denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2009 Cuma

Adına Kaza Demeye Utanılan Kara Cinayetler


Tersanede revir hemşiresi olarak çalışan bir tanıdığım var. Yakın zamanda başından geçen bir olayı anlattı. İşçilerden birinin bacağını kullandığı aletlerden biri kesiyor. Yara fazla derin olmasa da, akan kan nedeni ile işçinin tansiyonu düşüyor, buna rağmen yürüyerek revire geliyor. Revir kapısını açar açmaz da yığılıveriyor koltuğa. Ölçüldüğünde anlaşılıyor ki, işçinin tansiyonu 4'e kadar düşmüş. Durum acilleşince ambulans çağrılıyor hastaneye götürülmesi için.


İşçi baygın bir şekilde yatarken bağlı çalıştığı taşeron firmadan birileri geliyor. Adamın başına toplanıp "haydi kalk, o kadarcık kesikten de olurmuş" gibisinden yaygrara çıkarıyorlar. Hemşire, yaranın fazla ağır olmadığını, ama tansiyonun ciddi derecede düşmesinden dolayı ambulans çağırdığını söylüyor. Taşeron firma hiç hoşlanmıyor bu durumdan. Tartışma çıkarıyorlar, bu denli basit bir durum için şirketin itibarını tehlikeye atmanın anlamsız olduğunu söylüyorlar. Hemşire de, sağlık ile ilgili konularda bu kararı kendisinin vereceğini, insan yaşamının itibardan önemli olduğunu söylüyor. O sırada ambulans geliyor, olay personel müdürlüğüne intikal ediyor falan filan.



Yıllardır tersanelerdeki işçi ölümlerini gazete sütunlarında okuyup ah-vah demenin ötesine geçememiş insanlarız biz. Yakından yaşıyanlar oralardaki mantaliteyi şöyle özetleyiveriyorlar: "nasılsa dışarıda bunlardan çok var, biri gider, biri gelir." Ölümler, yaralanmalar karşısında dillerini sıçan yutmuşcasına sususuveriyorlar, adına itibar dedikleri, aslı "daha fazla kar, daha fazla pay" olan çarkın küçük birer dişlisi olmaya pek meraklılar.


Bu yazıyı yazarken bir yandan Yıldırım Türker'in özellikle Tuzla tersanesindeki işçiler için yazdığı yazıları okuyor, öte yandan 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile ilgili arşivleri tarıyorum. Arka planda Bandista'nın "Özgürlüğe Manuş" şarkısı çalıyor son ses, şarkı arasındaki manidar "yersen" nidasına acı acı sırıtıyorum. İşçi kazalarında dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi payesini Türkiye'nin nasıl "onurla" taşıdığını düşünüyorum sırıtırken de. Sırıtışımı yakalayıp kendime kızıyorum. Kendime kızdığım için de kendime kızıyorum. Durgunluğuma, yapamadıklarıma, söyleyemediklerime, ona, buna, herkese...



Herhangi bir olayda ilk müdahaleyi gerçekleştirmek için gerekli alet-edevattan, ilkyardım setinden yoksun işyelerinde kaderin kuyruğuna takılmış, sorumlulukları gereği "hasstiri" çekemeyecekleri kısır döngü içinde günlerini tamamlıyor çalışanlar, ta ki ellerine tutuşturulan on para ile ıskartaya çıkarılana dek. Kiminde ölüm tehlikesi ve değersizlik, kiminde ağır ruh ve beden tahribatı ve ezilmişlik...



Not: Bu yazı, ruhu kara, beyni küçük, duygusu güdük, hasbelkader ellerine geçirdikleri erki anca kendi küçük çöplüklerinde öttürebilenler, bu erki ellerinde tutabilmek adına gözlerini karartıp kendi yetersizliklerini örtmeye çalışanlar, bağırırsam "haklı" bilirler diye düşünenlere karşı tepkimin dışavurumudur.


Dip Notlar

Cinayet, Adı Kaza / Yıldırım Türker

Yeni Yıla Emeğin Hakkıyla / Yıldırım Türker

Tuzla Tersaneleri ile İlgili Ortak Basın Açıklaması

Adına Kaza Demeye Utanılan Kara Cinayetler


Tersanede revir hemşiresi olarak çalışan bir tanıdığım var. Yakın zamanda başından geçen bir olayı anlattı. İşçilerden birinin bacağını kullandığı aletlerden biri kesiyor. Yara fazla derin olmasa da, akan kan nedeni ile işçinin tansiyonu düşüyor, buna rağmen yürüyerek revire geliyor. Revir kapısını açar açmaz da yığılıveriyor koltuğa. Ölçüldüğünde anlaşılıyor ki, işçinin tansiyonu 4'e kadar düşmüş. Durum acilleşince ambulans çağrılıyor hastaneye götürülmesi için.


İşçi baygın bir şekilde yatarken bağlı çalıştığı taşeron firmadan birileri geliyor. Adamın başına toplanıp "haydi kalk, o kadarcık kesikten de olurmuş" gibisinden yaygrara çıkarıyorlar. Hemşire, yaranın fazla ağır olmadığını, ama tansiyonun ciddi derecede düşmesinden dolayı ambulans çağırdığını söylüyor. Taşeron firma hiç hoşlanmıyor bu durumdan. Tartışma çıkarıyorlar, bu denli basit bir durum için şirketin itibarını tehlikeye atmanın anlamsız olduğunu söylüyorlar. Hemşire de, sağlık ile ilgili konularda bu kararı kendisinin vereceğini, insan yaşamının itibardan önemli olduğunu söylüyor. O sırada ambulans geliyor, olay personel müdürlüğüne intikal ediyor falan filan.



Yıllardır tersanelerdeki işçi ölümlerini gazete sütunlarında okuyup ah-vah demenin ötesine geçememiş insanlarız biz. Yakından yaşıyanlar oralardaki mantaliteyi şöyle özetleyiveriyorlar: "nasılsa dışarıda bunlardan çok var, biri gider, biri gelir." Ölümler, yaralanmalar karşısında dillerini sıçan yutmuşcasına sususuveriyorlar, adına itibar dedikleri, aslı "daha fazla kar, daha fazla pay" olan çarkın küçük birer dişlisi olmaya pek meraklılar.


Bu yazıyı yazarken bir yandan Yıldırım Türker'in özellikle Tuzla tersanesindeki işçiler için yazdığı yazıları okuyor, öte yandan 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile ilgili arşivleri tarıyorum. Arka planda Bandista'nın "Özgürlüğe Manuş" şarkısı çalıyor son ses, şarkı arasındaki manidar "yersen" nidasına acı acı sırıtıyorum. İşçi kazalarında dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi payesini Türkiye'nin nasıl "onurla" taşıdığını düşünüyorum sırıtırken de. Sırıtışımı yakalayıp kendime kızıyorum. Kendime kızdığım için de kendime kızıyorum. Durgunluğuma, yapamadıklarıma, söyleyemediklerime, ona, buna, herkese...



Herhangi bir olayda ilk müdahaleyi gerçekleştirmek için gerekli alet-edevattan, ilkyardım setinden yoksun işyelerinde kaderin kuyruğuna takılmış, sorumlulukları gereği "hasstiri" çekemeyecekleri kısır döngü içinde günlerini tamamlıyor çalışanlar, ta ki ellerine tutuşturulan on para ile ıskartaya çıkarılana dek. Kiminde ölüm tehlikesi ve değersizlik, kiminde ağır ruh ve beden tahribatı ve ezilmişlik...



Not: Bu yazı, ruhu kara, beyni küçük, duygusu güdük, hasbelkader ellerine geçirdikleri erki anca kendi küçük çöplüklerinde öttürebilenler, bu erki ellerinde tutabilmek adına gözlerini karartıp kendi yetersizliklerini örtmeye çalışanlar, bağırırsam "haklı" bilirler diye düşünenlere karşı tepkimin dışavurumudur.


Dip Notlar

Cinayet, Adı Kaza / Yıldırım Türker

Yeni Yıla Emeğin Hakkıyla / Yıldırım Türker

Tuzla Tersaneleri ile İlgili Ortak Basın Açıklaması

Adına Kaza Demeye Utanılan Kara Cinayetler


Tersanede revir hemşiresi olarak çalışan bir tanıdığım var. Yakın zamanda başından geçen bir olayı anlattı. İşçilerden birinin bacağını kullandığı aletlerden biri kesiyor. Yara fazla derin olmasa da, akan kan nedeni ile işçinin tansiyonu düşüyor, buna rağmen yürüyerek revire geliyor. Revir kapısını açar açmaz da yığılıveriyor koltuğa. Ölçüldüğünde anlaşılıyor ki, işçinin tansiyonu 4'e kadar düşmüş. Durum acilleşince ambulans çağrılıyor hastaneye götürülmesi için.


İşçi baygın bir şekilde yatarken bağlı çalıştığı taşeron firmadan birileri geliyor. Adamın başına toplanıp "haydi kalk, o kadarcık kesikten de olurmuş" gibisinden yaygrara çıkarıyorlar. Hemşire, yaranın fazla ağır olmadığını, ama tansiyonun ciddi derecede düşmesinden dolayı ambulans çağırdığını söylüyor. Taşeron firma hiç hoşlanmıyor bu durumdan. Tartışma çıkarıyorlar, bu denli basit bir durum için şirketin itibarını tehlikeye atmanın anlamsız olduğunu söylüyorlar. Hemşire de, sağlık ile ilgili konularda bu kararı kendisinin vereceğini, insan yaşamının itibardan önemli olduğunu söylüyor. O sırada ambulans geliyor, olay personel müdürlüğüne intikal ediyor falan filan.



Yıllardır tersanelerdeki işçi ölümlerini gazete sütunlarında okuyup ah-vah demenin ötesine geçememiş insanlarız biz. Yakından yaşıyanlar oralardaki mantaliteyi şöyle özetleyiveriyorlar: "nasılsa dışarıda bunlardan çok var, biri gider, biri gelir." Ölümler, yaralanmalar karşısında dillerini sıçan yutmuşcasına sususuveriyorlar, adına itibar dedikleri, aslı "daha fazla kar, daha fazla pay" olan çarkın küçük birer dişlisi olmaya pek meraklılar.


Bu yazıyı yazarken bir yandan Yıldırım Türker'in özellikle Tuzla tersanesindeki işçiler için yazdığı yazıları okuyor, öte yandan 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile ilgili arşivleri tarıyorum. Arka planda Bandista'nın "Özgürlüğe Manuş" şarkısı çalıyor son ses, şarkı arasındaki manidar "yersen" nidasına acı acı sırıtıyorum. İşçi kazalarında dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi payesini Türkiye'nin nasıl "onurla" taşıdığını düşünüyorum sırıtırken de. Sırıtışımı yakalayıp kendime kızıyorum. Kendime kızdığım için de kendime kızıyorum. Durgunluğuma, yapamadıklarıma, söyleyemediklerime, ona, buna, herkese...



Herhangi bir olayda ilk müdahaleyi gerçekleştirmek için gerekli alet-edevattan, ilkyardım setinden yoksun işyelerinde kaderin kuyruğuna takılmış, sorumlulukları gereği "hasstiri" çekemeyecekleri kısır döngü içinde günlerini tamamlıyor çalışanlar, ta ki ellerine tutuşturulan on para ile ıskartaya çıkarılana dek. Kiminde ölüm tehlikesi ve değersizlik, kiminde ağır ruh ve beden tahribatı ve ezilmişlik...



Not: Bu yazı, ruhu kara, beyni küçük, duygusu güdük, hasbelkader ellerine geçirdikleri erki anca kendi küçük çöplüklerinde öttürebilenler, bu erki ellerinde tutabilmek adına gözlerini karartıp kendi yetersizliklerini örtmeye çalışanlar, bağırırsam "haklı" bilirler diye düşünenlere karşı tepkimin dışavurumudur.


Dip Notlar

Cinayet, Adı Kaza / Yıldırım Türker

Yeni Yıla Emeğin Hakkıyla / Yıldırım Türker

Tuzla Tersaneleri ile İlgili Ortak Basın Açıklaması

31 Ekim 2006 Salı

Fragmanlar-Herakleitos

"Bu dinsel yürüyüş ve utanç dolu ilahi* Dionysos adına düzenlenmemiş olsaydı, insanlar çok edepsizce davranmış sayılacaklardı. Ama uğruna kendilerinden geçtikleri ve onurlarına Leneia bayramını kutladıkları Dionysos, Hades'in ta kendisi!"

*cinsel organı övücü, utanç verici ilahi


Çevirmen Cengiz Çakmak'ın yorumu: Herakleitos, Dionysos'un kendisini doğrudan eleştiri konusu yapmadan Dionysos Lenaios adına düzenlenen utanç verici törenleri imalı şekilde kınar. Leneia, Dionysos onuruna Ocak ayında kutlanan ve doğanın gücünü

ve bereketini simgeleyen şarap fıçısı bayramıdır. Herakleitos, Dionysos'un karşıtlıklardan oluşmuş doğasına vurgu yaparak onun ölümle (Hades) ilişkisini göstermek ister. Dionysos hem ölüm, hem yaşamdır. Doğmuş ve ölmüş, ölmüş ve doğmuştur. Ne yazık ki insanlar onun gerçek doğasını kavrayamamışlardır.




Yukarıdaki metin Kabalcı Yayınevi tarafından basılmış ve Cengiz Çakmak tarafından çevirisi ve yorumlaması yapılmış Herakleitos'un "Fragmanlar" adlı eserinden alıntılanmıştır. Herakleitos'un özellikle vurguladığı nokta, insanların bazı olguları kendi istedikleri gibi algılaması ve çarpıtmasıdır.



Bir kutlamayı amacından saptırarak gösterişe dönüştüren, sevinci taşkınlığa çevirip etrafına zarar veren ve bir özel günün gerçek amacını unutup kendi keyfi çıkarları için kullanan insancıklar M.Ö 500'lü yıllarda Herakleitos'un felsefesine konu olmuş. Metni okurken aklıma Cumhuriyet'in 83. yılını kutlamak amaçlı yapılan kutlamalarda bir milletvekilinin bir genç kızla göbek atıp alnına para yapıştırdığı sahne geliyor ister istemez. Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında turistler tecavüze uğrayabiliyor ve kadınlar taciz edilebiliyor. Ve sabah okuduğum bir haberde belirtildiğine göre aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile adına uzman denen birileri “Kurban kesilen ülkelerde insanlar kan dökme güdüsünü tatmin ettikleri için bu toplumlarda seri katillere çok sık rastlanmaz." diye ahkam kesebiliyor. Sene 2006, yer Türkiye. Aslında yerin Türkiye olması pek de mühim değil, zira dünyanın her yanında modernlik ile uygarlık birbirine karıştırılıyor ve modernlik uğruna en ilkel dürtüler devreye giriyor zaman zaman. Modern ülkelerin seri katil sorunlarının çözülmesi için "kurban" ilkelliği önerilebiliyor örneğin.



Herakleitos yukarıdan bir yerden dünyaya bakıp, kahkahadan kırılıyor olsa gerek, ya da kimbilir belki de kahrından Dionysos ile kadeh tokuşturuyordur...

Fragmanlar-Herakleitos

"Bu dinsel yürüyüş ve utanç dolu ilahi* Dionysos adına düzenlenmemiş olsaydı, insanlar çok edepsizce davranmış sayılacaklardı. Ama uğruna kendilerinden geçtikleri ve onurlarına Leneia bayramını kutladıkları Dionysos, Hades'in ta kendisi!"

*cinsel organı övücü, utanç verici ilahi


Çevirmen Cengiz Çakmak'ın yorumu: Herakleitos, Dionysos'un kendisini doğrudan eleştiri konusu yapmadan Dionysos Lenaios adına düzenlenen utanç verici törenleri imalı şekilde kınar. Leneia, Dionysos onuruna Ocak ayında kutlanan ve doğanın gücünü

ve bereketini simgeleyen şarap fıçısı bayramıdır. Herakleitos, Dionysos'un karşıtlıklardan oluşmuş doğasına vurgu yaparak onun ölümle (Hades) ilişkisini göstermek ister. Dionysos hem ölüm, hem yaşamdır. Doğmuş ve ölmüş, ölmüş ve doğmuştur. Ne yazık ki insanlar onun gerçek doğasını kavrayamamışlardır.




Yukarıdaki metin Kabalcı Yayınevi tarafından basılmış ve Cengiz Çakmak tarafından çevirisi ve yorumlaması yapılmış Herakleitos'un "Fragmanlar" adlı eserinden alıntılanmıştır. Herakleitos'un özellikle vurguladığı nokta, insanların bazı olguları kendi istedikleri gibi algılaması ve çarpıtmasıdır.



Bir kutlamayı amacından saptırarak gösterişe dönüştüren, sevinci taşkınlığa çevirip etrafına zarar veren ve bir özel günün gerçek amacını unutup kendi keyfi çıkarları için kullanan insancıklar M.Ö 500'lü yıllarda Herakleitos'un felsefesine konu olmuş. Metni okurken aklıma Cumhuriyet'in 83. yılını kutlamak amaçlı yapılan kutlamalarda bir milletvekilinin bir genç kızla göbek atıp alnına para yapıştırdığı sahne geliyor ister istemez. Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında turistler tecavüze uğrayabiliyor ve kadınlar taciz edilebiliyor. Ve sabah okuduğum bir haberde belirtildiğine göre aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile adına uzman denen birileri “Kurban kesilen ülkelerde insanlar kan dökme güdüsünü tatmin ettikleri için bu toplumlarda seri katillere çok sık rastlanmaz." diye ahkam kesebiliyor. Sene 2006, yer Türkiye. Aslında yerin Türkiye olması pek de mühim değil, zira dünyanın her yanında modernlik ile uygarlık birbirine karıştırılıyor ve modernlik uğruna en ilkel dürtüler devreye giriyor zaman zaman. Modern ülkelerin seri katil sorunlarının çözülmesi için "kurban" ilkelliği önerilebiliyor örneğin.



Herakleitos yukarıdan bir yerden dünyaya bakıp, kahkahadan kırılıyor olsa gerek, ya da kimbilir belki de kahrından Dionysos ile kadeh tokuşturuyordur...

Fragmanlar-Herakleitos

"Bu dinsel yürüyüş ve utanç dolu ilahi* Dionysos adına düzenlenmemiş olsaydı, insanlar çok edepsizce davranmış sayılacaklardı. Ama uğruna kendilerinden geçtikleri ve onurlarına Leneia bayramını kutladıkları Dionysos, Hades'in ta kendisi!"

*cinsel organı övücü, utanç verici ilahi


Çevirmen Cengiz Çakmak'ın yorumu: Herakleitos, Dionysos'un kendisini doğrudan eleştiri konusu yapmadan Dionysos Lenaios adına düzenlenen utanç verici törenleri imalı şekilde kınar. Leneia, Dionysos onuruna Ocak ayında kutlanan ve doğanın gücünü

ve bereketini simgeleyen şarap fıçısı bayramıdır. Herakleitos, Dionysos'un karşıtlıklardan oluşmuş doğasına vurgu yaparak onun ölümle (Hades) ilişkisini göstermek ister. Dionysos hem ölüm, hem yaşamdır. Doğmuş ve ölmüş, ölmüş ve doğmuştur. Ne yazık ki insanlar onun gerçek doğasını kavrayamamışlardır.




Yukarıdaki metin Kabalcı Yayınevi tarafından basılmış ve Cengiz Çakmak tarafından çevirisi ve yorumlaması yapılmış Herakleitos'un "Fragmanlar" adlı eserinden alıntılanmıştır. Herakleitos'un özellikle vurguladığı nokta, insanların bazı olguları kendi istedikleri gibi algılaması ve çarpıtmasıdır.



Bir kutlamayı amacından saptırarak gösterişe dönüştüren, sevinci taşkınlığa çevirip etrafına zarar veren ve bir özel günün gerçek amacını unutup kendi keyfi çıkarları için kullanan insancıklar M.Ö 500'lü yıllarda Herakleitos'un felsefesine konu olmuş. Metni okurken aklıma Cumhuriyet'in 83. yılını kutlamak amaçlı yapılan kutlamalarda bir milletvekilinin bir genç kızla göbek atıp alnına para yapıştırdığı sahne geliyor ister istemez. Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında turistler tecavüze uğrayabiliyor ve kadınlar taciz edilebiliyor. Ve sabah okuduğum bir haberde belirtildiğine göre aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile adına uzman denen birileri “Kurban kesilen ülkelerde insanlar kan dökme güdüsünü tatmin ettikleri için bu toplumlarda seri katillere çok sık rastlanmaz." diye ahkam kesebiliyor. Sene 2006, yer Türkiye. Aslında yerin Türkiye olması pek de mühim değil, zira dünyanın her yanında modernlik ile uygarlık birbirine karıştırılıyor ve modernlik uğruna en ilkel dürtüler devreye giriyor zaman zaman. Modern ülkelerin seri katil sorunlarının çözülmesi için "kurban" ilkelliği önerilebiliyor örneğin.



Herakleitos yukarıdan bir yerden dünyaya bakıp, kahkahadan kırılıyor olsa gerek, ya da kimbilir belki de kahrından Dionysos ile kadeh tokuşturuyordur...

3 Eylül 2006 Pazar



Saat 04:36
Mezbaha şu ana kadar cinayetlerine devam etti . Yaklaşık bir buçuk dakika sonra şu an gözümü yakan beyaz ışığın çok uzağında olacağım. Sağır eden makine gürültülerini duyamıyor, tenimde odanın soğuğunu hissedemiyor olacağım ve ayaklarımın altında kayan bant artık başımı döndüremeyecek.
Çünkü bir buçuk dakika sonra başımla gövdem arasından soğuk bir çelik geçmiş, vücudumu iki birleştirilemez parçaya ayırmış olacak.
Üzeri pas ve kan izleriyle bulaşık beyaz duvarlardan yansıyan yoğun ışık beynimin içine işliyor. Doğduğum gün gördüğüm sarı ve sıcak ışıktan çok uzak, kablolardan taşınıp ölümümü izlemeye gelmiş meymenetsiz, apaçık alçak bir ışık bu.
Dişlilerin gıcırtısı devam ederken gözlerimi bandın dışına çeviriyorum. Kanımı donduran görüntüler, beynimin muhakeme yeteneğinin devre dışı kaldığı, hiç bir felsefenin ya da süslü paragrafın etikliğini kanıtlayamayacağı bir kıyımın zihnime kazınan son kareleri oluyor.
Işığı görebildiğim ve rüzgarın bedenimi yalayışını hissedebildiğim şu son bir buçuk dakika, evvelce aynı mekanda yemek yediğim ve gece yaslanarak uyuduğum dostumun yürüyen bir platform üzerinde, sağ arka bacağından sallanıp, başı ve gövdesi arasından alçakça açılmış bir boşluktan kanını yere boşaltmasını izleyerek geçiyor.
Korku ya da hüzün duymuyorum. Karmaşık düşünce sistemlerinin tümünün sahibi, biliş düzeyinin tepe noktasında ve hatta tanrı silüetiyle yaratıldığı düşünceleri ile kendini yücelten bir türün, aslında bünyesinde "sadizm" barındırabilen tek canlı olduğunu görüp sadece kendilerinden tiksiniyorum.
Düşüncelerle birlikte ayaklarımın altında devam eden yol son rampasına giriyor. İlk kez bacaklarımın titrediğini hissediyorum! Ölümden mi korkuyorum? Hayır, hayır! Sadece bu kadar amaçsızca ölmek onuruma dokunuyor.
Derken...
Sağ bacağım tüm ağırlığımı taşıyamayacak, diz bağlarım kopuyor. Gırtlağımın tam önünde keskin bir batma ve bir sıcaklık..
Ciğerlerim havayla dolamıyor...


Saat 04:37
Günlerdir parmaklığıma dayanıp beni burdan bırakmaları için haykırıyorum.
Son olarak, sağ duvara asılı su deposunu devirdiğim için dört gündür susuzum.
Dilimi ağzımın içinde oynatırken zorlanıyor, gözlerimi uzak noktadaki objelere odaklayamıyorum.
Elbette hiçbir yoksunluk hali, ailemi yeşil yaşam alanımda bırakmanın verdiği acıyı veremiyor. Memelerimi, yarı çıkmış dişleriyle çekiştiren bebeklerimin soğuk toprak üzerinde yemeksizlik ve annesizlikten can çekişerek yok olduğunu düşünmek, infazımın çabuk gelmesi için dua etmeme sebep oluyor.
Atıldığım tel kutunun kapısını açıp beni kirli ellerine alan bu insan, günlerdir kanayan ve çürümüş yumurta gibi kokan yaramın üzerini tek tırnağıyla kanırtarak küfrediyor. Kendisinin düşünce sisteminden ve tümden varlığından tiksindiğim için canımı acıtabildiğini ona belli edip sadist hazlarını tatmin etmek istemiyorum.
...
Ah! İşte beklediğim darbe! Beni yere atıp, kuyruk sokumuma dev bir tekme savurdu. Sanırım omuriliğim kopmuş olacak ki arka bacaklarımla direnemiyorum. Devasa büyüklükteki ayağını göğsüme bastırıp, başımı elleri arasına alıyor. Kırılan kaburgalarımın çatırtısıyla birlikte, yerini tam olarak belirleyemediğim ve üstümde tepinen insan(!) türünün dayanamayacağı cinsten bir sancı hissediyorum.
Sol eline bir bıçak alıyor. Gösterdiğim çırpınma reflekslerinden rahatsız "neden sorun çıkartmadan geberemiyorsunuz siz" diyen bir bakış atıyor ve bıçağını vajinamın tam önüne saplıyor.
On beş gündür göremediğim çocuklarımın yanına gitmenin keşke daha acısız bir yolu olsaydı diyorum.
Dilimi bilmeyen adam çığlığımla daha da tahrik oluyor ve bıçağı vücudumun üzerinde gezdirip açtığı aralıktan ellerini sokarak yıllardır bana ait olduğundan emin olduğum ve taşımaktan gurur duyduğum postumu gurursuzca üzerimden sıyırıyor.
Evet! Beni canlı canlı yüzüyor!
Tüm vücudumda ateş gibi bir yanma ve bilincimi yitirmeme sebep olan bir ağrı hissediyorum.
Ancak hala nefes alabiliyorum, evet nefes...
Üç oğlumun yanı başımda bir kökü kemirdiklerini görüyorum. Bir diğeri etrafımda koşarak yaban çileği yuvarlıyor.
Kendime bakıyorum; onları taşıdığım oda darmadağın... Olmaması gelektiği gibi...

Saat 04:38
Dışı yüzlerce wattlık ampullerle aydınlatılmış, şaşaalı binamın bodrum katındaki kafesten alınıyorum.
Öğlen vaktinde getirildiğim bu kurumun çok sıkı bir çalışma prensibi ve misyonu var. 7/24 türdeşlerimi öldürerek insanları mutlu ediyorlar. Ana binanın giriş kapısında da 7/24 mesai yaptıklarını gösteren bir ışıklı tabelaları ve her saat insanların şikayetlerini dinledikleri bir telefon hatları mevcut.
...
Ensemden büyük bir güçle asılan adam tüm hırsıyla beni çelik masanın üzerine savuruyor. İnsanların arasında uzun yıllar yaşadığımdan dillerini az çok anlayabiliyorum. Birisi beni öldürmek için doktora ihtiyaç olduğunu savunuyor, diğeri bu basit iş için kurumun kalifiye elemanlarını rahatsız etmenin gereksiz olduğu kanısında. Ama hemfikir oldukları tek bir şey var ki, o da beni bir kaç dakika içinde öldürmeleri gerektiği.
Telefonu eline alıp bir şeylere kafa sallayan ikinci adam, eliyle arkadaşına onaylama işaretini yapıyor. Ensemdeki adam tek eliyle, kafamı çelik masaya bastırırken, diğer eliyle kolumu sıkıyor. Öteki adamın elinde orta boy bir enjektör koluma doğru yaklaşıyor.
Olanca gücümle çabalayıp kafamı kurtarıyor ve ölmek istemediğimi bu anlama özürlü canlılara anlatmak için dişlerimi enjektörü tutan ele geçiriyorum.
Onu çok sinirlendirmiş olmalıyım ki bana o ana dek öğrendiği tüm küfürleri sayarken tam alt çenemin ortasına sert bir yumruk yerleştiriyor. Takiben, ardındaki dolabı açıp tek elim büyüklüğünde bir enjektör daha çıkarıyor. Enjektörü havaya kaldırıp boşluğa doğru pistonu çekerken, zevkin en büyük dilimini ağzında çiğnercesine sırıtıyor.
Adam, içine boşluğu çektiği iğneyi kaburgalarımın arasına tek hamlede sokuyor ve pistonu sonuna kadar ittiriyor. Her şey o kadar ani oluyor ki, vücuduma giren iğnenin acısını farketmeden göğsümde eşsiz bir sıkışma hissediyorum.
Görüşüm bozuluyor ve nefes alamıyorum. İstemediğim bir şeyi vücudumdan atmaya çalışırcasına kasılıyor ve havayı bir kez daha içime çekebilmek için tüm kaslarımı zorluyorum...

Saat 04:39
Sabahın ilk ışıklarıyla evine dönen kadın, alkole teslim ettiği elleriyle kilidi açıyor.
Ufak bir gıcırtıyı takiben kapanan kapının ardına uzun tüylü, havalı, kendisini onun içinde iken çok önemli hissettiği kürkünü asıp koridordan yalpalayarak devam ediyor.
Komodinin üzerinde, arabasının tekerleklerine işediği için ölümünü istediği köpeği almalarını talep ettiği telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı tek avucuna alıp sıkıyor ve bir şeyleri başarmış olmanın verdiği gururla gülümseyerek banyoya ilerliyor.
Alkolün yanında yediği koyun parçaları midesini rahatsız etmiş olacak ki kafasını klozete gömüp kusmaya koyuluyor...



Saat 04:36
Mezbaha şu ana kadar cinayetlerine devam etti . Yaklaşık bir buçuk dakika sonra şu an gözümü yakan beyaz ışığın çok uzağında olacağım. Sağır eden makine gürültülerini duyamıyor, tenimde odanın soğuğunu hissedemiyor olacağım ve ayaklarımın altında kayan bant artık başımı döndüremeyecek.
Çünkü bir buçuk dakika sonra başımla gövdem arasından soğuk bir çelik geçmiş, vücudumu iki birleştirilemez parçaya ayırmış olacak.
Üzeri pas ve kan izleriyle bulaşık beyaz duvarlardan yansıyan yoğun ışık beynimin içine işliyor. Doğduğum gün gördüğüm sarı ve sıcak ışıktan çok uzak, kablolardan taşınıp ölümümü izlemeye gelmiş meymenetsiz, apaçık alçak bir ışık bu.
Dişlilerin gıcırtısı devam ederken gözlerimi bandın dışına çeviriyorum. Kanımı donduran görüntüler, beynimin muhakeme yeteneğinin devre dışı kaldığı, hiç bir felsefenin ya da süslü paragrafın etikliğini kanıtlayamayacağı bir kıyımın zihnime kazınan son kareleri oluyor.
Işığı görebildiğim ve rüzgarın bedenimi yalayışını hissedebildiğim şu son bir buçuk dakika, evvelce aynı mekanda yemek yediğim ve gece yaslanarak uyuduğum dostumun yürüyen bir platform üzerinde, sağ arka bacağından sallanıp, başı ve gövdesi arasından alçakça açılmış bir boşluktan kanını yere boşaltmasını izleyerek geçiyor.
Korku ya da hüzün duymuyorum. Karmaşık düşünce sistemlerinin tümünün sahibi, biliş düzeyinin tepe noktasında ve hatta tanrı silüetiyle yaratıldığı düşünceleri ile kendini yücelten bir türün, aslında bünyesinde "sadizm" barındırabilen tek canlı olduğunu görüp sadece kendilerinden tiksiniyorum.
Düşüncelerle birlikte ayaklarımın altında devam eden yol son rampasına giriyor. İlk kez bacaklarımın titrediğini hissediyorum! Ölümden mi korkuyorum? Hayır, hayır! Sadece bu kadar amaçsızca ölmek onuruma dokunuyor.
Derken...
Sağ bacağım tüm ağırlığımı taşıyamayacak, diz bağlarım kopuyor. Gırtlağımın tam önünde keskin bir batma ve bir sıcaklık..
Ciğerlerim havayla dolamıyor...


Saat 04:37
Günlerdir parmaklığıma dayanıp beni burdan bırakmaları için haykırıyorum.
Son olarak, sağ duvara asılı su deposunu devirdiğim için dört gündür susuzum.
Dilimi ağzımın içinde oynatırken zorlanıyor, gözlerimi uzak noktadaki objelere odaklayamıyorum.
Elbette hiçbir yoksunluk hali, ailemi yeşil yaşam alanımda bırakmanın verdiği acıyı veremiyor. Memelerimi, yarı çıkmış dişleriyle çekiştiren bebeklerimin soğuk toprak üzerinde yemeksizlik ve annesizlikten can çekişerek yok olduğunu düşünmek, infazımın çabuk gelmesi için dua etmeme sebep oluyor.
Atıldığım tel kutunun kapısını açıp beni kirli ellerine alan bu insan, günlerdir kanayan ve çürümüş yumurta gibi kokan yaramın üzerini tek tırnağıyla kanırtarak küfrediyor. Kendisinin düşünce sisteminden ve tümden varlığından tiksindiğim için canımı acıtabildiğini ona belli edip sadist hazlarını tatmin etmek istemiyorum.
...
Ah! İşte beklediğim darbe! Beni yere atıp, kuyruk sokumuma dev bir tekme savurdu. Sanırım omuriliğim kopmuş olacak ki arka bacaklarımla direnemiyorum. Devasa büyüklükteki ayağını göğsüme bastırıp, başımı elleri arasına alıyor. Kırılan kaburgalarımın çatırtısıyla birlikte, yerini tam olarak belirleyemediğim ve üstümde tepinen insan(!) türünün dayanamayacağı cinsten bir sancı hissediyorum.
Sol eline bir bıçak alıyor. Gösterdiğim çırpınma reflekslerinden rahatsız "neden sorun çıkartmadan geberemiyorsunuz siz" diyen bir bakış atıyor ve bıçağını vajinamın tam önüne saplıyor.
On beş gündür göremediğim çocuklarımın yanına gitmenin keşke daha acısız bir yolu olsaydı diyorum.
Dilimi bilmeyen adam çığlığımla daha da tahrik oluyor ve bıçağı vücudumun üzerinde gezdirip açtığı aralıktan ellerini sokarak yıllardır bana ait olduğundan emin olduğum ve taşımaktan gurur duyduğum postumu gurursuzca üzerimden sıyırıyor.
Evet! Beni canlı canlı yüzüyor!
Tüm vücudumda ateş gibi bir yanma ve bilincimi yitirmeme sebep olan bir ağrı hissediyorum.
Ancak hala nefes alabiliyorum, evet nefes...
Üç oğlumun yanı başımda bir kökü kemirdiklerini görüyorum. Bir diğeri etrafımda koşarak yaban çileği yuvarlıyor.
Kendime bakıyorum; onları taşıdığım oda darmadağın... Olmaması gelektiği gibi...

Saat 04:38
Dışı yüzlerce wattlık ampullerle aydınlatılmış, şaşaalı binamın bodrum katındaki kafesten alınıyorum.
Öğlen vaktinde getirildiğim bu kurumun çok sıkı bir çalışma prensibi ve misyonu var. 7/24 türdeşlerimi öldürerek insanları mutlu ediyorlar. Ana binanın giriş kapısında da 7/24 mesai yaptıklarını gösteren bir ışıklı tabelaları ve her saat insanların şikayetlerini dinledikleri bir telefon hatları mevcut.
...
Ensemden büyük bir güçle asılan adam tüm hırsıyla beni çelik masanın üzerine savuruyor. İnsanların arasında uzun yıllar yaşadığımdan dillerini az çok anlayabiliyorum. Birisi beni öldürmek için doktora ihtiyaç olduğunu savunuyor, diğeri bu basit iş için kurumun kalifiye elemanlarını rahatsız etmenin gereksiz olduğu kanısında. Ama hemfikir oldukları tek bir şey var ki, o da beni bir kaç dakika içinde öldürmeleri gerektiği.
Telefonu eline alıp bir şeylere kafa sallayan ikinci adam, eliyle arkadaşına onaylama işaretini yapıyor. Ensemdeki adam tek eliyle, kafamı çelik masaya bastırırken, diğer eliyle kolumu sıkıyor. Öteki adamın elinde orta boy bir enjektör koluma doğru yaklaşıyor.
Olanca gücümle çabalayıp kafamı kurtarıyor ve ölmek istemediğimi bu anlama özürlü canlılara anlatmak için dişlerimi enjektörü tutan ele geçiriyorum.
Onu çok sinirlendirmiş olmalıyım ki bana o ana dek öğrendiği tüm küfürleri sayarken tam alt çenemin ortasına sert bir yumruk yerleştiriyor. Takiben, ardındaki dolabı açıp tek elim büyüklüğünde bir enjektör daha çıkarıyor. Enjektörü havaya kaldırıp boşluğa doğru pistonu çekerken, zevkin en büyük dilimini ağzında çiğnercesine sırıtıyor.
Adam, içine boşluğu çektiği iğneyi kaburgalarımın arasına tek hamlede sokuyor ve pistonu sonuna kadar ittiriyor. Her şey o kadar ani oluyor ki, vücuduma giren iğnenin acısını farketmeden göğsümde eşsiz bir sıkışma hissediyorum.
Görüşüm bozuluyor ve nefes alamıyorum. İstemediğim bir şeyi vücudumdan atmaya çalışırcasına kasılıyor ve havayı bir kez daha içime çekebilmek için tüm kaslarımı zorluyorum...

Saat 04:39
Sabahın ilk ışıklarıyla evine dönen kadın, alkole teslim ettiği elleriyle kilidi açıyor.
Ufak bir gıcırtıyı takiben kapanan kapının ardına uzun tüylü, havalı, kendisini onun içinde iken çok önemli hissettiği kürkünü asıp koridordan yalpalayarak devam ediyor.
Komodinin üzerinde, arabasının tekerleklerine işediği için ölümünü istediği köpeği almalarını talep ettiği telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı tek avucuna alıp sıkıyor ve bir şeyleri başarmış olmanın verdiği gururla gülümseyerek banyoya ilerliyor.
Alkolün yanında yediği koyun parçaları midesini rahatsız etmiş olacak ki kafasını klozete gömüp kusmaya koyuluyor...



Saat 04:36
Mezbaha şu ana kadar cinayetlerine devam etti . Yaklaşık bir buçuk dakika sonra şu an gözümü yakan beyaz ışığın çok uzağında olacağım. Sağır eden makine gürültülerini duyamıyor, tenimde odanın soğuğunu hissedemiyor olacağım ve ayaklarımın altında kayan bant artık başımı döndüremeyecek.
Çünkü bir buçuk dakika sonra başımla gövdem arasından soğuk bir çelik geçmiş, vücudumu iki birleştirilemez parçaya ayırmış olacak.
Üzeri pas ve kan izleriyle bulaşık beyaz duvarlardan yansıyan yoğun ışık beynimin içine işliyor. Doğduğum gün gördüğüm sarı ve sıcak ışıktan çok uzak, kablolardan taşınıp ölümümü izlemeye gelmiş meymenetsiz, apaçık alçak bir ışık bu.
Dişlilerin gıcırtısı devam ederken gözlerimi bandın dışına çeviriyorum. Kanımı donduran görüntüler, beynimin muhakeme yeteneğinin devre dışı kaldığı, hiç bir felsefenin ya da süslü paragrafın etikliğini kanıtlayamayacağı bir kıyımın zihnime kazınan son kareleri oluyor.
Işığı görebildiğim ve rüzgarın bedenimi yalayışını hissedebildiğim şu son bir buçuk dakika, evvelce aynı mekanda yemek yediğim ve gece yaslanarak uyuduğum dostumun yürüyen bir platform üzerinde, sağ arka bacağından sallanıp, başı ve gövdesi arasından alçakça açılmış bir boşluktan kanını yere boşaltmasını izleyerek geçiyor.
Korku ya da hüzün duymuyorum. Karmaşık düşünce sistemlerinin tümünün sahibi, biliş düzeyinin tepe noktasında ve hatta tanrı silüetiyle yaratıldığı düşünceleri ile kendini yücelten bir türün, aslında bünyesinde "sadizm" barındırabilen tek canlı olduğunu görüp sadece kendilerinden tiksiniyorum.
Düşüncelerle birlikte ayaklarımın altında devam eden yol son rampasına giriyor. İlk kez bacaklarımın titrediğini hissediyorum! Ölümden mi korkuyorum? Hayır, hayır! Sadece bu kadar amaçsızca ölmek onuruma dokunuyor.
Derken...
Sağ bacağım tüm ağırlığımı taşıyamayacak, diz bağlarım kopuyor. Gırtlağımın tam önünde keskin bir batma ve bir sıcaklık..
Ciğerlerim havayla dolamıyor...


Saat 04:37
Günlerdir parmaklığıma dayanıp beni burdan bırakmaları için haykırıyorum.
Son olarak, sağ duvara asılı su deposunu devirdiğim için dört gündür susuzum.
Dilimi ağzımın içinde oynatırken zorlanıyor, gözlerimi uzak noktadaki objelere odaklayamıyorum.
Elbette hiçbir yoksunluk hali, ailemi yeşil yaşam alanımda bırakmanın verdiği acıyı veremiyor. Memelerimi, yarı çıkmış dişleriyle çekiştiren bebeklerimin soğuk toprak üzerinde yemeksizlik ve annesizlikten can çekişerek yok olduğunu düşünmek, infazımın çabuk gelmesi için dua etmeme sebep oluyor.
Atıldığım tel kutunun kapısını açıp beni kirli ellerine alan bu insan, günlerdir kanayan ve çürümüş yumurta gibi kokan yaramın üzerini tek tırnağıyla kanırtarak küfrediyor. Kendisinin düşünce sisteminden ve tümden varlığından tiksindiğim için canımı acıtabildiğini ona belli edip sadist hazlarını tatmin etmek istemiyorum.
...
Ah! İşte beklediğim darbe! Beni yere atıp, kuyruk sokumuma dev bir tekme savurdu. Sanırım omuriliğim kopmuş olacak ki arka bacaklarımla direnemiyorum. Devasa büyüklükteki ayağını göğsüme bastırıp, başımı elleri arasına alıyor. Kırılan kaburgalarımın çatırtısıyla birlikte, yerini tam olarak belirleyemediğim ve üstümde tepinen insan(!) türünün dayanamayacağı cinsten bir sancı hissediyorum.
Sol eline bir bıçak alıyor. Gösterdiğim çırpınma reflekslerinden rahatsız "neden sorun çıkartmadan geberemiyorsunuz siz" diyen bir bakış atıyor ve bıçağını vajinamın tam önüne saplıyor.
On beş gündür göremediğim çocuklarımın yanına gitmenin keşke daha acısız bir yolu olsaydı diyorum.
Dilimi bilmeyen adam çığlığımla daha da tahrik oluyor ve bıçağı vücudumun üzerinde gezdirip açtığı aralıktan ellerini sokarak yıllardır bana ait olduğundan emin olduğum ve taşımaktan gurur duyduğum postumu gurursuzca üzerimden sıyırıyor.
Evet! Beni canlı canlı yüzüyor!
Tüm vücudumda ateş gibi bir yanma ve bilincimi yitirmeme sebep olan bir ağrı hissediyorum.
Ancak hala nefes alabiliyorum, evet nefes...
Üç oğlumun yanı başımda bir kökü kemirdiklerini görüyorum. Bir diğeri etrafımda koşarak yaban çileği yuvarlıyor.
Kendime bakıyorum; onları taşıdığım oda darmadağın... Olmaması gelektiği gibi...

Saat 04:38
Dışı yüzlerce wattlık ampullerle aydınlatılmış, şaşaalı binamın bodrum katındaki kafesten alınıyorum.
Öğlen vaktinde getirildiğim bu kurumun çok sıkı bir çalışma prensibi ve misyonu var. 7/24 türdeşlerimi öldürerek insanları mutlu ediyorlar. Ana binanın giriş kapısında da 7/24 mesai yaptıklarını gösteren bir ışıklı tabelaları ve her saat insanların şikayetlerini dinledikleri bir telefon hatları mevcut.
...
Ensemden büyük bir güçle asılan adam tüm hırsıyla beni çelik masanın üzerine savuruyor. İnsanların arasında uzun yıllar yaşadığımdan dillerini az çok anlayabiliyorum. Birisi beni öldürmek için doktora ihtiyaç olduğunu savunuyor, diğeri bu basit iş için kurumun kalifiye elemanlarını rahatsız etmenin gereksiz olduğu kanısında. Ama hemfikir oldukları tek bir şey var ki, o da beni bir kaç dakika içinde öldürmeleri gerektiği.
Telefonu eline alıp bir şeylere kafa sallayan ikinci adam, eliyle arkadaşına onaylama işaretini yapıyor. Ensemdeki adam tek eliyle, kafamı çelik masaya bastırırken, diğer eliyle kolumu sıkıyor. Öteki adamın elinde orta boy bir enjektör koluma doğru yaklaşıyor.
Olanca gücümle çabalayıp kafamı kurtarıyor ve ölmek istemediğimi bu anlama özürlü canlılara anlatmak için dişlerimi enjektörü tutan ele geçiriyorum.
Onu çok sinirlendirmiş olmalıyım ki bana o ana dek öğrendiği tüm küfürleri sayarken tam alt çenemin ortasına sert bir yumruk yerleştiriyor. Takiben, ardındaki dolabı açıp tek elim büyüklüğünde bir enjektör daha çıkarıyor. Enjektörü havaya kaldırıp boşluğa doğru pistonu çekerken, zevkin en büyük dilimini ağzında çiğnercesine sırıtıyor.
Adam, içine boşluğu çektiği iğneyi kaburgalarımın arasına tek hamlede sokuyor ve pistonu sonuna kadar ittiriyor. Her şey o kadar ani oluyor ki, vücuduma giren iğnenin acısını farketmeden göğsümde eşsiz bir sıkışma hissediyorum.
Görüşüm bozuluyor ve nefes alamıyorum. İstemediğim bir şeyi vücudumdan atmaya çalışırcasına kasılıyor ve havayı bir kez daha içime çekebilmek için tüm kaslarımı zorluyorum...

Saat 04:39
Sabahın ilk ışıklarıyla evine dönen kadın, alkole teslim ettiği elleriyle kilidi açıyor.
Ufak bir gıcırtıyı takiben kapanan kapının ardına uzun tüylü, havalı, kendisini onun içinde iken çok önemli hissettiği kürkünü asıp koridordan yalpalayarak devam ediyor.
Komodinin üzerinde, arabasının tekerleklerine işediği için ölümünü istediği köpeği almalarını talep ettiği telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı tek avucuna alıp sıkıyor ve bir şeyleri başarmış olmanın verdiği gururla gülümseyerek banyoya ilerliyor.
Alkolün yanında yediği koyun parçaları midesini rahatsız etmiş olacak ki kafasını klozete gömüp kusmaya koyuluyor...

24 Temmuz 2006 Pazartesi

Kedi Jr. 3 Yaşında...

Ön Not: Kedi Jr. Mektupları'na http://www.kurkehayir.org/jr3.htm adresinde Kürke Hayır'ın kuruluş amacı gereği az biraz soğuk olan imajını tatlandırmak için başlamıştım. Bizim sokakta bulup, Linda'ya sahiplendirdiğimiz Kedi Jr. şimdi 3 yaşında. Doğum günü geçti...Ama gene de teyzesi olarak( bunak teyzesi olarak) 1 yaşına girerken yazdığım yazıyı ve de öpücüklerimi yollayayım burdan...


Merhaba;

Size yazdığım son mektububun üzerinden bir yıl geçti.Artık 13 Temmuz'da 1 yaşına basacak koskocaman bir kediyim. Etraftaki herşey gibi ben de değişimler geçiriyorum. Büyümeye başladığımı önce annem Linda'nın bebek maması yerine erişkin kedi maması almasıyla fark etmeye başladım. Sonra vücudumda farklılıklar olmaya başladı,boyum uzadı. Artık oyun oynarken koltukların arasına sıkışıp, kalmıyorum. Tüylerim uzuyor, kilo almaya başladım ve yüzüm daha bir güzelleşti.


Ama büyüdüğümü bana asıl farkettiren, Linda'nın ben 9 aylıkken yaptığı konuşma oldu. O sabah, pencerenin kenarında kedilere bakıyordum ki, Linda karşısına oturttu beni ve şöyle dedi: '' Artık kocaman bir kedi oldun. Sağlığın için gerekli bir operasyon geçirmen gerekiyor. Çok basit bir işlem, 15 dakika sürüyor en fazla. Buna karşılık prostat kanseri (ne demekse o, büyümüş bir kedi olabilirim ama hala bazı terimleri anlamam zor oluyor.) ve hormonlarından kaynaklanan ve seni, dışarıdaki bir dişi kediyi ve doğacak en az 8 yavruyu çekebileceği muhtemel bir azaptan kurtaracağız.'' 2 hafta kadar sonra teyzem Ezgi'yi de alarak arabayla kısırlaştırmanın yapılacağı yere gittik. Barınakmış, konuşulurken duydum, ağaçlar içinde bir yer. Linda'yla Ezgi beni operasyonu yapacak veteriner hekimin yanına götürdü. Ameliyat masasına yatırdılar ve Linda kulağıma fısıldadı: ''Çok kısa sürecek, acı çekmeyeceksin. Biz de yanındayız. Korkma bebeğim.'' Sonra bir anda sesler azalmaya, yüzler silikleşmeye başladı ve hiçbirşey hissedemez oldum. Gözlerim kapandı ve heryer karardı.



Veteriner hekimin dokunuşuyla gözlerimi açtığımda bizimkileri beni izlerken buldum. Önce kalkamadım, başım döndü. Sonra ayağa kalkmayı başardım. Ben uyurken Linda fotoğraf bile çekmiş. Sonradan bana da gösterdi, baygınken çok komik gözüküyormuşum. Biraz barınağı dolaşmışlar, oradaki köpekleri incelemişler. Hatta tek gözü olmayan, adını Naciye koydukları (iyi ki bu kızlar bana ad koymaya kalkmamışlar, adım Şebelebettin filan olurdu herhalde!) siyah bir köpek onlara rehberlik yapmış. O sırada biraz gergin ve korkmuş olduğıumdan patisini sıkma fırsatı bulamadım ama kendisine buradan teşekkür ediyorum.


İşte böyle...Günlük hayat tüm hızıyla akıp, gidiyor. Küçüklüğümde yapmaktan hoşlandığım bazı şeylerden artık keyif almıyorum. Bebekken 16 saat falan uyuyordum, şimdilerde daha az bu süre. Onun yerine pencereden çevreye bakmayı daha çok seviyorum. Geçenlerde Ezgi'lerin evinde balkondan evin önündeki ağacın dalında yuvada duran yavru kargalara bakıyordum. Kötü bir niyetim yoktu sadece ne kadar lezzetli, ay pardon sevimli olduklarını düşünüyordum. O anda üzerime doğru gelen bir gölgeyle irkildim. Kocaman bir karga üzerime doğru pike yapıyordu! Anneleriymiş meğerse. Çok korktum, hemen içeri kaçtım. Aslında korkmam kuştan falan ama dalgınlığıma geldi işte.


12 gün sonra doğum günüm. Ezgi söz verdi. Bana tavuk pastası yapacakmış. Hemen en yakın veterinerin yerini düşündüm. Bari bolca su içeyim de zehir daha az etkilesin. Bir de bana süpriz hediye almış, kurmalı bir fare. Üzülmesin diye 1-2 defa pati attım ama sarmadı. Benim Peggy'im var, o daha zevkli.


Mektumu bu burada bitirmem gerekiyor. Hem sıkıldım, hem de uykum geldi.Battaniyemin üzerinde biraz kestireyim izninizle...Ha, bu arada, hayatınıza bir canlının girebilme durumu varsa, ertelemeyin!


14 Temmuz 2006 Cuma

Fotoğrafsız Anılar


Yıllar sonra kıyıda köşede kalmış bir fotoğraf ne düşündürür size? Eski bir kağıt parçasının üzerinde ışık yardımıyla hapsedilmiş bir görüntü ne kadar uzağa götürebilir sizi? Fotoğraf, icadından bu yana geçen sürede kimbilir kaç yaşama tanıklık etti, kimbilir kimler tarafından neleri görmek amacıyla sabırsızlıkla beklendi. Ya sevdiğinizden geriye kalanlar sadece anılarsa? Tırnakların törpülemek için kullandığı koltuğunuzun yüzü değişmiş ya da bir dişlenmiş topsa geride kalan?Yıllar sonra belki bir iç hesaplaşma olacak bu yazı bittiğinde, hiç akıldan çıkmayan, çıkamayacak bir beyaz hanımefendiye ithaf edilen.


Yıllar önce yaşanmış, sonu hüzünle biten bir fabl belki de.Sondan başlayacak öyküm dostlar. 8 sene sonra, hayatımdaki ender pişmanlıklardan birinin Benekli'nin tek bir fotoğrafını bile çekmemiş olmam ne acı. Sanırım 13 yaşımın getirdiği erkencilik duygusuyla ertelemişim o güzel anları ölümsüzleştirmeyi. Nasıl olsa çekerim sonra diyerek. Bunun kafama ilk dank ettiği an ise 8 yıl öncesine, 26 Nisan 1996 yılına denk gelir. Benekli'nin balkondan düşüp, gözbebeklerinin kucağımda donduğu zamana... Kızım, neden kızım diyorum ki, bulduğum da ben de çocuktum daha. Arkadaşım desem daha doğru.



Bir apartmanın bahçesinde, bir ağacın altında bulduğum Benoş'u. Etrafına toplanmış birkaç çocukla oyunlar oynayan, kafası ve kuyruğu sarı benekli, vücudu ise karbeyaz-tamam, kabul, biraz kirli beyaz- ve bal rengi gözlü bir afet-i devran. Şeytan dürttü görür görmez, rakiplerime 'Bu kediyi ben eve götürmek istiyorum' der demez kaptığım gibi Ulu Manitu'nun-babamın yani-yanında aldım soluğu. Kapıyı açtı, gülümsedi ve...Bingo! Evin yeni üyesi. Unuttuğumuz bir nokta vardı ki, o da Ulu Ulu Manitu-annem-.:))Yok, sandığınız gibi Benekli'yi istememe olayı değil, kedi annemin kucağına, daha ilk günden sanki yıllardır bizimleymişçesine gitti annemin kucağına uzandı.İnci Sultan sormadı bile 'Ayol bu kedi nereden çıktı?' diye. Sonrası yarı acı yarı tatlı bir öykü. Modern bakım yöntemlerinden haberdar olunmadığı için yapılan onlarca hata... Beslenmeden tutun da, bakıma kadar. Kötü niyetli olunmayan ama şu anda hatırlandığında acı veren bilinçsizlikler. Bunun karşılığında dünyalar güzeli bir kızın 3 kişilik bir aileye kattığı mutluluk. Sevinç. Ve gözyaşı. Hayatımızdaki boşluk, taşındığımız evimizi yakınlarındaki cesedini gömdüğümüz park bile sanki ondan iz kalmasın diye betonlanıp otopark oldu.Hayatım boyunca soyut varlıklara inanmakta zorlandım ama Benekli konusunda değil! Kendini çalar saat sanıp, 6'ya programlayan uyandırma servisim... Garantili hem de, bir, iki derken uyanmazsan geçiriverirdi dişlerini acımadan. Ailenin bir başka üyesi, Kırmızı Vosvos'tan hiç hazetmez, hoşnutsuzluğunu kusarak gösterirdi. Uyumak için seçtiği mekanlar Benoş'un biraz egzantrik bir hatun olduğunu gösterirdi. Babamla sabaha kadar süren konuşma-tartışma ve satranç partilerine eşlik ederdi. Kesin o heyecanlı maçlarda babamı tutardı, çünkü ne zaman arkamı dönsem ya Benekli pati atıp taşlarımı dağıtır ya da babam taşların yerini değiştiriverirdi kaşla göz arasında.


Daha anlatacak çok şey var ama başka bir öyküye kalsın çünkü zırıl zırıl ağlarken klavyeyi ve monitörü görmek zor oluyor. Bu yazıya eklenecek bir fotoğrafım olmasını ne kadar isterdim bilemezsiniz. Yıllar sonra belki düşünceyi fotoğraf kağıdına basabilen bir teknoloji geliştirilir ve...O zaman hala yaşıyor olursam, Alternatif-İstanbul’a ekleyiveririm.

Fotoğrafsız Anılar


Yıllar sonra kıyıda köşede kalmış bir fotoğraf ne düşündürür size? Eski bir kağıt parçasının üzerinde ışık yardımıyla hapsedilmiş bir görüntü ne kadar uzağa götürebilir sizi? Fotoğraf, icadından bu yana geçen sürede kimbilir kaç yaşama tanıklık etti, kimbilir kimler tarafından neleri görmek amacıyla sabırsızlıkla beklendi. Ya sevdiğinizden geriye kalanlar sadece anılarsa? Tırnakların törpülemek için kullandığı koltuğunuzun yüzü değişmiş ya da bir dişlenmiş topsa geride kalan?Yıllar sonra belki bir iç hesaplaşma olacak bu yazı bittiğinde, hiç akıldan çıkmayan, çıkamayacak bir beyaz hanımefendiye ithaf edilen.


Yıllar önce yaşanmış, sonu hüzünle biten bir fabl belki de.Sondan başlayacak öyküm dostlar. 8 sene sonra, hayatımdaki ender pişmanlıklardan birinin Benekli'nin tek bir fotoğrafını bile çekmemiş olmam ne acı. Sanırım 13 yaşımın getirdiği erkencilik duygusuyla ertelemişim o güzel anları ölümsüzleştirmeyi. Nasıl olsa çekerim sonra diyerek. Bunun kafama ilk dank ettiği an ise 8 yıl öncesine, 26 Nisan 1996 yılına denk gelir. Benekli'nin balkondan düşüp, gözbebeklerinin kucağımda donduğu zamana... Kızım, neden kızım diyorum ki, bulduğum da ben de çocuktum daha. Arkadaşım desem daha doğru.



Bir apartmanın bahçesinde, bir ağacın altında bulduğum Benoş'u. Etrafına toplanmış birkaç çocukla oyunlar oynayan, kafası ve kuyruğu sarı benekli, vücudu ise karbeyaz-tamam, kabul, biraz kirli beyaz- ve bal rengi gözlü bir afet-i devran. Şeytan dürttü görür görmez, rakiplerime 'Bu kediyi ben eve götürmek istiyorum' der demez kaptığım gibi Ulu Manitu'nun-babamın yani-yanında aldım soluğu. Kapıyı açtı, gülümsedi ve...Bingo! Evin yeni üyesi. Unuttuğumuz bir nokta vardı ki, o da Ulu Ulu Manitu-annem-.:))Yok, sandığınız gibi Benekli'yi istememe olayı değil, kedi annemin kucağına, daha ilk günden sanki yıllardır bizimleymişçesine gitti annemin kucağına uzandı.İnci Sultan sormadı bile 'Ayol bu kedi nereden çıktı?' diye. Sonrası yarı acı yarı tatlı bir öykü. Modern bakım yöntemlerinden haberdar olunmadığı için yapılan onlarca hata... Beslenmeden tutun da, bakıma kadar. Kötü niyetli olunmayan ama şu anda hatırlandığında acı veren bilinçsizlikler. Bunun karşılığında dünyalar güzeli bir kızın 3 kişilik bir aileye kattığı mutluluk. Sevinç. Ve gözyaşı. Hayatımızdaki boşluk, taşındığımız evimizi yakınlarındaki cesedini gömdüğümüz park bile sanki ondan iz kalmasın diye betonlanıp otopark oldu.Hayatım boyunca soyut varlıklara inanmakta zorlandım ama Benekli konusunda değil! Kendini çalar saat sanıp, 6'ya programlayan uyandırma servisim... Garantili hem de, bir, iki derken uyanmazsan geçiriverirdi dişlerini acımadan. Ailenin bir başka üyesi, Kırmızı Vosvos'tan hiç hazetmez, hoşnutsuzluğunu kusarak gösterirdi. Uyumak için seçtiği mekanlar Benoş'un biraz egzantrik bir hatun olduğunu gösterirdi. Babamla sabaha kadar süren konuşma-tartışma ve satranç partilerine eşlik ederdi. Kesin o heyecanlı maçlarda babamı tutardı, çünkü ne zaman arkamı dönsem ya Benekli pati atıp taşlarımı dağıtır ya da babam taşların yerini değiştiriverirdi kaşla göz arasında.


Daha anlatacak çok şey var ama başka bir öyküye kalsın çünkü zırıl zırıl ağlarken klavyeyi ve monitörü görmek zor oluyor. Bu yazıya eklenecek bir fotoğrafım olmasını ne kadar isterdim bilemezsiniz. Yıllar sonra belki düşünceyi fotoğraf kağıdına basabilen bir teknoloji geliştirilir ve...O zaman hala yaşıyor olursam, Alternatif-İstanbul’a ekleyiveririm.

Fotoğrafsız Anılar


Yıllar sonra kıyıda köşede kalmış bir fotoğraf ne düşündürür size? Eski bir kağıt parçasının üzerinde ışık yardımıyla hapsedilmiş bir görüntü ne kadar uzağa götürebilir sizi? Fotoğraf, icadından bu yana geçen sürede kimbilir kaç yaşama tanıklık etti, kimbilir kimler tarafından neleri görmek amacıyla sabırsızlıkla beklendi. Ya sevdiğinizden geriye kalanlar sadece anılarsa? Tırnakların törpülemek için kullandığı koltuğunuzun yüzü değişmiş ya da bir dişlenmiş topsa geride kalan?Yıllar sonra belki bir iç hesaplaşma olacak bu yazı bittiğinde, hiç akıldan çıkmayan, çıkamayacak bir beyaz hanımefendiye ithaf edilen.


Yıllar önce yaşanmış, sonu hüzünle biten bir fabl belki de.Sondan başlayacak öyküm dostlar. 8 sene sonra, hayatımdaki ender pişmanlıklardan birinin Benekli'nin tek bir fotoğrafını bile çekmemiş olmam ne acı. Sanırım 13 yaşımın getirdiği erkencilik duygusuyla ertelemişim o güzel anları ölümsüzleştirmeyi. Nasıl olsa çekerim sonra diyerek. Bunun kafama ilk dank ettiği an ise 8 yıl öncesine, 26 Nisan 1996 yılına denk gelir. Benekli'nin balkondan düşüp, gözbebeklerinin kucağımda donduğu zamana... Kızım, neden kızım diyorum ki, bulduğum da ben de çocuktum daha. Arkadaşım desem daha doğru.



Bir apartmanın bahçesinde, bir ağacın altında bulduğum Benoş'u. Etrafına toplanmış birkaç çocukla oyunlar oynayan, kafası ve kuyruğu sarı benekli, vücudu ise karbeyaz-tamam, kabul, biraz kirli beyaz- ve bal rengi gözlü bir afet-i devran. Şeytan dürttü görür görmez, rakiplerime 'Bu kediyi ben eve götürmek istiyorum' der demez kaptığım gibi Ulu Manitu'nun-babamın yani-yanında aldım soluğu. Kapıyı açtı, gülümsedi ve...Bingo! Evin yeni üyesi. Unuttuğumuz bir nokta vardı ki, o da Ulu Ulu Manitu-annem-.:))Yok, sandığınız gibi Benekli'yi istememe olayı değil, kedi annemin kucağına, daha ilk günden sanki yıllardır bizimleymişçesine gitti annemin kucağına uzandı.İnci Sultan sormadı bile 'Ayol bu kedi nereden çıktı?' diye. Sonrası yarı acı yarı tatlı bir öykü. Modern bakım yöntemlerinden haberdar olunmadığı için yapılan onlarca hata... Beslenmeden tutun da, bakıma kadar. Kötü niyetli olunmayan ama şu anda hatırlandığında acı veren bilinçsizlikler. Bunun karşılığında dünyalar güzeli bir kızın 3 kişilik bir aileye kattığı mutluluk. Sevinç. Ve gözyaşı. Hayatımızdaki boşluk, taşındığımız evimizi yakınlarındaki cesedini gömdüğümüz park bile sanki ondan iz kalmasın diye betonlanıp otopark oldu.Hayatım boyunca soyut varlıklara inanmakta zorlandım ama Benekli konusunda değil! Kendini çalar saat sanıp, 6'ya programlayan uyandırma servisim... Garantili hem de, bir, iki derken uyanmazsan geçiriverirdi dişlerini acımadan. Ailenin bir başka üyesi, Kırmızı Vosvos'tan hiç hazetmez, hoşnutsuzluğunu kusarak gösterirdi. Uyumak için seçtiği mekanlar Benoş'un biraz egzantrik bir hatun olduğunu gösterirdi. Babamla sabaha kadar süren konuşma-tartışma ve satranç partilerine eşlik ederdi. Kesin o heyecanlı maçlarda babamı tutardı, çünkü ne zaman arkamı dönsem ya Benekli pati atıp taşlarımı dağıtır ya da babam taşların yerini değiştiriverirdi kaşla göz arasında.


Daha anlatacak çok şey var ama başka bir öyküye kalsın çünkü zırıl zırıl ağlarken klavyeyi ve monitörü görmek zor oluyor. Bu yazıya eklenecek bir fotoğrafım olmasını ne kadar isterdim bilemezsiniz. Yıllar sonra belki düşünceyi fotoğraf kağıdına basabilen bir teknoloji geliştirilir ve...O zaman hala yaşıyor olursam, Alternatif-İstanbul’a ekleyiveririm.

Monolog


“Aldığın her nefesi bir fırsat bil
Ot değilsin bir daha bitmezsin...’’


Ömer Hayyam


Sabahın oldukça erken bir saatinde yola çıkmıştı. Verdiği randevuya yetişmesi gerekiyordu. Üzerinde oldukça keyifli bir yorgunluk vardı. Bir önceki gece en yakın arkadaşında kalmış, sabaha kadar konuşup, gülüşmekten yorgun ama mutlu, güzel bir yürüyüş yapmaya karar vermişti. Güzergah, Çapa Tıp Fakültesi’nden başlayacak, Sirkeci’de son bulacaktı. Oradan bir poğaça ya da tost alıp, vapurla Kadıköy’e geçecekti Ondan sonra sıkıcı hayatı başlayacaktı zaten, bitmek tükenmek bilmeyen telefonlar, müşteriler, susmak bilmez satıcılar... Aslında hemen karşıdaki duraktan Taksim otobüsüne binebilir, oradan Kadıköy’e karayolu ile geçebilirdi ama gelen günün sıkıntılarını mümkün olduğunca geç karşılamak, bu ufak gezintiyle ve de sonrasında ki vapur sefasıyla kendiyle kısa bir zamanda olsa yalnız kalmak iyi olur diye düşünmüştü.



İstanbul, yavaş yavaş uyanmaya başladı, klakson sesleri, araba seslerine, araba sesleri insan seslerine karışıyor, işlek cadde işine yetişmeye çalışan insanlarla dolmaya başlıyordu. Havada bunaltıcı bir sıcak vardı, hafiften,ama oldukça ılık esen bir rüzgar, uzun,beyaz elbisesinin eteklerini havalandırıverdi, karşıdan gelen kavruk, zayıf adamın ısrarlı bakışları olmasaydı, eteğinin açıldığının farkına bile varmayacaktı. Kafası, gece arkadaşıyla paylaştıklarıyla doluydu, uzun zaman sonra birbirlerine birçok şeyi itiraf ettikleri, daha önce konuşamadıkları pekçok şeyi konuştukları, arada tartıştıkları hoş bir geceydi ya, arkadaşının sıkıntısı da gözünden kaçmamıştı. Kafası karışıktı kızcağızın, kendini bir boşlukta gibi hissediyor, hayattan ancak Prozac gibi ilaçlarla keyif aldığını itiraf ediyordu. Aslında hayatında pekçok radikal değişiklik yapmıştı, toplum içinde yalnız kalma fobisini atlatmayı başarmış, kendiyle barışmaya başlamıştı. Yapmaktan keyif aldığı şeylere yönelmiş, etrafındaki kaliteli insan sayısı artmış, kendi tabiriyle “Kafasına vurunca tınnn sesi çıkaran bomboş insanlardan” uzak durmaya başlamıştı. “Onu ilk tanıdığım, pek çok şeyi paylaştığım, omzunda ağlayıp, başından geçen olaylara güldüğüm lise yıllarından çok farklı, daha bilinçli. O zamanda onunla olmaktan mutluluk duyardım, ama artık çok daha fazla haz alıyorum” diye geçirdi içinden. Şişman bir kadının çarpmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Etrafındaki insan sayısı gitgide artmıştı. “Hepsi bir yerlere yetişecek, üzerime üzerime gelmeseler bir de! Kaos sanki, cehennem gibi bir sıcak, hepsi suratsız, aceleci insan yığınları. Kimse birbirinin suratına bakmadan yürüyor. Arada rüzgardan açılan eteğimin altına bakmaya çalışan herifler olmasa, hepsinin kör olduğunu düşünebilirim. “Kendisinin de bir yere yetişmek zorunda olduğunu hatırlayıp, adımlarını hızlandırdı. Laleli’ye yaklaşmıştı, hiç farkına varmadan. Laleli, Yeditepelikentin gösterişli yıllarının lale bahçesi. Ya şimdi? Turizm adı altında turistleri kazıklayan esnaf, her geçen dişiye fahişe gözüyle bakan esnaf değil mi artık? Yanlışlıkla bir adama çarptı, “Hösst lan, önüne bak. Karı değil misiniz, hepinizi becermek var ya!”. Hass..tir ulan, dedi içinden, lafa gelince tüm hatunlar sizin ama mesir macunu da size üretiliyoor, viagra da, Nabeer! Yürümeye devam etti, işe güce gidenlerin yerini turist grupları almaya başladı. Rengarenk, cıvıl cıvıl insanlar.


“Baksana”, demişti arkadaşı, “Sana da oluyor mu? Bir koku, bir ses ya da bir renk, eskiden yaşadığın bir olayı, tanıdığın bir insanı ya da evinden uzaktayken evini anımsatıyor mu? Ben renklerden etkileniyorum. Yani, nasıl anlatmalı bilmem, çok sevdiğim bir renk, benim için özeldir, karıştırılmasına, bozulmasına, itici hale getirilmesine tahammül edemem. Takıntı mı sence? Olsun, takıntı olsun, umurumda değil ki!” “Takıntı değil bence bu” , diye cevap verdi arkadaşına. “Bu bende de var, hayatımdakiler bana ait imgeleri karıştırmasınlar, duygusu. Biliyor musun, artık çok daha fazla şey paylaşıyorsun benimle, eskiden sen hep beni dinlerdin, akıl verirdin. Bıktırırdım seni, artık yeteer, derdin de gene de beni yatıştırırdın. Artık sıra bende olsun mu, ne dersin?” dedi arkadaşı. En iyi arkadaşımdı, biricik dostum oldu, diye geçirdi aklından. Bu hoş gezintinin son durağına gelmişti artık, Sirkeci diğer iş günlerine kıyasla daha bir tenha geldi gözüne. Tam karşıya geçmeye hazırlanırken, kırmızı ışığa yakalandı, şu geçmek için kaç saniye kaldığını gösterenlerden. “Herşeyimiz zaman artık”, diye söylendi biraz seslice, yanında ki genç çocuk gülümsedi .4, 3 ,2, 1 ve yeşil ,ama o da ne, kırmızı bir araba, bastı geçti kırmızıda. “La havle” diye söylendi, yolun karşısına attı kendini.


Gazeteciden gazetesini aldı, göz gezdirerek, bir büfenin önüne gitti. “Bir kaşarlı tost, lütfen” dedi adama. Aynı anda, “Ulan, kaşar peynirli mi deseydim, şimdi başka tarafa çekmesin bu herif” diye içinden geçirdi. Orta yaşlı bir adam, büfedeki adama yaklaşıp, “Adaya buradan nasıl gidilir?” diye sordu.” Adaya nasıl gidilir mi? Soruya bak, bu kıyıdan atlayıp, yüzerek değil herhalde, vapurla. Adamcağız öyle söylemek istedi tabi kısa kesti soruyu” diye geçirdi içinden, belli belirsiz gülümsedi. Adam yakaladı gülüşünü: “Ne o küçük hanım, Ada çok hoşunuza gitti herhalde. Ben çok gezen bir insanım. Yalnızım, param var. Emekli oluca gezgin oldum” diye makineli tüfek gibi başladı konuşmaya. “Çattık” diye geçirdi içinden. Adam devam ediyordu hala: “Teniniz ne güzel, tatile gidip, bronzlaşmış olmalısınız. Oğluum, oradan bir tost ver karışık, canım çekti hanfendiyi görünce”. Kibarca teşekkür edip, vapuru yakalamak için hızlandı. Jeton aldı, iskeleye yanaştı vapur. Kimi uyanıklar halat bağlanmadan bindiler. “Dışarıda oturayım da doya doya temiz hava alayım. Bu keyfin bitmesine az kaldı” diye geçirdi içinden. Vapur boştu. Yolcularını aldı ve mavi suları köpürte köpürte ayrıldı Sirkeci’den. Oturduğu tarafta yalnızdı. İstanbul’un Avrupa yakası silüeti uzaklaşmaya başladı. “Modern hayat... Bekle beni! “Kulaklıklarını taktı, radyosundan yayılan güzel melodiye bıraktı kendini:

"cheri cheri lady, going through a motion / love is where you find it, listen to your heart / cheri cheri lady, livin' in devotion / it's always like the first time, let me take a part."


Gözlerini kapayıp, rüzgara bıraktı kendini, kendi tabiriyle rüzgarla sevişti. Vapur hızını yavaşlatığında gözlerini açtı ancak. İyice durmasını bekledi, vapur boşaldı, ancak öyle çıkışa yaklaştı. Bir adım attı iskeleye, atmasıyla yırtmacı cırttt diye yırtılıverdi.

“Hah, diye geçirdi içinden, aksilikler başladı bile. Hoşgeldin Gerçek Hayat!”



Monolog


“Aldığın her nefesi bir fırsat bil
Ot değilsin bir daha bitmezsin...’’


Ömer Hayyam


Sabahın oldukça erken bir saatinde yola çıkmıştı. Verdiği randevuya yetişmesi gerekiyordu. Üzerinde oldukça keyifli bir yorgunluk vardı. Bir önceki gece en yakın arkadaşında kalmış, sabaha kadar konuşup, gülüşmekten yorgun ama mutlu, güzel bir yürüyüş yapmaya karar vermişti. Güzergah, Çapa Tıp Fakültesi’nden başlayacak, Sirkeci’de son bulacaktı. Oradan bir poğaça ya da tost alıp, vapurla Kadıköy’e geçecekti Ondan sonra sıkıcı hayatı başlayacaktı zaten, bitmek tükenmek bilmeyen telefonlar, müşteriler, susmak bilmez satıcılar... Aslında hemen karşıdaki duraktan Taksim otobüsüne binebilir, oradan Kadıköy’e karayolu ile geçebilirdi ama gelen günün sıkıntılarını mümkün olduğunca geç karşılamak, bu ufak gezintiyle ve de sonrasında ki vapur sefasıyla kendiyle kısa bir zamanda olsa yalnız kalmak iyi olur diye düşünmüştü.



İstanbul, yavaş yavaş uyanmaya başladı, klakson sesleri, araba seslerine, araba sesleri insan seslerine karışıyor, işlek cadde işine yetişmeye çalışan insanlarla dolmaya başlıyordu. Havada bunaltıcı bir sıcak vardı, hafiften,ama oldukça ılık esen bir rüzgar, uzun,beyaz elbisesinin eteklerini havalandırıverdi, karşıdan gelen kavruk, zayıf adamın ısrarlı bakışları olmasaydı, eteğinin açıldığının farkına bile varmayacaktı. Kafası, gece arkadaşıyla paylaştıklarıyla doluydu, uzun zaman sonra birbirlerine birçok şeyi itiraf ettikleri, daha önce konuşamadıkları pekçok şeyi konuştukları, arada tartıştıkları hoş bir geceydi ya, arkadaşının sıkıntısı da gözünden kaçmamıştı. Kafası karışıktı kızcağızın, kendini bir boşlukta gibi hissediyor, hayattan ancak Prozac gibi ilaçlarla keyif aldığını itiraf ediyordu. Aslında hayatında pekçok radikal değişiklik yapmıştı, toplum içinde yalnız kalma fobisini atlatmayı başarmış, kendiyle barışmaya başlamıştı. Yapmaktan keyif aldığı şeylere yönelmiş, etrafındaki kaliteli insan sayısı artmış, kendi tabiriyle “Kafasına vurunca tınnn sesi çıkaran bomboş insanlardan” uzak durmaya başlamıştı. “Onu ilk tanıdığım, pek çok şeyi paylaştığım, omzunda ağlayıp, başından geçen olaylara güldüğüm lise yıllarından çok farklı, daha bilinçli. O zamanda onunla olmaktan mutluluk duyardım, ama artık çok daha fazla haz alıyorum” diye geçirdi içinden. Şişman bir kadının çarpmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Etrafındaki insan sayısı gitgide artmıştı. “Hepsi bir yerlere yetişecek, üzerime üzerime gelmeseler bir de! Kaos sanki, cehennem gibi bir sıcak, hepsi suratsız, aceleci insan yığınları. Kimse birbirinin suratına bakmadan yürüyor. Arada rüzgardan açılan eteğimin altına bakmaya çalışan herifler olmasa, hepsinin kör olduğunu düşünebilirim. “Kendisinin de bir yere yetişmek zorunda olduğunu hatırlayıp, adımlarını hızlandırdı. Laleli’ye yaklaşmıştı, hiç farkına varmadan. Laleli, Yeditepelikentin gösterişli yıllarının lale bahçesi. Ya şimdi? Turizm adı altında turistleri kazıklayan esnaf, her geçen dişiye fahişe gözüyle bakan esnaf değil mi artık? Yanlışlıkla bir adama çarptı, “Hösst lan, önüne bak. Karı değil misiniz, hepinizi becermek var ya!”. Hass..tir ulan, dedi içinden, lafa gelince tüm hatunlar sizin ama mesir macunu da size üretiliyoor, viagra da, Nabeer! Yürümeye devam etti, işe güce gidenlerin yerini turist grupları almaya başladı. Rengarenk, cıvıl cıvıl insanlar.


“Baksana”, demişti arkadaşı, “Sana da oluyor mu? Bir koku, bir ses ya da bir renk, eskiden yaşadığın bir olayı, tanıdığın bir insanı ya da evinden uzaktayken evini anımsatıyor mu? Ben renklerden etkileniyorum. Yani, nasıl anlatmalı bilmem, çok sevdiğim bir renk, benim için özeldir, karıştırılmasına, bozulmasına, itici hale getirilmesine tahammül edemem. Takıntı mı sence? Olsun, takıntı olsun, umurumda değil ki!” “Takıntı değil bence bu” , diye cevap verdi arkadaşına. “Bu bende de var, hayatımdakiler bana ait imgeleri karıştırmasınlar, duygusu. Biliyor musun, artık çok daha fazla şey paylaşıyorsun benimle, eskiden sen hep beni dinlerdin, akıl verirdin. Bıktırırdım seni, artık yeteer, derdin de gene de beni yatıştırırdın. Artık sıra bende olsun mu, ne dersin?” dedi arkadaşı. En iyi arkadaşımdı, biricik dostum oldu, diye geçirdi aklından. Bu hoş gezintinin son durağına gelmişti artık, Sirkeci diğer iş günlerine kıyasla daha bir tenha geldi gözüne. Tam karşıya geçmeye hazırlanırken, kırmızı ışığa yakalandı, şu geçmek için kaç saniye kaldığını gösterenlerden. “Herşeyimiz zaman artık”, diye söylendi biraz seslice, yanında ki genç çocuk gülümsedi .4, 3 ,2, 1 ve yeşil ,ama o da ne, kırmızı bir araba, bastı geçti kırmızıda. “La havle” diye söylendi, yolun karşısına attı kendini.


Gazeteciden gazetesini aldı, göz gezdirerek, bir büfenin önüne gitti. “Bir kaşarlı tost, lütfen” dedi adama. Aynı anda, “Ulan, kaşar peynirli mi deseydim, şimdi başka tarafa çekmesin bu herif” diye içinden geçirdi. Orta yaşlı bir adam, büfedeki adama yaklaşıp, “Adaya buradan nasıl gidilir?” diye sordu.” Adaya nasıl gidilir mi? Soruya bak, bu kıyıdan atlayıp, yüzerek değil herhalde, vapurla. Adamcağız öyle söylemek istedi tabi kısa kesti soruyu” diye geçirdi içinden, belli belirsiz gülümsedi. Adam yakaladı gülüşünü: “Ne o küçük hanım, Ada çok hoşunuza gitti herhalde. Ben çok gezen bir insanım. Yalnızım, param var. Emekli oluca gezgin oldum” diye makineli tüfek gibi başladı konuşmaya. “Çattık” diye geçirdi içinden. Adam devam ediyordu hala: “Teniniz ne güzel, tatile gidip, bronzlaşmış olmalısınız. Oğluum, oradan bir tost ver karışık, canım çekti hanfendiyi görünce”. Kibarca teşekkür edip, vapuru yakalamak için hızlandı. Jeton aldı, iskeleye yanaştı vapur. Kimi uyanıklar halat bağlanmadan bindiler. “Dışarıda oturayım da doya doya temiz hava alayım. Bu keyfin bitmesine az kaldı” diye geçirdi içinden. Vapur boştu. Yolcularını aldı ve mavi suları köpürte köpürte ayrıldı Sirkeci’den. Oturduğu tarafta yalnızdı. İstanbul’un Avrupa yakası silüeti uzaklaşmaya başladı. “Modern hayat... Bekle beni! “Kulaklıklarını taktı, radyosundan yayılan güzel melodiye bıraktı kendini:

"cheri cheri lady, going through a motion / love is where you find it, listen to your heart / cheri cheri lady, livin' in devotion / it's always like the first time, let me take a part."


Gözlerini kapayıp, rüzgara bıraktı kendini, kendi tabiriyle rüzgarla sevişti. Vapur hızını yavaşlatığında gözlerini açtı ancak. İyice durmasını bekledi, vapur boşaldı, ancak öyle çıkışa yaklaştı. Bir adım attı iskeleye, atmasıyla yırtmacı cırttt diye yırtılıverdi.

“Hah, diye geçirdi içinden, aksilikler başladı bile. Hoşgeldin Gerçek Hayat!”



Monolog


“Aldığın her nefesi bir fırsat bil
Ot değilsin bir daha bitmezsin...’’


Ömer Hayyam


Sabahın oldukça erken bir saatinde yola çıkmıştı. Verdiği randevuya yetişmesi gerekiyordu. Üzerinde oldukça keyifli bir yorgunluk vardı. Bir önceki gece en yakın arkadaşında kalmış, sabaha kadar konuşup, gülüşmekten yorgun ama mutlu, güzel bir yürüyüş yapmaya karar vermişti. Güzergah, Çapa Tıp Fakültesi’nden başlayacak, Sirkeci’de son bulacaktı. Oradan bir poğaça ya da tost alıp, vapurla Kadıköy’e geçecekti Ondan sonra sıkıcı hayatı başlayacaktı zaten, bitmek tükenmek bilmeyen telefonlar, müşteriler, susmak bilmez satıcılar... Aslında hemen karşıdaki duraktan Taksim otobüsüne binebilir, oradan Kadıköy’e karayolu ile geçebilirdi ama gelen günün sıkıntılarını mümkün olduğunca geç karşılamak, bu ufak gezintiyle ve de sonrasında ki vapur sefasıyla kendiyle kısa bir zamanda olsa yalnız kalmak iyi olur diye düşünmüştü.



İstanbul, yavaş yavaş uyanmaya başladı, klakson sesleri, araba seslerine, araba sesleri insan seslerine karışıyor, işlek cadde işine yetişmeye çalışan insanlarla dolmaya başlıyordu. Havada bunaltıcı bir sıcak vardı, hafiften,ama oldukça ılık esen bir rüzgar, uzun,beyaz elbisesinin eteklerini havalandırıverdi, karşıdan gelen kavruk, zayıf adamın ısrarlı bakışları olmasaydı, eteğinin açıldığının farkına bile varmayacaktı. Kafası, gece arkadaşıyla paylaştıklarıyla doluydu, uzun zaman sonra birbirlerine birçok şeyi itiraf ettikleri, daha önce konuşamadıkları pekçok şeyi konuştukları, arada tartıştıkları hoş bir geceydi ya, arkadaşının sıkıntısı da gözünden kaçmamıştı. Kafası karışıktı kızcağızın, kendini bir boşlukta gibi hissediyor, hayattan ancak Prozac gibi ilaçlarla keyif aldığını itiraf ediyordu. Aslında hayatında pekçok radikal değişiklik yapmıştı, toplum içinde yalnız kalma fobisini atlatmayı başarmış, kendiyle barışmaya başlamıştı. Yapmaktan keyif aldığı şeylere yönelmiş, etrafındaki kaliteli insan sayısı artmış, kendi tabiriyle “Kafasına vurunca tınnn sesi çıkaran bomboş insanlardan” uzak durmaya başlamıştı. “Onu ilk tanıdığım, pek çok şeyi paylaştığım, omzunda ağlayıp, başından geçen olaylara güldüğüm lise yıllarından çok farklı, daha bilinçli. O zamanda onunla olmaktan mutluluk duyardım, ama artık çok daha fazla haz alıyorum” diye geçirdi içinden. Şişman bir kadının çarpmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Etrafındaki insan sayısı gitgide artmıştı. “Hepsi bir yerlere yetişecek, üzerime üzerime gelmeseler bir de! Kaos sanki, cehennem gibi bir sıcak, hepsi suratsız, aceleci insan yığınları. Kimse birbirinin suratına bakmadan yürüyor. Arada rüzgardan açılan eteğimin altına bakmaya çalışan herifler olmasa, hepsinin kör olduğunu düşünebilirim. “Kendisinin de bir yere yetişmek zorunda olduğunu hatırlayıp, adımlarını hızlandırdı. Laleli’ye yaklaşmıştı, hiç farkına varmadan. Laleli, Yeditepelikentin gösterişli yıllarının lale bahçesi. Ya şimdi? Turizm adı altında turistleri kazıklayan esnaf, her geçen dişiye fahişe gözüyle bakan esnaf değil mi artık? Yanlışlıkla bir adama çarptı, “Hösst lan, önüne bak. Karı değil misiniz, hepinizi becermek var ya!”. Hass..tir ulan, dedi içinden, lafa gelince tüm hatunlar sizin ama mesir macunu da size üretiliyoor, viagra da, Nabeer! Yürümeye devam etti, işe güce gidenlerin yerini turist grupları almaya başladı. Rengarenk, cıvıl cıvıl insanlar.


“Baksana”, demişti arkadaşı, “Sana da oluyor mu? Bir koku, bir ses ya da bir renk, eskiden yaşadığın bir olayı, tanıdığın bir insanı ya da evinden uzaktayken evini anımsatıyor mu? Ben renklerden etkileniyorum. Yani, nasıl anlatmalı bilmem, çok sevdiğim bir renk, benim için özeldir, karıştırılmasına, bozulmasına, itici hale getirilmesine tahammül edemem. Takıntı mı sence? Olsun, takıntı olsun, umurumda değil ki!” “Takıntı değil bence bu” , diye cevap verdi arkadaşına. “Bu bende de var, hayatımdakiler bana ait imgeleri karıştırmasınlar, duygusu. Biliyor musun, artık çok daha fazla şey paylaşıyorsun benimle, eskiden sen hep beni dinlerdin, akıl verirdin. Bıktırırdım seni, artık yeteer, derdin de gene de beni yatıştırırdın. Artık sıra bende olsun mu, ne dersin?” dedi arkadaşı. En iyi arkadaşımdı, biricik dostum oldu, diye geçirdi aklından. Bu hoş gezintinin son durağına gelmişti artık, Sirkeci diğer iş günlerine kıyasla daha bir tenha geldi gözüne. Tam karşıya geçmeye hazırlanırken, kırmızı ışığa yakalandı, şu geçmek için kaç saniye kaldığını gösterenlerden. “Herşeyimiz zaman artık”, diye söylendi biraz seslice, yanında ki genç çocuk gülümsedi .4, 3 ,2, 1 ve yeşil ,ama o da ne, kırmızı bir araba, bastı geçti kırmızıda. “La havle” diye söylendi, yolun karşısına attı kendini.


Gazeteciden gazetesini aldı, göz gezdirerek, bir büfenin önüne gitti. “Bir kaşarlı tost, lütfen” dedi adama. Aynı anda, “Ulan, kaşar peynirli mi deseydim, şimdi başka tarafa çekmesin bu herif” diye içinden geçirdi. Orta yaşlı bir adam, büfedeki adama yaklaşıp, “Adaya buradan nasıl gidilir?” diye sordu.” Adaya nasıl gidilir mi? Soruya bak, bu kıyıdan atlayıp, yüzerek değil herhalde, vapurla. Adamcağız öyle söylemek istedi tabi kısa kesti soruyu” diye geçirdi içinden, belli belirsiz gülümsedi. Adam yakaladı gülüşünü: “Ne o küçük hanım, Ada çok hoşunuza gitti herhalde. Ben çok gezen bir insanım. Yalnızım, param var. Emekli oluca gezgin oldum” diye makineli tüfek gibi başladı konuşmaya. “Çattık” diye geçirdi içinden. Adam devam ediyordu hala: “Teniniz ne güzel, tatile gidip, bronzlaşmış olmalısınız. Oğluum, oradan bir tost ver karışık, canım çekti hanfendiyi görünce”. Kibarca teşekkür edip, vapuru yakalamak için hızlandı. Jeton aldı, iskeleye yanaştı vapur. Kimi uyanıklar halat bağlanmadan bindiler. “Dışarıda oturayım da doya doya temiz hava alayım. Bu keyfin bitmesine az kaldı” diye geçirdi içinden. Vapur boştu. Yolcularını aldı ve mavi suları köpürte köpürte ayrıldı Sirkeci’den. Oturduğu tarafta yalnızdı. İstanbul’un Avrupa yakası silüeti uzaklaşmaya başladı. “Modern hayat... Bekle beni! “Kulaklıklarını taktı, radyosundan yayılan güzel melodiye bıraktı kendini:

"cheri cheri lady, going through a motion / love is where you find it, listen to your heart / cheri cheri lady, livin' in devotion / it's always like the first time, let me take a part."


Gözlerini kapayıp, rüzgara bıraktı kendini, kendi tabiriyle rüzgarla sevişti. Vapur hızını yavaşlatığında gözlerini açtı ancak. İyice durmasını bekledi, vapur boşaldı, ancak öyle çıkışa yaklaştı. Bir adım attı iskeleye, atmasıyla yırtmacı cırttt diye yırtılıverdi.

“Hah, diye geçirdi içinden, aksilikler başladı bile. Hoşgeldin Gerçek Hayat!”



Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları

sokak çalgıcısı

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…



Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları

sokak çalgıcısı

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…



Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları

sokak çalgıcısı

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…



Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Herşey birbirine karışmalı

zeyrek-722378


Bunu söyleyebildiğim tek şehir İstanbul...Sesler,kokular,görüntüler karışıp, başka sesleri,kokuları oluştursunlar. Burnuma gelen bir koku bana çocukken babamla gittiğim bir parkı hatırlatsın. Yerdeki sarı yaprak ilkokul 1.sınıfta yaptığım yaprak koleksiyonunu çağrıştırsın, hani o büyük bir istekle yaptığım ve öğretmenin de duvara astığı. Başka hangi ödev bu kadar keyifli yapılırdı İstanbul’un parklarından toplanan yapraklarla yapılan ödevden başka? Ya da eski bir otobüs Cağaloğlu-Topkapı otobüsünde babasının kucağında yorgunluktan uyuyakalmış küçük kızı hatırlatsın. İstiyorum ki,tekrar 5 yaşıma dönüp Topkapı’daki çorbacıda babamla mercimek çorbası içeyim. Ya da annemle vapura binip, Eminönü’ne gidelim, midemize ne kadar ıvır zıvır varsa dolduralım, sonra gece karnıma sancılar girsin...Sonra okulun yanındaki metruk evin büyücülü ev olduğuna inanayım, geceleri rüyama giriversin. Bebek yokuşunu koşarak çıkayım. Güneş,batıyor olsun,olmaz mı?


İlkbahara doğru şöyle bir Boğaz’a uzansam ılık rüzgarda? Vapurla tabi ki, daha keyiflisi var mıdır? Sonra demli bir çay, yanına simit...Bir müzik gelsin kulağıma,Janis Joplin söylesin; Little Girl Blue. İstanbul’a adasam bu şarkıyı: Küçücük bir kız İstanbul en sevdiği renk mavi. Hani karadutlu dondurma da kötü mü olur şimdi? Ekşi ve tatlı bir arada, aynı benim ruhuma uygun.


Hani,eskiden olduğu gibi okulu kırıversem, kendimi atsam Beşiktaş’a? Sahilde, kayaların üzerinde otursam, dalgalar hafif hafif çıplak ayağıma değse. Kalksam, vursam kendimi Gümüşsuyu yokuşuna, ver elini Beyoğlu. Kalabalığına karışsam, sesim, seslere karışsa, akordeon, tramvay, bebek ağlaması, öndeki kadının ayakkabısının topuğu, karşıdaki kasetçinin teybi, bağrışmalar. İnsanların ırkları, renkleri, cinsiyetleri kayboluverse, gece inse şehrin üzerine. Rüzgar bir şarkının ezgilerini kulağıma kadar getirse;


’’Şimdi İstanbul’da olmak vardı,anasını satayım,


Tabakta kavun peynir,kadehte buz gibi rakı,


Dilimde yarı acı,yarı tatlı bir şarkı...’’


Gözlerim kapansa aniden...Sabah rüzgarı uyandırsa, yüzüme çarpsa gerçeği...Başka bir şehirden İstanbul’a selam olsa!

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons