pazar konseri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pazar konseri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011 Pazar

Alina Orlova: Litvanya'nın Yeni Ozanı


Onu ilk kez Lovesong adlı parçasıyla tanıdım. Şarkının basit ama akılda kalıcı melodisi, aşkı anlatan onlarca 'baba' parçanın arasında sözlerinin tekerleme gibi oluşu ama hepsinden çok sempatik yorumu cezbetti. 22 yaşındaki Alina Orlova, kendi şarkı sözlerini yazan ve besteleyen bir müzisyen.


Alina Orlova, ilk albümü
Laukinis Šuo Dingo’yu 2008 yılında çıkardı. 16 şarkılık albümde yer alan şarkıların çoğu Litvanca ve Rusça, arada birkaç tane şarkı yer alıyor. Titreyen ince sesi zaman zaman tiz notalara basıp dramatikleşiyor ve kendine has rengini kazanıyor. Şarkılarında zengin Baltık halk şarkıları motifleriyle popun rahat dinlenilebilirliğini birleştiren Alina Orlova, şarkılarını pek aşina olmadığımız bir dilde söylese de müziğin evrenselliğini kanıtlarcasına dinleyiciyi etkisi altına almayı başarıyor. Ne de olsa, şarkılarını bestelerken ilham aldığını söylediği kuşlar ve kurtlar dünyanın dört bir tarafında yaşıyor ve ortak dili yaratıyor.


Alina Orlova, besteciliğinin ve söz yazarlığının yanı sıra, piyano çalıyor ve suluboya resimler yapıyor. Bu suluboya resimleri Laukinis Šuo Dingo albümünün kartonetinde görmek mümkün. Fransa'ya göç etmiş bir Litvanya yahudisi olan Emile Adjara'nın kitabının kapağında da Alina Orlova'nın illüstrasyonlarından biri kullanılmış. Orlova, henüz çizimlerini sergilemek için erken olduğunu düşünse de, çizmeye devam ettiğini ve günün birinde bir sergi açmak istediğini bir röportajında belirtiyor.


Daha Laukinis Šuo Dingo’nun tadı damağımızdayken, Alina Orlova arayı fazla uzatmadı ve 2010 yılının Eylül ayında Mutabor adını verdiği ikinci albümünü çıkardı. Alina Orlova, yeni albümünü 'duvarın arkasında biri ağlıyor gibi' diye tanımlamış. İlk albüme nazaran çok daha karanlık ve hüzünlü olan albümde Alina'nın sesi çok daha dramatik. Myspace sayfasından dinlenebilen Sielos Sala'da bu derin karanlık çok net hissediliyor.


Görünen o ki, Baltık diyarının genç ozanı Alina Orlova uzun bir süre daha hayatımızdan çıkmayacak ve her yeni albümüyle heyecanlandırmaya devam edecek.


Dinleme Noktası


Myspace


Youtube


İllüstrasyonlar ve Fotoğraflar


Alina Orlova: Litvanya'nın Yeni Ozanı


Onu ilk kez Lovesong adlı parçasıyla tanıdım. Şarkının basit ama akılda kalıcı melodisi, aşkı anlatan onlarca 'baba' parçanın arasında sözlerinin tekerleme gibi oluşu ama hepsinden çok sempatik yorumu cezbetti. 22 yaşındaki Alina Orlova, kendi şarkı sözlerini yazan ve besteleyen bir müzisyen.


Alina Orlova, ilk albümü
Laukinis Šuo Dingo’yu 2008 yılında çıkardı. 16 şarkılık albümde yer alan şarkıların çoğu Litvanca ve Rusça, arada birkaç tane şarkı yer alıyor. Titreyen ince sesi zaman zaman tiz notalara basıp dramatikleşiyor ve kendine has rengini kazanıyor. Şarkılarında zengin Baltık halk şarkıları motifleriyle popun rahat dinlenilebilirliğini birleştiren Alina Orlova, şarkılarını pek aşina olmadığımız bir dilde söylese de müziğin evrenselliğini kanıtlarcasına dinleyiciyi etkisi altına almayı başarıyor. Ne de olsa, şarkılarını bestelerken ilham aldığını söylediği kuşlar ve kurtlar dünyanın dört bir tarafında yaşıyor ve ortak dili yaratıyor.


Alina Orlova, besteciliğinin ve söz yazarlığının yanı sıra, piyano çalıyor ve suluboya resimler yapıyor. Bu suluboya resimleri Laukinis Šuo Dingo albümünün kartonetinde görmek mümkün. Fransa'ya göç etmiş bir Litvanya yahudisi olan Emile Adjara'nın kitabının kapağında da Alina Orlova'nın illüstrasyonlarından biri kullanılmış. Orlova, henüz çizimlerini sergilemek için erken olduğunu düşünse de, çizmeye devam ettiğini ve günün birinde bir sergi açmak istediğini bir röportajında belirtiyor.


Daha Laukinis Šuo Dingo’nun tadı damağımızdayken, Alina Orlova arayı fazla uzatmadı ve 2010 yılının Eylül ayında Mutabor adını verdiği ikinci albümünü çıkardı. Alina Orlova, yeni albümünü 'duvarın arkasında biri ağlıyor gibi' diye tanımlamış. İlk albüme nazaran çok daha karanlık ve hüzünlü olan albümde Alina'nın sesi çok daha dramatik. Myspace sayfasından dinlenebilen Sielos Sala'da bu derin karanlık çok net hissediliyor.


Görünen o ki, Baltık diyarının genç ozanı Alina Orlova uzun bir süre daha hayatımızdan çıkmayacak ve her yeni albümüyle heyecanlandırmaya devam edecek.


Dinleme Noktası


Myspace


Youtube


İllüstrasyonlar ve Fotoğraflar


20 Şubat 2011 Pazar

Ane Brun: Tipik Bir İskandinav


Yolculuk hazırlıklarının beni huzursuz endişelerini geride bırakıp, uzun ya da kısa yollara düştüğümde çantamdaki albümlerin arasında Ane Brun'un Changing Of The Seasons'ı mutlaka olur. Bir yandan akıp giden bulutlara bakar, yol arkadaşlarımın yüzlerine, konuşmalarına, serzenişlerine ya da mırıldanmalarına kuak misafiri olurken, bir yandan da Ane Brun'un telaştan ve gereksiz her türlü taramadan uzak, sakin ve efil efil esen sesine kulak veririm. Ane Brun'un şarkıları beni sakinleştirir, çocukluğumda ailemle ormandaki göl kıyısına gittiğimize hissettiğim huzurun bir benzerini duyumsarım. O gölün kenarında hışırdayan ağaçların altında nasıl huzurlu bir öğle uykusuna dalıyorsam, Ane Brun'u dinlerken de göz kapaklarım yavaş yavaş kapanır ve beni huzursuzluklarımdan biraz olsun uzaklaştıran siesta'nın kucağına sakince düşerim.


Ane Brun, Norveçli bir müzisyen. Albüm yapmaya başladığından bu yana üçü stüdyo albümü, biri düet kaydı ve biri de Stockholm Konser Salonu'nda gerçekleştirdiği konserin DVD'si olmak üzere altı albüm çıkardı.
Determine adlı plak şirketini kurdu. Are They Saying Goodbye, I Shot My Heart ve Humming One Of Your Songs gibi etkileyici şarkıları barındıran akustik albümü Spending Time With Morgan'ı 2003 yılında çıkardı. Avrupa dinleyicisinin beğenisini kazanan bu albümden sonra 2005 yılında çıkan A Temprorary Dive ile İngiltere ve Amerikalı müzikseverlerin de dikkatini çekmeyi başardı. Yine 2005 yılında aralarında Tobias Fröberg, Ellekari Larsson, Liv Widell ve Ron Sexsmith'in de olduğu 10 müzisyenle birlikte seslendirdiği şarkılardan oluşan Duets albümünü yayınladı.



Ane Brun'un son albümü Changing of The Seasons'daki şarkılar, müzisyenin melodik yapıya olduğu kadar, şarkı sözlerine de verdiği değeri anlatır nitelikte. Şarkı sözlerini okuduğunuz zaman güzel bir şiir okumuş gibi hissetmeniz bile Ane Brun'u ozan şarkıcı olarak tanımlamak için yeterli bir neden. Brun, bu albümde Björk, Múm, Bonnie Prince Billy ve Coco Rosie gibi isimlerln albümlerinde imzası olan prodüktör Valgeir Sigurdsson ile çalışmış. Akustik gitar, yaylılar ve piyano üçlüsünün daha önce de mucizeler yarattığına tanık olmuştuk, bu albümde de güzel bir sesin, iyi çalınmış enstrümanların ve etkileyici şarkı sözlerinin kulaklara ve ruha ziyafet olduğunu yeniden görmüş olduk. Albüme adını veren şarkı Changing of The Seasons, gitar ve piyanonun nefis uyumu ve sözlerinin içtenliğiyle dinler dinlemez çarpıyor. Ten Seconds bana göre albümün en güçlü parçası. Raise My Head, “I've got my best shoes on / I'm ready for it all / Bring in your best crew, come on / I'm ready for it all” diye giden sözleriyle “Cesaret Toplamak İçin Dinlenecek Şarkılar Listesi”nde mutlaka olması gerekenlerden.



Ane Brun için arkada bıraktığımız son birkaç yıl Avrupa ve Amerika'yı turlayıp konserler vererek geçti. 2011 yılı da aynı yoğunlukta geçecek gibi gözüküyor. Bu uzun yolculukta duraklarından birinin İstanbul olmasını yürekten dileyen pek çok dinleyicisi olduğunu biliyorum. Onlardan biri de benim.



Dinleme Noktası


Websitesi


Youtube


Ane Brun: Tipik Bir İskandinav


Yolculuk hazırlıklarının beni huzursuz endişelerini geride bırakıp, uzun ya da kısa yollara düştüğümde çantamdaki albümlerin arasında Ane Brun'un Changing Of The Seasons'ı mutlaka olur. Bir yandan akıp giden bulutlara bakar, yol arkadaşlarımın yüzlerine, konuşmalarına, serzenişlerine ya da mırıldanmalarına kuak misafiri olurken, bir yandan da Ane Brun'un telaştan ve gereksiz her türlü taramadan uzak, sakin ve efil efil esen sesine kulak veririm. Ane Brun'un şarkıları beni sakinleştirir, çocukluğumda ailemle ormandaki göl kıyısına gittiğimize hissettiğim huzurun bir benzerini duyumsarım. O gölün kenarında hışırdayan ağaçların altında nasıl huzurlu bir öğle uykusuna dalıyorsam, Ane Brun'u dinlerken de göz kapaklarım yavaş yavaş kapanır ve beni huzursuzluklarımdan biraz olsun uzaklaştıran siesta'nın kucağına sakince düşerim.


Ane Brun, Norveçli bir müzisyen. Albüm yapmaya başladığından bu yana üçü stüdyo albümü, biri düet kaydı ve biri de Stockholm Konser Salonu'nda gerçekleştirdiği konserin DVD'si olmak üzere altı albüm çıkardı.
Determine adlı plak şirketini kurdu. Are They Saying Goodbye, I Shot My Heart ve Humming One Of Your Songs gibi etkileyici şarkıları barındıran akustik albümü Spending Time With Morgan'ı 2003 yılında çıkardı. Avrupa dinleyicisinin beğenisini kazanan bu albümden sonra 2005 yılında çıkan A Temprorary Dive ile İngiltere ve Amerikalı müzikseverlerin de dikkatini çekmeyi başardı. Yine 2005 yılında aralarında Tobias Fröberg, Ellekari Larsson, Liv Widell ve Ron Sexsmith'in de olduğu 10 müzisyenle birlikte seslendirdiği şarkılardan oluşan Duets albümünü yayınladı.



Ane Brun'un son albümü Changing of The Seasons'daki şarkılar, müzisyenin melodik yapıya olduğu kadar, şarkı sözlerine de verdiği değeri anlatır nitelikte. Şarkı sözlerini okuduğunuz zaman güzel bir şiir okumuş gibi hissetmeniz bile Ane Brun'u ozan şarkıcı olarak tanımlamak için yeterli bir neden. Brun, bu albümde Björk, Múm, Bonnie Prince Billy ve Coco Rosie gibi isimlerln albümlerinde imzası olan prodüktör Valgeir Sigurdsson ile çalışmış. Akustik gitar, yaylılar ve piyano üçlüsünün daha önce de mucizeler yarattığına tanık olmuştuk, bu albümde de güzel bir sesin, iyi çalınmış enstrümanların ve etkileyici şarkı sözlerinin kulaklara ve ruha ziyafet olduğunu yeniden görmüş olduk. Albüme adını veren şarkı Changing of The Seasons, gitar ve piyanonun nefis uyumu ve sözlerinin içtenliğiyle dinler dinlemez çarpıyor. Ten Seconds bana göre albümün en güçlü parçası. Raise My Head, “I've got my best shoes on / I'm ready for it all / Bring in your best crew, come on / I'm ready for it all” diye giden sözleriyle “Cesaret Toplamak İçin Dinlenecek Şarkılar Listesi”nde mutlaka olması gerekenlerden.



Ane Brun için arkada bıraktığımız son birkaç yıl Avrupa ve Amerika'yı turlayıp konserler vererek geçti. 2011 yılı da aynı yoğunlukta geçecek gibi gözüküyor. Bu uzun yolculukta duraklarından birinin İstanbul olmasını yürekten dileyen pek çok dinleyicisi olduğunu biliyorum. Onlardan biri de benim.



Dinleme Noktası


Websitesi


Youtube


12 Şubat 2011 Cumartesi

Henüz Çekilmeyen Filmlere Müzik Yapan Orkestra: The Hidden Orchestra



Night Walk adını verdikleri debü albümlerini yakın zamanda çıkaran The Hidden Orchestra, 11 Şubat Cuma gecesi Babylon’da bir konser verdi. Bu konserden derlediğimiz kısa notlarla The Hidden Orchestra'yı bu haftaki pazar konseri bölümümüze konuk etmek istedik. Keyifli okumalar ve dinlemeler!

- 22:30 olarak belirtilen konserin başlama saati tam 45 dakika sarkarak 23:15’i buldu. Websitesinde konserin başlama saati olarak belirtilen 22:30’a kadar sahne önü de dahil olmak üzere mekan boştu. İnsanlar 23:00’e doğru gelmeye başladılar ve yeterince doluluk sağlandığında konser nihayet başlayabildi.

- The Hidden Orchestra, sahneye iki davul, keyboard, keman ve bass gitardan oluşan bir ekipmanla çıktı. Tanışma faslının ardından, şarkıya giriş yapıldı, ancak teknik bir sorun yüzünden yarıda kesildi. Aynı vahim olay 2 kere tekrar etse de, grubun kurucusu ve basçısı Joe Acheson’ın ve grubun diğer üyelerinin kibarca ve gülümseyerek özür dilemeleri dinleyiciyi rahatlattı.

- Nihayet sorun çözüldüğünde, dinleyiciler The Hidden Orchestra’nın alamet-i farikası olarak görülen iki davul kullanılmasının güzelliğini hissetmeye başladı. Grubun iki davulcusu Tim Lane ve Jamie Graham’ın müzikte hissedilen saykodelik havanın yaratılmasında etkisi büyük.

-Grubun keman ve keyboarddan sorumlu üyesi Poppy Ackroyd kemanını alışılmışın dışında bir gitar gibi tıngırdatarak güzel bir ritim tutturdu.

- Dinleyiciler arasında gurubun aksanından nereli olduklarını tahmin etmeye çalışanlar vardı. Aksan İskoç olduklarını alenen hissettirse de, konser öncesinde dinlemeye geldikleri grup hakkında biraz olsun bilgi toparlasalar bu kadar düşünmek zorunda kalmazlardı sanırım. İyi müzik dinleyicisi olmak bu küçük fedakarlığı gerektiriyor diye düşünüyorum.

-Grubun dinleyiciyle iletişimi epeyce sıcak. Sürekli bir göz teması, esirgenmeyen gülümseme ve alkışlara karşılık sempatik jestler. Çalarken kendi aralarında da eğlendiklerini hissettiriyorlar.

- Grup, analog enstrümanlarla dijital ses efektlerini bir arada kullanıyor. Caz, funk, elektronik ve trip hop gibi türlerin bir araya geldiği yeni nesil bir müzik icra ediyorlar. Canlı dinlemesi, albümden dinlemekten kesinlikle daha keyifli.

-Antiphon ve Wandering canlı olarak dinlendiğine insanı apayrı bir moda sokan iki parça. Nefis çaldılar.

- Sahnede dinleyiciyi tatmin edecek kadar uzun kalıyorlar. İstek üzerine bise çıktıklarında çaldıkları funky parçayla gecenin sonunu dansla bitirdiler.

Gördük ki, The Hidden Orchestra’yı dünya müziğine kazandıran Tru Thoughts çok ama çok iyi bir prodüksiyona imza atmış. Biz müzik dinleyicilerine ise grubu takip etmek kalıyor.



Henüz Çekilmeyen Filmlere Müzik Yapan Orkestra: The Hidden Orchestra



Night Walk adını verdikleri debü albümlerini yakın zamanda çıkaran The Hidden Orchestra, 11 Şubat Cuma gecesi Babylon’da bir konser verdi. Bu konserden derlediğimiz kısa notlarla The Hidden Orchestra'yı bu haftaki pazar konseri bölümümüze konuk etmek istedik. Keyifli okumalar ve dinlemeler!

- 22:30 olarak belirtilen konserin başlama saati tam 45 dakika sarkarak 23:15’i buldu. Websitesinde konserin başlama saati olarak belirtilen 22:30’a kadar sahne önü de dahil olmak üzere mekan boştu. İnsanlar 23:00’e doğru gelmeye başladılar ve yeterince doluluk sağlandığında konser nihayet başlayabildi.

- The Hidden Orchestra, sahneye iki davul, keyboard, keman ve bass gitardan oluşan bir ekipmanla çıktı. Tanışma faslının ardından, şarkıya giriş yapıldı, ancak teknik bir sorun yüzünden yarıda kesildi. Aynı vahim olay 2 kere tekrar etse de, grubun kurucusu ve basçısı Joe Acheson’ın ve grubun diğer üyelerinin kibarca ve gülümseyerek özür dilemeleri dinleyiciyi rahatlattı.

- Nihayet sorun çözüldüğünde, dinleyiciler The Hidden Orchestra’nın alamet-i farikası olarak görülen iki davul kullanılmasının güzelliğini hissetmeye başladı. Grubun iki davulcusu Tim Lane ve Jamie Graham’ın müzikte hissedilen saykodelik havanın yaratılmasında etkisi büyük.

-Grubun keman ve keyboarddan sorumlu üyesi Poppy Ackroyd kemanını alışılmışın dışında bir gitar gibi tıngırdatarak güzel bir ritim tutturdu.

- Dinleyiciler arasında gurubun aksanından nereli olduklarını tahmin etmeye çalışanlar vardı. Aksan İskoç olduklarını alenen hissettirse de, konser öncesinde dinlemeye geldikleri grup hakkında biraz olsun bilgi toparlasalar bu kadar düşünmek zorunda kalmazlardı sanırım. İyi müzik dinleyicisi olmak bu küçük fedakarlığı gerektiriyor diye düşünüyorum.

-Grubun dinleyiciyle iletişimi epeyce sıcak. Sürekli bir göz teması, esirgenmeyen gülümseme ve alkışlara karşılık sempatik jestler. Çalarken kendi aralarında da eğlendiklerini hissettiriyorlar.

- Grup, analog enstrümanlarla dijital ses efektlerini bir arada kullanıyor. Caz, funk, elektronik ve trip hop gibi türlerin bir araya geldiği yeni nesil bir müzik icra ediyorlar. Canlı dinlemesi, albümden dinlemekten kesinlikle daha keyifli.

-Antiphon ve Wandering canlı olarak dinlendiğine insanı apayrı bir moda sokan iki parça. Nefis çaldılar.

- Sahnede dinleyiciyi tatmin edecek kadar uzun kalıyorlar. İstek üzerine bise çıktıklarında çaldıkları funky parçayla gecenin sonunu dansla bitirdiler.

Gördük ki, The Hidden Orchestra’yı dünya müziğine kazandıran Tru Thoughts çok ama çok iyi bir prodüksiyona imza atmış. Biz müzik dinleyicilerine ise grubu takip etmek kalıyor.



5 Şubat 2011 Cumartesi

Elif Çağlar'ın İlgiyi Hakeden Debüsü: M-U-S-I-C


Bugünlerde CD çalarda en sık dönen iki şarkı Everybody is An Artist In New York ve Circus Love. İki şarkı da caz sanatçısı Elif Çağlar'ın geçtiğimiz senenin son gününde çıkan albümü M-u-s-i-c'te yer alıyor. Elif Çağlar, iyi müziğin peşinden koşanların Bağdat Avenue, Curly Trio ve Cogito adlı grupların vokalisti olarak tanıdıkları ve İstanbul'un jazz sahnesinde bir şekilde yollarının kesiştiği bir müzisyen. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde kompozisyon okuduktan ve Randy Esen, Nükhet Ruacan, Ali Perret, Can Kozlu, Aydın Esen, Neşet Ruacan, İmer Demirer, Selen Gülün gibi Türkiye'nin en iyi caz müzisyenlerinin öğrencisi olduktan sonra, New York the Aaron Copland School of Music’te caz performansı alanında master yapıyor. Eğitimi sırasında, cazın önemli kadın vokallerinden biri olan Sheila Jordan ile birlikte çalışıyor.


M-u-s-i-c, uzun yıllar boyunca pek çok farklı projede yer alan Elif Çağlar'ın debüsü. Türk caz müzisyenlerin birbirinden güzel albümlerinin ardarda sıralandığı 2010 yılının son gününde gelmesi, hem bereketli bir yıla güzel bir nokta, hem de yeni yıla umutlu bir başlangıç olmuş. Gerçekten de, albümü dinlemeye başladığınızdan itibaren Türk cazının yeni nesil solistlerinin çıtayı bir üst noktaya taşıyacaklarına dair umudunuz artıyor. M-u-s-i-c, Elif Çağlar'ın 10 yıl boyunca dünya caz sahnesinde yuttuğu tozun damıtılmış hali gibi. Yalnızca klasik caz standartlarına bağlı kalmayan, latin cazdan soul müziğe ince ince selamlarını gönderen albümün bana göre en dikkat çekici tarafı şarkıların sözlerindeki güzel dokundurmalar ve incelikli ironi. Örneğin; Everybody is An Artist In New York parçasında "Everybody sings, everybody writes / Everybody acts, everybody shines / Everybody takes pictures in the parks" sözlerini duyunca "Eh, İstanbul'da ve hatta dünyanın başka yerlerinde de farklı değil" diye düşünmekten kendinizi alamıyor ve gülümsüyorsunuz. Everybody's Error, Circus Love, Universal Love ve Home da hem melodileriyle, hem de sözleriyle albümün akılda kalan diğer parçaları. Albüme ismini veren şarkı M-u-s-i-c olsa da, üzerinde yoğunlaşılacak ve diğer parçaları unutturacak bir etkisi yok; aslında albümün tamamı birbirinden güzel şarkılardan oluştuğundan güzel bir bütünlük sağlanabilmiş.


Elif Çağlar'ın NU-DC etiketli albümünün bir cazsever olarak beni çok heyecanlandırdığını söylemeliyim. Bu albümün radyolarda sıkça çalınmasını, canlı performanslarla insanlara ulaşmasını ve genç bir caz müzisyeninin iyi kotarılmış debüsü olarak hakettiği değeri bulmasını umut ediyorum. 16 Şubat'ta Ghetto'da gerçekleştirilecek albüm lansmanı, belki de bütün bunlar için güzel bir başlangıç olur.


Dinleme Noktası


Elif Çağlar - Home




Website


Blog


Myspace


Elif Çağlar'ın İlgiyi Hakeden Debüsü: M-U-S-I-C


Bugünlerde CD çalarda en sık dönen iki şarkı Everybody is An Artist In New York ve Circus Love. İki şarkı da caz sanatçısı Elif Çağlar'ın geçtiğimiz senenin son gününde çıkan albümü M-u-s-i-c'te yer alıyor. Elif Çağlar, iyi müziğin peşinden koşanların Bağdat Avenue, Curly Trio ve Cogito adlı grupların vokalisti olarak tanıdıkları ve İstanbul'un jazz sahnesinde bir şekilde yollarının kesiştiği bir müzisyen. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde kompozisyon okuduktan ve Randy Esen, Nükhet Ruacan, Ali Perret, Can Kozlu, Aydın Esen, Neşet Ruacan, İmer Demirer, Selen Gülün gibi Türkiye'nin en iyi caz müzisyenlerinin öğrencisi olduktan sonra, New York the Aaron Copland School of Music’te caz performansı alanında master yapıyor. Eğitimi sırasında, cazın önemli kadın vokallerinden biri olan Sheila Jordan ile birlikte çalışıyor.


M-u-s-i-c, uzun yıllar boyunca pek çok farklı projede yer alan Elif Çağlar'ın debüsü. Türk caz müzisyenlerin birbirinden güzel albümlerinin ardarda sıralandığı 2010 yılının son gününde gelmesi, hem bereketli bir yıla güzel bir nokta, hem de yeni yıla umutlu bir başlangıç olmuş. Gerçekten de, albümü dinlemeye başladığınızdan itibaren Türk cazının yeni nesil solistlerinin çıtayı bir üst noktaya taşıyacaklarına dair umudunuz artıyor. M-u-s-i-c, Elif Çağlar'ın 10 yıl boyunca dünya caz sahnesinde yuttuğu tozun damıtılmış hali gibi. Yalnızca klasik caz standartlarına bağlı kalmayan, latin cazdan soul müziğe ince ince selamlarını gönderen albümün bana göre en dikkat çekici tarafı şarkıların sözlerindeki güzel dokundurmalar ve incelikli ironi. Örneğin; Everybody is An Artist In New York parçasında "Everybody sings, everybody writes / Everybody acts, everybody shines / Everybody takes pictures in the parks" sözlerini duyunca "Eh, İstanbul'da ve hatta dünyanın başka yerlerinde de farklı değil" diye düşünmekten kendinizi alamıyor ve gülümsüyorsunuz. Everybody's Error, Circus Love, Universal Love ve Home da hem melodileriyle, hem de sözleriyle albümün akılda kalan diğer parçaları. Albüme ismini veren şarkı M-u-s-i-c olsa da, üzerinde yoğunlaşılacak ve diğer parçaları unutturacak bir etkisi yok; aslında albümün tamamı birbirinden güzel şarkılardan oluştuğundan güzel bir bütünlük sağlanabilmiş.


Elif Çağlar'ın NU-DC etiketli albümünün bir cazsever olarak beni çok heyecanlandırdığını söylemeliyim. Bu albümün radyolarda sıkça çalınmasını, canlı performanslarla insanlara ulaşmasını ve genç bir caz müzisyeninin iyi kotarılmış debüsü olarak hakettiği değeri bulmasını umut ediyorum. 16 Şubat'ta Ghetto'da gerçekleştirilecek albüm lansmanı, belki de bütün bunlar için güzel bir başlangıç olur.


Dinleme Noktası


Elif Çağlar - Home




Website


Blog


Myspace


30 Ocak 2011 Pazar

Psapp: Müziği Elinde Oyuncak Eden İkili


Fotoğrafta Psapp'ın adı nereden geliyor sorusunun yanıtını bulabilirsiniz.

Galia Durant ve Carim Classman adlı iki müzisyenden oluşan Psapp, kendi deyimleriyle elektronik altyapılı toytronik deneysel müzik icra eden bir müzik grubu. Ben kendilerini 2006 yılında Everybody Wants To Be A Cat şarkısına yaptıkları enfes cover ile tanıdım ve dinlemeye başladım. Psapp, 2002 yılından beri sürdürdüğü müzik yolculuğuna çoktan Northdown, Tiger, My Friend, The Only Thing I Ever Wanted ve The Camel's Back gibi dört albüm sığdırmış ve canlı performanslarının damakta bıraktığı lolipop tadıyla artık rüştünü ispat etmiş bir ikili. Hayatın bu kadar karmakarışık olduğu ve derin sularda yüzen müzisyenlerin ayyuka çıktığı günümüzde hem şarkılarıyla, hem de sahne performanslarıyla dinleyicilerini mutlu etmeyi başarıyorlar. Üstelik bunu kendileriyle dalga geçmeyi ihmal etmeden yapıyorlar. Artık üzerlerine nasıl gidildi ve sorulardan ne kadar bunaldılarsa, Grey's Anatomy dizisinin jeneriğinde kullanılan ve dünya ölçeğinde tanınmalarına katkıda bulunan Cosy In The Rocket'ın başarısı üzerine kendilerine verilen ödülleri tuvalette sakladıklarını söyleyerek işi dalgaya vuruyorlar.


Psapp'ın müziklerine bilinen enstrümanların yanında oyuncaklar da renk katıyor. Psapp'ın oyuncakları bir evin iki odasını doldurmuş ve bu geniş koleksiyonda adını Brunhilde koydukları oyuncak bir tavuk, Casio koleksiyonu, pipetler, mutfak aletleri ve Bontempi marka orglar yer alıyormuş. Hi şarkısını dinlerseniz eğer, Psapp'ın oyuncaklarıyla ve özellikle pipetlerle nasıl ritim tutturduğunu kulaklarınızla duymanız mümkün. Everybody Wants To Be A Cat'de ise vokalde kimler var bilin bakalım? Evet, kediler!


Psapp'ın video klipleri de en az şarkıları kadar oyuncaklı. Bunda ekibin sanatçı ruhlu üyesi Galia Durant'ın çizimlerinin etkisi yadsınamaz. Tiger, My Friend albümünün eğlenceli şarkısı About Fun'ın video klibindeki illüstrasyonlar Galia'nın elinden çıkma. Monster Song'un klibinde de yine Galia'nın imzası var. Grubun Domino Records'dan çıkan single'ı I Want That' in video klibinde ise kuklalar animasyon tekniği ile canlandırılmış.


İkilinin kedilere düşkünlüğüyse, hem websitelerinde, hem de Myspace adreslerinde görülüyor. Psapp'ın müzikal tercihleri de yine pek kedisel, Serge Catbourg, I Love You But I've Chosen Cats, They Might Be Cats, Catsy Cline ortak sevgililerimiz.


Bu soğuk pazar gününde kendinize bir iyilik yapın; büyük bir bardak süt doldurun, birkaç çikolatalı kurabiye alın ve Psapp'ın oyuncaklı dünyasına kendinizi bırakın. 2006'da İstanbul'da konser veren Psapp, arayı açmadan yine yeniden aramıza dönse diye dileklerinizi dilemeye şimdiden başlayın.


Psapp: Müziği Elinde Oyuncak Eden İkili


Fotoğrafta Psapp'ın adı nereden geliyor sorusunun yanıtını bulabilirsiniz.

Galia Durant ve Carim Classman adlı iki müzisyenden oluşan Psapp, kendi deyimleriyle elektronik altyapılı toytronik deneysel müzik icra eden bir müzik grubu. Ben kendilerini 2006 yılında Everybody Wants To Be A Cat şarkısına yaptıkları enfes cover ile tanıdım ve dinlemeye başladım. Psapp, 2002 yılından beri sürdürdüğü müzik yolculuğuna çoktan Northdown, Tiger, My Friend, The Only Thing I Ever Wanted ve The Camel's Back gibi dört albüm sığdırmış ve canlı performanslarının damakta bıraktığı lolipop tadıyla artık rüştünü ispat etmiş bir ikili. Hayatın bu kadar karmakarışık olduğu ve derin sularda yüzen müzisyenlerin ayyuka çıktığı günümüzde hem şarkılarıyla, hem de sahne performanslarıyla dinleyicilerini mutlu etmeyi başarıyorlar. Üstelik bunu kendileriyle dalga geçmeyi ihmal etmeden yapıyorlar. Artık üzerlerine nasıl gidildi ve sorulardan ne kadar bunaldılarsa, Grey's Anatomy dizisinin jeneriğinde kullanılan ve dünya ölçeğinde tanınmalarına katkıda bulunan Cosy In The Rocket'ın başarısı üzerine kendilerine verilen ödülleri tuvalette sakladıklarını söyleyerek işi dalgaya vuruyorlar.


Psapp'ın müziklerine bilinen enstrümanların yanında oyuncaklar da renk katıyor. Psapp'ın oyuncakları bir evin iki odasını doldurmuş ve bu geniş koleksiyonda adını Brunhilde koydukları oyuncak bir tavuk, Casio koleksiyonu, pipetler, mutfak aletleri ve Bontempi marka orglar yer alıyormuş. Hi şarkısını dinlerseniz eğer, Psapp'ın oyuncaklarıyla ve özellikle pipetlerle nasıl ritim tutturduğunu kulaklarınızla duymanız mümkün. Everybody Wants To Be A Cat'de ise vokalde kimler var bilin bakalım? Evet, kediler!


Psapp'ın video klipleri de en az şarkıları kadar oyuncaklı. Bunda ekibin sanatçı ruhlu üyesi Galia Durant'ın çizimlerinin etkisi yadsınamaz. Tiger, My Friend albümünün eğlenceli şarkısı About Fun'ın video klibindeki illüstrasyonlar Galia'nın elinden çıkma. Monster Song'un klibinde de yine Galia'nın imzası var. Grubun Domino Records'dan çıkan single'ı I Want That' in video klibinde ise kuklalar animasyon tekniği ile canlandırılmış.


İkilinin kedilere düşkünlüğüyse, hem websitelerinde, hem de Myspace adreslerinde görülüyor. Psapp'ın müzikal tercihleri de yine pek kedisel, Serge Catbourg, I Love You But I've Chosen Cats, They Might Be Cats, Catsy Cline ortak sevgililerimiz.


Bu soğuk pazar gününde kendinize bir iyilik yapın; büyük bir bardak süt doldurun, birkaç çikolatalı kurabiye alın ve Psapp'ın oyuncaklı dünyasına kendinizi bırakın. 2006'da İstanbul'da konser veren Psapp, arayı açmadan yine yeniden aramıza dönse diye dileklerinizi dilemeye şimdiden başlayın.


23 Ocak 2011 Pazar

Bir pazar günü yorulan kasetçalarımda Tired Tape Machine çalıyordu

Sonunun nasıl bittiğini henüz bilmediğim bir masal var elimde..

Hayalet bir çiftin hikayesi. Hayalet diyorum, çünkü yalnızca birbirlerine “birmiş” gibi görünen, birbirlerinin varlığını kabul eden ama bunu görmezden gelen, bu gerçeği öteleyen bir çift. Kendi hayalet yaşamlarında bir arada ama birbirlerinden bağımsız yaşayıp giden bir çift. Hayatlarında ortak olan tek şey yorgun birer kasetçalar ve elbette hayatlarının fonunda durmadan akıp giden müzik. Aradan yıllar geçse, onlar bir türlü bir araya gelemese de aşkları baki. Ve o aşk için en güvenli yer giderek yorulan ve yaşlanan kasetçalarlar.


Garip bir zamanda denk geldim Tired Tape Machine’e. Stockholm’ün soğuk ama insanın içini ferahlatan havasından çıkan gencecik bir grup. İsveç’in benim için şehrine ve şahsına münhasır konumundan etkilendiğimden mi yoksa gerçekten yapılan enstrümantel müziğin etkisinden mi bilmiyorum ama gerçekten dinlerken kendimden geçtiği bir müzik var ortada. Enstrümantel müziğe karşı hep mesafeli durdum ama artık bu önyargıları kırma zamanının geldiği gayet açık.



Tired tape machine, albümleri “Somewhere Safe” size nefis bir masal anlatıyor. Şarkıların her birinin bir öncekini tamamlar nitelikte olması bunun en büyük kanıtı.


“Makinadaki hayaletlerin”(Ghosts in the Machine) sonundaki davul solosunun ardından “Güvenli bir yer”e (Somewhere safe) geçerken ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Masalsı tınılar iniş çıkışlarla parçalar bir araya gelince albüm kusursuz bir bütünlüğe kavuşuyor.

Dinlerken hafiften bir Yann Tiersen’in eski havasını almadım desem yalan olur ama şimdiden böyle bir kıyaslama yapmak Tiersen’i küçümsemek olur. Grup hakkında pek fazla bilgiye ulaşamadım açıkçası, tek bildiğim grup elemanlarından birinin adının Petter Lindhagen olduğu, ki kendisi bir hayli yakışıklı İsveçli bir genç. Biraz araştırmacı gazetecilik yaparak facebook profiline ulaştım, oradan biliyorum.




Myspace dışında resmi bir websiteleri dahi yok. Albümlerini kendi başlarına çıkarmışlar, dağıtımı kendi kendilerine halletmişler.



Albüm bence uzaktan yürümesi gereken bir aşkı anlatıyor. Bir kış günü kısa süreliğine kavuşan hayaletlerin aşkını. Şarkı isimlerini görüp, müziği dinleyince ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.



Bu yağmurlu ve kasvetli İstanbul gününde herkese iyi
pazarlar !

Bir pazar günü yorulan kasetçalarımda Tired Tape Machine çalıyordu

Sonunun nasıl bittiğini henüz bilmediğim bir masal var elimde..

Hayalet bir çiftin hikayesi. Hayalet diyorum, çünkü yalnızca birbirlerine “birmiş” gibi görünen, birbirlerinin varlığını kabul eden ama bunu görmezden gelen, bu gerçeği öteleyen bir çift. Kendi hayalet yaşamlarında bir arada ama birbirlerinden bağımsız yaşayıp giden bir çift. Hayatlarında ortak olan tek şey yorgun birer kasetçalar ve elbette hayatlarının fonunda durmadan akıp giden müzik. Aradan yıllar geçse, onlar bir türlü bir araya gelemese de aşkları baki. Ve o aşk için en güvenli yer giderek yorulan ve yaşlanan kasetçalarlar.


Garip bir zamanda denk geldim Tired Tape Machine’e. Stockholm’ün soğuk ama insanın içini ferahlatan havasından çıkan gencecik bir grup. İsveç’in benim için şehrine ve şahsına münhasır konumundan etkilendiğimden mi yoksa gerçekten yapılan enstrümantel müziğin etkisinden mi bilmiyorum ama gerçekten dinlerken kendimden geçtiği bir müzik var ortada. Enstrümantel müziğe karşı hep mesafeli durdum ama artık bu önyargıları kırma zamanının geldiği gayet açık.



Tired tape machine, albümleri “Somewhere Safe” size nefis bir masal anlatıyor. Şarkıların her birinin bir öncekini tamamlar nitelikte olması bunun en büyük kanıtı.


“Makinadaki hayaletlerin”(Ghosts in the Machine) sonundaki davul solosunun ardından “Güvenli bir yer”e (Somewhere safe) geçerken ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Masalsı tınılar iniş çıkışlarla parçalar bir araya gelince albüm kusursuz bir bütünlüğe kavuşuyor.

Dinlerken hafiften bir Yann Tiersen’in eski havasını almadım desem yalan olur ama şimdiden böyle bir kıyaslama yapmak Tiersen’i küçümsemek olur. Grup hakkında pek fazla bilgiye ulaşamadım açıkçası, tek bildiğim grup elemanlarından birinin adının Petter Lindhagen olduğu, ki kendisi bir hayli yakışıklı İsveçli bir genç. Biraz araştırmacı gazetecilik yaparak facebook profiline ulaştım, oradan biliyorum.




Myspace dışında resmi bir websiteleri dahi yok. Albümlerini kendi başlarına çıkarmışlar, dağıtımı kendi kendilerine halletmişler.



Albüm bence uzaktan yürümesi gereken bir aşkı anlatıyor. Bir kış günü kısa süreliğine kavuşan hayaletlerin aşkını. Şarkı isimlerini görüp, müziği dinleyince ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.



Bu yağmurlu ve kasvetli İstanbul gününde herkese iyi
pazarlar !

16 Ocak 2011 Pazar

Huzur ve hüzün bir arada Angus & Julia Stone'da


Kardeşle iş yapmak zordur arkadaş. Hele de bu iş müzikse.. Birbirini kıskanmadan, birini sahnenin geri planında tutmadan bir arada var olmak büyük emek ister.

Bazı müzisyenler var; ilk kimin sayesinde, ne şekilde, ne zaman karşıma çıktığını hatırlayamadığım. Dinlendiğinde insanın içini hüzün ve huzur karışımı bir hisle kaplayan ve her seferinde sözlerden kendinize bir pay çıkarmayı başarabildiğiniz..

Bu pazarki konuğumuz Avustralya Sidney’in kuzey sahillerinden iki kardeş, Angus and Julia Stone. Angus isminin dilimizdeki karşılığını bir kenara bırakırsak, tam da yukarıda bahsettiğim gibi bir grup.

Müzisyen anne- babanın çocukları olarak çok genç yaşta müziğe teşvik edilen bu iki kardeş okul zamanlarında kurdukları grupla büyüdüklerinde de bu işi icra edeceklerinin sinyallerini çok önceden vermişlerdi.

Çıkış EP’leri olan Chocolate and Cigarettes’i 2006 , ikinci EP Heart Full of Wine’ı ise 2007 Şubat’ında İngiltere’den Independiente Records’tan çıkaran grup ilk albümleri A Book Like This’i 2007 yılında piyasa sürdü. Grup 2010 yılında Down the Earth ve Memories of An Old Friend’i çıkardı.

Akustik folk yapan grup, ilk albümün ardından kazandıkları özgüveni hem sözler hem de besteler açısından diğer albümlerinde hissettirmeyi başarmış durumda.

Cover konusunda da başarısını ispat eden Angus and Julia Stone, Grease müzikalinin en dile dolanan şarkılarından “The One That I Want”ı da enfes yorumluyorlar.

Özellikle son albümün hüzünlü ancak öte yandan umut veren enerjisi kesinlikle dinlemeye değer.

Daha fazla bilgi için grubun websitesini ve Myspace sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Huzur ve hüzün bir arada Angus & Julia Stone'da


Kardeşle iş yapmak zordur arkadaş. Hele de bu iş müzikse.. Birbirini kıskanmadan, birini sahnenin geri planında tutmadan bir arada var olmak büyük emek ister.

Bazı müzisyenler var; ilk kimin sayesinde, ne şekilde, ne zaman karşıma çıktığını hatırlayamadığım. Dinlendiğinde insanın içini hüzün ve huzur karışımı bir hisle kaplayan ve her seferinde sözlerden kendinize bir pay çıkarmayı başarabildiğiniz..

Bu pazarki konuğumuz Avustralya Sidney’in kuzey sahillerinden iki kardeş, Angus and Julia Stone. Angus isminin dilimizdeki karşılığını bir kenara bırakırsak, tam da yukarıda bahsettiğim gibi bir grup.

Müzisyen anne- babanın çocukları olarak çok genç yaşta müziğe teşvik edilen bu iki kardeş okul zamanlarında kurdukları grupla büyüdüklerinde de bu işi icra edeceklerinin sinyallerini çok önceden vermişlerdi.

Çıkış EP’leri olan Chocolate and Cigarettes’i 2006 , ikinci EP Heart Full of Wine’ı ise 2007 Şubat’ında İngiltere’den Independiente Records’tan çıkaran grup ilk albümleri A Book Like This’i 2007 yılında piyasa sürdü. Grup 2010 yılında Down the Earth ve Memories of An Old Friend’i çıkardı.

Akustik folk yapan grup, ilk albümün ardından kazandıkları özgüveni hem sözler hem de besteler açısından diğer albümlerinde hissettirmeyi başarmış durumda.

Cover konusunda da başarısını ispat eden Angus and Julia Stone, Grease müzikalinin en dile dolanan şarkılarından “The One That I Want”ı da enfes yorumluyorlar.

Özellikle son albümün hüzünlü ancak öte yandan umut veren enerjisi kesinlikle dinlemeye değer.

Daha fazla bilgi için grubun websitesini ve Myspace sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

9 Ocak 2011 Pazar

Bülbül Orkestrası'ndan Balkan Nağmeleri


Yine gecelerden bir gece. Yine bir konserdeyiz. Bir ay kadar önce catlattığım ayağımın alçısını daha o gece atmışım, biraz sızım var. Umrumda değil, çünkü o gece Linda'yla birlikte o Almanya'da, ben Eskişehir'deyken fiber optik kablolar üzerinden birbirimize "bak bu nefis bir parça, bak adamlar Fallen Art filmine de müzik yapmış!" diye işlerini gönderdiğimiz Fanfare Ciocarlia sahnede olacak. Saat 6.30 civarında ofisteki işlerim bitip de ipimden boşaldığımda takvim 2 Mayıs'ı, günlerden de cumayı gösteriyordu. Bir ağrı kesiciyi vişne suyuyla çırpıp mideme göndermiş, cuma kalabalığına karışmak için adımlarımı sıklaştırmıştım. (sıklaştırmıştım dediysem, topal topal bir sıklaştırma hayal edin siz.)


Vakit gelince Yeni Melek'teki konser için sahnenin en önünde yerimizi aldık. Salonun epeyce kalabalık olduğunu anımsıyorum. Fanfare Ciocarlia müzisyenlerinin janjanlı giysileriyle sahnede yerini alışını ve nefeslilerin ilk şarkıya giriş anını da. O anda ayağımın sızlamasını unutup, kendimi hiç de yabancısı olmadığım 9/8'lik ritimlere, çıldırtıcı güzellikteki Balkan ve Makedon türkülerine bırakacaktım artık. Yalnızca 5 dakikalık bir ara vererek 3 saat boyunca sahnede kalmıştı müzisyenler. 36 saat boyunca kalma yetenekleri de varmış, ama bize acıdıklarını tahmin ediyorum. Final vuruşunu Ederlezi ile gerçekleştirdiklerinde, çok çok çok iyi bir konser izlemiş olmanın kafa güzelleştiren etkisiyle şişe şişe şarap devirmiş gibi sarhoştuk.


Birkaç satırında İstanbul'a da yer verilen bu öykü nerede başlıyor peki? Romanya'nın kuzeydoğusunda, Moldovya sınırında Zece Prăjini adında küçük bir köy. Bu köyde yaşayan 12 kişilik bir müzisyen grubu yerel düğünlerde ve eğlencelerde çalıyor. Zaten bir nefeste 36 saat hiç durmadan çalarlarmış efsanesi de bu düğünlerdeki performanstan sonra yayılıyor. Günlerden bir gün Alman bir prodüktör ve plak yapımcısı köyü ziyaret ediyor, gruba hayran kalıyor ve Fanfare Ciocarlia dünya üzerindeki müzikal dolaşımına böylece başlıyor. 50 ülkede, binlerce konser. Her birinde 3'er saat çaldıklarını hesap edin, işte o kadar deliler. Delilikleri başka delilere de ilham veriyor elbette. Tomek Baginski grubun Asphalt Tango parçasını Fallen Art isimli kısa animasyonunda kullanıyor. Grubun 2001 yılında çıkardığı Iag Bari albümünden aynı adlı şarkıyı da Fatih Akın'ın Duvara Karşı'sında duyuyoruz. Böyle güzel müzisyenler olunca, kendi hayat öykülerini anlatan bir filmin olması kaçınılmaz olduğundan kendilerini Ralf Marscalleck'in ellerine bırakıyorlar ve ortaya Iag Bari: Brass On Fire adlı uzun metrajlı ödüllü belgesel film çıkıyor.


Fanfare Ciocarlia albümlerinin müzik dükkanlarının Dünya Müziği etiketli raflarında ilk belirmeye başladığı tarih, 1998. Ancak ben o zamanlar büyüme sancıları çeken bir ergen olduğumdan ilk keşfim 2001 tarihli Iag Bari. Bulmak nedense biraz zor olsa da grubun 1998 yılında çıkardığı ilk albüm olan Radio Paşcani Yeni Dünya Müzik tarafından, 2005 tarihli Giri Gabaldi albümü ile 2007 tarihli Queens and Kings albümü ise Ekinoks Müzik tarafından Türkiye'de dağıtıldı. Grubun en bilinen albümü 2001 tarihli Iag Bari'yi ise D&R'da rahatlıkla bulabildiğimi anımsıyorum.


Fanfare Ciocarlia dünya üzerindeki hızlı dolaşımını sürdürürken, sevenlerine de güzel haber vermeyi ihmal etmiyor. Yeni projeleri, bir başka delişmen Çingene orkestrası olan Marko Markoviç Orkestrası ile birlikte sahne almak! Üstelik öyle alt grup, üst grup gibi Türk gazinosuvari çatışmalar da yok, iki orkestra da aynı zamanda sahne alıyor! Eğer o sahne çökmez de, bu aşık atışmasını izlemek nasip olursa dinleyiciyi Romanya'dan Sırbistan'a, Balkanlar'ın hem oynak, hem de yer yer acıklı halk türküleri bekliyor olacak. Kim daha funk, kim daha hızlı, kim daha gönül telini titretici bir şekilde nefeslilerini üflerse bu savaşın galibi o olacak!


Kan dökülmeyecek bu güzel müzik savaşının bir muharebesi de İstanbul'da olsun desek, çok mu şey istemiş oluruz?


Dinleme Noktası


Iag Bari


Manea Cu Voca


Moliéndo Cafe






Bülbül Orkestrası'ndan Balkan Nağmeleri


Yine gecelerden bir gece. Yine bir konserdeyiz. Bir ay kadar önce catlattığım ayağımın alçısını daha o gece atmışım, biraz sızım var. Umrumda değil, çünkü o gece Linda'yla birlikte o Almanya'da, ben Eskişehir'deyken fiber optik kablolar üzerinden birbirimize "bak bu nefis bir parça, bak adamlar Fallen Art filmine de müzik yapmış!" diye işlerini gönderdiğimiz Fanfare Ciocarlia sahnede olacak. Saat 6.30 civarında ofisteki işlerim bitip de ipimden boşaldığımda takvim 2 Mayıs'ı, günlerden de cumayı gösteriyordu. Bir ağrı kesiciyi vişne suyuyla çırpıp mideme göndermiş, cuma kalabalığına karışmak için adımlarımı sıklaştırmıştım. (sıklaştırmıştım dediysem, topal topal bir sıklaştırma hayal edin siz.)


Vakit gelince Yeni Melek'teki konser için sahnenin en önünde yerimizi aldık. Salonun epeyce kalabalık olduğunu anımsıyorum. Fanfare Ciocarlia müzisyenlerinin janjanlı giysileriyle sahnede yerini alışını ve nefeslilerin ilk şarkıya giriş anını da. O anda ayağımın sızlamasını unutup, kendimi hiç de yabancısı olmadığım 9/8'lik ritimlere, çıldırtıcı güzellikteki Balkan ve Makedon türkülerine bırakacaktım artık. Yalnızca 5 dakikalık bir ara vererek 3 saat boyunca sahnede kalmıştı müzisyenler. 36 saat boyunca kalma yetenekleri de varmış, ama bize acıdıklarını tahmin ediyorum. Final vuruşunu Ederlezi ile gerçekleştirdiklerinde, çok çok çok iyi bir konser izlemiş olmanın kafa güzelleştiren etkisiyle şişe şişe şarap devirmiş gibi sarhoştuk.


Birkaç satırında İstanbul'a da yer verilen bu öykü nerede başlıyor peki? Romanya'nın kuzeydoğusunda, Moldovya sınırında Zece Prăjini adında küçük bir köy. Bu köyde yaşayan 12 kişilik bir müzisyen grubu yerel düğünlerde ve eğlencelerde çalıyor. Zaten bir nefeste 36 saat hiç durmadan çalarlarmış efsanesi de bu düğünlerdeki performanstan sonra yayılıyor. Günlerden bir gün Alman bir prodüktör ve plak yapımcısı köyü ziyaret ediyor, gruba hayran kalıyor ve Fanfare Ciocarlia dünya üzerindeki müzikal dolaşımına böylece başlıyor. 50 ülkede, binlerce konser. Her birinde 3'er saat çaldıklarını hesap edin, işte o kadar deliler. Delilikleri başka delilere de ilham veriyor elbette. Tomek Baginski grubun Asphalt Tango parçasını Fallen Art isimli kısa animasyonunda kullanıyor. Grubun 2001 yılında çıkardığı Iag Bari albümünden aynı adlı şarkıyı da Fatih Akın'ın Duvara Karşı'sında duyuyoruz. Böyle güzel müzisyenler olunca, kendi hayat öykülerini anlatan bir filmin olması kaçınılmaz olduğundan kendilerini Ralf Marscalleck'in ellerine bırakıyorlar ve ortaya Iag Bari: Brass On Fire adlı uzun metrajlı ödüllü belgesel film çıkıyor.


Fanfare Ciocarlia albümlerinin müzik dükkanlarının Dünya Müziği etiketli raflarında ilk belirmeye başladığı tarih, 1998. Ancak ben o zamanlar büyüme sancıları çeken bir ergen olduğumdan ilk keşfim 2001 tarihli Iag Bari. Bulmak nedense biraz zor olsa da grubun 1998 yılında çıkardığı ilk albüm olan Radio Paşcani Yeni Dünya Müzik tarafından, 2005 tarihli Giri Gabaldi albümü ile 2007 tarihli Queens and Kings albümü ise Ekinoks Müzik tarafından Türkiye'de dağıtıldı. Grubun en bilinen albümü 2001 tarihli Iag Bari'yi ise D&R'da rahatlıkla bulabildiğimi anımsıyorum.


Fanfare Ciocarlia dünya üzerindeki hızlı dolaşımını sürdürürken, sevenlerine de güzel haber vermeyi ihmal etmiyor. Yeni projeleri, bir başka delişmen Çingene orkestrası olan Marko Markoviç Orkestrası ile birlikte sahne almak! Üstelik öyle alt grup, üst grup gibi Türk gazinosuvari çatışmalar da yok, iki orkestra da aynı zamanda sahne alıyor! Eğer o sahne çökmez de, bu aşık atışmasını izlemek nasip olursa dinleyiciyi Romanya'dan Sırbistan'a, Balkanlar'ın hem oynak, hem de yer yer acıklı halk türküleri bekliyor olacak. Kim daha funk, kim daha hızlı, kim daha gönül telini titretici bir şekilde nefeslilerini üflerse bu savaşın galibi o olacak!


Kan dökülmeyecek bu güzel müzik savaşının bir muharebesi de İstanbul'da olsun desek, çok mu şey istemiş oluruz?


Dinleme Noktası


Iag Bari


Manea Cu Voca


Moliéndo Cafe






2 Ocak 2011 Pazar

Perry Blake: İrlanda Cini'nin Hazine Sandığından Çıkan Yakıcı Şarkılar


İstiyorum ki, size beni zamanında hallaç pamuğu gibi atmış şarkıları besteleyen müzisyenlerden söz edeyim. O müzisyenler ki, sadece müzikçalarımın değil, hayatımın başucunda durmuş olsun. Onlardan o kadar çok, o kadar çok söz etmiş olayım ki, beni tanıyanlar o isimleri ne zaman duysalar hemen akıllarına ben geleyim. Mesela Perry Blake gibi... Çok eskiden beri burayı takip ediyorsanız bilirsiniz belki. Perry Blake'in bizim mahalledeki adı "Ezgi'nin Perry"si'dir. Bu mahalleden gelip geçen çok olsa da, çok az adama böyle özel lakaplar takıp isme özel nağme yazıyoruz biz. Perry Blake bunu hakedecek ne yaptı derseniz, size Forgiveness'la (Crying Room, 2006) başlayan bir liste çıkarırım, This Time It's Goodbye (Still Life, 1999) diye eklerim, Genevieve'i (Perry Blake, 1998) anmadan geçmem, You're Not Alone'un (Songs for Someone, 2004) beni tuhaf hallere soktuğunu saklamam, Lies Lies Lies'ı (Songs for Someone, 2004) duyduğumda şöyle bir sakinlerim, This Life'ı (California, 2002) günde en az bir kere giriş bölümündeki piyano nağmesi için takıntılı bir şekilde dinlediğimi itiraf etmeye utanmam.


Bir efsaneye göre, İrlanda'da minik cinler yaşarmış. Bu cinler, gökkuşağının en ucunda yaşar, bir şekilde bulundukları yerlere ulaşabilenlere yakalanırlarsa yine gökkuşağında sakladıkları altınları vermek zorunda kalırlarmış. İşte günlerden bir gün, ben o cinlerden biri olduğunu tahmin ettiğim birini tanıdım. Onu gördüğüm ve yakaladığım için bana hazinesini açmak zorunda kaldı. Ama benim İrlanda cinimin sandığından altın değil, insanın içine işleyen notalar, kulakta iz bırakan şarkı sözleri çıktı. Çıkanlardan biri, Perry Blake şarkılarıydı. İrlanda cinim, Sligo'lu vatandaşı Perry'e belli ki kıyak geçmiş ve iyi müziğe olan doymak bilmeyen iştahımdan onun müziğini esirgememişti.


İrlandalı cin, Perry'i seveceğimi biliyordu. Çünkü; öyküleri sevdiğimi biliyordu. Masallar uydurmayı, masallar dinlemeyi sevdiğimi biliyordu. Cemal Süreya'nın Lavinya'ya söylediği gibi, incinmemek için yalanlar söylenmesini istediğimi biliyordu. Geçmişe dönüp bakmayı sevmediğimi biliyordu. İronim tuttuğunda ne denli yıkıcı olabileceğimi, bu hallerimle ancak gerçekten ironiden anlayan birilerinin başedebileceğini de biliyordu. Bundandır ki, masaya önce peri masallarını bıraktı. Arkasından Scott Walker şarkıları... Sonra Perry'nin Forgiveness'ını. Sonra siyah-beyaz fotoğraflar. Bir kadeh Jameson.


Hazineden altın yerine çıkanlarla başetmem zor oldu. Artık kimse öykü okumaz olmuştu. Kimse masal okumuyor, masal dinlemek çocuklukla bir tutuluyordu. İncitmemek için söylenen yalanların yerini düpedüz acıtmak için söylenenler aldı. İroniden anlayan çok az insan kaldı. Siyah-beyaz fotoğraflar yerini renkli parlak kağıtlara basılmış olanlara bıraktı. O hazine sandığından payıma Perry Blake ile İrlanda viskisi kaldı. Viski boğazımdan akıp giderken, Perry Blake de kalbimi yaksın, kimsenin kimseyi kırmadığı odalara sığındığımda yol arkadaşlarımdan biri olsun diye herhalde.


Perry'nin neşeli şarkısı yok, üzgünüm. Hani güne neşeli başlamak ya da tüm günün ağırlığından kurtulmak için dinlenecek adamlardan değil. Damağınızda bıraktığı tat daha ziyade gözyaşı tuzu. 1998'den bu yana bir kere bile neşe serçeleri salmaz mı gökyüzüne insan diye düşünüyor insan. Salmıyor Perry. Hep ağır aksak, hep düşük hece. O'nu sevmek zor, sevdiğinde de vazgeçmek. Belki bir tek Canyon Songs albümü insan içinde dinlenilebilir gibi. Ama onda bile Do We Only Fall In Love In Lovesongs başladığında boğazınıza koca bir yumru oturuveriyor. Sokakta kulaklığımı takarım, müzik akar gider demek pek akıl karı değil onunla. Mazallah bir arabanın altında kalmak, otobüste inilecek durağı kaçırmak, vapurda derin sulara atlamayı içinden geçirmek, metroda nefessiz kalıvermek olasılıklar dahilinde. Yine de tüm albümlerini sevdiğiniz müzisyenlerin bir elin parmakları kadar olduğunu düşündüğümüzde, Perry bir elde kaç tane parmak varsa artık birini kapar işte.



Perry Blake, Canyon Songs'dan bu yana geçen üç senenin ardından yeni şarkısı The Earth From Above'u Myspace adresinde yayınladı. Bu kadar zaman onu hiç değiştirmemiş, yine aynı o tok ses, yine piyanonun başrolde olduğu, şarkıların arka planında akıp giden gizemli notalar, yine yakıcı sözler, yükselip alçalan, yer yer tok giden, yer yer incelen ses... Yeni albümü beklerken, ağza çalınan bir parmak
İrlanda viskisi gibi.



Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons