oluyor ki, söyleyeceğinizin birden fazla anlama gelmemesine izin vermemek için direkt söylemeniz gerekiyor."


Kanada'dan gelen son yasaklama kararına Mark Knopfler'ın tepkisini ise grubun klavyecisi Guy Fletcher websitesinde şöyle açıkladı: "Mark bana Kanada'da yayınlanacak versiyonda faggot (ibne) sözcüğü yerine fudger (saçmalayan, abartan) kullanacağını açıkladı."


Görünen o ki, Money For Nothing üzerinden yürüyen tartışmalar Kanada'dan gelen bu haberle daha da sürecek gibi. Yasaklarla ve kısıtlamalarla boğuşan eşcinsellerin ise bu yasaktan memnun olup olmadıkları benim şahsi merakım.


Kaynak


Rolling Stones


Vikipedia






9 Kasım 2010 Salı

Çınar Haysiyetli Ağaçtır


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan


Sabah gazete ve haber portallarında günlük haber takibimi yaparken ntvmsnbc'deki bu haber dikkatimi çekti. Çekti, çünkü malumunuz olduğu üzere ben ironi seven biriyim. Haberde, Çevre ve Orman Bakanlığı'nın İstanbul'u yeniden çınar ağacı ile doldurma projesinden bahsediliyordu.


Bakın ne kadar hoş, yetkili makamlarımız doğadan aldıklarını doğaya geri verecekler diyip karnımda kelebekler uçuşturup, içimdeki Heidi'yi yanına Peter'i de katıp bayır aşağı koşturmak üzereydim ki, çınarın ne menem bir ağaç olduğu aklıma geldi. Benim gördüğüm, hayat bilgisi derslerinden öğrendiğim, kitaplardan okuduğum çınar, köklerini salan, geniş toprak isteyen, dallarını ve yapraklarını olabildiğince yayan bir ulu ağaç türü. Ondandır ki, dokunulmaz gibi gözüken, abideleştirilen, kutsallaştırılan bir yönü var. Dı. Korkunç şehirleşme, şehirdeki bir avuç çınarı göstermelik olarak bırakıp, diğerlerinin üzerinden buldozer gibi geçti, gitti. Şimdi, doğadan alınanın doğaya geri verileceğini söyleyen bir çevre otoritesinin olmasının beni mutlu etmesi lazım gelirdi ama etmiyor. Neden etmiyor? Çünkü, evimin önündeki ağaçları görüyorum. İçinde bir avuç toprak bırakılmış ufacık bir kare içinde nereden su alacakları belli olmadan kurumamaya çalışıyorlar. Güya insanlardan korunmaları için zincir çekilmiş etraflarına. Kabukları kuru, dalları yanlış budamadan eğilmiş, hastalıklı, yalnız ve üzüntü vericiler.


Çınarıyla meşhur Beyazıt Meydanı'nda parke taşlarının arasına döşenen beton yağmurla toprağın iletişimini kesmiş. Çınar, doğanın bir parçası olarak değil, altında çay içilir bir şehir süsü olarak görülüyor. Ve bütün bu çirkinlikler ayan beyan ortadayken, eğer çınarı böyle dikecekseniz, bir avuç toprağa ve zincirlere mahkum edecekseniz, hiç dikmeyin daha iyi demek geliyor içimden. 'Varolanlara dokunmayın, onlara iyi bakın, dallarını umarsızca kırıp dökmeyin yeter' demek istiyorum. Çınar gibi toprağa kök salan ağaç yerine daha arsız ağaçlar seçin. Sizin reva gördüğünüz metrekarede bile yaşayabilecek kadar arsız, ama yine de o kadar güzel ağaçlar...


Çınarın hakkını verecekseniz dikin, yoksa canım ağaçlara kıymayın efendiler!

Çınar Haysiyetli Ağaçtır


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan


Sabah gazete ve haber portallarında günlük haber takibimi yaparken ntvmsnbc'deki bu haber dikkatimi çekti. Çekti, çünkü malumunuz olduğu üzere ben ironi seven biriyim. Haberde, Çevre ve Orman Bakanlığı'nın İstanbul'u yeniden çınar ağacı ile doldurma projesinden bahsediliyordu.


Bakın ne kadar hoş, yetkili makamlarımız doğadan aldıklarını doğaya geri verecekler diyip karnımda kelebekler uçuşturup, içimdeki Heidi'yi yanına Peter'i de katıp bayır aşağı koşturmak üzereydim ki, çınarın ne menem bir ağaç olduğu aklıma geldi. Benim gördüğüm, hayat bilgisi derslerinden öğrendiğim, kitaplardan okuduğum çınar, köklerini salan, geniş toprak isteyen, dallarını ve yapraklarını olabildiğince yayan bir ulu ağaç türü. Ondandır ki, dokunulmaz gibi gözüken, abideleştirilen, kutsallaştırılan bir yönü var. Dı. Korkunç şehirleşme, şehirdeki bir avuç çınarı göstermelik olarak bırakıp, diğerlerinin üzerinden buldozer gibi geçti, gitti. Şimdi, doğadan alınanın doğaya geri verileceğini söyleyen bir çevre otoritesinin olmasının beni mutlu etmesi lazım gelirdi ama etmiyor. Neden etmiyor? Çünkü, evimin önündeki ağaçları görüyorum. İçinde bir avuç toprak bırakılmış ufacık bir kare içinde nereden su alacakları belli olmadan kurumamaya çalışıyorlar. Güya insanlardan korunmaları için zincir çekilmiş etraflarına. Kabukları kuru, dalları yanlış budamadan eğilmiş, hastalıklı, yalnız ve üzüntü vericiler.


Çınarıyla meşhur Beyazıt Meydanı'nda parke taşlarının arasına döşenen beton yağmurla toprağın iletişimini kesmiş. Çınar, doğanın bir parçası olarak değil, altında çay içilir bir şehir süsü olarak görülüyor. Ve bütün bu çirkinlikler ayan beyan ortadayken, eğer çınarı böyle dikecekseniz, bir avuç toprağa ve zincirlere mahkum edecekseniz, hiç dikmeyin daha iyi demek geliyor içimden. 'Varolanlara dokunmayın, onlara iyi bakın, dallarını umarsızca kırıp dökmeyin yeter' demek istiyorum. Çınar gibi toprağa kök salan ağaç yerine daha arsız ağaçlar seçin. Sizin reva gördüğünüz metrekarede bile yaşayabilecek kadar arsız, ama yine de o kadar güzel ağaçlar...


Çınarın hakkını verecekseniz dikin, yoksa canım ağaçlara kıymayın efendiler!

29 Ekim 2010 Cuma

Yediğimiz Kazıkların 'Şerefine'

Etcétera... / Errörist Kabare

Aslında bu yazıya boğazınıza düşkünseniz, Artun Ünsal'in 'Benim Lokantalarım' kitabını alıp okuyun diye başlayabilirdim. Yine başlayabilirim aslında. Ama Ünsal'ın İstanbul meyhanelerini anlattığı sayfaları hızla geçmenizi önererek. Çünkü, muhtemelen haberiniz vardır, evvelsi gece alkollü içkilere yüzde 30'u bulan oranda apar topar zam yapıldı. Bu acı kazığın ardından, ekabir insanların bir araya gelip demini aldığı çilingir sofralarının assolisti rakının 70'lik şişesinin 35 TL gibi dudak uçuklatıcı bir fiyata satılabileceği söyleniyor. Ki bu tekel bayisinden evinizde içmek için aldığınız rakıya ödeyeceğiniz fiyat. Mekanların menüsüne yansıyacak rakamı düşünmek bile istemiyorum.



Tabi hikmetinden sual olunmaz devletlilerimiz, kimi alkol düşkünü vatandaşlarımızın serzenişlerine cevap vermekte gecikmedi ve zammı halkın sırtına bir vergi daha yüklemek adına değil, sağlığını düşündüğümüz için yaptık açıklamasını yetiştirdi. Zamanlamasına, mantığına kurban olduğumun otoritesi. Ben mesela, daha sosyal içerikli bir açıklamanın gelmesini ve 'içkinin bütün kötülüklerin anası' olduğunu söylemelerini filan da bekledim. Naçizane. Sokaktaki vatandaşın kimisinde vuku bulan 'içip içip zıvıtıyorlar' tarzındaki bakışın resmileşmesi kimilerini ziyadesiyle rahatlatabilirdi. Aile içi şiddetin yıllardır devletin bizzat kendi görevlileri tarafından görülmediği/duyulmadığı, komşularca ancak dedikodu malzemesi yapıldığı bir ülkede bir takım zayıf karakterli mahlukatların içkiyi kaçırıp beraber yaşadığı insanlara hayata zehir etmelerini kendilerine dert ediniyor gibi gözükmek iyi olurdu. Bu göz yaşartıcı hassasiyet içlere su serpebilir, yüce devlet vatandaşının hem ruh, hem de beden sağlığını koruyor denebilirdi. İnanan inanırdı, gözlerini kapatır, vazifesini yapar, rahatını bozmazdı.



Bozmazdı ama içki kadar kötülüklerin anası olmayan toplu ulaşıma da aynı gün yüzde 10 zam gelince kafalar karıştı. Acaba devlet toplu taşımaya da halk sağlığı için zam yapmıştı? Devlet, fazla motorlu taşıt kullanılmamasından, herkesin yürüyerek işe-eve gitmesinden mi yanaydı? Eğer böyleyse, memlekette tek bir bisiklet yolu bırakmamanın, kaldırımların arabalarca işgaline göz yummanın, özel araçlarına bağımlı bir toplum yaratıılmasının sorumlusu kimdi? Dış mihraklar mı?


Güzide memleketimizin etrafını sarmış tüm komşular içinde alkollü içkiye en yüksek parayı ödemek, Avrupa'nın en yüksek iletişen ulusu olmak, Avrupa'nın internete en pahalı bağlanan ülkesi olup bunu da sansürün elverdiğince yapabilmek ve en temel haklardan biri olan ulaşım hakkını zar zor elde edebilmek gibi kazıkları içine sindirebilen varsa bir kadeh de gelecekte bir tarafımıza girecek olanların şerefine kadeh kaldırabilir. Olayın sağlıkla, içkinin toplumsal yaşama etkileriyle ya da diğer bahanelerle hiç bir alakası olmadığını bilenlere de çıldırmamayı başarabilmek düşer.

Yediğimiz Kazıkların 'Şerefine'

Etcétera... / Errörist Kabare

Aslında bu yazıya boğazınıza düşkünseniz, Artun Ünsal'in 'Benim Lokantalarım' kitabını alıp okuyun diye başlayabilirdim. Yine başlayabilirim aslında. Ama Ünsal'ın İstanbul meyhanelerini anlattığı sayfaları hızla geçmenizi önererek. Çünkü, muhtemelen haberiniz vardır, evvelsi gece alkollü içkilere yüzde 30'u bulan oranda apar topar zam yapıldı. Bu acı kazığın ardından, ekabir insanların bir araya gelip demini aldığı çilingir sofralarının assolisti rakının 70'lik şişesinin 35 TL gibi dudak uçuklatıcı bir fiyata satılabileceği söyleniyor. Ki bu tekel bayisinden evinizde içmek için aldığınız rakıya ödeyeceğiniz fiyat. Mekanların menüsüne yansıyacak rakamı düşünmek bile istemiyorum.



Tabi hikmetinden sual olunmaz devletlilerimiz, kimi alkol düşkünü vatandaşlarımızın serzenişlerine cevap vermekte gecikmedi ve zammı halkın sırtına bir vergi daha yüklemek adına değil, sağlığını düşündüğümüz için yaptık açıklamasını yetiştirdi. Zamanlamasına, mantığına kurban olduğumun otoritesi. Ben mesela, daha sosyal içerikli bir açıklamanın gelmesini ve 'içkinin bütün kötülüklerin anası' olduğunu söylemelerini filan da bekledim. Naçizane. Sokaktaki vatandaşın kimisinde vuku bulan 'içip içip zıvıtıyorlar' tarzındaki bakışın resmileşmesi kimilerini ziyadesiyle rahatlatabilirdi. Aile içi şiddetin yıllardır devletin bizzat kendi görevlileri tarafından görülmediği/duyulmadığı, komşularca ancak dedikodu malzemesi yapıldığı bir ülkede bir takım zayıf karakterli mahlukatların içkiyi kaçırıp beraber yaşadığı insanlara hayata zehir etmelerini kendilerine dert ediniyor gibi gözükmek iyi olurdu. Bu göz yaşartıcı hassasiyet içlere su serpebilir, yüce devlet vatandaşının hem ruh, hem de beden sağlığını koruyor denebilirdi. İnanan inanırdı, gözlerini kapatır, vazifesini yapar, rahatını bozmazdı.



Bozmazdı ama içki kadar kötülüklerin anası olmayan toplu ulaşıma da aynı gün yüzde 10 zam gelince kafalar karıştı. Acaba devlet toplu taşımaya da halk sağlığı için zam yapmıştı? Devlet, fazla motorlu taşıt kullanılmamasından, herkesin yürüyerek işe-eve gitmesinden mi yanaydı? Eğer böyleyse, memlekette tek bir bisiklet yolu bırakmamanın, kaldırımların arabalarca işgaline göz yummanın, özel araçlarına bağımlı bir toplum yaratıılmasının sorumlusu kimdi? Dış mihraklar mı?


Güzide memleketimizin etrafını sarmış tüm komşular içinde alkollü içkiye en yüksek parayı ödemek, Avrupa'nın en yüksek iletişen ulusu olmak, Avrupa'nın internete en pahalı bağlanan ülkesi olup bunu da sansürün elverdiğince yapabilmek ve en temel haklardan biri olan ulaşım hakkını zar zor elde edebilmek gibi kazıkları içine sindirebilen varsa bir kadeh de gelecekte bir tarafımıza girecek olanların şerefine kadeh kaldırabilir. Olayın sağlıkla, içkinin toplumsal yaşama etkileriyle ya da diğer bahanelerle hiç bir alakası olmadığını bilenlere de çıldırmamayı başarabilmek düşer.

13 Ekim 2010 Çarşamba

İstanbul'da 'Dokunulmazlık'


Şu anda adını bir türlü anımsayamadığım bir şair dünyada bir tane bile ağlayan çocuk kalmadığı zaman her şeyin yolunda olacağını ifade ediyordu. Tabi benim cümlemdekilerden çok daha güzel sözcüklerle. Dün gazetede Artun Ünsal'ın 'bu şehirde kediler, köpekler ve çocukların dokunulmazlığı var' sözünü okuyunca aklıma o mısra geldi. Çok güzel söylemişti Ünsal, güzel yürekli her insanın İstanbul hayaliydi çocuklara ve hayvanlara dokunulmayan bir şehir ve hatta dünya, ama sahiden öyle miydi İstanbul? Evet, kediler ve köpeklerle yaşamlarını ve sokaklarını paylaşan semtler, çocukların topları kesilme korkusu olmadan oyun oynayabilecekleri mahalleler hala vardı şehirde, ama 'dokunulmazlık' gibi bir kesin ifade ne kadar doğruydu?


Ben mi fazla kötümserdim, yoksa Artun Ünsal benden daha fazla görmüş geçirmiş olduğu için ve elbette bir yazar duyarlılığıyla gördüğü değil, görmeyi arzu ettiği İstanbul'u mu anlatmıştı? Yazarların ve öykü anlatıcılarının, iyi ki, olan biteni çok daha duygusal olarak görmek ve gerçekten biraz daha farklı bir boyutta aktarmak gibi bir huyları vardır. İyi ki diyorum, çünkü eğer böyle olmasaydı, ne edebiyat, ne de güzel sanatlar olurdu.


Bu yazıyı hazırlayıp gönderdikten sonra e-posta kutuma düşen mesajın zamanlamasına şaştım desem yalan olur. Haberde 'PETA Deutschland Hayvan Hakları Kuruluşu, Pazartesi günü İstanbul’u ‘Avrupa Hayvanlara Zulüm Başkenti’ ünvanıyla ödüllendirdi.' diyordu. İlk tepkim amaç ironi bile olsa 'ödüllendirmek' sözcüğü yerine 'cezalandırmak' sözcüğünün kullanılmasının daha doğru olduğunu düşünmekti. İstanbul gibi bir şehir ‘Avrupa Hayvanlara Zulüm Başkenti’ gibi bir ünvanla ancak cezalanndırılabilir çünkü.


Sebepleri üzerinde düşünelim.



İstanbul'da 'Dokunulmazlık'


Şu anda adını bir türlü anımsayamadığım bir şair dünyada bir tane bile ağlayan çocuk kalmadığı zaman her şeyin yolunda olacağını ifade ediyordu. Tabi benim cümlemdekilerden çok daha güzel sözcüklerle. Dün gazetede Artun Ünsal'ın 'bu şehirde kediler, köpekler ve çocukların dokunulmazlığı var' sözünü okuyunca aklıma o mısra geldi. Çok güzel söylemişti Ünsal, güzel yürekli her insanın İstanbul hayaliydi çocuklara ve hayvanlara dokunulmayan bir şehir ve hatta dünya, ama sahiden öyle miydi İstanbul? Evet, kediler ve köpeklerle yaşamlarını ve sokaklarını paylaşan semtler, çocukların topları kesilme korkusu olmadan oyun oynayabilecekleri mahalleler hala vardı şehirde, ama 'dokunulmazlık' gibi bir kesin ifade ne kadar doğruydu?


Ben mi fazla kötümserdim, yoksa Artun Ünsal benden daha fazla görmüş geçirmiş olduğu için ve elbette bir yazar duyarlılığıyla gördüğü değil, görmeyi arzu ettiği İstanbul'u mu anlatmıştı? Yazarların ve öykü anlatıcılarının, iyi ki, olan biteni çok daha duygusal olarak görmek ve gerçekten biraz daha farklı bir boyutta aktarmak gibi bir huyları vardır. İyi ki diyorum, çünkü eğer böyle olmasaydı, ne edebiyat, ne de güzel sanatlar olurdu.


Bu yazıyı hazırlayıp gönderdikten sonra e-posta kutuma düşen mesajın zamanlamasına şaştım desem yalan olur. Haberde 'PETA Deutschland Hayvan Hakları Kuruluşu, Pazartesi günü İstanbul’u ‘Avrupa Hayvanlara Zulüm Başkenti’ ünvanıyla ödüllendirdi.' diyordu. İlk tepkim amaç ironi bile olsa 'ödüllendirmek' sözcüğü yerine 'cezalandırmak' sözcüğünün kullanılmasının daha doğru olduğunu düşünmekti. İstanbul gibi bir şehir ‘Avrupa Hayvanlara Zulüm Başkenti’ gibi bir ünvanla ancak cezalanndırılabilir çünkü.


Sebepleri üzerinde düşünelim.



Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons