istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2010 Pazartesi

Öyle bir geçer ki haftasonu İstanbul'da


Öyle derli toplu, planlı programlı ; yediği içtiği belli biriyseniz baştan uyaralım, İstanbul feleğinizi şaşırtır. Nedensizce tıkanan trafik değildir insanı yalnızca çileden çıkaran, yolda yürürken dikkatinizi dağıtan herhangi bir kişi ya da performans , aldığınız bir e-mail ya da telefon yaptığınız onca planın bir anda alt-üst olmasına neden olabilir.

Hafta içinde ağırladığım misafirlerin ardından haftasonunu dinlenerek sessiz sakin geçirmeyi –Ezgiyle gidilen ve mest olunan İKSV Salon’daki Melissa auf der Maur konseri hariç- düşünürken, tıpkı az önce söylediğim gibi tek bir telefonla bütün planlar bir anda bambaşka bir seyir izledi.

Buna neden olan iki ana etkinlikten bahsedeceğim sizlere. Birincisi 16-19 Aralık tarihlerinde gerçekleşen 6. İstanbul Animasyon Festivali’ydi. 3 gün boyunca Pera Müzesi’nde gencecik bir ekip nefis bir işe imza attı. Arkadaşımın organizasyona destek veriyor olması nedeniyle ben de bir anda kendimi ekibin içinde buldum denebilir. Ve böylelikle birbirinden nefis animasyonlar izledim, yeri geldi salon boşalttım, yeri geldi fotoğraf çektim.. Ve filmlerden “Missing”in (http://www.missingshortfilm.com/) yönetmeni olan Filistin asıllı olup Ürdün-İngiltere arasında mekik dokuyan Tariq Rimawi İle tanışma ve vakit geçirme şansını yakaladım. –Galler’de animasyon yönetmenliği eğitimi alan Tarık’ın filmi gerçek bir hikayeden esinlenerek Filistin-İsrail savaşının yaşattıklarını kan ve çatışma sahneleri olmaksızın anlatıyor.

Animasyon festivaline ilişkin en çok beğendiğim filmleri yazının sonunda paylaşacağım..

Ondan önce haftasonumuzu şenlendiren diğer olaya değineyim. Babası İtalyan, annesi Şilili amma velakin kendisi Amsterdam’da yaşayan GianCarlo Pazzanese isimli genç sanatçı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin son demlerinde İstiklal Caddesi’nde gerçekleştireceği performans için kendisine yardımcı olarak birilerine ihtiyaç duymuş, işin ucu bir şekilde bana dokundu ve bir anda kendimi olayın bir parçası olarak buldum.

Urban Cosmopolitans isimli Hollanda menşeili vakfın yürüttüğü "Exchange for a cosmopolitan future" projesi etkinlikleri kapsamında Giancarlo, Pazar günü öğle saatlerinde Atlas Pasajı önünde sergilediği “seksek” performansıyla bir hayli dikkat çekti. Unla -Dünyanın farklı kentlerinde normalde tebeşir tozuyla yapılıyor, burada un daha ucuz olduğu için tercih edildi- çizdiği karelere AB üyesi ülkeleri simgelemek amacıyla kartondan kesilmiş şablonlarla kısaltmaları yazan ve ardından Türkiye’yi de karelerden birine ekleyen GianCarlo, Avrupa’ya ilişkin hayali sınırları simgelemek istedi. Sonuçta herksin zihnindeki Avrupa imgesi ve haritası değişim gösteriyor. Çizimin ardından oynadığı seksekle bu hayali sınırlar üzerinde oynanan oyunu ve birbirine karışan un taneleriyle de sınırlardaki geçişkenliğe vurgu yaptı. GC’ye göre kendi sınırlarımızı aşarsak belleğimizi de değiştirebiliriz.

Sonuç olarak sokağın gürültüsüne eşlik eden bu etkinlik, sınırlar ve hafıza ile ilgili sorunları oyun bahçesine taşımış oldu. Daha doğrusu taşımaya çalıştı. İstanbul 2010 AKB etkinlikleri kapsamında olduğu için gerekli izinler alınmasına rağmen, performans esnasında kullanılan un başımıza bela oldu. Belediye ve zabıta görevlileri bir dizi sıkıntı çıkararak performansın durdurulmasını ve çizimlerin temizlenmesi için araç getirilmesini sağladı. Ve yaklaşık yarım saat süren ve gerçekten insanların dikkatini çeken bu etkinlik de hüsranla sonlanmış oldu. Sanatı anlamak, umursamak zorunda elbette değiliz ancak gerekli tüm yasal izinlere rağmen gösterimin bu şekilde sonlanması biraz canımızı sıktı.

Sen bu işin neresindeydin diye sorarsanız, performansın kameraya çekimi ve fotoğraflanmasında yardımcı oldum diye özetlerim.

Performansın eğlenceli kısmı, bütün o yarım saatlik süre boyunca hem GianCarlo’nun hem de ben ve çekim yapan diğer arkadaşımın insanların sorularına kayıtsız kalma çabalarımızdı. İnsanlar biz müdahale etmeden, açıklama yapmadan konuşsun, tepki versin istedik,ki bu da performansın bir parçasıydı. Nitekim de öyle oldu. Kimileri bu işin anlamsızlığından dem vururken, kimisi neden Türkiye’nin en son karede yer aldığını kafasına taktı. Kimisi “un”a atfettiği kutsallığı, dünyada ve Türkiye’de milyonlarca insan açken, unun sokağa savrulmasının yanlış olduğunu vurgulayıp durdu, kiminin derdi ise bu unun nasıl kim tarafından temizleneceği oldu.

Zabıta ve belediye görevlileriyle ilgilenmek de elbette GianCarlo’ya değil bizlere düştü. Temizlik aracı geldi, bir güzel temizliğini yaptı ve gitti.

GianCarlo yaşanan gerginliğe rağmen –sonradan gelen tepkileri kendisine aktarınca- oldukça memnun olduğunu söyledi. Hep birlikte performansı Türk sanatçılarla tartışmak üzere Mısır Apartmanı’ndaki Casa Del Arte’ye gittik, burada mini bir panel düzenlendi, çektiğimiz fotoğraflar eşliğinde performansın amacı ve yaşananlar konuşuldu. Performansın İstiklal’de değil de İstanbul’un başka bir semtinde yapılmasının , sanatçının erkek değil de kadın olmasının, yabancı değil de Türk olmasının ve malzeme olarak un yerine pudra kullanılmasının yaratabileceği tepkiler tartışıldı.

Bir hayli keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Olan bitenlere ilişkin daha fazla bilgi almak isterseniz urbancosmopolitans.com adresine bakabilirsiniz. Fotoğrafları ve videoyu GC onay vermeden paylaşmak istemedim açıkçası. GC ve yaptıklarına ilişkin ayrıntılı bilgi bu adreste:

http://18cm.nl/

Günün sonunda Animasyon Festivali’nin en iyilerini izlemek için yeniden Pera Müzesi’nin yolunu tuttuk. Ve 3 günlük programın ardından benim en iyilerim şu şekilde belirlendi:

-Logorama-Fransa

-The Cat Piano-Avustralya

-The King of the Island-İtalya

-Post-Almanya

-Hansel & Gretel: The true story- Makedonya

-Kidnap-ABD

Eğer herhangi birine bir şekilde denk gelirseniz lütfen durun ve izleyin. Bunlar sadece benim izleyebildiklerim arasından aklımda kalanlar. Daha fazlası için festivalin websitesine bir göz atın (http://www.iafistanbul.com/ ).

Bu dolu dolu geçen haftasonunun bitiminde payıma düşen, İstanbul’da plansız programsız yaşamanın zaman zaman ne denli keyifli olabildiğini anlamak oldu.

Ve elbette tanıştığım birbirinden renkli insanlar da bonus haneme eklendi.

Öyle bir geçer ki haftasonu İstanbul'da


Öyle derli toplu, planlı programlı ; yediği içtiği belli biriyseniz baştan uyaralım, İstanbul feleğinizi şaşırtır. Nedensizce tıkanan trafik değildir insanı yalnızca çileden çıkaran, yolda yürürken dikkatinizi dağıtan herhangi bir kişi ya da performans , aldığınız bir e-mail ya da telefon yaptığınız onca planın bir anda alt-üst olmasına neden olabilir.

Hafta içinde ağırladığım misafirlerin ardından haftasonunu dinlenerek sessiz sakin geçirmeyi –Ezgiyle gidilen ve mest olunan İKSV Salon’daki Melissa auf der Maur konseri hariç- düşünürken, tıpkı az önce söylediğim gibi tek bir telefonla bütün planlar bir anda bambaşka bir seyir izledi.

Buna neden olan iki ana etkinlikten bahsedeceğim sizlere. Birincisi 16-19 Aralık tarihlerinde gerçekleşen 6. İstanbul Animasyon Festivali’ydi. 3 gün boyunca Pera Müzesi’nde gencecik bir ekip nefis bir işe imza attı. Arkadaşımın organizasyona destek veriyor olması nedeniyle ben de bir anda kendimi ekibin içinde buldum denebilir. Ve böylelikle birbirinden nefis animasyonlar izledim, yeri geldi salon boşalttım, yeri geldi fotoğraf çektim.. Ve filmlerden “Missing”in (http://www.missingshortfilm.com/) yönetmeni olan Filistin asıllı olup Ürdün-İngiltere arasında mekik dokuyan Tariq Rimawi İle tanışma ve vakit geçirme şansını yakaladım. –Galler’de animasyon yönetmenliği eğitimi alan Tarık’ın filmi gerçek bir hikayeden esinlenerek Filistin-İsrail savaşının yaşattıklarını kan ve çatışma sahneleri olmaksızın anlatıyor.

Animasyon festivaline ilişkin en çok beğendiğim filmleri yazının sonunda paylaşacağım..

Ondan önce haftasonumuzu şenlendiren diğer olaya değineyim. Babası İtalyan, annesi Şilili amma velakin kendisi Amsterdam’da yaşayan GianCarlo Pazzanese isimli genç sanatçı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin son demlerinde İstiklal Caddesi’nde gerçekleştireceği performans için kendisine yardımcı olarak birilerine ihtiyaç duymuş, işin ucu bir şekilde bana dokundu ve bir anda kendimi olayın bir parçası olarak buldum.

Urban Cosmopolitans isimli Hollanda menşeili vakfın yürüttüğü "Exchange for a cosmopolitan future" projesi etkinlikleri kapsamında Giancarlo, Pazar günü öğle saatlerinde Atlas Pasajı önünde sergilediği “seksek” performansıyla bir hayli dikkat çekti. Unla -Dünyanın farklı kentlerinde normalde tebeşir tozuyla yapılıyor, burada un daha ucuz olduğu için tercih edildi- çizdiği karelere AB üyesi ülkeleri simgelemek amacıyla kartondan kesilmiş şablonlarla kısaltmaları yazan ve ardından Türkiye’yi de karelerden birine ekleyen GianCarlo, Avrupa’ya ilişkin hayali sınırları simgelemek istedi. Sonuçta herksin zihnindeki Avrupa imgesi ve haritası değişim gösteriyor. Çizimin ardından oynadığı seksekle bu hayali sınırlar üzerinde oynanan oyunu ve birbirine karışan un taneleriyle de sınırlardaki geçişkenliğe vurgu yaptı. GC’ye göre kendi sınırlarımızı aşarsak belleğimizi de değiştirebiliriz.

Sonuç olarak sokağın gürültüsüne eşlik eden bu etkinlik, sınırlar ve hafıza ile ilgili sorunları oyun bahçesine taşımış oldu. Daha doğrusu taşımaya çalıştı. İstanbul 2010 AKB etkinlikleri kapsamında olduğu için gerekli izinler alınmasına rağmen, performans esnasında kullanılan un başımıza bela oldu. Belediye ve zabıta görevlileri bir dizi sıkıntı çıkararak performansın durdurulmasını ve çizimlerin temizlenmesi için araç getirilmesini sağladı. Ve yaklaşık yarım saat süren ve gerçekten insanların dikkatini çeken bu etkinlik de hüsranla sonlanmış oldu. Sanatı anlamak, umursamak zorunda elbette değiliz ancak gerekli tüm yasal izinlere rağmen gösterimin bu şekilde sonlanması biraz canımızı sıktı.

Sen bu işin neresindeydin diye sorarsanız, performansın kameraya çekimi ve fotoğraflanmasında yardımcı oldum diye özetlerim.

Performansın eğlenceli kısmı, bütün o yarım saatlik süre boyunca hem GianCarlo’nun hem de ben ve çekim yapan diğer arkadaşımın insanların sorularına kayıtsız kalma çabalarımızdı. İnsanlar biz müdahale etmeden, açıklama yapmadan konuşsun, tepki versin istedik,ki bu da performansın bir parçasıydı. Nitekim de öyle oldu. Kimileri bu işin anlamsızlığından dem vururken, kimisi neden Türkiye’nin en son karede yer aldığını kafasına taktı. Kimisi “un”a atfettiği kutsallığı, dünyada ve Türkiye’de milyonlarca insan açken, unun sokağa savrulmasının yanlış olduğunu vurgulayıp durdu, kiminin derdi ise bu unun nasıl kim tarafından temizleneceği oldu.

Zabıta ve belediye görevlileriyle ilgilenmek de elbette GianCarlo’ya değil bizlere düştü. Temizlik aracı geldi, bir güzel temizliğini yaptı ve gitti.

GianCarlo yaşanan gerginliğe rağmen –sonradan gelen tepkileri kendisine aktarınca- oldukça memnun olduğunu söyledi. Hep birlikte performansı Türk sanatçılarla tartışmak üzere Mısır Apartmanı’ndaki Casa Del Arte’ye gittik, burada mini bir panel düzenlendi, çektiğimiz fotoğraflar eşliğinde performansın amacı ve yaşananlar konuşuldu. Performansın İstiklal’de değil de İstanbul’un başka bir semtinde yapılmasının , sanatçının erkek değil de kadın olmasının, yabancı değil de Türk olmasının ve malzeme olarak un yerine pudra kullanılmasının yaratabileceği tepkiler tartışıldı.

Bir hayli keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Olan bitenlere ilişkin daha fazla bilgi almak isterseniz urbancosmopolitans.com adresine bakabilirsiniz. Fotoğrafları ve videoyu GC onay vermeden paylaşmak istemedim açıkçası. GC ve yaptıklarına ilişkin ayrıntılı bilgi bu adreste:

http://18cm.nl/

Günün sonunda Animasyon Festivali’nin en iyilerini izlemek için yeniden Pera Müzesi’nin yolunu tuttuk. Ve 3 günlük programın ardından benim en iyilerim şu şekilde belirlendi:

-Logorama-Fransa

-The Cat Piano-Avustralya

-The King of the Island-İtalya

-Post-Almanya

-Hansel & Gretel: The true story- Makedonya

-Kidnap-ABD

Eğer herhangi birine bir şekilde denk gelirseniz lütfen durun ve izleyin. Bunlar sadece benim izleyebildiklerim arasından aklımda kalanlar. Daha fazlası için festivalin websitesine bir göz atın (http://www.iafistanbul.com/ ).

Bu dolu dolu geçen haftasonunun bitiminde payıma düşen, İstanbul’da plansız programsız yaşamanın zaman zaman ne denli keyifli olabildiğini anlamak oldu.

Ve elbette tanıştığım birbirinden renkli insanlar da bonus haneme eklendi.

18 Aralık 2010 Cumartesi

İyi Müzik Şehirde


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan


Aslında tüm enerjimizi dün gece Melissa Auf Der Maur'un sahnesinde bıraktık. Kulaklarımız katıksız, saf rock'n roll'a nasıl hasret kalmış, anladık. Melissa'nın ve saz arkadaşlarının bass'ını damarlarlarımıza kadar hissettik. Black Sabath'a ince ince gönderilen selama bir 'merhaba' da biz ekledik. Sonra bitti. Her güzel şey gibi. Sabah başı biraz fazla sallamaktan sebep hafif hafif ısıran boyun ağrısı. Artar da, doktor yolları gözükürse eğer, faturası Salon İKSV'ye. Bir tazminat da bana Lee Scratch Perry'i kaçırttıkları için. Aklım Babylon'da kaldı doğrusu.



Gün Cumartesi. Dün saçlarını savura savura danseden kız gitti, yerine poğaça pişiren, Eliane Elias'ın Bossa Nova Stories albümüne dalıp giden ve yeni başlangıçların neşesine kapılan sakin ruh geldi. Televizyonda bir Zeki Müren filmi. Takvimden bana doğru bakan notlarımı okuyorum. Bu akşam Mystery Jets Salon İKSV sahnesinde. Zaten diyorum ki, Salon bize kenarda bir yatak atsın. Eve gitmeye yorulmayalım. Bu kadar iyi konserle baş etmek zor yoksa. Bir fikir olarak sunuyorum, içimde kalmasın. Neyse. Suede ve Pulp dendi mi eski günlere dönenler bunu severler. Son albüm Serotonin adına yakışır lezzette doğrusu. Canlı dinlemesi de güzel olur. Suede'i anmışken sahi, bir de Suede gelse İstanbul sahnesine, ne harikulade olurdu. Bir neyse daha.


Dün sormuştuk ya, bu konser hareketliliği rüya mı, kabus mu diye? Bugün de peşimizi bırakmıyor bu soru. Richard Dorfmeister ve Rupert Huber'ın müşterek projesi Tosca Sirkeci Garı'nda olacak mesela. No Hassle albümünü canlı çalmanın yanı sıra, Sirkeci Garı'nın duvarlarına müzikle paralel görseller yansıyacak. Indie artık baydı, devir artık elektronik devri diyenlere seçenek.


Bu kalabalıkta açık söylemek gerekirse Bronx Pi Sahne'deki The Wedding Present konserinin Londra'da yağan kardan ötürü ertelenmesine memnunuz. Aksi taktirde, indie'nin eskisi ve yenisi arasında seçime zorlanacaktık. Daha boş bir takvimde gelsinler, aklımız bir yerlerde kalmadan dinleyelim.


Bakalım. Çalışmaktan gözbebeklerimiz büyümezse, lodos başımızı ağrıtmazsa, pijamanın sıcaklığı cumartesi gecesi ateşini söndürmezse birinden birindeyiz.

İyi Müzik Şehirde


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan


Aslında tüm enerjimizi dün gece Melissa Auf Der Maur'un sahnesinde bıraktık. Kulaklarımız katıksız, saf rock'n roll'a nasıl hasret kalmış, anladık. Melissa'nın ve saz arkadaşlarının bass'ını damarlarlarımıza kadar hissettik. Black Sabath'a ince ince gönderilen selama bir 'merhaba' da biz ekledik. Sonra bitti. Her güzel şey gibi. Sabah başı biraz fazla sallamaktan sebep hafif hafif ısıran boyun ağrısı. Artar da, doktor yolları gözükürse eğer, faturası Salon İKSV'ye. Bir tazminat da bana Lee Scratch Perry'i kaçırttıkları için. Aklım Babylon'da kaldı doğrusu.



Gün Cumartesi. Dün saçlarını savura savura danseden kız gitti, yerine poğaça pişiren, Eliane Elias'ın Bossa Nova Stories albümüne dalıp giden ve yeni başlangıçların neşesine kapılan sakin ruh geldi. Televizyonda bir Zeki Müren filmi. Takvimden bana doğru bakan notlarımı okuyorum. Bu akşam Mystery Jets Salon İKSV sahnesinde. Zaten diyorum ki, Salon bize kenarda bir yatak atsın. Eve gitmeye yorulmayalım. Bu kadar iyi konserle baş etmek zor yoksa. Bir fikir olarak sunuyorum, içimde kalmasın. Neyse. Suede ve Pulp dendi mi eski günlere dönenler bunu severler. Son albüm Serotonin adına yakışır lezzette doğrusu. Canlı dinlemesi de güzel olur. Suede'i anmışken sahi, bir de Suede gelse İstanbul sahnesine, ne harikulade olurdu. Bir neyse daha.


Dün sormuştuk ya, bu konser hareketliliği rüya mı, kabus mu diye? Bugün de peşimizi bırakmıyor bu soru. Richard Dorfmeister ve Rupert Huber'ın müşterek projesi Tosca Sirkeci Garı'nda olacak mesela. No Hassle albümünü canlı çalmanın yanı sıra, Sirkeci Garı'nın duvarlarına müzikle paralel görseller yansıyacak. Indie artık baydı, devir artık elektronik devri diyenlere seçenek.


Bu kalabalıkta açık söylemek gerekirse Bronx Pi Sahne'deki The Wedding Present konserinin Londra'da yağan kardan ötürü ertelenmesine memnunuz. Aksi taktirde, indie'nin eskisi ve yenisi arasında seçime zorlanacaktık. Daha boş bir takvimde gelsinler, aklımız bir yerlerde kalmadan dinleyelim.


Bakalım. Çalışmaktan gözbebeklerimiz büyümezse, lodos başımızı ağrıtmazsa, pijamanın sıcaklığı cumartesi gecesi ateşini söndürmezse birinden birindeyiz.

14 Aralık 2010 Salı

İstanbul'da Kentsel Dönüşüm Bu Seminerlerde Konuşulacak




Duyduğum zaman tüylerimi diken diken eden kavramlardan biridir 'cazibe merkezi' dedikleri şey. Kentsel dönüşüm kavramı hayatımıza girdiğinden bu yana otorite tarafından en fazla dillendirilen sözcüklerden biri olmuştur. Mimarisiyle, tarihi değeriyle, yaşanmışlıklara kattığı öykülerle şehrin birer parçası olmuş her yapı en azından bir kere nasibini alır bu 'cazibe merkezi' mantalitesinden. Haydarpaşa Garı, Emek Sineması'nı da kapsayan güzelim
Cercle d'Orient kompleksi ve olağanüstü bir tarihin üzerine kurulmuş Sulukule de bu çapraşık ve ne idüğü belirsiz 'cazibe merkezi' tartışmalarından mahrum kalmadı elbette. Ne yazık ki hepsi sırayla bu ülkede garın gar, sinemanın sinema, mahallenin mahalle kalamayacağını acı bir şekilde deneyimlediler.


İstanbul'da bütün bu olup bitenler çok kitlesel olmasa da bir sivil tepkiyi beraberinde getirdi. Sorular peşpeşe soruldu: Sulukule'de Koruma Kurulu kararına rağmen inşaatlar neden devam ediyor? Topkapı Sarayı'nın surları neden çatladı? Haliç Metro Geçişi Süleymaniye'yi nasıl etkiler? Cercle d'Orient'in olduğu gibi korunması mümkün değil mi? Haydarpaşa Garı'nın küllerinden ne doğacak? Bütün bu sorulara yerel ve genel yönetiminden doyurucu yanıtlar gelmeyince, iş sivil inisiyatiflerin konuyu ele almasına düştü.

Bu haftanın takvimine eklemenizi önerdiğimiz iki seminer var. İlki; bugün (15 Aralık) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından düzenlenen Çarşamba Seminerleri' kapsamındaki "Kentsel Dönüşüm, Küreselleşme ve Türkiye" başlıklı seminer. Fuat Keyman'ın konuşmacı olarak katılacağı seminerde küreselleşme ve Türkiye bağlamında kentsel dönüşüm konusu ele alınacak. Seminer, üniversitenin Fındıklı Kampüsü'ndeki Mimarlık Fakültesi Video Konferans Salonu'nda gerçekleşecek ve saat 11:00'da başlayacak.


Yarın (16 Aralık) ise; İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde 'Haydarpaşa Yandı! Küllerinden Ne Doğacak?' başlıklı bir konferans düzenlenecek. Konferansta hepimizin merak ettiği sorulara yanıt aranacak. Yangının nedeni açıklandıktan sonra bölgenin ‘cazibe merkezi' olarak yeniden düzenlenmesi yeniden gündeme geldi, cazibe merkezinden kastedilen ne? Marmaray projesi Haydarpaşa Tren Garını ekarte etmek için mi yapıldı? Gar ve çevresinin yaşayan haliyle iyileştirilmesi mi yoksa müze olması mı gerekir? İstanbul'da insanları evsiz bırakacak, yerine plazalar, villa kentler inşa edecek olan Kentsel Dönüşüm projelerine nasıl bakmalıyız? 3. Boğaz Köprüsü Projesi kapsamında su havzaları ve yaban hayatıyla birlikte İstanbul'un Kuzey ormanlarının ve Marmara bölgesindeki tarım alanlarının yok edilmesi ne uğruna ‘göze alınıyor'? gibi sorular konferansta tartışılacak konular arasında yer alıyor. İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde gerçekleşecek konferansın başlama saati 12:30.


Biz İstanbullular sorularımızın yanıtlarını ısrarla aramadıkça, kimsenin gerçekleri açıklayacağı yok. O nedenle, İstanbul'da kentsel dönüşüm namına olup bitenler ne kadar konuşulur ve dillendirilirse, o kadar iyi.

İstanbul'da Kentsel Dönüşüm Bu Seminerlerde Konuşulacak




Duyduğum zaman tüylerimi diken diken eden kavramlardan biridir 'cazibe merkezi' dedikleri şey. Kentsel dönüşüm kavramı hayatımıza girdiğinden bu yana otorite tarafından en fazla dillendirilen sözcüklerden biri olmuştur. Mimarisiyle, tarihi değeriyle, yaşanmışlıklara kattığı öykülerle şehrin birer parçası olmuş her yapı en azından bir kere nasibini alır bu 'cazibe merkezi' mantalitesinden. Haydarpaşa Garı, Emek Sineması'nı da kapsayan güzelim
Cercle d'Orient kompleksi ve olağanüstü bir tarihin üzerine kurulmuş Sulukule de bu çapraşık ve ne idüğü belirsiz 'cazibe merkezi' tartışmalarından mahrum kalmadı elbette. Ne yazık ki hepsi sırayla bu ülkede garın gar, sinemanın sinema, mahallenin mahalle kalamayacağını acı bir şekilde deneyimlediler.


İstanbul'da bütün bu olup bitenler çok kitlesel olmasa da bir sivil tepkiyi beraberinde getirdi. Sorular peşpeşe soruldu: Sulukule'de Koruma Kurulu kararına rağmen inşaatlar neden devam ediyor? Topkapı Sarayı'nın surları neden çatladı? Haliç Metro Geçişi Süleymaniye'yi nasıl etkiler? Cercle d'Orient'in olduğu gibi korunması mümkün değil mi? Haydarpaşa Garı'nın küllerinden ne doğacak? Bütün bu sorulara yerel ve genel yönetiminden doyurucu yanıtlar gelmeyince, iş sivil inisiyatiflerin konuyu ele almasına düştü.

Bu haftanın takvimine eklemenizi önerdiğimiz iki seminer var. İlki; bugün (15 Aralık) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından düzenlenen Çarşamba Seminerleri' kapsamındaki "Kentsel Dönüşüm, Küreselleşme ve Türkiye" başlıklı seminer. Fuat Keyman'ın konuşmacı olarak katılacağı seminerde küreselleşme ve Türkiye bağlamında kentsel dönüşüm konusu ele alınacak. Seminer, üniversitenin Fındıklı Kampüsü'ndeki Mimarlık Fakültesi Video Konferans Salonu'nda gerçekleşecek ve saat 11:00'da başlayacak.


Yarın (16 Aralık) ise; İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde 'Haydarpaşa Yandı! Küllerinden Ne Doğacak?' başlıklı bir konferans düzenlenecek. Konferansta hepimizin merak ettiği sorulara yanıt aranacak. Yangının nedeni açıklandıktan sonra bölgenin ‘cazibe merkezi' olarak yeniden düzenlenmesi yeniden gündeme geldi, cazibe merkezinden kastedilen ne? Marmaray projesi Haydarpaşa Tren Garını ekarte etmek için mi yapıldı? Gar ve çevresinin yaşayan haliyle iyileştirilmesi mi yoksa müze olması mı gerekir? İstanbul'da insanları evsiz bırakacak, yerine plazalar, villa kentler inşa edecek olan Kentsel Dönüşüm projelerine nasıl bakmalıyız? 3. Boğaz Köprüsü Projesi kapsamında su havzaları ve yaban hayatıyla birlikte İstanbul'un Kuzey ormanlarının ve Marmara bölgesindeki tarım alanlarının yok edilmesi ne uğruna ‘göze alınıyor'? gibi sorular konferansta tartışılacak konular arasında yer alıyor. İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde gerçekleşecek konferansın başlama saati 12:30.


Biz İstanbullular sorularımızın yanıtlarını ısrarla aramadıkça, kimsenin gerçekleri açıklayacağı yok. O nedenle, İstanbul'da kentsel dönüşüm namına olup bitenler ne kadar konuşulur ve dillendirilirse, o kadar iyi.

7 Aralık 2010 Salı

İstanbul'un Saklı Nüfusu Mustafa




Dün akşam Documentarist tarafından düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinin açılışı dolayısıyla birkaç kısa filmi önceden izledim.


Bu filmlerden biri de, Amsterdam merkezli HUMAN adlı sivil toplum örgütü tarafından gerçekleştirilen “Çocuk Hakları” serisi için Ayfer Ergün tarafından çekilen 'Mustafa' adlı filmdi.


Mustafa, 18 yaşında bir genç delikanlı. Ailesi Tanzanya'dan İstanbul'a göç etmiş. Mustafa, burada doğmuş ve büyümüş. Türkçeyi çok iyi konuşuyor. İstanbul'un eski mahallelerin birinde küçük bir evde yaşıyorlar. Fakat Mustafa yaşıtlarından farklı olarak eğitim alamıyor, her sokağa çıkışında korkuya mahkum oluyor.


Çünkü Mustafa'nın bir kimliği yok.


Filmde Mustafa'nın ağzından günlerinin nasıl geçtiğini öğreniyoruz. Hayatının ufacık bir odada karlı bir televizyon ekrarına bakarak geçtiğini anlatıyor. Yaşamın onun için ne kadar zor olduğunu, kimliksizlik yüzünden eğitim alamadığını, gitmek istediği yerlere gidemediğini anlatıyor.


Film 3 dakikada Mustafa ile bizi tanıştırıp bitiyor. Işıklar yandığında Mustafa'nın da izleyiciler arasında olduğunu farkediyoruz.


Öykünün gerisini Mustafa'dan dinlemek için sohbete başlıyoruz.


18 yaşındaki Mustafa'nın buradaki ailesi 4 kişilik. Bir de Tanzanya'da hiç yüzünü görmediği, videolarla haberleştiği bir ablası var. Babası tekstil işinde çalışıyor, ailede tek çalışan kişi. Mustafa hasta annesiyle ilgileniyor. İstanbul'un içine kapalı, biraz da tutucu bir mahallesinde yaşıyorlar.


Mustafa Türkçe'yi çok akıcı konuşuyor. İçine doğduğu dil bu ne de olsa. Anadilini ne yazık ki çoktan unuttuğunu biraz da çekinerek anlatıyor. Ve Mustafa, 18 yaşında ve anadili Türkçe olan yaşıtlarının aksine çok ama çok güzel bir diksiyon ve nezaketle konuşuyor.


Kimliksiz olmanın zorluklarından söz ediyor Mustafa. Babasının buraya göç etmesinin sebeplerini bilmiyor. Hangi nedenlerle Türk vatandaşı sayılmadığını da. Göçmenlik, evsiz yurtsuz olmak, kimliksiz yaşamak kavramlarının üzerinde uzun uzadıya tartışacak bilgisi de yok. Yine de en basit haliyle kimlikli insanı bile yutan bir şehirde 'saklı nüfus' olmanın dayanılmaz ağırlığından söz ediyor.


Mustafa, bir kilisenin yardım okuluna giderek okuma yazmayı öğrenmiş. Fakat okul bir sebeple kapanınca kimliği olmadığı için eğitim alamaz olmuş. Bu durum O'nu epeyce üzüyor. 'Ben istemez miyim eğitim alıp daha farklı şeyler öğrenmek?' diyor.


Mustafa yaşadığı mahallede onu derisinin rengi yüzünden aşağıladıklarını ve bunun O'nu çok kırdığını ve umutsuzluğa ittiğini anlatıyor. O'na 'kimi insanlar kendilerinden farklı gördükleri herkese küçümseyerek yaklaşırlar Mustafa, bu senin hayata umutlu bakmanı engellemesin' diyorum. Yanımdaki arkadaşım 'bu onların ego savaşı' diye ekliyor. 'Dünyada hem iyi insanlar var, hem kötü, biliyorum.' diye yanıtlıyor beni. 'Ben belki kapalı bir mahallede yaşadığım için böyle. Zaten bana bunu diyenler tinercisi, balicisi. Belki başka yerlerde böyle olmaz.' diyor. Mustafa, hem kimliksiz, hem siyahi, ayrımcılığı ve otorite tarafından tanınmamayı aynı şiddetle yaşarken yaşıtlarından çok daha ötede bir farkındalığa ulaşıyor. Bunu ister miydi? Bilinmez.


'Mustafa' diyorum, 'belki filmin gösterildikten sonra birileri sana ulaşır ve sorununu çözer, ne dersin?' 'Zaten burada birkaç kişiyle konuştum. Bir tanesi avukattı ve yardım edeceğini söyledi.' diye yanıtlıyor beni ve ekliyor: 'Tabi yarın sabah kalktığında anımsarsa. Kafası güzeldi de...' Gülüyoruz. Mustafa'da çok gelişmiş bir 'sense of humor' olduğu açık. İnsanların verdikleri sözleri tutamayabileceğini, kendi hayatlarına döndüklerinde O'nu unutabileceklerini biliyor. İçimden 'keşke tersi olsa, ama işler istediği gibi gitmezse en azından kalbi çok kırılmayacak.' diye geçiriyorum.


'Mustafa, ben seninle arkadaş olmak istiyorum' diyorum. Facebook adresini veriyor. 'Lütfen eklemem gecikirse unuttum ya da vazgeçtim sanma, bilgisayarım yok benim, zaman alabilir internete girmem' diyor. 'Tamam Mustafa, sen ne zaman uygunsan o zaman ekle' diyorum.


Elim çantamdaki kimliğime gidiyor. Düşünüyorum: Kaç defa sorguladım acaba bana bu kimliği veren ülkeyi? Polis dış görünüşümden dolayı beni hayat kadını sandığında ve çok kabaca kimliğimi görmek istediğinde nasıl sinirli bir şekilde avucuna bırakmıştım? Kaç defa kimliğimin üzerinde yazan din ve medeni hal ifadeleri nedeniyle ifrit olmuştum? Bu ülkenin vatandaşı olmanın sancılarını, acılarını ve güzelliklerini nasıl sorgulamıştım? Peki ya bütün bunları yapamamak, içine doğduğun ülke tarafından yok sayılmak, en basit temel haklarını bile kullamamadan yaşamak nasıl bir şey biliyor muydum?


Mustafa, yani benim yeni arkadaşım bana biraz olsun anlattı.


Siz de Documentarist'in 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğine gidin. Kimliği olmayan Mustafa'yı, elinde bomba patlayan küçük kız çocuğunu, yaşı büyütülerek evlendiren kızları görün.


Onların aslında sizden çok da uzakta bir yerde yaşamadığını da göreceksiniz çünkü.


İstanbul'un Saklı Nüfusu Mustafa




Dün akşam Documentarist tarafından düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğinin açılışı dolayısıyla birkaç kısa filmi önceden izledim.


Bu filmlerden biri de, Amsterdam merkezli HUMAN adlı sivil toplum örgütü tarafından gerçekleştirilen “Çocuk Hakları” serisi için Ayfer Ergün tarafından çekilen 'Mustafa' adlı filmdi.


Mustafa, 18 yaşında bir genç delikanlı. Ailesi Tanzanya'dan İstanbul'a göç etmiş. Mustafa, burada doğmuş ve büyümüş. Türkçeyi çok iyi konuşuyor. İstanbul'un eski mahallelerin birinde küçük bir evde yaşıyorlar. Fakat Mustafa yaşıtlarından farklı olarak eğitim alamıyor, her sokağa çıkışında korkuya mahkum oluyor.


Çünkü Mustafa'nın bir kimliği yok.


Filmde Mustafa'nın ağzından günlerinin nasıl geçtiğini öğreniyoruz. Hayatının ufacık bir odada karlı bir televizyon ekrarına bakarak geçtiğini anlatıyor. Yaşamın onun için ne kadar zor olduğunu, kimliksizlik yüzünden eğitim alamadığını, gitmek istediği yerlere gidemediğini anlatıyor.


Film 3 dakikada Mustafa ile bizi tanıştırıp bitiyor. Işıklar yandığında Mustafa'nın da izleyiciler arasında olduğunu farkediyoruz.


Öykünün gerisini Mustafa'dan dinlemek için sohbete başlıyoruz.


18 yaşındaki Mustafa'nın buradaki ailesi 4 kişilik. Bir de Tanzanya'da hiç yüzünü görmediği, videolarla haberleştiği bir ablası var. Babası tekstil işinde çalışıyor, ailede tek çalışan kişi. Mustafa hasta annesiyle ilgileniyor. İstanbul'un içine kapalı, biraz da tutucu bir mahallesinde yaşıyorlar.


Mustafa Türkçe'yi çok akıcı konuşuyor. İçine doğduğu dil bu ne de olsa. Anadilini ne yazık ki çoktan unuttuğunu biraz da çekinerek anlatıyor. Ve Mustafa, 18 yaşında ve anadili Türkçe olan yaşıtlarının aksine çok ama çok güzel bir diksiyon ve nezaketle konuşuyor.


Kimliksiz olmanın zorluklarından söz ediyor Mustafa. Babasının buraya göç etmesinin sebeplerini bilmiyor. Hangi nedenlerle Türk vatandaşı sayılmadığını da. Göçmenlik, evsiz yurtsuz olmak, kimliksiz yaşamak kavramlarının üzerinde uzun uzadıya tartışacak bilgisi de yok. Yine de en basit haliyle kimlikli insanı bile yutan bir şehirde 'saklı nüfus' olmanın dayanılmaz ağırlığından söz ediyor.


Mustafa, bir kilisenin yardım okuluna giderek okuma yazmayı öğrenmiş. Fakat okul bir sebeple kapanınca kimliği olmadığı için eğitim alamaz olmuş. Bu durum O'nu epeyce üzüyor. 'Ben istemez miyim eğitim alıp daha farklı şeyler öğrenmek?' diyor.


Mustafa yaşadığı mahallede onu derisinin rengi yüzünden aşağıladıklarını ve bunun O'nu çok kırdığını ve umutsuzluğa ittiğini anlatıyor. O'na 'kimi insanlar kendilerinden farklı gördükleri herkese küçümseyerek yaklaşırlar Mustafa, bu senin hayata umutlu bakmanı engellemesin' diyorum. Yanımdaki arkadaşım 'bu onların ego savaşı' diye ekliyor. 'Dünyada hem iyi insanlar var, hem kötü, biliyorum.' diye yanıtlıyor beni. 'Ben belki kapalı bir mahallede yaşadığım için böyle. Zaten bana bunu diyenler tinercisi, balicisi. Belki başka yerlerde böyle olmaz.' diyor. Mustafa, hem kimliksiz, hem siyahi, ayrımcılığı ve otorite tarafından tanınmamayı aynı şiddetle yaşarken yaşıtlarından çok daha ötede bir farkındalığa ulaşıyor. Bunu ister miydi? Bilinmez.


'Mustafa' diyorum, 'belki filmin gösterildikten sonra birileri sana ulaşır ve sorununu çözer, ne dersin?' 'Zaten burada birkaç kişiyle konuştum. Bir tanesi avukattı ve yardım edeceğini söyledi.' diye yanıtlıyor beni ve ekliyor: 'Tabi yarın sabah kalktığında anımsarsa. Kafası güzeldi de...' Gülüyoruz. Mustafa'da çok gelişmiş bir 'sense of humor' olduğu açık. İnsanların verdikleri sözleri tutamayabileceğini, kendi hayatlarına döndüklerinde O'nu unutabileceklerini biliyor. İçimden 'keşke tersi olsa, ama işler istediği gibi gitmezse en azından kalbi çok kırılmayacak.' diye geçiriyorum.


'Mustafa, ben seninle arkadaş olmak istiyorum' diyorum. Facebook adresini veriyor. 'Lütfen eklemem gecikirse unuttum ya da vazgeçtim sanma, bilgisayarım yok benim, zaman alabilir internete girmem' diyor. 'Tamam Mustafa, sen ne zaman uygunsan o zaman ekle' diyorum.


Elim çantamdaki kimliğime gidiyor. Düşünüyorum: Kaç defa sorguladım acaba bana bu kimliği veren ülkeyi? Polis dış görünüşümden dolayı beni hayat kadını sandığında ve çok kabaca kimliğimi görmek istediğinde nasıl sinirli bir şekilde avucuna bırakmıştım? Kaç defa kimliğimin üzerinde yazan din ve medeni hal ifadeleri nedeniyle ifrit olmuştum? Bu ülkenin vatandaşı olmanın sancılarını, acılarını ve güzelliklerini nasıl sorgulamıştım? Peki ya bütün bunları yapamamak, içine doğduğun ülke tarafından yok sayılmak, en basit temel haklarını bile kullamamadan yaşamak nasıl bir şey biliyor muydum?


Mustafa, yani benim yeni arkadaşım bana biraz olsun anlattı.


Siz de Documentarist'in 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliğine gidin. Kimliği olmayan Mustafa'yı, elinde bomba patlayan küçük kız çocuğunu, yaşı büyütülerek evlendiren kızları görün.


Onların aslında sizden çok da uzakta bir yerde yaşamadığını da göreceksiniz çünkü.


6 Aralık 2010 Pazartesi

Hangi İnsan Hakları?

Dün bir avuç, hani sayı ile yazmak gerekirse 50 kişilik bir öğrenci grubu, Başbakan Erdoğan Dolmabahçe Sarayı'nda rektörlerle toplantı halindeyken Akaretler Yokuşu'nda toplandı. Amaçları, YÖK gibi öğrencileri yakından ilgilendiren bir konu hakkında söz sahibi olamamaları, konudan soyutlanmalarıydı. Slogan attılar ve Dolmabahçe'ye doğru yürüyüşe geçtiler. Ancak, daha yakın zamanda şehrin meydanlarında halka sevgiyle yaklaşır tarzda boy boy afişleri olan Polis Teşkilatı'nın cevval mensupları biber gazı ile üzerlerine geldi. Yetmedi, kara kaplı gösteri dağıtma rehberinde yazan ikinci madde uygulandı. Göstericilere tekme tokat girişildi. Bugün ise, 19 yaşındaki bir genç kızın karnına aldığı tekmelerle bebeğini kaybettiği haberleri yayıldı. Haber henüz doğrulanmasa da, gerçekleşmiş olma ihtimali çok zor bir durum olmadığından insan haklarına yönelik şiddeti yeniden düşündürdü.




İşte Documentarist'in 10 Aralık İnsan Hakları günü dolayısıyla düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliği tam bu olayın üzerine geldi. 8-11 Aralık 2010'da gerçekleşecek bu seneki etkinliğin ana teması "Kadına yönelik şiddet ve onunla mücadele biçimleri" olarak belirlenmiş. Etkinlik kapsamında, Burmalı muhalif lider Aung San Suu Kyi ile ilgili yeni bir belgeselin de aralarından olduğu uzunlu kısalı 30'a yakın film gösteriliyor. Filistin'de bir İsrail buldozerinin altında kalarak can veren Rachel Corrie'nin dokunaklı hikayesinin anlatıldığı “Rachel”, Özlem Sulak'ın İstanbul'da ilk kez seyirciyle buluşacak “12 Eylül” adlı filmi, tanınmış video sanatçısı Hito Steyerl'in Türkiye'de hiç gösterilmemiş “Kasım” (November) adlı sarsıcı çalışması, Locarno başta olmak üzere bir çok saygın festivale seçilen İsveç yapımı “Geçmiş Seni Çağırıyor" Hangi İnsan Hakları? etkinliğinde yer alan filmlerden bazıları olarak göze çarpıyor. Ve Pınar Selek'in hukuki mücadelesinin yankıları henüz sürerken, etkinlik programında Aykut Atasay'ın "Adalet İçin Tarafım, Pınar Selek’in Yanındayım" filmine de yer verilmiş.



Hollanda Başkonsolosluğu'nun işbirliği, İsveç Başkonsolosluğu, Danimarka Elçiliği ve Friedrich Ebert Vakfı'nın katkılarıyla gerçekleşen
Hangi İnsan Hakları?'nda gösterimler Dutch Chapel, Cezayir ve Tütün Deposu'nda, Forum Tiyatro etkinliği ise Kumbaracı50'de gerçekleşecek. Tüm gösterimler ücretsiz olarak izlenebilir.



Detaylı bilgiyi bu adresten alabilirsiniz.


Dip Sos; Bambir, Ermenistan’ın en ünlü ve profesyonel rock müzik grubu. Bajar ise, Kürtçe sözlü müzik yapan bir rock grubu. Bajar ve Bambir, insan hakları için 6 Aralık Pazartesi akşamı Babylon'da sahne alıyor.


Hangi İnsan Hakları?

Dün bir avuç, hani sayı ile yazmak gerekirse 50 kişilik bir öğrenci grubu, Başbakan Erdoğan Dolmabahçe Sarayı'nda rektörlerle toplantı halindeyken Akaretler Yokuşu'nda toplandı. Amaçları, YÖK gibi öğrencileri yakından ilgilendiren bir konu hakkında söz sahibi olamamaları, konudan soyutlanmalarıydı. Slogan attılar ve Dolmabahçe'ye doğru yürüyüşe geçtiler. Ancak, daha yakın zamanda şehrin meydanlarında halka sevgiyle yaklaşır tarzda boy boy afişleri olan Polis Teşkilatı'nın cevval mensupları biber gazı ile üzerlerine geldi. Yetmedi, kara kaplı gösteri dağıtma rehberinde yazan ikinci madde uygulandı. Göstericilere tekme tokat girişildi. Bugün ise, 19 yaşındaki bir genç kızın karnına aldığı tekmelerle bebeğini kaybettiği haberleri yayıldı. Haber henüz doğrulanmasa da, gerçekleşmiş olma ihtimali çok zor bir durum olmadığından insan haklarına yönelik şiddeti yeniden düşündürdü.




İşte Documentarist'in 10 Aralık İnsan Hakları günü dolayısıyla düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' etkinliği tam bu olayın üzerine geldi. 8-11 Aralık 2010'da gerçekleşecek bu seneki etkinliğin ana teması "Kadına yönelik şiddet ve onunla mücadele biçimleri" olarak belirlenmiş. Etkinlik kapsamında, Burmalı muhalif lider Aung San Suu Kyi ile ilgili yeni bir belgeselin de aralarından olduğu uzunlu kısalı 30'a yakın film gösteriliyor. Filistin'de bir İsrail buldozerinin altında kalarak can veren Rachel Corrie'nin dokunaklı hikayesinin anlatıldığı “Rachel”, Özlem Sulak'ın İstanbul'da ilk kez seyirciyle buluşacak “12 Eylül” adlı filmi, tanınmış video sanatçısı Hito Steyerl'in Türkiye'de hiç gösterilmemiş “Kasım” (November) adlı sarsıcı çalışması, Locarno başta olmak üzere bir çok saygın festivale seçilen İsveç yapımı “Geçmiş Seni Çağırıyor" Hangi İnsan Hakları? etkinliğinde yer alan filmlerden bazıları olarak göze çarpıyor. Ve Pınar Selek'in hukuki mücadelesinin yankıları henüz sürerken, etkinlik programında Aykut Atasay'ın "Adalet İçin Tarafım, Pınar Selek’in Yanındayım" filmine de yer verilmiş.



Hollanda Başkonsolosluğu'nun işbirliği, İsveç Başkonsolosluğu, Danimarka Elçiliği ve Friedrich Ebert Vakfı'nın katkılarıyla gerçekleşen
Hangi İnsan Hakları?'nda gösterimler Dutch Chapel, Cezayir ve Tütün Deposu'nda, Forum Tiyatro etkinliği ise Kumbaracı50'de gerçekleşecek. Tüm gösterimler ücretsiz olarak izlenebilir.



Detaylı bilgiyi bu adresten alabilirsiniz.


Dip Sos; Bambir, Ermenistan’ın en ünlü ve profesyonel rock müzik grubu. Bajar ise, Kürtçe sözlü müzik yapan bir rock grubu. Bajar ve Bambir, insan hakları için 6 Aralık Pazartesi akşamı Babylon'da sahne alıyor.


5 Aralık 2010 Pazar

İstanbul'un Kültürünün Şiddetinden Gözlerimiz Yaşarıyor Sahiden

Zincirli


Bugünlerde televizyonda dönmekte olan İstanbul 2010: Avrupa Kültür Başkenti reklamını görmüşsünüzdür. Havadan çekilmiş İstanbul görüntülerinin üzerinde Bono şarkı söylüyor, Mevleviler sema yapıyor, gökdelenlerin parlak camlarından dans performansları yansıyor. En sonunda da henüz çatısı yanmamış Haydarpaşa Garı görüntüsünün üzerinde havai fişekler patlıyor. Sonunda da 'İstanbul hiç bu kadar kültür-sanat dolu bir yıl geçirmemişti' mesajı duyuluyor.


Gerçekten öyle. Düşününce İstanbul kültürel, şehirsel, sanatsal, mimari ve de insani açıdan hiç böyle unutulmaz bir yıl geçirmemişti. Hemen ilk akla gelenlerden üstünkörü bir bilanço çıkarmak bile 2010 yılının bu yaşlı şehir için ne denli mühim bir yıl olduğunu anlamak mümkün. Şöyle ki;


- AKM'nin 20 ayı aşkın süredir kapalı oluşunun en fazla dile getirildiği sene olması nedeniyle 2010 İstanbul için gerçekten unutulmayacak tarihler arasında yerini aldı. Koca şehir küçücük bir opera salonuna kaldı, sahne yetersizliğinden bale prodüksiyonları kısıtlandı, insanlar orada öylece yatan binayı sadece dolmuş durağını tarif ederken kullanır oldu.


- İstanbul'un 'Avrupa Kültür Başkenti' payesini aldığı 2010 yılı, kentsel dönüşümün ve 'gentrification/soylulaştırma' kavramlarının da en çok tartışıldığı yıl oldu. Bu tartışmaların en odağındaki semtlerden biri olan Sulukule'de yaşayanların alelacele olarak sürülmesinin ardından başlatılan inşaatların kazılarının altından Bizans ve Osmanlı künkleri çıktı. Tabi ki hiçbiri sağlam değildi çünkü arkeologlar bölgeye ulaşmadan dozerlerin işe giriştiği iddia edildi. Üstelik, inşaatlar başladığında Koruma Kurulu'ndan izin çıkmamıştı bile.


- Bir sabah uyanıp da, Alkazar Sineması'nın Nike'a satıldığının farkına vardığımızda takvimler bilin bakalım hangi tarihi gösteriyordu? Tabi ki 2010! Alkazar Sineması işletmecileri veda mektuplarında sinemaları birer sanat mekanı değil, eğlence mekanı olarak görüp olağan vergisel yükümlülüklerinin yanı sıra ayrıca bir de eğlence vergisi adıyla ek yükümlülük getiren, sinema salonlarını Amerikan film endüstrisinin popüler, ticari filmlerine mahkum eden merkezi yönetim, Kültür Bakanlığı, Belediye yönetimleri adına bizden özür dileyip daha fazla dayanamadıklarını bildirdiler. İstanbul'un belleğine bir perde de böylece inmiş oldu.


- Emek Sineması'nın demir parmaklıklar ardında, kilitli kapılar ardında bırakılması da bahtsız 2010'un başına patladı! Emek'in de dahil olduğu Cercle d'Orient kompleksinin alışveriş merkezi yapılacağı bilgisi kulaktan kulağa yayıldı. Kompleksin hemen yanı başında heyula gibi yükselen binada kat çıkmalara doyulamadı. İstanbul'un orta yeri sinemayken, tüket, tüket ve daha fazla tüket felsefesiyle alışveriş mabedleriyle bezendi.


- İstanbul, UNESCO Dünya Mirası Listesinden çıkarılma riski ile karşı karşıya kaldı. Dünya Miras Komitesi, İstanbul'un Tehlike Altındaki Dünya Miras Alanı Listesi‘ne alınması konusunu gündeme getirdi. Komite, gerekçe olarak Haliç Metro Geçiş Köprüsü'nü, Boğaziçi Karayolu Tüp Geçişi projesinin çevresel etkisinin değerlendirilmesi, 5366 Numaralı Yenileme Yasası, surlar ve ahşap yapıların uluslarası standartlara uygun restorasyonu, tarihi alanlarla ilgili yönetim planı hazırlanması, bir trafik master planının gerekliliği konularıyla ilgili sorumlulukları öne sürdü. Sonuç olarak; İstanbul'un bu listede kalıp kalmayacağının kararı 2011'de yapılacak toplantıya bırakıldı.


- UNESCO endişelerinde haksız mıydı peki? Daha geçtiğimiz ay Marmaray Projesi'nin Topkapı Sarayı'nın dış surlarını çatlatması bu soruyu yeniden sormamıza neden oldu. Marmaray için gerçekleştirilen tünel çalışmalarının sebep olduğu belirtilen çatlaklar yüzünden Topkapı Sarayı ve o alan içinde bulunan eserlerin taşınması ve müzelerin kapatılması Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hemen öne sürülen ilk çözüm önerisi oldu. 2010 yılında İstanbul'da kapanan ya da kapatılma endişesine giren yapının ve tarihi eserin haddi hesabı olmadı.


- İstanbul'un gayetle içine kapanık mahallesi Tophane, Eylül ayında meydana gelen galerilere saldırı olayıyla kendisini hatırlattı. Olay, beraberinde ilginç bir tartışmayı getirdi. Saldırının yapıldığı galeriler küçük bir bölge üzerinde yer alan sanat kurumlarının Tophane'ye hareket getirdiğini ve 'siz Tophaneli değilsiniz, gidin' bakışını kabullenmediklerini ve bölgede kalacaklarını söylerken, mahalleliler ise semtin yaşam biçimiyle bağdaşmayan davranışlardan yakındı. Tophane olayı; kutuplaşma, ayrışma, soylulaştırma, kentsel dönüşüm kavramlarını yeniden tartışmaya açtı. 2010 yılında İstanbul'un kültür-sanat adına kazanımlarından biri belki de buydu.


- Ve tabi ki Haydarpaşa Garı Yangını. Bugün yedisi çıkan o yangının dumanı hala tüterken, ihmal iddiaları da sökün etti. İlk gün; 'itfaiye geç müdahale etti, yangına neden olan restorasyon kaçaktı, Kadıköy Belediyesi'nin bile haberi yoktu, izolasyonda yanıcı maddeler kullanıldı, resmi tatil olan bir günde tamirat için hangi resmi kurumdan izin alınmıştı' gibi sorular ortaya atıldı. Bir sonraki gün; Belediye Başkanı tadilatı yapan şirkete attı topu. Haydarpaşa Garı'nın çatısında yapılacak onarımın iktidar partisinin eski bir mensubuna ihale edildiği ve bu şirketin de tarihi bir binada restorasyon yapılırken uyulması gereken kurallara uymadığını anlatan haberler yayınlandı. Yapılan tadilatın çatıdan su aktığı için acil onarım yapması adına 6 bin liraya bu firmaya veridiği, firmanın da ev çatısı tamir eder gibi tarihi bir yapının onarımının gerektirdiği hiçbir önlemi almadan ihmal dolu bir iş yaptığı yazılıp çizildi, hala da çiziliyor. Hal böyleyken, İstanbul 2010'un reklam filminin en sonunda Haydarpaşa Garı'nın görselinin kullanılması güvensizlik dolu bir dudak bükmeyle ve eleştirel bakışlarla karşılanıyor.


8 bin yıllık İstanbul, 2010 yılına rağmen hala dayanıyor, dik durmaya çabalıyor. Yüzünü allak bullak eden onca aparkata, sağlı sollu reva görülen kroşelere rağmen.


De... Ne kadar daha dayanır bu yaşlı şehir bu kadar kötülüğe?


İstanbul'un Kültürünün Şiddetinden Gözlerimiz Yaşarıyor Sahiden

Zincirli


Bugünlerde televizyonda dönmekte olan İstanbul 2010: Avrupa Kültür Başkenti reklamını görmüşsünüzdür. Havadan çekilmiş İstanbul görüntülerinin üzerinde Bono şarkı söylüyor, Mevleviler sema yapıyor, gökdelenlerin parlak camlarından dans performansları yansıyor. En sonunda da henüz çatısı yanmamış Haydarpaşa Garı görüntüsünün üzerinde havai fişekler patlıyor. Sonunda da 'İstanbul hiç bu kadar kültür-sanat dolu bir yıl geçirmemişti' mesajı duyuluyor.


Gerçekten öyle. Düşününce İstanbul kültürel, şehirsel, sanatsal, mimari ve de insani açıdan hiç böyle unutulmaz bir yıl geçirmemişti. Hemen ilk akla gelenlerden üstünkörü bir bilanço çıkarmak bile 2010 yılının bu yaşlı şehir için ne denli mühim bir yıl olduğunu anlamak mümkün. Şöyle ki;


- AKM'nin 20 ayı aşkın süredir kapalı oluşunun en fazla dile getirildiği sene olması nedeniyle 2010 İstanbul için gerçekten unutulmayacak tarihler arasında yerini aldı. Koca şehir küçücük bir opera salonuna kaldı, sahne yetersizliğinden bale prodüksiyonları kısıtlandı, insanlar orada öylece yatan binayı sadece dolmuş durağını tarif ederken kullanır oldu.


- İstanbul'un 'Avrupa Kültür Başkenti' payesini aldığı 2010 yılı, kentsel dönüşümün ve 'gentrification/soylulaştırma' kavramlarının da en çok tartışıldığı yıl oldu. Bu tartışmaların en odağındaki semtlerden biri olan Sulukule'de yaşayanların alelacele olarak sürülmesinin ardından başlatılan inşaatların kazılarının altından Bizans ve Osmanlı künkleri çıktı. Tabi ki hiçbiri sağlam değildi çünkü arkeologlar bölgeye ulaşmadan dozerlerin işe giriştiği iddia edildi. Üstelik, inşaatlar başladığında Koruma Kurulu'ndan izin çıkmamıştı bile.


- Bir sabah uyanıp da, Alkazar Sineması'nın Nike'a satıldığının farkına vardığımızda takvimler bilin bakalım hangi tarihi gösteriyordu? Tabi ki 2010! Alkazar Sineması işletmecileri veda mektuplarında sinemaları birer sanat mekanı değil, eğlence mekanı olarak görüp olağan vergisel yükümlülüklerinin yanı sıra ayrıca bir de eğlence vergisi adıyla ek yükümlülük getiren, sinema salonlarını Amerikan film endüstrisinin popüler, ticari filmlerine mahkum eden merkezi yönetim, Kültür Bakanlığı, Belediye yönetimleri adına bizden özür dileyip daha fazla dayanamadıklarını bildirdiler. İstanbul'un belleğine bir perde de böylece inmiş oldu.


- Emek Sineması'nın demir parmaklıklar ardında, kilitli kapılar ardında bırakılması da bahtsız 2010'un başına patladı! Emek'in de dahil olduğu Cercle d'Orient kompleksinin alışveriş merkezi yapılacağı bilgisi kulaktan kulağa yayıldı. Kompleksin hemen yanı başında heyula gibi yükselen binada kat çıkmalara doyulamadı. İstanbul'un orta yeri sinemayken, tüket, tüket ve daha fazla tüket felsefesiyle alışveriş mabedleriyle bezendi.


- İstanbul, UNESCO Dünya Mirası Listesinden çıkarılma riski ile karşı karşıya kaldı. Dünya Miras Komitesi, İstanbul'un Tehlike Altındaki Dünya Miras Alanı Listesi‘ne alınması konusunu gündeme getirdi. Komite, gerekçe olarak Haliç Metro Geçiş Köprüsü'nü, Boğaziçi Karayolu Tüp Geçişi projesinin çevresel etkisinin değerlendirilmesi, 5366 Numaralı Yenileme Yasası, surlar ve ahşap yapıların uluslarası standartlara uygun restorasyonu, tarihi alanlarla ilgili yönetim planı hazırlanması, bir trafik master planının gerekliliği konularıyla ilgili sorumlulukları öne sürdü. Sonuç olarak; İstanbul'un bu listede kalıp kalmayacağının kararı 2011'de yapılacak toplantıya bırakıldı.


- UNESCO endişelerinde haksız mıydı peki? Daha geçtiğimiz ay Marmaray Projesi'nin Topkapı Sarayı'nın dış surlarını çatlatması bu soruyu yeniden sormamıza neden oldu. Marmaray için gerçekleştirilen tünel çalışmalarının sebep olduğu belirtilen çatlaklar yüzünden Topkapı Sarayı ve o alan içinde bulunan eserlerin taşınması ve müzelerin kapatılması Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hemen öne sürülen ilk çözüm önerisi oldu. 2010 yılında İstanbul'da kapanan ya da kapatılma endişesine giren yapının ve tarihi eserin haddi hesabı olmadı.


- İstanbul'un gayetle içine kapanık mahallesi Tophane, Eylül ayında meydana gelen galerilere saldırı olayıyla kendisini hatırlattı. Olay, beraberinde ilginç bir tartışmayı getirdi. Saldırının yapıldığı galeriler küçük bir bölge üzerinde yer alan sanat kurumlarının Tophane'ye hareket getirdiğini ve 'siz Tophaneli değilsiniz, gidin' bakışını kabullenmediklerini ve bölgede kalacaklarını söylerken, mahalleliler ise semtin yaşam biçimiyle bağdaşmayan davranışlardan yakındı. Tophane olayı; kutuplaşma, ayrışma, soylulaştırma, kentsel dönüşüm kavramlarını yeniden tartışmaya açtı. 2010 yılında İstanbul'un kültür-sanat adına kazanımlarından biri belki de buydu.


- Ve tabi ki Haydarpaşa Garı Yangını. Bugün yedisi çıkan o yangının dumanı hala tüterken, ihmal iddiaları da sökün etti. İlk gün; 'itfaiye geç müdahale etti, yangına neden olan restorasyon kaçaktı, Kadıköy Belediyesi'nin bile haberi yoktu, izolasyonda yanıcı maddeler kullanıldı, resmi tatil olan bir günde tamirat için hangi resmi kurumdan izin alınmıştı' gibi sorular ortaya atıldı. Bir sonraki gün; Belediye Başkanı tadilatı yapan şirkete attı topu. Haydarpaşa Garı'nın çatısında yapılacak onarımın iktidar partisinin eski bir mensubuna ihale edildiği ve bu şirketin de tarihi bir binada restorasyon yapılırken uyulması gereken kurallara uymadığını anlatan haberler yayınlandı. Yapılan tadilatın çatıdan su aktığı için acil onarım yapması adına 6 bin liraya bu firmaya veridiği, firmanın da ev çatısı tamir eder gibi tarihi bir yapının onarımının gerektirdiği hiçbir önlemi almadan ihmal dolu bir iş yaptığı yazılıp çizildi, hala da çiziliyor. Hal böyleyken, İstanbul 2010'un reklam filminin en sonunda Haydarpaşa Garı'nın görselinin kullanılması güvensizlik dolu bir dudak bükmeyle ve eleştirel bakışlarla karşılanıyor.


8 bin yıllık İstanbul, 2010 yılına rağmen hala dayanıyor, dik durmaya çabalıyor. Yüzünü allak bullak eden onca aparkata, sağlı sollu reva görülen kroşelere rağmen.


De... Ne kadar daha dayanır bu yaşlı şehir bu kadar kötülüğe?


30 Kasım 2010 Salı

Haydarpaşa Yangını En Az Wikileaks Kadar Gündemi Meşgul Etmesi Gereken Bir Konu

Bugün Wikileaks gündeme düşen en bomba haber olarak görülebilir. Haber bültenlerinin, gazetelerin, websitelerinin ve hatta webloglarının tüm sayfalarını kaplıyor da olabilir. Ancak, 28 Kasım 2010 tarihi yalnızca Wikileaks'in ardı ardına gizli belgeleri patlattığı bir tarih değil, aynı zamanda İstanbul'un, hatta dünyanın kültür mirası Haydarpaşa Garı'nın her nasılsa kendi kendine yanmaya başladığı tarih olduğunun unutulmaması gerekir. Okan Bayülgen'in aşağıdaki mesajı, dün yapılan yürüyüşte yanımızda olmayan, olamayanlar için altı çizilmesi gereken sözler içeriyor, duymak isteyene.


Haydarpaşa Yangını En Az Wikileaks Kadar Gündemi Meşgul Etmesi Gereken Bir Konu

Bugün Wikileaks gündeme düşen en bomba haber olarak görülebilir. Haber bültenlerinin, gazetelerin, websitelerinin ve hatta webloglarının tüm sayfalarını kaplıyor da olabilir. Ancak, 28 Kasım 2010 tarihi yalnızca Wikileaks'in ardı ardına gizli belgeleri patlattığı bir tarih değil, aynı zamanda İstanbul'un, hatta dünyanın kültür mirası Haydarpaşa Garı'nın her nasılsa kendi kendine yanmaya başladığı tarih olduğunun unutulmaması gerekir. Okan Bayülgen'in aşağıdaki mesajı, dün yapılan yürüyüşte yanımızda olmayan, olamayanlar için altı çizilmesi gereken sözler içeriyor, duymak isteyene.


28 Kasım 2010 Pazar

Bir Ankaralı'nın İstanbul'daki ilk aşkıdır Haydarpaşa




Haydarpaşa toplumsal tarihin bir parçası olmaktan öte kişisel tarihlerin en baş köşesindeki mekanlardandır. Hele de bir Ankaralı için.
Şu satırları yazarken gözümden hala yaşlar dökülüyor.
Haydarpaşa, bir Ankaralı’nın İstanbul’daki ilk aşkıdır.
Şehrin kucak açışıdır yabancılara..
Her gelişte kalbi küt küt attırandır.
Her gidişte ağlatan..
O ilk dokunuştur,
İlk öpüş..
İlk aldanıştır aslında..
İlk bekleyiş.
İlk kavga..
İlk ayrılık gözyaşıdır.
Meyhane mezelerine, rakıya , fasıla eşlik edendir.
Bir Ankaralı için Haydarpaşa İstanbul’daki ilk aşktır..
Ve aşk acısı hiç bu kadar can yakmamıştır.



Bir Ankaralı'nın İstanbul'daki ilk aşkıdır Haydarpaşa




Haydarpaşa toplumsal tarihin bir parçası olmaktan öte kişisel tarihlerin en baş köşesindeki mekanlardandır. Hele de bir Ankaralı için.
Şu satırları yazarken gözümden hala yaşlar dökülüyor.
Haydarpaşa, bir Ankaralı’nın İstanbul’daki ilk aşkıdır.
Şehrin kucak açışıdır yabancılara..
Her gelişte kalbi küt küt attırandır.
Her gidişte ağlatan..
O ilk dokunuştur,
İlk öpüş..
İlk aldanıştır aslında..
İlk bekleyiş.
İlk kavga..
İlk ayrılık gözyaşıdır.
Meyhane mezelerine, rakıya , fasıla eşlik edendir.
Bir Ankaralı için Haydarpaşa İstanbul’daki ilk aşktır..
Ve aşk acısı hiç bu kadar can yakmamıştır.



23 Kasım 2010 Salı

İstanbul Sahnelerinde Görmek İstediğimiz Gruplar: Noah and the Whale

Bir şarkıyı dinlemekten bitap düşürdüğünüz oldu mu hiç ? Şarkı bitap düşer mi demeyin!

An itibariyle İngiliz indie folk grubu Noah and The Whale’in 2009 yılında piyasaya çıkan ve

albümle aynı adı taşıyan First Days of Spring isimli şarkısını fazla dinlemekten bozdum sanıyorum. Albümde bir tek o şarkı çalışmıyor artık.

Hal böyle olunca şarkıyı ve tüm albümlerini kanlı canlı dinlemek için grubu İstanbul sahnelerinde görmeyi istemenin zamanı geldi diye düşündüm.

“Noah And The Whale” adı grubun en sevdiği film “The Squid And The Whale” ile filmin yönetmeni Noah Baumbach’ın isimlerini bir araya gelmesiyle oluşuyor. Charlie (vokal, gitar, ukulele) , Fred Abbott (gitar/klavye 2009 sonrası) ,Doug Fink (davul 2006-2009 arası) kardeşlere çocukluk arkadaşları Matt Owens (öncesinde Urby Whale- bas) ile Tom Hobden eşlik ediyor.

Grubun elemanlarından biri de 2008 ortalarına kadar Londra folk camiasının yere bakan yürek yakan kızı Laura Marling oluyor ve tam da düşünüldüğü gibi grup elemanlarından biriyle, hem de vokali ve gitaristi Charlie’yle işi pişiriyor.

2008’in en başarılı debut albümlerinden biri olarak yorumlanan “Peaceful,The World Lays Me Down” ardından grup 2009’da First Days of Spring’i piyasaya sürüyor.

Albüm rivayete göre Charlie Fink’in Laura Marling (Bu kızımızın adı ikidir geçiyor yazılarımda, ayrı bir vaka olarak incelemek farz oldu) tarafından terk edilmesinin bir ürünü. Albümle yetinilmeyip ardından yaşadıklarını kırk beş dakikalık bir filmle de anlatıyor zavallı Charlie.

Albümün adına inat insanın ömrünü tüketen , bahar şöyle dursun, kış soğuklarında sizi kar fırtınasına sokan ve çıkmaya çabaladıkça karlar içinde nefessiz kalmanıza neden olan bir albüm bu.

En klişe aşk sözcüklerinin, tümcelerinin havalarda uçuştuğu amma velakin dinleyenleri asla klişe hissettirmeyen bir albüm çıkarmışlar.

Aşk ve ayrılık acısının müzikle ve sözle nasıl da güzel bütünleştiğini özellikle The First Days of Spring’den ve My Broken Heart’tan anlayabilirsiniz.

2011 Mart’ında yeni albümleriyle bizlerin karşısına çıkacak olan Noah and the Whale’i Avrupa turu kapsamında İstanbul sahnelerinde de görelim istiyorum.

Çok mu şey istiyorum?

Websiteleri ve daha fazla bilgi için buyrunuz..

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons