gökşen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gökşen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2010 Salı

İstanbul Sahnelerinde Görmek İstediğimiz Gruplar: Noah and the Whale

Bir şarkıyı dinlemekten bitap düşürdüğünüz oldu mu hiç ? Şarkı bitap düşer mi demeyin!

An itibariyle İngiliz indie folk grubu Noah and The Whale’in 2009 yılında piyasaya çıkan ve

albümle aynı adı taşıyan First Days of Spring isimli şarkısını fazla dinlemekten bozdum sanıyorum. Albümde bir tek o şarkı çalışmıyor artık.

Hal böyle olunca şarkıyı ve tüm albümlerini kanlı canlı dinlemek için grubu İstanbul sahnelerinde görmeyi istemenin zamanı geldi diye düşündüm.

“Noah And The Whale” adı grubun en sevdiği film “The Squid And The Whale” ile filmin yönetmeni Noah Baumbach’ın isimlerini bir araya gelmesiyle oluşuyor. Charlie (vokal, gitar, ukulele) , Fred Abbott (gitar/klavye 2009 sonrası) ,Doug Fink (davul 2006-2009 arası) kardeşlere çocukluk arkadaşları Matt Owens (öncesinde Urby Whale- bas) ile Tom Hobden eşlik ediyor.

Grubun elemanlarından biri de 2008 ortalarına kadar Londra folk camiasının yere bakan yürek yakan kızı Laura Marling oluyor ve tam da düşünüldüğü gibi grup elemanlarından biriyle, hem de vokali ve gitaristi Charlie’yle işi pişiriyor.

2008’in en başarılı debut albümlerinden biri olarak yorumlanan “Peaceful,The World Lays Me Down” ardından grup 2009’da First Days of Spring’i piyasaya sürüyor.

Albüm rivayete göre Charlie Fink’in Laura Marling (Bu kızımızın adı ikidir geçiyor yazılarımda, ayrı bir vaka olarak incelemek farz oldu) tarafından terk edilmesinin bir ürünü. Albümle yetinilmeyip ardından yaşadıklarını kırk beş dakikalık bir filmle de anlatıyor zavallı Charlie.

Albümün adına inat insanın ömrünü tüketen , bahar şöyle dursun, kış soğuklarında sizi kar fırtınasına sokan ve çıkmaya çabaladıkça karlar içinde nefessiz kalmanıza neden olan bir albüm bu.

En klişe aşk sözcüklerinin, tümcelerinin havalarda uçuştuğu amma velakin dinleyenleri asla klişe hissettirmeyen bir albüm çıkarmışlar.

Aşk ve ayrılık acısının müzikle ve sözle nasıl da güzel bütünleştiğini özellikle The First Days of Spring’den ve My Broken Heart’tan anlayabilirsiniz.

2011 Mart’ında yeni albümleriyle bizlerin karşısına çıkacak olan Noah and the Whale’i Avrupa turu kapsamında İstanbul sahnelerinde de görelim istiyorum.

Çok mu şey istiyorum?

Websiteleri ve daha fazla bilgi için buyrunuz..

İstanbul Sahnelerinde Görmek İstediğimiz Gruplar: Noah and the Whale

Bir şarkıyı dinlemekten bitap düşürdüğünüz oldu mu hiç ? Şarkı bitap düşer mi demeyin!

An itibariyle İngiliz indie folk grubu Noah and The Whale’in 2009 yılında piyasaya çıkan ve

albümle aynı adı taşıyan First Days of Spring isimli şarkısını fazla dinlemekten bozdum sanıyorum. Albümde bir tek o şarkı çalışmıyor artık.

Hal böyle olunca şarkıyı ve tüm albümlerini kanlı canlı dinlemek için grubu İstanbul sahnelerinde görmeyi istemenin zamanı geldi diye düşündüm.

“Noah And The Whale” adı grubun en sevdiği film “The Squid And The Whale” ile filmin yönetmeni Noah Baumbach’ın isimlerini bir araya gelmesiyle oluşuyor. Charlie (vokal, gitar, ukulele) , Fred Abbott (gitar/klavye 2009 sonrası) ,Doug Fink (davul 2006-2009 arası) kardeşlere çocukluk arkadaşları Matt Owens (öncesinde Urby Whale- bas) ile Tom Hobden eşlik ediyor.

Grubun elemanlarından biri de 2008 ortalarına kadar Londra folk camiasının yere bakan yürek yakan kızı Laura Marling oluyor ve tam da düşünüldüğü gibi grup elemanlarından biriyle, hem de vokali ve gitaristi Charlie’yle işi pişiriyor.

2008’in en başarılı debut albümlerinden biri olarak yorumlanan “Peaceful,The World Lays Me Down” ardından grup 2009’da First Days of Spring’i piyasaya sürüyor.

Albüm rivayete göre Charlie Fink’in Laura Marling (Bu kızımızın adı ikidir geçiyor yazılarımda, ayrı bir vaka olarak incelemek farz oldu) tarafından terk edilmesinin bir ürünü. Albümle yetinilmeyip ardından yaşadıklarını kırk beş dakikalık bir filmle de anlatıyor zavallı Charlie.

Albümün adına inat insanın ömrünü tüketen , bahar şöyle dursun, kış soğuklarında sizi kar fırtınasına sokan ve çıkmaya çabaladıkça karlar içinde nefessiz kalmanıza neden olan bir albüm bu.

En klişe aşk sözcüklerinin, tümcelerinin havalarda uçuştuğu amma velakin dinleyenleri asla klişe hissettirmeyen bir albüm çıkarmışlar.

Aşk ve ayrılık acısının müzikle ve sözle nasıl da güzel bütünleştiğini özellikle The First Days of Spring’den ve My Broken Heart’tan anlayabilirsiniz.

2011 Mart’ında yeni albümleriyle bizlerin karşısına çıkacak olan Noah and the Whale’i Avrupa turu kapsamında İstanbul sahnelerinde de görelim istiyorum.

Çok mu şey istiyorum?

Websiteleri ve daha fazla bilgi için buyrunuz..

1 Kasım 2010 Pazartesi

Her Şehrin Hayatta Kalma Rehberi Kendine


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan



Her şehrin hayatta kalma rehberi farklıdır. İstanbul'da metrobüse hangi zamanlamayla binersen boğulmaktan kurtulursun sorusunun cevabını öğrenmek zorundasın. Vapurda hangi taraftan yürürsen kalabalığa takılmadan üst güvertede yerini alabileceğini bilmelisin. Yolların burada soldan akmadığını, gidiş-geliş yönü diye bir şey olmadığını unutursan asabiyecinin kucağına düşersin. Bir sabah savaş uçaklarının sesiyle uyandığında, bunun bir terör saldırısına karşı olabileceğini bilmez ve ona göre davranmazsan şapşallaşırsın.


Eskişehir'de ise her duyduğun uçak sesine heyecanlanmazsın. Bilirsin ki, düzenli olarak tepende Phantom'lar uçar. O anda telefonla konuşuyorsan susarsın, sınavdaysan kalemi bırakırsın, müzik dinliyorsan sesini kısarsın. İstanbul'da acı acı öterek giden ambulans neyse, Eskişehir'de uçak sesi odur. İstanbul'da ambulansa heyecanlanmazsın, Eskişehir'de uçağa.


Ankara'da hayatta kalma rehberinin maddeleri başkadır. Londra'da başka. Paris'te başka. Nairobi'de başka. Beijing'de başka. Sydney'de başka. New York'da başka. Dünyanın kaç köşesi varsa, orada başka.


Ama dünyanın her neresinde olursan ol, aynı olan bir şey vardır ki, o da hamili kart kedi tanıdığın yoksa yol ortasında sıçan görmek süpriz değildir.


Müzik Sos; Ne dinlemeli? Iron & Wine'dan Cinder and Smoke mu? Janis Joplin'den Little Girl Blue mu?


Her Şehrin Hayatta Kalma Rehberi Kendine


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan



Her şehrin hayatta kalma rehberi farklıdır. İstanbul'da metrobüse hangi zamanlamayla binersen boğulmaktan kurtulursun sorusunun cevabını öğrenmek zorundasın. Vapurda hangi taraftan yürürsen kalabalığa takılmadan üst güvertede yerini alabileceğini bilmelisin. Yolların burada soldan akmadığını, gidiş-geliş yönü diye bir şey olmadığını unutursan asabiyecinin kucağına düşersin. Bir sabah savaş uçaklarının sesiyle uyandığında, bunun bir terör saldırısına karşı olabileceğini bilmez ve ona göre davranmazsan şapşallaşırsın.


Eskişehir'de ise her duyduğun uçak sesine heyecanlanmazsın. Bilirsin ki, düzenli olarak tepende Phantom'lar uçar. O anda telefonla konuşuyorsan susarsın, sınavdaysan kalemi bırakırsın, müzik dinliyorsan sesini kısarsın. İstanbul'da acı acı öterek giden ambulans neyse, Eskişehir'de uçak sesi odur. İstanbul'da ambulansa heyecanlanmazsın, Eskişehir'de uçağa.


Ankara'da hayatta kalma rehberinin maddeleri başkadır. Londra'da başka. Paris'te başka. Nairobi'de başka. Beijing'de başka. Sydney'de başka. New York'da başka. Dünyanın kaç köşesi varsa, orada başka.


Ama dünyanın her neresinde olursan ol, aynı olan bir şey vardır ki, o da hamili kart kedi tanıdığın yoksa yol ortasında sıçan görmek süpriz değildir.


Müzik Sos; Ne dinlemeli? Iron & Wine'dan Cinder and Smoke mu? Janis Joplin'den Little Girl Blue mu?


26 Ocak 2010 Salı

Rengarenk bir güzel: Cibelle !



Ezgi'ye teessüflerimi sunarak geçiyorum klavyenin başına.Utanarak, haftalar sonra.

Ocak ayında unutulmaması gereken etkinliklerin başında 29 Ocak'ta Ghetto'da gerçekleşecek Cibelle konseri geliyor. Uzun süre ardından en önden izlemeyi umut ettiğim bir konser.



Sesiyle, müziğiyle, oyunculuğuyla, resimleriyle hatta bunun da ötesinde en sevdiğim hippy Devendra Banhart olmak üzere birbirinden cool arkadaşlarıyla aklımı, gönlümü fetheden, kıskançlığımı kazanan bir insandır bu Cibelle.



Altı yaşında Sao Paolo'da konservatuara başlayan bu Portekizli çılgın kız, gitar, piyano, perküsyon eline ne geçtiyseçalmış. Ardından tiyatro eğitimi de alıp bir süre modellik yapmış. Bu iş sarmayınca müziğe bir u dönüşüyle yeniden bağlanmış.



Kendisini bundan iki sene önce puslu bir Londra gününde internette gezinirken keşfettim. Tom Waits'in "Green Grass" coverıyla bir anda altüst olduğumu hatırlıyorum. 2003 yılında kendi adını taşıyan ilk solo albümün ardından 2006'da çıkan "
The Shine of Dried Electric Leave"de yer alan bu şarkının videosu son yıllarımın en naif videosu ünvanını taşıyor.



Kızımız yıllardır Londra-Sao Paolo arasında gidip geliyor zaten. Londra'da Bricklane'de yaşıyor, yerel müzisyenlerle çok iyi anlaşıyor ve sıksık birlikte konser veriyor. (Sık gördüğüm bir örnek, hastası olduğum Josh Weller )



Kendisini ilk kez canlı olarak Kuzey Londra'nın en ücra köşelerinden birinde -gerçek anlamda- yer altında bulunan bir barda izledim. Yalnızca albümünü dinlemiş bir dinleyicisi olarak açıkçası hem görüntü hem de müzik anlamında farklı bir deneyim yaşattığını itiraf etmeliyim. Ghetto'daki konser solo olacağı için elektronik temelli bir performans sergileyeceğini tahmin ediyorum.



2 dk.da bir gönderimde bulunduğu twitleriyle rahatsız etse de, gönlümde sağlam bir yer edinmiş bir müzisyen bu Cibelle.


Bence 29'unda bundan daha alternatif bir konser bulamazsınız, kaçırmayın! Sırf onu kanlı canlı bir kez daha izleyebileyim diye ailemi görmeye bile gidemiciim o haftasonu..

Rengarenk bir güzel: Cibelle !



Ezgi'ye teessüflerimi sunarak geçiyorum klavyenin başına.Utanarak, haftalar sonra.

Ocak ayında unutulmaması gereken etkinliklerin başında 29 Ocak'ta Ghetto'da gerçekleşecek Cibelle konseri geliyor. Uzun süre ardından en önden izlemeyi umut ettiğim bir konser.



Sesiyle, müziğiyle, oyunculuğuyla, resimleriyle hatta bunun da ötesinde en sevdiğim hippy Devendra Banhart olmak üzere birbirinden cool arkadaşlarıyla aklımı, gönlümü fetheden, kıskançlığımı kazanan bir insandır bu Cibelle.



Altı yaşında Sao Paolo'da konservatuara başlayan bu Portekizli çılgın kız, gitar, piyano, perküsyon eline ne geçtiyseçalmış. Ardından tiyatro eğitimi de alıp bir süre modellik yapmış. Bu iş sarmayınca müziğe bir u dönüşüyle yeniden bağlanmış.



Kendisini bundan iki sene önce puslu bir Londra gününde internette gezinirken keşfettim. Tom Waits'in "Green Grass" coverıyla bir anda altüst olduğumu hatırlıyorum. 2003 yılında kendi adını taşıyan ilk solo albümün ardından 2006'da çıkan "
The Shine of Dried Electric Leave"de yer alan bu şarkının videosu son yıllarımın en naif videosu ünvanını taşıyor.



Kızımız yıllardır Londra-Sao Paolo arasında gidip geliyor zaten. Londra'da Bricklane'de yaşıyor, yerel müzisyenlerle çok iyi anlaşıyor ve sıksık birlikte konser veriyor. (Sık gördüğüm bir örnek, hastası olduğum Josh Weller )



Kendisini ilk kez canlı olarak Kuzey Londra'nın en ücra köşelerinden birinde -gerçek anlamda- yer altında bulunan bir barda izledim. Yalnızca albümünü dinlemiş bir dinleyicisi olarak açıkçası hem görüntü hem de müzik anlamında farklı bir deneyim yaşattığını itiraf etmeliyim. Ghetto'daki konser solo olacağı için elektronik temelli bir performans sergileyeceğini tahmin ediyorum.



2 dk.da bir gönderimde bulunduğu twitleriyle rahatsız etse de, gönlümde sağlam bir yer edinmiş bir müzisyen bu Cibelle.


Bence 29'unda bundan daha alternatif bir konser bulamazsınız, kaçırmayın! Sırf onu kanlı canlı bir kez daha izleyebileyim diye ailemi görmeye bile gidemiciim o haftasonu..

27 Kasım 2009 Cuma

Haydarpaşa'da rakı balık keyfi bir başka..

İstanbul'a yolu düşenlerin uğrak yerlerinden biri de Haydarpaşa'dır. Gündüzleri taş binanın ihtişamı, gece de o ihtişama eklenen ışıltılı görüntüyle Haydarpaşa, karadan denizden havadan gören herkesi büyülüyor.


Her gün yerli yabancı yüzlerce insanı ağırlayan bu garın pek bilinmeyen yönü garın içindeki restoran. Yolculuk öncesi demlenmek, yolculuk etmeyenlerinse eğlenmek için gittiği mekanda enfes bir rakı-balık-meze keyfi yapabilirsiniz. Fiyatlar şehir içindeki diğer restoranlara oranla gayet makul, çalan müziklerse sizi meyhane havasına sokmaya yeter de artar.

Alın size alternatif bir İstanbul etkinliği...

Haydarpaşa'da rakı balık keyfi bir başka..

İstanbul'a yolu düşenlerin uğrak yerlerinden biri de Haydarpaşa'dır. Gündüzleri taş binanın ihtişamı, gece de o ihtişama eklenen ışıltılı görüntüyle Haydarpaşa, karadan denizden havadan gören herkesi büyülüyor.


Her gün yerli yabancı yüzlerce insanı ağırlayan bu garın pek bilinmeyen yönü garın içindeki restoran. Yolculuk öncesi demlenmek, yolculuk etmeyenlerinse eğlenmek için gittiği mekanda enfes bir rakı-balık-meze keyfi yapabilirsiniz. Fiyatlar şehir içindeki diğer restoranlara oranla gayet makul, çalan müziklerse sizi meyhane havasına sokmaya yeter de artar.

Alın size alternatif bir İstanbul etkinliği...

26 Kasım 2009 Perşembe

Kuzguncuk'ta bir yıkım türküsü



Vaktinde Ermenisi, Türkü, Rumu, Yahudisiyle renk cümbüşünü andıran Kuzguncuk Türk tarihine kurban edilen İstanbul'un göz bebeği semtlerinden biri...

İşte tam da kurban bayramı arifesinde izlediğim "Kuzguncuk Türküsü" adlı oyun, 6-7 Eylül'de yaşananları aralarında Marko Paşa ve Can Yücel'in bulunduğu Kuzguncuk ahalisinin gözünden, yüreğinden anlatıyor.


Rumu, Musevisi, Ermenisi ve Türküyle rengarenk ve son derece keyifli bir mahalle olan Kuzguncuk, günün birinde öyle bir tahribe maruz kalır ki, artık İstanbul’ un renkleri dediğimiz kavram, tek sesli bir rant oyunundan öteye gidemez olur.


O günlerde yaşanan yıkımın -oyundaki esprisiyle "talan ama yağma olmayışının"- boyutunun siyah beyaz fotoğraf kareleriyle tek tek belgelendiği DT oyununda daha can acıtan neydi biliyor musunuz?

Sergilenenleri kendi tarih algı ve gerçeklikleriyle bağdaştıramayanların oyunu protesto amacıyla terketmesi, terketmeyip izleyenlerin ise oyunun sonunda alkışlamamasıydı..Sahneye konulan ne olursa olsun bir eserdir, bir emektir..


Bu ülkede tarihin inkarına çok şahit oluyoruz ama emeğe saygıda kusur etmek yeni adetimiz oldu sanırsam...


Alternatif-İstanbul takipçileri için alternatif bir İstanbul etkinliği. Kuzguncuk Tekel Sahnesi'ndeki oyunun günleri için adres burası.



Oyundan bir kaç fotoğraf içinse adres
burası


Kuzguncuk'ta bir yıkım türküsü



Vaktinde Ermenisi, Türkü, Rumu, Yahudisiyle renk cümbüşünü andıran Kuzguncuk Türk tarihine kurban edilen İstanbul'un göz bebeği semtlerinden biri...

İşte tam da kurban bayramı arifesinde izlediğim "Kuzguncuk Türküsü" adlı oyun, 6-7 Eylül'de yaşananları aralarında Marko Paşa ve Can Yücel'in bulunduğu Kuzguncuk ahalisinin gözünden, yüreğinden anlatıyor.


Rumu, Musevisi, Ermenisi ve Türküyle rengarenk ve son derece keyifli bir mahalle olan Kuzguncuk, günün birinde öyle bir tahribe maruz kalır ki, artık İstanbul’ un renkleri dediğimiz kavram, tek sesli bir rant oyunundan öteye gidemez olur.


O günlerde yaşanan yıkımın -oyundaki esprisiyle "talan ama yağma olmayışının"- boyutunun siyah beyaz fotoğraf kareleriyle tek tek belgelendiği DT oyununda daha can acıtan neydi biliyor musunuz?

Sergilenenleri kendi tarih algı ve gerçeklikleriyle bağdaştıramayanların oyunu protesto amacıyla terketmesi, terketmeyip izleyenlerin ise oyunun sonunda alkışlamamasıydı..Sahneye konulan ne olursa olsun bir eserdir, bir emektir..


Bu ülkede tarihin inkarına çok şahit oluyoruz ama emeğe saygıda kusur etmek yeni adetimiz oldu sanırsam...


Alternatif-İstanbul takipçileri için alternatif bir İstanbul etkinliği. Kuzguncuk Tekel Sahnesi'ndeki oyunun günleri için adres burası.



Oyundan bir kaç fotoğraf içinse adres
burası


29 Temmuz 2009 Çarşamba

İstanbul'un müzmin bekarlarına selam eden Yat


İstanbul, yaz-kış yurdumun genç-yaşlı, liberal-muhafazakar veyahut bekar-evli(sevgilili) her kesimine binbir çeşit etkinlik sunuyor. Amma velakin yaz etkinlikleri hele hele denize nazır gerçekleşen etkinliklerin tadı bir başka oluyor.

Uzunca bir süredir cep telefonumda beklettiğim bu fotoğrafta gördüğünüz "Yat Gezisi"ni süresi geçtikten sonra ele alıyor olsam da, üzerinde bir iki kelam etmeye değeceğini düşünüyorum.

İstiklal Caddesi geçtiğimiz haftalarda bu beyaz arka fon üzerine tasarlanmış minimal afişle bezendi. Dikkat çekmemesi elde değil, her geçen bakıyor, önünde duruyor, okuyor.. Kimisi okur okumaz telefona sarılıyor, kimisi gülüyor geçiyor, kimisi de okuyan ve ciddiye alanları yakın markaja alıyor..

Afişin minimal olması etkinliğin de mini-maliyetli olduğunun bir göstergesi olarak düşünülmemeli zannımca.

Zira sehrimin müzmin bekarlarına bir açık çek olarak sunulan ve Samiramis yatında gerçekleşen bu 250 kişilik etkinlikte afişte yazılanlara göre bir kuş sütü eksik olmuş olmalı.

Müzik sistemli, barlı, oyun pistli (dans pisti olsa gerek) yemekli ve hatta masa düzenli(!) yatta yazılanlara göre kaynaşan gençlerin evlenme garantisi de cepte(ymiş). Bunu gerçekten nasıl garantilediklerini merak ediyorum.

Aslında bu yazıyı yazmamın nedeni bir yandan da bu geziye katılan kişilere ulaşabilmek. Eğer geziye gidip, sesimi hasbelkader duyan biri olursa lütfen deneyimlerini bizimle paylaşsın.. Buna göre ileride belki tanıtıma bizim de katkımız olur.

Maksat insanlar kaynaşsın, mutlu mesut yaşasın.. Tek derdimiz bu..

İstanbul'un müzmin bekarlarına selam eden Yat


İstanbul, yaz-kış yurdumun genç-yaşlı, liberal-muhafazakar veyahut bekar-evli(sevgilili) her kesimine binbir çeşit etkinlik sunuyor. Amma velakin yaz etkinlikleri hele hele denize nazır gerçekleşen etkinliklerin tadı bir başka oluyor.

Uzunca bir süredir cep telefonumda beklettiğim bu fotoğrafta gördüğünüz "Yat Gezisi"ni süresi geçtikten sonra ele alıyor olsam da, üzerinde bir iki kelam etmeye değeceğini düşünüyorum.

İstiklal Caddesi geçtiğimiz haftalarda bu beyaz arka fon üzerine tasarlanmış minimal afişle bezendi. Dikkat çekmemesi elde değil, her geçen bakıyor, önünde duruyor, okuyor.. Kimisi okur okumaz telefona sarılıyor, kimisi gülüyor geçiyor, kimisi de okuyan ve ciddiye alanları yakın markaja alıyor..

Afişin minimal olması etkinliğin de mini-maliyetli olduğunun bir göstergesi olarak düşünülmemeli zannımca.

Zira sehrimin müzmin bekarlarına bir açık çek olarak sunulan ve Samiramis yatında gerçekleşen bu 250 kişilik etkinlikte afişte yazılanlara göre bir kuş sütü eksik olmuş olmalı.

Müzik sistemli, barlı, oyun pistli (dans pisti olsa gerek) yemekli ve hatta masa düzenli(!) yatta yazılanlara göre kaynaşan gençlerin evlenme garantisi de cepte(ymiş). Bunu gerçekten nasıl garantilediklerini merak ediyorum.

Aslında bu yazıyı yazmamın nedeni bir yandan da bu geziye katılan kişilere ulaşabilmek. Eğer geziye gidip, sesimi hasbelkader duyan biri olursa lütfen deneyimlerini bizimle paylaşsın.. Buna göre ileride belki tanıtıma bizim de katkımız olur.

Maksat insanlar kaynaşsın, mutlu mesut yaşasın.. Tek derdimiz bu..

İstanbul'un müzmin bekarlarına selam eden Yat


İstanbul, yaz-kış yurdumun genç-yaşlı, liberal-muhafazakar veyahut bekar-evli(sevgilili) her kesimine binbir çeşit etkinlik sunuyor. Amma velakin yaz etkinlikleri hele hele denize nazır gerçekleşen etkinliklerin tadı bir başka oluyor.

Uzunca bir süredir cep telefonumda beklettiğim bu fotoğrafta gördüğünüz "Yat Gezisi"ni süresi geçtikten sonra ele alıyor olsam da, üzerinde bir iki kelam etmeye değeceğini düşünüyorum.

İstiklal Caddesi geçtiğimiz haftalarda bu beyaz arka fon üzerine tasarlanmış minimal afişle bezendi. Dikkat çekmemesi elde değil, her geçen bakıyor, önünde duruyor, okuyor.. Kimisi okur okumaz telefona sarılıyor, kimisi gülüyor geçiyor, kimisi de okuyan ve ciddiye alanları yakın markaja alıyor..

Afişin minimal olması etkinliğin de mini-maliyetli olduğunun bir göstergesi olarak düşünülmemeli zannımca.

Zira sehrimin müzmin bekarlarına bir açık çek olarak sunulan ve Samiramis yatında gerçekleşen bu 250 kişilik etkinlikte afişte yazılanlara göre bir kuş sütü eksik olmuş olmalı.

Müzik sistemli, barlı, oyun pistli (dans pisti olsa gerek) yemekli ve hatta masa düzenli(!) yatta yazılanlara göre kaynaşan gençlerin evlenme garantisi de cepte(ymiş). Bunu gerçekten nasıl garantilediklerini merak ediyorum.

Aslında bu yazıyı yazmamın nedeni bir yandan da bu geziye katılan kişilere ulaşabilmek. Eğer geziye gidip, sesimi hasbelkader duyan biri olursa lütfen deneyimlerini bizimle paylaşsın.. Buna göre ileride belki tanıtıma bizim de katkımız olur.

Maksat insanlar kaynaşsın, mutlu mesut yaşasın.. Tek derdimiz bu..

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons