tasarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2011 Pazartesi

Özel Tasarım ve El Yapımı Defterler Kazanmak İster misiniz?




Linda Nihan Lafcı, Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü mezunu bir tasarımcı. Şu anda aynı üniversitede yüksek lisans öğrencisi olan Lafcı, aynı zamanda '% 100 Hand Made by lindanihan' markasının da yaratıcısı.

White Bird on Yellow


Eski dergi , poster, gazete , kumaş ve kullanılmayan kağıt gibi malzemeleri yeniden kullanılır hale getirmenin en güzel yollarından birisinin onları defter olarak yeniden tasarlamak olduğunu keşfeden Linda Nihan Lafcı, aldığı eğitimin temeli olan "Tasarladığınız ürün çevreye dost, kullanıcısına dost bir ürün olmalı!" anlayışını benimsemiş.



100 percent Hand Made Journal by lindanihan


Tasarımcının '% 100 Hand Made by lindanihan' adını taşıyan markası da bu anlayışın bir ürünü. '%100 Hand Made by lindanihan' defterlerinin üretim aşamasında mümkün olduğunca geri dönüşümlü malzemeler kullanılıyor. Defterler, geri dönüşüm ile üretilmiş 2. hamur kağıtlardan üretiliyor. Beyaz kağıtlar ise kağıt yapımı için özel yetiştirilmiş ağaçlardan elde ediliyor. Defter kapaklarında kullanılan mukavvalar ise geri dönüşüm ile üretilmiş malzemeler.


handmadelinda

Defterlerin kapaklarında hayvanlardan, bitkilerden ve yaşadığı çevreden esinlenerek oluşturduğu özgün çizimlerini kullanan tasarımcı, baskılarını kendi atölyesinde özgün baskı tekniklerinden biri olan linol baskı tekniği ile alıyor. Her baskı tek tek el ile alındığı için sonuçlar her zaman bir önceki baskıdan biraz daha farklı oluyor ve bu durum defterlerin her birinin özel olmasını sağlıyor. Defterlerin forma dikişlerini, kapak ciltlemelerini, kesimini, paketlenmesini ve dağıtımını Linda Nihan Lafcı gerçekleştiriyor.



'% 100 Hand Made by lindanihan' defterleri, doğaya ve kullanıcısına dost ürünler arayan özel tasarım meraklılarının ilgisini bekliyor.


Tasarımcı ve
'% 100 Hand Made by lindanihan' ile ilgili detaylı bilgiyi bu adresten alabilirsiniz.




Bu da Bizden Olsun!





Alternatif-İstanbul, özel tasarım ürünlere meraklı bir okuyucusuna Linda Nihan Lafcı tarafından üretilen ve yukarıda fotoğrafını gördüğünüz iki el yapımı defteri armağan ediyor. Defterler A6 boyutunda ve çantada rahatlıkla taşınabilir. Galata Kulesi baskılı mor renkli defterin iç sayfaları kitap sayfası olarak da bildiğimiz 2. hamur kağıt. Kuş baskılı buz mavisi defter ise, beyaz kağıttan üretilmiş.


Linda Nihan Lafcı tasarımı bu özel defterlerin satırları sizin kaleminizle dolsun isterseniz, yapmanız gereken sağ menüde yer alan 'İzle' butonuna basarak Alternatif-İstanbul'u takibe almak ve 25 Mart Cuma günü saat 17:00'ye kadar ezgi@alternatif-istanbul.net adresine 'Linda Nihan Lafcı Tasarımı Defter' başlıklı ve adınızı, soyadınızı ve adres bilgilerinizi içeren bir e-posta göndermek. Kazananı random.org aracılığı ile yapacağımız çekiliş belirleyecek.

İyi şanslar!



Özel Tasarım ve El Yapımı Defterler Kazanmak İster misiniz?




Linda Nihan Lafcı, Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü mezunu bir tasarımcı. Şu anda aynı üniversitede yüksek lisans öğrencisi olan Lafcı, aynı zamanda '% 100 Hand Made by lindanihan' markasının da yaratıcısı.

White Bird on Yellow


Eski dergi , poster, gazete , kumaş ve kullanılmayan kağıt gibi malzemeleri yeniden kullanılır hale getirmenin en güzel yollarından birisinin onları defter olarak yeniden tasarlamak olduğunu keşfeden Linda Nihan Lafcı, aldığı eğitimin temeli olan "Tasarladığınız ürün çevreye dost, kullanıcısına dost bir ürün olmalı!" anlayışını benimsemiş.



100 percent Hand Made Journal by lindanihan


Tasarımcının '% 100 Hand Made by lindanihan' adını taşıyan markası da bu anlayışın bir ürünü. '%100 Hand Made by lindanihan' defterlerinin üretim aşamasında mümkün olduğunca geri dönüşümlü malzemeler kullanılıyor. Defterler, geri dönüşüm ile üretilmiş 2. hamur kağıtlardan üretiliyor. Beyaz kağıtlar ise kağıt yapımı için özel yetiştirilmiş ağaçlardan elde ediliyor. Defter kapaklarında kullanılan mukavvalar ise geri dönüşüm ile üretilmiş malzemeler.


handmadelinda

Defterlerin kapaklarında hayvanlardan, bitkilerden ve yaşadığı çevreden esinlenerek oluşturduğu özgün çizimlerini kullanan tasarımcı, baskılarını kendi atölyesinde özgün baskı tekniklerinden biri olan linol baskı tekniği ile alıyor. Her baskı tek tek el ile alındığı için sonuçlar her zaman bir önceki baskıdan biraz daha farklı oluyor ve bu durum defterlerin her birinin özel olmasını sağlıyor. Defterlerin forma dikişlerini, kapak ciltlemelerini, kesimini, paketlenmesini ve dağıtımını Linda Nihan Lafcı gerçekleştiriyor.



'% 100 Hand Made by lindanihan' defterleri, doğaya ve kullanıcısına dost ürünler arayan özel tasarım meraklılarının ilgisini bekliyor.


Tasarımcı ve
'% 100 Hand Made by lindanihan' ile ilgili detaylı bilgiyi bu adresten alabilirsiniz.




Bu da Bizden Olsun!





Alternatif-İstanbul, özel tasarım ürünlere meraklı bir okuyucusuna Linda Nihan Lafcı tarafından üretilen ve yukarıda fotoğrafını gördüğünüz iki el yapımı defteri armağan ediyor. Defterler A6 boyutunda ve çantada rahatlıkla taşınabilir. Galata Kulesi baskılı mor renkli defterin iç sayfaları kitap sayfası olarak da bildiğimiz 2. hamur kağıt. Kuş baskılı buz mavisi defter ise, beyaz kağıttan üretilmiş.


Linda Nihan Lafcı tasarımı bu özel defterlerin satırları sizin kaleminizle dolsun isterseniz, yapmanız gereken sağ menüde yer alan 'İzle' butonuna basarak Alternatif-İstanbul'u takibe almak ve 25 Mart Cuma günü saat 17:00'ye kadar ezgi@alternatif-istanbul.net adresine 'Linda Nihan Lafcı Tasarımı Defter' başlıklı ve adınızı, soyadınızı ve adres bilgilerinizi içeren bir e-posta göndermek. Kazananı random.org aracılığı ile yapacağımız çekiliş belirleyecek.

İyi şanslar!



10 Ocak 2011 Pazartesi

Frida Kahlo ve Diego Rivera ile İstanbul'da İlk Buluşma



Frida Kahlo, tek tabloda bir köşeye kondurduğu süpriz bir imgeyle görüleni manipüle etmeye meraklı, renklere düşkün, acısından sanatını yaratan özel bir kadın.

Bu özel kadın, bugünlerde küçük de olsa içinde olağanüstü, sanki gerçekmişcesine bakan otoportreleri, fotoğrafları ve hastalığı nedeniyle yerinden kalkamayacak durumdayken yarattığı sürreal desenlerini içeren ilk sergisiyle İstanbul'a konuk oluyor. Yanına büyük aşkı Diego Rivera'yı da alarak, kendisini görmeye gelen misafirleriyle parlak renklerini, tutkulu ideallerini, bir türlü tükenmeyen acılarını ve baştan çıkarıcı yaşam tarzını paylaşıyor. Öyle gerçek ki Frida, üzerindeki takıları ödünç almak isteyesiniz geliyor.





Frida ve Diego, ilk defa geldikleri İstanbul'da Pera Müzesi'nde misafirlerini ağırlayadursunlar, tasarımcılar da onlardan ilham alarak yeni şeyler tasarlamayı sürdürüyorlar. Etsy'de bu adreste yer alan bileziklerin Frida gibi takılara ve renklere düşkün bir kadını görmemizden yalnızca 48 saat sonra karşıma çıkması hoş bir tesadüf olsa gerek.



Frida Kahlo ve Diego Rivera, 20 Mart'a kadar Pera Müzesi'nde yatılı misafir. Kalabalıktan uzakta, sessiz sakin bir hasbıhal için Pazartesi haricinde haftaiçi herhangi bir gün yolunuzu Müze'nin üçüncü katına düşürün. Gördüklerinizin yeterli gelmeyeceğinden, narin bedenli güvercin ile koca filin harcı aşktan karılmış dünyalarını daha yakından tanımak isteyeceğinizden emin olabilirsiniz.



Frida Kahlo ve Diego Rivera ile İstanbul'da İlk Buluşma



Frida Kahlo, tek tabloda bir köşeye kondurduğu süpriz bir imgeyle görüleni manipüle etmeye meraklı, renklere düşkün, acısından sanatını yaratan özel bir kadın.

Bu özel kadın, bugünlerde küçük de olsa içinde olağanüstü, sanki gerçekmişcesine bakan otoportreleri, fotoğrafları ve hastalığı nedeniyle yerinden kalkamayacak durumdayken yarattığı sürreal desenlerini içeren ilk sergisiyle İstanbul'a konuk oluyor. Yanına büyük aşkı Diego Rivera'yı da alarak, kendisini görmeye gelen misafirleriyle parlak renklerini, tutkulu ideallerini, bir türlü tükenmeyen acılarını ve baştan çıkarıcı yaşam tarzını paylaşıyor. Öyle gerçek ki Frida, üzerindeki takıları ödünç almak isteyesiniz geliyor.





Frida ve Diego, ilk defa geldikleri İstanbul'da Pera Müzesi'nde misafirlerini ağırlayadursunlar, tasarımcılar da onlardan ilham alarak yeni şeyler tasarlamayı sürdürüyorlar. Etsy'de bu adreste yer alan bileziklerin Frida gibi takılara ve renklere düşkün bir kadını görmemizden yalnızca 48 saat sonra karşıma çıkması hoş bir tesadüf olsa gerek.



Frida Kahlo ve Diego Rivera, 20 Mart'a kadar Pera Müzesi'nde yatılı misafir. Kalabalıktan uzakta, sessiz sakin bir hasbıhal için Pazartesi haricinde haftaiçi herhangi bir gün yolunuzu Müze'nin üçüncü katına düşürün. Gördüklerinizin yeterli gelmeyeceğinden, narin bedenli güvercin ile koca filin harcı aşktan karılmış dünyalarını daha yakından tanımak isteyeceğinizden emin olabilirsiniz.



6 Ocak 2011 Perşembe

Kısa... Kısa...




Bugün biraz kısa... kısa... frekansından hoşbeş edeceğim sizlerle. Ortaya karışık meyve tabağı kıvamında, not not. Bazen böyle günden kalanlar kıvamında konuşmak iyi oluyor.


Bu aralar hergün iki saatimi mutlaka film izlemeye ayırıyorum. Uzun süren çalışma seansları sonunda camı açıp deniz havasını içine çekmek, bir hamağa uzanıp biraz kestirmek gibi. Cinema Paradiso, Black Swan, Coppie Conforme, Somewhere bu haftanın menüsüydü. Açıkça söylemem gerekirse, uzun zamandır gitmeye gitmeye karanlık bir salonda onlarca kişinin arasında iki saat perdeye öylece bakmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum ben. Bir yandan ev çok rahat geliyor, istediğim zaman "pause" tuşuna basıp, istediğim zaman kaldığım yerden devam edebilme lüksü. Ama öte yandan içimdeki sinefil hemen karşı çıkıyor ve sinema havası almanın bambaşka olduğunu anımsatıyor. O içimdeki anarşiste söz verdim ben de, !f Bağımsız Film Festivali'nde sinema sinemada izlenir güdüsünü doyuracağım.


Dün akşam Sofia Coppola'nın merak ettiğim son filmi Somewhere'i izledim. Burada festivalde gösterildiğinde gidememiştim. Açıkça söylemem gerekirse, dün akşam film bitip de jeneriği akarken iyi ki de kaçırmışım sinemada dedim. Filmden akılda kalan tek şey Sofia Coppola'nın artık iyice kendini belli eden, imzalaşan sinema anlatımı belki de. Durağan kamera çekimleri, uzun süren sekanslar, mümkün olduğunca az süren diyaloglar, minimal dekorlar. Onun dışında bunca yıllık sinema izleyicisi olarak, bu filmde Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan Ödülü kazanacak bir içerik göremedim. Filmin ekseninde yeni dünyanın vebası sayılabilecek narkolepsi ve nemfomani gibi psikolojik bozukluklardan muzdarip, hiçbir amacı olmayan ünlü bir aktörün kızı ile hayatı paylaşmaya başladığı zaman yaşadığı değişim var ama film sona erdiğinde bu değişimin ne olduğunu anlayamıyorsunuz. "İlle anlamak mı gerekiyor?" derseniz size bir ölçüde hak verebilirim ama bu filmde güzel çekilmiş sekanslar dışında içi dolu bir akış göremedim ben. Tek aklımda kalan sahne, belki de aktörün yüzünün sadece burun delikleri açıkta kalacak şekilde kalıba alındığı ve bu halde beklerken derin bir uykuya daldığı sahneydi. Kamera uzun bir süre oyuncunun yüzüne odaklandı, o sırada ben de izleyici koltuğunda klostrofobik sıkıntılar içinde adamın yalnızca kalıplar içinde hapsolduğu zaman rahat bir uyku çekebilmesinin çelişkisini düşündüm. Onun dışında, elde var sıfır. Quentin Tarantino ödülü filmin sanat kalitesine verdiklerini söylemiş. Sofia Coppola'dan elimizde kalan tek şeyin onun film çekim tarzı ve görüntülerle kurduğu bağ olmasını istemem doğrusu, iyi öyküler de gerek.



Geçtiğimiz Salı günü Tiyatro Boyalıkuş'un İadesiz Taahhütsüz oyununu izledik Gökşen'le. Kadın öykülerine odaklanan bu ay içinde izlediğimiz ikinci oyun bu. İadesiz Taahütsüz, Seray Şahiner’in Can Yayınları’ndan çıkan Gelin Başı adlı kitabında yer alan altı kadın öyküsünün uyarlaması. Oyun bütünüyle kadın oyuncular tarafından sahneye konuluyor ve farklı birikimlerden, farklı kültürlerden, farklı yaşamışlıklardan gelen altı kadının dünyasını izleyiciyle paylaşıyor. Tiyatro Boyalıkuş, oyunu kurgularken geleneksel gölge tiyatrosundan yararlanmış. Oyunun müzikleri epeyce etkileyici. Oyunun gizli erkek kahramanları yalnızca sesleriyle yer alıyorlar ve oyunun ses yönetimi de iyi kotarılmış. Oyunda üç karakter ön plana çıkıyor ve akılda kalıyor; kuaförde gelin başı yaptıran Sibel, kendisini evlilik sürecine götüren toplumsal baskıyı ironik bir dil kullanarak anlatıyor, bebeklere şapka diken Fidan toplumun farklı mezheplerden olan kişilere bakışını cemaatçilik ve bağnazlık ekseninden aktarıyor, İstanbul'un varoş semtlerinin birinden, fakir ve birbirlerinin her adımını bilen bir aileden çıkan ve üniversiteye gitmesiyle başlayan ve aldığı eğitimle bambaşka bir sosyal sınıfa zıplayan Esme ise iki kültür arasına sıkışmışlığı simgeliyor. Oyunun belki de en dinamik ve çarpıcı bölümü oyuncuların kolektif bir biçimde Esme'nin bunalımlı ve çelişkili ruh halini anlattıkları bölüm. Uzun sözün kısası, İadesiz Taahhütsüz izlemeye değer bir oyun, aklınızın bir köşesinde bulunsun.


Son zamanlarda en az yaptığım şey, müzik dinlemek ve dinlediğimde de Perry Blake'in Still Life albümünde takılıyorum. Ama dün Radio Eksen dinlerken Amy Winehouse'un You Know That I'm No Good şarkısının bir başka yorumuna rastgeldim ve bayıldım. Wanda Jackson'ın White Stripes'dan bildiğimiz Jack White'ın prodüktörlüğünde çıkardığı single'da yer alan bu yorum nefis, buradan tadına bakın derim.



Veee Ece Ajandası. Bordo, içi kareli sarı kağıttan bir ajanda aldım kendime. Sayfaları dolmaya başladığına göre, 2011 dolu dolu geçecek demektir. Böylelikle 2011'in sekizinci defteri de hayatımda yerini aldı. Hepsini çok seviyorum, ama hala en özeli Linda'nın el emeği, göz nuru olanlar.


Bugünkü kısa... kısa... seansımızın sonuna geldik sevgili okuyucu. Esen ve sağlıklı kal. Bir de seni düşünmeyeyim.

Kısa... Kısa...




Bugün biraz kısa... kısa... frekansından hoşbeş edeceğim sizlerle. Ortaya karışık meyve tabağı kıvamında, not not. Bazen böyle günden kalanlar kıvamında konuşmak iyi oluyor.


Bu aralar hergün iki saatimi mutlaka film izlemeye ayırıyorum. Uzun süren çalışma seansları sonunda camı açıp deniz havasını içine çekmek, bir hamağa uzanıp biraz kestirmek gibi. Cinema Paradiso, Black Swan, Coppie Conforme, Somewhere bu haftanın menüsüydü. Açıkça söylemem gerekirse, uzun zamandır gitmeye gitmeye karanlık bir salonda onlarca kişinin arasında iki saat perdeye öylece bakmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum ben. Bir yandan ev çok rahat geliyor, istediğim zaman "pause" tuşuna basıp, istediğim zaman kaldığım yerden devam edebilme lüksü. Ama öte yandan içimdeki sinefil hemen karşı çıkıyor ve sinema havası almanın bambaşka olduğunu anımsatıyor. O içimdeki anarşiste söz verdim ben de, !f Bağımsız Film Festivali'nde sinema sinemada izlenir güdüsünü doyuracağım.


Dün akşam Sofia Coppola'nın merak ettiğim son filmi Somewhere'i izledim. Burada festivalde gösterildiğinde gidememiştim. Açıkça söylemem gerekirse, dün akşam film bitip de jeneriği akarken iyi ki de kaçırmışım sinemada dedim. Filmden akılda kalan tek şey Sofia Coppola'nın artık iyice kendini belli eden, imzalaşan sinema anlatımı belki de. Durağan kamera çekimleri, uzun süren sekanslar, mümkün olduğunca az süren diyaloglar, minimal dekorlar. Onun dışında bunca yıllık sinema izleyicisi olarak, bu filmde Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan Ödülü kazanacak bir içerik göremedim. Filmin ekseninde yeni dünyanın vebası sayılabilecek narkolepsi ve nemfomani gibi psikolojik bozukluklardan muzdarip, hiçbir amacı olmayan ünlü bir aktörün kızı ile hayatı paylaşmaya başladığı zaman yaşadığı değişim var ama film sona erdiğinde bu değişimin ne olduğunu anlayamıyorsunuz. "İlle anlamak mı gerekiyor?" derseniz size bir ölçüde hak verebilirim ama bu filmde güzel çekilmiş sekanslar dışında içi dolu bir akış göremedim ben. Tek aklımda kalan sahne, belki de aktörün yüzünün sadece burun delikleri açıkta kalacak şekilde kalıba alındığı ve bu halde beklerken derin bir uykuya daldığı sahneydi. Kamera uzun bir süre oyuncunun yüzüne odaklandı, o sırada ben de izleyici koltuğunda klostrofobik sıkıntılar içinde adamın yalnızca kalıplar içinde hapsolduğu zaman rahat bir uyku çekebilmesinin çelişkisini düşündüm. Onun dışında, elde var sıfır. Quentin Tarantino ödülü filmin sanat kalitesine verdiklerini söylemiş. Sofia Coppola'dan elimizde kalan tek şeyin onun film çekim tarzı ve görüntülerle kurduğu bağ olmasını istemem doğrusu, iyi öyküler de gerek.



Geçtiğimiz Salı günü Tiyatro Boyalıkuş'un İadesiz Taahhütsüz oyununu izledik Gökşen'le. Kadın öykülerine odaklanan bu ay içinde izlediğimiz ikinci oyun bu. İadesiz Taahütsüz, Seray Şahiner’in Can Yayınları’ndan çıkan Gelin Başı adlı kitabında yer alan altı kadın öyküsünün uyarlaması. Oyun bütünüyle kadın oyuncular tarafından sahneye konuluyor ve farklı birikimlerden, farklı kültürlerden, farklı yaşamışlıklardan gelen altı kadının dünyasını izleyiciyle paylaşıyor. Tiyatro Boyalıkuş, oyunu kurgularken geleneksel gölge tiyatrosundan yararlanmış. Oyunun müzikleri epeyce etkileyici. Oyunun gizli erkek kahramanları yalnızca sesleriyle yer alıyorlar ve oyunun ses yönetimi de iyi kotarılmış. Oyunda üç karakter ön plana çıkıyor ve akılda kalıyor; kuaförde gelin başı yaptıran Sibel, kendisini evlilik sürecine götüren toplumsal baskıyı ironik bir dil kullanarak anlatıyor, bebeklere şapka diken Fidan toplumun farklı mezheplerden olan kişilere bakışını cemaatçilik ve bağnazlık ekseninden aktarıyor, İstanbul'un varoş semtlerinin birinden, fakir ve birbirlerinin her adımını bilen bir aileden çıkan ve üniversiteye gitmesiyle başlayan ve aldığı eğitimle bambaşka bir sosyal sınıfa zıplayan Esme ise iki kültür arasına sıkışmışlığı simgeliyor. Oyunun belki de en dinamik ve çarpıcı bölümü oyuncuların kolektif bir biçimde Esme'nin bunalımlı ve çelişkili ruh halini anlattıkları bölüm. Uzun sözün kısası, İadesiz Taahhütsüz izlemeye değer bir oyun, aklınızın bir köşesinde bulunsun.


Son zamanlarda en az yaptığım şey, müzik dinlemek ve dinlediğimde de Perry Blake'in Still Life albümünde takılıyorum. Ama dün Radio Eksen dinlerken Amy Winehouse'un You Know That I'm No Good şarkısının bir başka yorumuna rastgeldim ve bayıldım. Wanda Jackson'ın White Stripes'dan bildiğimiz Jack White'ın prodüktörlüğünde çıkardığı single'da yer alan bu yorum nefis, buradan tadına bakın derim.



Veee Ece Ajandası. Bordo, içi kareli sarı kağıttan bir ajanda aldım kendime. Sayfaları dolmaya başladığına göre, 2011 dolu dolu geçecek demektir. Böylelikle 2011'in sekizinci defteri de hayatımda yerini aldı. Hepsini çok seviyorum, ama hala en özeli Linda'nın el emeği, göz nuru olanlar.


Bugünkü kısa... kısa... seansımızın sonuna geldik sevgili okuyucu. Esen ve sağlıklı kal. Bir de seni düşünmeyeyim.

3 Ekim 2010 Pazar

Şehirden Tasarım Geçti


Designweek 2010 aklımızda;


  • Laurent Ney'in her şehirde, özellikle çok kötü tasarlanmış binalar ve ucubik köprülerle silüeti katledilen İstanbul gibi bir şehirde görmek isteyeceğimiz güzellikteki köprü tasarımlarıyla,




  • Her daim çalışkanlıkları ve yaratıcılıklarına hayran kaldığımız Japonların standındaki minimalist ama kullanışlı obje örnekleriyle,




  • Başarılı Türk tasarım ofislerinden biri olan Demirden'in ilhamını doğadan alan 'Illio' markasındaki mobilya, cam ve porselen objelerle (Demirden ile ilgili aklımızda kalan başka komik şeyler de olmuş olabilir, ama bunu kendimize sakladık),


  • Üniversiteler bölümünde yer alan ve 'henüz yaratıcılığımı yitirmedim, üstelik ünlü tasarımcılarda görülebilen o 'küçük dağları ben yarattım' diyen ego bende henüz yok' diye bağıran öğrenci işleriyle,


  • Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü'nün aslında tasarım eğitimi almamış, fakat içlerinden geldiği gibi çeşitli objeler tasarlayan üyeleriyle,



  • Eski Galata Köprüsü'nün sürekli olarak hissettirdiği 7 şiddetinde deprem hissiyatıyla (öyle ki Pazar gecesi hissettiğim dört dörtlük depremde bile ilk düşüncemin 'herhalde tüm gün sallandıktan sonra oturduğum yerde de devam ediyorum' olmasına sebep oldu bu hissiyat) kalacak. Öncelikle.

Sonrasında ise, içlerinde konserve kutusu içindeki bilye gibi sarsıla sarsıla yolculuk ettiğimiz kırmızı Man otobüslerin hala bünyemden atamadığım baş dönmesiyle, çizmeleri Kasım'dan önce çıkarmayı reddeden bana bile bu inadımı bıraktıran Boğaz ayazıyla, uzun zamandan beri yediğim en nefis kakaolu ve üzümlü kekle (kenara yazın; Altınsaray Unlu Mamülleri, Fahri Korutürk Cad. No:26 Eyüp adresi üretimidir kek, tadın pişman olmazsınız. Hem kim demiş leziz şeyler herkesin pek meraklı olduğu ve bazen kasıntılığıyla insanı boğan o yerlerden çıkar diye, mahallenizdeki pastaneye daha yakından bakın!), biz nanemollalar tir tir titrerken beyaz donlarıyla kendilerini Haliç'in sularına bırakan Boğaz çocuklarıyla, Cumartesi gecesi Babylon'da durduğumuz yerde bize film çektirip üzerine de 'şu karede şimdi çalanı kullanırdım' dedirtecek kadar şahane bir performans sergileyen Calibro 35 ile hatırlayacağım geçirdiğimiz bu bir haftayı.


Fotoğraf; Desingweek websitesinden.


Şimdi biraz şehir dedikodusu;


- Filmekimi biletleri Cumartesi günü satışa çıktı. Gökşen görmüş, gişelerin önünde metrelerce kuyruk oluşmuş. İnternetten bilet alanlar ise sinema salonlarının en güzel koltuklarının şimdiden tükendiğini söylüyorlar. İyi haber mi verdim, kötü haber mi, kararını siz verin.

- Gözde Şarküteri. Kadıköy'ün en iyi mezecisiymiş. Dün konserve mezelerle çakma çilingir sofrası kurmuşken neden bizim buralarda bir Galata Şarküteri, bir Şütte yahut bir Tuşba yok diye söylendim. Twitter'dan yanıt gecikmedi: 'Ayıp sana, Gözde en kral mezeciye rahmet okutur!' dediler. Kabahatimi bildim, dizimi kırıp oturdum. Sen elin alemin Avrupa Yakası'ndaki mezecileri bil, ama kendi evinin yakınını tanıma. Pes, dedim kendime, pes Ezgi.

- Galata Şarküteri bir tane ama hala. Yeri kalbimizde sağlam. Hani Tünel civarından nasıl vazgeçemiyorsak, buradan da öyle vazgeçemeyiz. Müjde! Artık Pazartesi günleri de açıklar.


- Şehirde yeni adet civardaki tekel bayilerden birer ikişer bira alıp Tünel Meydanı'nda açık havada ateşin etrafında toplaşmak. Atilla İlhan 'İstanbul Ağrısı' şiirindeki gibi çılgınca bir aşkla değil belki bu toplanmalar, ama Tünel'de 'yaşam' var dedirtiyor; 'ulan bunu sen de bilirsin istanbul / kaç kere yazdım kimbilir / kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken / 1949 eylül'ünde birader mirc ve ben / sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık / sana taptık ulan / unuttun mu / sana taptık...'


- Üsküdar Belediyesi sağolsun, hayatımızı renksiz bulmuş olacak ki, evimizin önünü metrelerce kazmış. Geceleri etrafını şeritle çevirdiklerinden olay yerine CSI ambiyansı hakim. Eve girerken uzun atlama yaptığımızdan bedenimiz, evde Müfettiş Gadget icatları düşündüğümüzden de zihnimiz çalışıyor. Bir de çevreye verdikleri rahatsızlıktan dolayı özür filan dilemişler, ne demek canım. Severiz biz sabahın köründe matkap sesiyle, gecenin köründe uzun atlama.


Bitti yazı. Hep böyle uzun yazmam, kıymetini bilin.




Şehirden Tasarım Geçti


Designweek 2010 aklımızda;


  • Laurent Ney'in her şehirde, özellikle çok kötü tasarlanmış binalar ve ucubik köprülerle silüeti katledilen İstanbul gibi bir şehirde görmek isteyeceğimiz güzellikteki köprü tasarımlarıyla,




  • Her daim çalışkanlıkları ve yaratıcılıklarına hayran kaldığımız Japonların standındaki minimalist ama kullanışlı obje örnekleriyle,




  • Başarılı Türk tasarım ofislerinden biri olan Demirden'in ilhamını doğadan alan 'Illio' markasındaki mobilya, cam ve porselen objelerle (Demirden ile ilgili aklımızda kalan başka komik şeyler de olmuş olabilir, ama bunu kendimize sakladık),


  • Üniversiteler bölümünde yer alan ve 'henüz yaratıcılığımı yitirmedim, üstelik ünlü tasarımcılarda görülebilen o 'küçük dağları ben yarattım' diyen ego bende henüz yok' diye bağıran öğrenci işleriyle,


  • Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü'nün aslında tasarım eğitimi almamış, fakat içlerinden geldiği gibi çeşitli objeler tasarlayan üyeleriyle,



  • Eski Galata Köprüsü'nün sürekli olarak hissettirdiği 7 şiddetinde deprem hissiyatıyla (öyle ki Pazar gecesi hissettiğim dört dörtlük depremde bile ilk düşüncemin 'herhalde tüm gün sallandıktan sonra oturduğum yerde de devam ediyorum' olmasına sebep oldu bu hissiyat) kalacak. Öncelikle.

Sonrasında ise, içlerinde konserve kutusu içindeki bilye gibi sarsıla sarsıla yolculuk ettiğimiz kırmızı Man otobüslerin hala bünyemden atamadığım baş dönmesiyle, çizmeleri Kasım'dan önce çıkarmayı reddeden bana bile bu inadımı bıraktıran Boğaz ayazıyla, uzun zamandan beri yediğim en nefis kakaolu ve üzümlü kekle (kenara yazın; Altınsaray Unlu Mamülleri, Fahri Korutürk Cad. No:26 Eyüp adresi üretimidir kek, tadın pişman olmazsınız. Hem kim demiş leziz şeyler herkesin pek meraklı olduğu ve bazen kasıntılığıyla insanı boğan o yerlerden çıkar diye, mahallenizdeki pastaneye daha yakından bakın!), biz nanemollalar tir tir titrerken beyaz donlarıyla kendilerini Haliç'in sularına bırakan Boğaz çocuklarıyla, Cumartesi gecesi Babylon'da durduğumuz yerde bize film çektirip üzerine de 'şu karede şimdi çalanı kullanırdım' dedirtecek kadar şahane bir performans sergileyen Calibro 35 ile hatırlayacağım geçirdiğimiz bu bir haftayı.


Fotoğraf; Desingweek websitesinden.


Şimdi biraz şehir dedikodusu;


- Filmekimi biletleri Cumartesi günü satışa çıktı. Gökşen görmüş, gişelerin önünde metrelerce kuyruk oluşmuş. İnternetten bilet alanlar ise sinema salonlarının en güzel koltuklarının şimdiden tükendiğini söylüyorlar. İyi haber mi verdim, kötü haber mi, kararını siz verin.

- Gözde Şarküteri. Kadıköy'ün en iyi mezecisiymiş. Dün konserve mezelerle çakma çilingir sofrası kurmuşken neden bizim buralarda bir Galata Şarküteri, bir Şütte yahut bir Tuşba yok diye söylendim. Twitter'dan yanıt gecikmedi: 'Ayıp sana, Gözde en kral mezeciye rahmet okutur!' dediler. Kabahatimi bildim, dizimi kırıp oturdum. Sen elin alemin Avrupa Yakası'ndaki mezecileri bil, ama kendi evinin yakınını tanıma. Pes, dedim kendime, pes Ezgi.

- Galata Şarküteri bir tane ama hala. Yeri kalbimizde sağlam. Hani Tünel civarından nasıl vazgeçemiyorsak, buradan da öyle vazgeçemeyiz. Müjde! Artık Pazartesi günleri de açıklar.


- Şehirde yeni adet civardaki tekel bayilerden birer ikişer bira alıp Tünel Meydanı'nda açık havada ateşin etrafında toplaşmak. Atilla İlhan 'İstanbul Ağrısı' şiirindeki gibi çılgınca bir aşkla değil belki bu toplanmalar, ama Tünel'de 'yaşam' var dedirtiyor; 'ulan bunu sen de bilirsin istanbul / kaç kere yazdım kimbilir / kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken / 1949 eylül'ünde birader mirc ve ben / sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık / sana taptık ulan / unuttun mu / sana taptık...'


- Üsküdar Belediyesi sağolsun, hayatımızı renksiz bulmuş olacak ki, evimizin önünü metrelerce kazmış. Geceleri etrafını şeritle çevirdiklerinden olay yerine CSI ambiyansı hakim. Eve girerken uzun atlama yaptığımızdan bedenimiz, evde Müfettiş Gadget icatları düşündüğümüzden de zihnimiz çalışıyor. Bir de çevreye verdikleri rahatsızlıktan dolayı özür filan dilemişler, ne demek canım. Severiz biz sabahın köründe matkap sesiyle, gecenin köründe uzun atlama.


Bitti yazı. Hep böyle uzun yazmam, kıymetini bilin.




1 Ekim 2010 Cuma

Bir Cuma Günü İle Nasıl Başedilir?

Saçımın dökülme hızı, kedimgillerin tüylerinin dökülme hızına eşit. Sabah bu acı gerçekle yüzyüze kalmışken, üzerine temizlik sopası ortadan 'çat' diye ikiye ayrıldı. Sağ elimle orta derecede baskı yaparak tuttuğum sopanın hiçbir belirti vermeden kırılması fizik kurallarına aykırı. Haliyle, oturdum, bir de 'Merkür neden beni sevmiyor' diye ağlamaklı oldum. Üzerine 'Yürüyen Ölüler' adlı çizgi romanımın son sayfalarını okudum. Anlayacağınız, fevkaladenin felaketinde bir Cuma beni bekliyor.


Pazartesi hep ıvır kıvır günüm olmuştur ezelden beri. Marianne Faitfull'dan 'Ruby Tuesday' dinlemediğim Salı pek duyulmuş şey değildir. Çarşamba'yı Perşembe geldiği için pek severim. Perşembe günleri radyo dinlerim. Cumartesi sabahları mutlaka bir film izlerim. Pazar günleri ise, mutlaka buzdolabında reçel olsun isterim. Sahi Cuma'yı atladım. Cuma ne yaparım ben? Müzik mi dinlerim? Rapor mu yazarım? Kurabiye mi yaparım? Kitap mı okurum? Pazara mı giderim? Cuma ritüelim ne?


Cumalar karışık. Kesin 'şunu yaparım' dediğim bir şey yok. Süprizlere açık. Yeni birileriyle tanışma, belki birinden etkilenme, az biraz flörtleşme, 'one tequila, two tequila, three tequila, floor tequila!' tekerlemesini hatırlama, kayıtsızca dansetme, yırtılan papuçları bir kenara atma... Ne olursa. İt's a Free-day yani. Başının çaresine bak günü.


Derseniz ki, bugün nerelerde olabilirsin? New Model Army dinleyebilirm Ghetto'da. Canım caz çekerse, ki çeker, Babylon'a uğrayabilirim Aronas konseri için. Belki Eski Galata Köprüsü'nde olurum, parti var diyorlar. Canım hiçbirini çekmezse, evde kalıp Türk filmi seyrederim, mesela 'Vesikalı Yarim'i. İstanbul'un evlere şenlik Cuma kalabalığından bir kişi eksilir.

Umutsuz ev Ezgi'sinin Cuma günü hayatta kalma rehberini okudunuz.

Hah evet unuttum. Çok beklemiştim Ekim seni, hoşgeldin.

Dip sos. Filmekimi reklamında çalan şarkı araması yaparak gelen ziyaretçilere özel not; O şarkı Steve Miller Band - Serenade. Bir dahakine içeriğimizi okumaya da bekleriz, komşulukta tabak boş iade edilmezmiş ne de olsa.


Bir Cuma Günü İle Nasıl Başedilir?

Saçımın dökülme hızı, kedimgillerin tüylerinin dökülme hızına eşit. Sabah bu acı gerçekle yüzyüze kalmışken, üzerine temizlik sopası ortadan 'çat' diye ikiye ayrıldı. Sağ elimle orta derecede baskı yaparak tuttuğum sopanın hiçbir belirti vermeden kırılması fizik kurallarına aykırı. Haliyle, oturdum, bir de 'Merkür neden beni sevmiyor' diye ağlamaklı oldum. Üzerine 'Yürüyen Ölüler' adlı çizgi romanımın son sayfalarını okudum. Anlayacağınız, fevkaladenin felaketinde bir Cuma beni bekliyor.


Pazartesi hep ıvır kıvır günüm olmuştur ezelden beri. Marianne Faitfull'dan 'Ruby Tuesday' dinlemediğim Salı pek duyulmuş şey değildir. Çarşamba'yı Perşembe geldiği için pek severim. Perşembe günleri radyo dinlerim. Cumartesi sabahları mutlaka bir film izlerim. Pazar günleri ise, mutlaka buzdolabında reçel olsun isterim. Sahi Cuma'yı atladım. Cuma ne yaparım ben? Müzik mi dinlerim? Rapor mu yazarım? Kurabiye mi yaparım? Kitap mı okurum? Pazara mı giderim? Cuma ritüelim ne?


Cumalar karışık. Kesin 'şunu yaparım' dediğim bir şey yok. Süprizlere açık. Yeni birileriyle tanışma, belki birinden etkilenme, az biraz flörtleşme, 'one tequila, two tequila, three tequila, floor tequila!' tekerlemesini hatırlama, kayıtsızca dansetme, yırtılan papuçları bir kenara atma... Ne olursa. İt's a Free-day yani. Başının çaresine bak günü.


Derseniz ki, bugün nerelerde olabilirsin? New Model Army dinleyebilirm Ghetto'da. Canım caz çekerse, ki çeker, Babylon'a uğrayabilirim Aronas konseri için. Belki Eski Galata Köprüsü'nde olurum, parti var diyorlar. Canım hiçbirini çekmezse, evde kalıp Türk filmi seyrederim, mesela 'Vesikalı Yarim'i. İstanbul'un evlere şenlik Cuma kalabalığından bir kişi eksilir.

Umutsuz ev Ezgi'sinin Cuma günü hayatta kalma rehberini okudunuz.

Hah evet unuttum. Çok beklemiştim Ekim seni, hoşgeldin.

Dip sos. Filmekimi reklamında çalan şarkı araması yaparak gelen ziyaretçilere özel not; O şarkı Steve Miller Band - Serenade. Bir dahakine içeriğimizi okumaya da bekleriz, komşulukta tabak boş iade edilmezmiş ne de olsa.


27 Eylül 2010 Pazartesi

Konserlerin Hakkını Veren Dinleyici Devrimi Yavaş Olacak, Ama Olacak

Bir konser mekanının ses kalitesinin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız? Ben şöyle anlıyorum; eğer çalan müziğin tüm enstrümanlarını baştan tırnağa tüm vücudumla hissediyorsam ve kalbimin ritmi sahnenin ritmiyle eşgüdümlü hareket etmeye başladıysa hem müzik, hem de müzik sistemi iyidir. Pazar akşamı Medeski, Martin & Wood performansında gördük ki, Salon İKSV hem konser programıyla, hem de müziği tüm hücrelerinizle hissetmenize imkan veren ses sistemiyle müziksiz kalamayanların yeni mabedi olmaya aday.


Gelgelelim, böyle güzel mekanlarda nefis müziklerden dinlerken bile hala dedikodu peşinde koşmak, gülme volümünü bir türlü ayarlayamamak ve içilen bira şişesinin boşunu şıngırdata şıngırdata sahnenin kenarına bırakma huyumuz daim. Biliyorum ki, hiç bir devrim hemen gerçekleşmedi, ama müziğini doğru yer, doğru zaman ve doğru insanlarla dinlemeyi talep eden dinleyiciler çoğaldıkça bütün bunlar tarihe karışacak.



İşte o zamana kadar belki konser esnasında çenesini kısamayanlar yüzünden çok şarkı yarıda kesilecek, çok müzisyen darılıp sahneden inecek ve dinleyici arasında çok tartışmalar yaşanacak. Ne de olsa hiçbir devrim kansız olmadı. Bu haklı mücadele sonunda kaç kişi birbirinin kalbini kırar, deneyimleyip göreceğiz. Gönül, kırılması gereken kalplerin kırılıp, konsere hava atmak için giden, pahalı içkiler satın alabildiğini göstererek güç gösterisi yapan, yanındaki kadına hava atmak için müziği dinlermiş gibi davranan ve sahne yerine dinleyiciler arasındaki kızları süzüp yalnızlığına çare bulmayı güdümlenenlerin artık bütün bunlara cüret edemeyecek hale gelmesini ister.


Dilerseniz ben daha fazla olayı İspanyol İç Savaşı, Fransız Devrimi yahut Bolşevik Devrimi gibi tarihin bilindik sularına çekmeden bugünün gündemini açıklayayım; Linda'yla beni Suadiye'den başlayacak ve Hasköy'de sona erecek zorlu bir rota beklemekte. Biz bu zorlu parkuru Süper Mario gibi koşturarak tamamlamaya çalışırken, müzikçalarda Kool & The Gang dönecek, çantaya Sahaf Festivali'nin (yeri gelmişken 3 Ekim'e kadar uzatıldığını müjdeleyelim) tezgahlarından eşelenerek bulunan Füruzan'ın 'Kuşatma'sı atılacak ve günün daha başka ne getireceğine bakılacak. Biz akşamın devamını Designweek için Eski Şapka Fabrikası'nda getireceğiz, ama siz Küçükçiftlik Park'ta Archive dinleyebilir, ambient denen türe ev dışında bir yerde katlanabiliyorsanız ve değişik bir caz tınısı arıyorsanız Babylon'da Nils Petter Molvaer konserinde soluğu alabilirsiniz.

Yahut önce Archive dinler, devamında Babylon havası koklarsınız, genç insanın hali bir başka olur tabi.


Konserlerin Hakkını Veren Dinleyici Devrimi Yavaş Olacak, Ama Olacak

Bir konser mekanının ses kalitesinin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız? Ben şöyle anlıyorum; eğer çalan müziğin tüm enstrümanlarını baştan tırnağa tüm vücudumla hissediyorsam ve kalbimin ritmi sahnenin ritmiyle eşgüdümlü hareket etmeye başladıysa hem müzik, hem de müzik sistemi iyidir. Pazar akşamı Medeski, Martin & Wood performansında gördük ki, Salon İKSV hem konser programıyla, hem de müziği tüm hücrelerinizle hissetmenize imkan veren ses sistemiyle müziksiz kalamayanların yeni mabedi olmaya aday.


Gelgelelim, böyle güzel mekanlarda nefis müziklerden dinlerken bile hala dedikodu peşinde koşmak, gülme volümünü bir türlü ayarlayamamak ve içilen bira şişesinin boşunu şıngırdata şıngırdata sahnenin kenarına bırakma huyumuz daim. Biliyorum ki, hiç bir devrim hemen gerçekleşmedi, ama müziğini doğru yer, doğru zaman ve doğru insanlarla dinlemeyi talep eden dinleyiciler çoğaldıkça bütün bunlar tarihe karışacak.



İşte o zamana kadar belki konser esnasında çenesini kısamayanlar yüzünden çok şarkı yarıda kesilecek, çok müzisyen darılıp sahneden inecek ve dinleyici arasında çok tartışmalar yaşanacak. Ne de olsa hiçbir devrim kansız olmadı. Bu haklı mücadele sonunda kaç kişi birbirinin kalbini kırar, deneyimleyip göreceğiz. Gönül, kırılması gereken kalplerin kırılıp, konsere hava atmak için giden, pahalı içkiler satın alabildiğini göstererek güç gösterisi yapan, yanındaki kadına hava atmak için müziği dinlermiş gibi davranan ve sahne yerine dinleyiciler arasındaki kızları süzüp yalnızlığına çare bulmayı güdümlenenlerin artık bütün bunlara cüret edemeyecek hale gelmesini ister.


Dilerseniz ben daha fazla olayı İspanyol İç Savaşı, Fransız Devrimi yahut Bolşevik Devrimi gibi tarihin bilindik sularına çekmeden bugünün gündemini açıklayayım; Linda'yla beni Suadiye'den başlayacak ve Hasköy'de sona erecek zorlu bir rota beklemekte. Biz bu zorlu parkuru Süper Mario gibi koşturarak tamamlamaya çalışırken, müzikçalarda Kool & The Gang dönecek, çantaya Sahaf Festivali'nin (yeri gelmişken 3 Ekim'e kadar uzatıldığını müjdeleyelim) tezgahlarından eşelenerek bulunan Füruzan'ın 'Kuşatma'sı atılacak ve günün daha başka ne getireceğine bakılacak. Biz akşamın devamını Designweek için Eski Şapka Fabrikası'nda getireceğiz, ama siz Küçükçiftlik Park'ta Archive dinleyebilir, ambient denen türe ev dışında bir yerde katlanabiliyorsanız ve değişik bir caz tınısı arıyorsanız Babylon'da Nils Petter Molvaer konserinde soluğu alabilirsiniz.

Yahut önce Archive dinler, devamında Babylon havası koklarsınız, genç insanın hali bir başka olur tabi.


20 Eylül 2010 Pazartesi

Bunalgül'ün İstanbul Rehberi

Judy, My Idol


Bir sabah uyanırsınız ve bilgisayarınız şifrenizi tanımaz. Giriş yaptığınız bir hesap e-posta adresini tanımlayamaz. Telefonunuz size yan bakar. Kahve makinası huysuzluk çıkarır. Kombi sürekli 'erör' verir. Şalter atar. Aksi gibi midenizin de size bu berbat günde yamuk yapacağı tutar, filan. Herşey üstünüze gelir gibidir, bir köşeye çekilir, elinizde bir Atilla Atalay kitabı, Sıkılhan'la Bunalgül'ün diyalog çabalarını okur, gülersiniz. Bazı gülmeler keyiften, neşeden değil, düpedüz ruh arızasındandır.



Böylesi hallerde bilmem ki siz ne yaparsınız? Etraf, çizdiğiniz sarı çizgiyi ısrarla görmek istemeyenlerle dolu. Bilmem nasıl başedersiniz? Silip atamadığınız, çekip gitmeye mecalinizin olmadığı hallerde yani? Müziğin, kitabın, filmin, muhabbetin yetemeyeceği hallerde?


Beyoğlu Sahaf Festivali'ni dolaşıyorum. İç sıkıntısı kitapların tozla karışık karamelimsi kokusuyla bir nebze hafifliyor. Ama sonra bir kahve içimlik zamanda yeniden hortluyor. Aklıma tanesi 50 kuruştan satılık eski siyah beyaz fotoğrafların tezgahta öylece beklerkenki hali geliyor. Evlerinden bir şekilde kopup, bu tezgahlara konmuşlar. Bir albüme sıkışmış, kalmışlar. Asker üniformalı bir adam bakışlarını sertleştirmiş, iki kadın omuz omuza fotoğraf çektirmiş, küçük bir kız belli ki bir bayram günü poz vermiş. Hepsi kendi öyküleri içinde değerli, ama 'siyah beyaz fotoğraf alıyor millet harıl harıl' diyenlerin elinde alıcılarını beklemeleri... Sinirimi bozuyor.


Yıllar sonra evlerden fotoğraf yerine bol bol katalog, broşür, fatura çıkacak eskiye ait. Öyle bir 'al al, doyamama hali' çünkü. Twitter'da biri her akşam Topağacı'nda bir köşeyi fotoğraflıyor mesela. Çöpte tanesi 35 TL'den burger torbası, I-Pad kutusu, en lüksünden çikolata paketi. Hepsi tertemiz ve fiyakalı evlerden çıkma. Ve fakat bir çöp torbasına konulmayı bile haketmeden atıatıverilmişler öylece. Alt metin: Hödüğüm ama para bende. Fotoğrafları çeken kişi de çok doğru laflar ediyor zaten. Siz bunu beni okuyacağınıza O'nu bulup okuyun bence.


İçinizi kafi derecede bunalttığımı düşündüğüm için Designweek'in kapıda olduğunu, Şehir Fırsatı'nda kombine biletlerinin 10 TL'den satıldığını, Linda'nın el yapımı defterlerinin Designweek'te Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü öğrencilerinin açacağı standda sergileneceğini, Sahaf Festivali'nde Barış Manço'nun İngilizce şarkılarından oluşan plağın pek nefis olduğunu ekleyip satırlarıma son veriyorum.


Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin yanaklarından öperim.


Bunalgül.


Dip Sos. 'Ah yine İstanbul'da konser vereydi' dediğiniz Kangroove, 'Çıbık' şarkısıyla kan kaynatan Multitap, artık İstanbul'a yerleştiğinden şüphe ettiğim güzel müzisyen Parlov Stelar... Hepsi Ekim'de Ghetto'dalar ve hepsi için bizim davetiyemiz var. Yan sütundan aklınıza yatanı seçip haber uçurmanız kafi.






Bunalgül'ün İstanbul Rehberi

Judy, My Idol


Bir sabah uyanırsınız ve bilgisayarınız şifrenizi tanımaz. Giriş yaptığınız bir hesap e-posta adresini tanımlayamaz. Telefonunuz size yan bakar. Kahve makinası huysuzluk çıkarır. Kombi sürekli 'erör' verir. Şalter atar. Aksi gibi midenizin de size bu berbat günde yamuk yapacağı tutar, filan. Herşey üstünüze gelir gibidir, bir köşeye çekilir, elinizde bir Atilla Atalay kitabı, Sıkılhan'la Bunalgül'ün diyalog çabalarını okur, gülersiniz. Bazı gülmeler keyiften, neşeden değil, düpedüz ruh arızasındandır.



Böylesi hallerde bilmem ki siz ne yaparsınız? Etraf, çizdiğiniz sarı çizgiyi ısrarla görmek istemeyenlerle dolu. Bilmem nasıl başedersiniz? Silip atamadığınız, çekip gitmeye mecalinizin olmadığı hallerde yani? Müziğin, kitabın, filmin, muhabbetin yetemeyeceği hallerde?


Beyoğlu Sahaf Festivali'ni dolaşıyorum. İç sıkıntısı kitapların tozla karışık karamelimsi kokusuyla bir nebze hafifliyor. Ama sonra bir kahve içimlik zamanda yeniden hortluyor. Aklıma tanesi 50 kuruştan satılık eski siyah beyaz fotoğrafların tezgahta öylece beklerkenki hali geliyor. Evlerinden bir şekilde kopup, bu tezgahlara konmuşlar. Bir albüme sıkışmış, kalmışlar. Asker üniformalı bir adam bakışlarını sertleştirmiş, iki kadın omuz omuza fotoğraf çektirmiş, küçük bir kız belli ki bir bayram günü poz vermiş. Hepsi kendi öyküleri içinde değerli, ama 'siyah beyaz fotoğraf alıyor millet harıl harıl' diyenlerin elinde alıcılarını beklemeleri... Sinirimi bozuyor.


Yıllar sonra evlerden fotoğraf yerine bol bol katalog, broşür, fatura çıkacak eskiye ait. Öyle bir 'al al, doyamama hali' çünkü. Twitter'da biri her akşam Topağacı'nda bir köşeyi fotoğraflıyor mesela. Çöpte tanesi 35 TL'den burger torbası, I-Pad kutusu, en lüksünden çikolata paketi. Hepsi tertemiz ve fiyakalı evlerden çıkma. Ve fakat bir çöp torbasına konulmayı bile haketmeden atıatıverilmişler öylece. Alt metin: Hödüğüm ama para bende. Fotoğrafları çeken kişi de çok doğru laflar ediyor zaten. Siz bunu beni okuyacağınıza O'nu bulup okuyun bence.


İçinizi kafi derecede bunalttığımı düşündüğüm için Designweek'in kapıda olduğunu, Şehir Fırsatı'nda kombine biletlerinin 10 TL'den satıldığını, Linda'nın el yapımı defterlerinin Designweek'te Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü öğrencilerinin açacağı standda sergileneceğini, Sahaf Festivali'nde Barış Manço'nun İngilizce şarkılarından oluşan plağın pek nefis olduğunu ekleyip satırlarıma son veriyorum.


Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin yanaklarından öperim.


Bunalgül.


Dip Sos. 'Ah yine İstanbul'da konser vereydi' dediğiniz Kangroove, 'Çıbık' şarkısıyla kan kaynatan Multitap, artık İstanbul'a yerleştiğinden şüphe ettiğim güzel müzisyen Parlov Stelar... Hepsi Ekim'de Ghetto'dalar ve hepsi için bizim davetiyemiz var. Yan sütundan aklınıza yatanı seçip haber uçurmanız kafi.






7 Ağustos 2010 Cumartesi

Casette Butik'te Istanbul Dresses 2010 Koleksiyonu




Dün genel internet gezintimi yaparken Casette Butik'in Facebook'taki sayfasında yer alan fotoğraflar dikkatimi çekti. 'Istanbul Dresses' adı verilen başlık altında eski İstanbul'a ait pulların ve fotoğrafların basıldığı birbirinden güzel elbiseler yer alıyordu.




Tasarımcısını merak edip internette bir araştırma daha yaptım. Karşılaştığım websitesinde Istanbul Dresses, İstanbul imajlarını, metinlerini, havasını, suyunu kullanan bir giyim kuşam hareketi olarak tanımlanıyor.



Tasarımlar, Cassette Butik'in yanı sıra, IKSV Tasarım, Buka ve Bodrum'daki Casa Dell'Arte'de satılıyormuş.




Casette Butik, 'fiyatların neden bu denli yüksek olduğu' yönündeki soruya elbiselerde kullanılan baskıların zorlukla bulunan kartpostallardan ve fotoğraflardan alındığını belirtmiş.



Fiyatlar hakkındaki katıldığım yorumu bir kenara bırakırsam, uzun süredir beni bu denli heyecanlandıran ve beğendiğim bir giyim-kuşam yaratımı olmamıştı. Istanbul Dresses tasarımları bu bakımdan bile ilgiyi hakediyor.



Istanbul Dresses'in websitesindeki çantalar ise oldukça hoşuma gitti. Tasarımlarla ait daha fazla fotoğraf olsa hayır diyemem doğrusu. Özellikle daha fazla elbise ve çanta görmek isterim.



Dip Sos: Fotoğraflar Casette Butik'in Facebook sayfasından alındı.




Casette Butik Adres; Bağdat cad. Ay apt. No:372/C Şaşkınbakkal

Casette Butik'te Istanbul Dresses 2010 Koleksiyonu




Dün genel internet gezintimi yaparken Casette Butik'in Facebook'taki sayfasında yer alan fotoğraflar dikkatimi çekti. 'Istanbul Dresses' adı verilen başlık altında eski İstanbul'a ait pulların ve fotoğrafların basıldığı birbirinden güzel elbiseler yer alıyordu.




Tasarımcısını merak edip internette bir araştırma daha yaptım. Karşılaştığım websitesinde Istanbul Dresses, İstanbul imajlarını, metinlerini, havasını, suyunu kullanan bir giyim kuşam hareketi olarak tanımlanıyor.



Tasarımlar, Cassette Butik'in yanı sıra, IKSV Tasarım, Buka ve Bodrum'daki Casa Dell'Arte'de satılıyormuş.




Casette Butik, 'fiyatların neden bu denli yüksek olduğu' yönündeki soruya elbiselerde kullanılan baskıların zorlukla bulunan kartpostallardan ve fotoğraflardan alındığını belirtmiş.



Fiyatlar hakkındaki katıldığım yorumu bir kenara bırakırsam, uzun süredir beni bu denli heyecanlandıran ve beğendiğim bir giyim-kuşam yaratımı olmamıştı. Istanbul Dresses tasarımları bu bakımdan bile ilgiyi hakediyor.



Istanbul Dresses'in websitesindeki çantalar ise oldukça hoşuma gitti. Tasarımlarla ait daha fazla fotoğraf olsa hayır diyemem doğrusu. Özellikle daha fazla elbise ve çanta görmek isterim.



Dip Sos: Fotoğraflar Casette Butik'in Facebook sayfasından alındı.




Casette Butik Adres; Bağdat cad. Ay apt. No:372/C Şaşkınbakkal

16 Nisan 2010 Cuma

18 Nisan Pazar Gününe Alternatif: PazArt




Bu Pazar günü ne yapacaksınız bilmem. Ama her zamankinden farklı bir şekilde gününüzü geçirmek isterseniz, size Türk filmlerinde esas oğlanla esas kızın boğaza karşı ağaçlar arasında koşuşturduğu ve hülyalı gözlerle denizi seyrettiği yerlere benzeyen Cihangir Roma Bahçesi'ni seçenekler arasına alın derim.


Deniz, güneş, hülyalı bakışlar, nefis bir hava, tüm bunlar cepte. Roma Bahçesi'nde geçirilecek bir pazar gününün daha da çekici tarafı, özgün sanat ve tasarım ürünlerinin burada kurulacak standlarda satılacak olması. 18 Nisan Pazar günü saat 11:00-17:00 saatleri arasında düzenlenecek olan PazArt'da el emeği ürünler herbiri birbirinin aynı fabrikasyon ürünlerden bıkmış ruhlara hitap ederken, bitki çaylarından, naturel meyve sularına, ev yapımı yemeklerden nefis tart ve keklere çeşitli yiyecek ve içecek seçeneği sunan standlar da temiz havanın acıktırdığı midelere ziyafet çekecek.


Cihangir Güzelleştirme Derneği üyelerinin gönüllü çabalarıyla ve Beyoğlu Belediyesi'nin desteğiyle düzenlenen PazArt için 18 Nisan dışında ajandaya yazılacak tarihler; 2 Mayıs, 16 Mayıs ve 30 Mayıs.


Dememiz o ki, ister Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit misali İstanbul'a karşı süzüm süzüm süzülün, ister ruhunuzu sanat ve tasarımla besleyin, 18 Nisan Pazar günü planlarınızı yaparken PazArt'ı aklınızın bir köşesinde bulundurun.


Fotoğraflar PazArt'ın websitesinden.


18 Nisan Pazar Gününe Alternatif: PazArt




Bu Pazar günü ne yapacaksınız bilmem. Ama her zamankinden farklı bir şekilde gününüzü geçirmek isterseniz, size Türk filmlerinde esas oğlanla esas kızın boğaza karşı ağaçlar arasında koşuşturduğu ve hülyalı gözlerle denizi seyrettiği yerlere benzeyen Cihangir Roma Bahçesi'ni seçenekler arasına alın derim.


Deniz, güneş, hülyalı bakışlar, nefis bir hava, tüm bunlar cepte. Roma Bahçesi'nde geçirilecek bir pazar gününün daha da çekici tarafı, özgün sanat ve tasarım ürünlerinin burada kurulacak standlarda satılacak olması. 18 Nisan Pazar günü saat 11:00-17:00 saatleri arasında düzenlenecek olan PazArt'da el emeği ürünler herbiri birbirinin aynı fabrikasyon ürünlerden bıkmış ruhlara hitap ederken, bitki çaylarından, naturel meyve sularına, ev yapımı yemeklerden nefis tart ve keklere çeşitli yiyecek ve içecek seçeneği sunan standlar da temiz havanın acıktırdığı midelere ziyafet çekecek.


Cihangir Güzelleştirme Derneği üyelerinin gönüllü çabalarıyla ve Beyoğlu Belediyesi'nin desteğiyle düzenlenen PazArt için 18 Nisan dışında ajandaya yazılacak tarihler; 2 Mayıs, 16 Mayıs ve 30 Mayıs.


Dememiz o ki, ister Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit misali İstanbul'a karşı süzüm süzüm süzülün, ister ruhunuzu sanat ve tasarımla besleyin, 18 Nisan Pazar günü planlarınızı yaparken PazArt'ı aklınızın bir köşesinde bulundurun.


Fotoğraflar PazArt'ın websitesinden.


Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons