öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2010 Pazartesi

Müzikli Salı Öyküsü


'Marcus Miller ile Herbie Hancock konserlerini aynı güne koymak haksızlık.' dedi kız. Yeni uyanmıştı. Dün gece Billie Holiday ile ruhunu yıkamıştı, Edmondo De Amicis ile İstanbul'u tavaf etmişti. Gecenin ilk saatlerinde şöyle bir havaya bakmış, henüz yağmur yağmadığını görerek, çamaşırları dışarıda bırakıp uyumuştu. Uyandığında, o sıkıntılı rüyalar görürken gece boyu süren yağmur yüzünden çamaşırlar sırılsıklam olmuş, kedisi birkaç yere birden kusmuş, gün yeni ağarırken etrafı korna ve fren sesleri sarmıştı. 'Evet' dedi kız içinden, 'Marcus Miller ile Herbie Hancock'un aynı gün konseri olması çok kötü, çünkü ben ikisini de severim.'


Mutfağa yürüdü kız, zehir gibi bir kahve yapmak için. Mutfak masasının üzerinde gece bıraktığı haliyle kapağı açık kalmış kitabı ve bir kase yeşil mandalina duruyordu. Kitabı aldı, okuduğu sayfayı kıvırdı, vazgeçti, bir ayraç koydu ve kapadı. Kaktüse su verdi, saate baktı, içinden bir Yeni Türkü şarkısı dinlemek geçti, 'Deliler'i seçti. 'Delilerden anlar mıyım ki ben acaba?' diye düşündü. 'Keşke anlasaydım. Belki anlıyorumdur...'



'Marcus Miller ile Herbie Hancock'un aynı gün konseri olmasına üzüdüm.' diye düşündü yine kız. İki yıl önceki konserine gidemeyişini anımsadı. Sonra bir sonraki yılki konserine gidemeyişini de. Sonra başka konserlerine gidemeyişine de. Bazı şeylere geç kalıyordu hep. Bir konser, bir film, bir insan bekler miydi onu? Ya da beklese bile, ne kadar bekleyebilirdi?


Mısır ekmeğini naneli yoğurda kahvaltı niyetine karıştırıp yerken 'What's hip?' dönüyordu müzikçalarda. Sonra 'Red Baron'. 'Blast'. 'Milky Way'. 'Tales' 'Sophisticated Lady'. 'Marcus Miller yarın da burada' diye geçirdi içinden kız. 'Herbie Hancock'u zaten dinlemiştim.' diye ekledi. 'Dışarı çıkarsam da evden pek uzaklaşmayayım. Sakin ve güzel Kadıköy'den şaşmayayım. Karga'ya gidebilirim. Doğumgünüymüş hem bugün. Bir elmalı votka, birkaç tanışla hoşbeş. 14 yıl az buz zaman değil Bir barın müdavimi olmayı bazıları dizilerden bilir, biz Kadıköylüler onlardan değiliz.'


Çocukluğunda yaptığı gibi elleriyle gözlerini kapadı kız, karanlıktan sızan azıcık ışığın girdiği türlü şekillere baktı. Düşündü, bunu sıkıldığında mı yapardı, yoksa mutlu olduğunda m? 'İkisi de değil, belki ikisi de' diye hatırladı kız, 'bunu her aklıma geldiğinde yapardım...'


Dip Sos; Bugün çok 'caz' bir salı. Marcus Miller bugün ve yarın Salon IKSV'de, Herbie Hancock sadece bugün Haliç Kongre Merkezi'nde, Patricia Barber İstanbul Jazz Center'da. Fotoğraf, Linda'nın ders verdiği Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü'nden bir detay.

Müzikli Salı Öyküsü


'Marcus Miller ile Herbie Hancock konserlerini aynı güne koymak haksızlık.' dedi kız. Yeni uyanmıştı. Dün gece Billie Holiday ile ruhunu yıkamıştı, Edmondo De Amicis ile İstanbul'u tavaf etmişti. Gecenin ilk saatlerinde şöyle bir havaya bakmış, henüz yağmur yağmadığını görerek, çamaşırları dışarıda bırakıp uyumuştu. Uyandığında, o sıkıntılı rüyalar görürken gece boyu süren yağmur yüzünden çamaşırlar sırılsıklam olmuş, kedisi birkaç yere birden kusmuş, gün yeni ağarırken etrafı korna ve fren sesleri sarmıştı. 'Evet' dedi kız içinden, 'Marcus Miller ile Herbie Hancock'un aynı gün konseri olması çok kötü, çünkü ben ikisini de severim.'


Mutfağa yürüdü kız, zehir gibi bir kahve yapmak için. Mutfak masasının üzerinde gece bıraktığı haliyle kapağı açık kalmış kitabı ve bir kase yeşil mandalina duruyordu. Kitabı aldı, okuduğu sayfayı kıvırdı, vazgeçti, bir ayraç koydu ve kapadı. Kaktüse su verdi, saate baktı, içinden bir Yeni Türkü şarkısı dinlemek geçti, 'Deliler'i seçti. 'Delilerden anlar mıyım ki ben acaba?' diye düşündü. 'Keşke anlasaydım. Belki anlıyorumdur...'



'Marcus Miller ile Herbie Hancock'un aynı gün konseri olmasına üzüdüm.' diye düşündü yine kız. İki yıl önceki konserine gidemeyişini anımsadı. Sonra bir sonraki yılki konserine gidemeyişini de. Sonra başka konserlerine gidemeyişine de. Bazı şeylere geç kalıyordu hep. Bir konser, bir film, bir insan bekler miydi onu? Ya da beklese bile, ne kadar bekleyebilirdi?


Mısır ekmeğini naneli yoğurda kahvaltı niyetine karıştırıp yerken 'What's hip?' dönüyordu müzikçalarda. Sonra 'Red Baron'. 'Blast'. 'Milky Way'. 'Tales' 'Sophisticated Lady'. 'Marcus Miller yarın da burada' diye geçirdi içinden kız. 'Herbie Hancock'u zaten dinlemiştim.' diye ekledi. 'Dışarı çıkarsam da evden pek uzaklaşmayayım. Sakin ve güzel Kadıköy'den şaşmayayım. Karga'ya gidebilirim. Doğumgünüymüş hem bugün. Bir elmalı votka, birkaç tanışla hoşbeş. 14 yıl az buz zaman değil Bir barın müdavimi olmayı bazıları dizilerden bilir, biz Kadıköylüler onlardan değiliz.'


Çocukluğunda yaptığı gibi elleriyle gözlerini kapadı kız, karanlıktan sızan azıcık ışığın girdiği türlü şekillere baktı. Düşündü, bunu sıkıldığında mı yapardı, yoksa mutlu olduğunda m? 'İkisi de değil, belki ikisi de' diye hatırladı kız, 'bunu her aklıma geldiğinde yapardım...'


Dip Sos; Bugün çok 'caz' bir salı. Marcus Miller bugün ve yarın Salon IKSV'de, Herbie Hancock sadece bugün Haliç Kongre Merkezi'nde, Patricia Barber İstanbul Jazz Center'da. Fotoğraf, Linda'nın ders verdiği Boğaziçi Üniversitesi Güzel Sanatlar Kulübü'nden bir detay.

22 Ocak 2010 Cuma

Cuma Öyküsü

Hafta başında "Hadi" dedik, "bize içinde İstanbul ve de Müzik geçen kısa bir öykü yazıp gönderin. Cuma günü soğuğa inat Ghetto'da Beady Belle konserinde yerinizi alın." Bunu derken biraz korkmuştuk açıkçası, masalların, destanların ve öykülerin bol olduğu bu topraklarda öykülerin peşinden gidenlerin ne denli az olduğunu biliyorduk çünkü. Bildiğimiz bir başka şey ise, iyi bir öykü okuyucusu olmayanların öykü yazmasının da mümkün olamayacağıydı. Neyse ki, hala güzel öykülerin peşinde giden kişiler olduğunu gördük.

İyi birer öykü okuyucu olduğumuzu düşünerek, içimizi en fazla ısıtan öyküyü naçizane seçip, güzel bir konser armağan ettik. Öykümüz Özge Karlık'tan geldi, öykünün adı "Delik"ti, yazarının kaleminden uçtu ve hep birlikte okumamız için Alternatif-İstanbul'a kondu:


"DELİK"


Hayatının devasa yükünü attığı omuzlarına yeni yükler bindire bindire yürüdüğü şu sokakları unutabilecek miydi? Hani -olur ya- gitse bir yerlere...başkaca yerlere. Elleri ceplerinde yürüyor şimdi, hava soğuk, ayaz. Üşüyen ellerini ceplerine daldırdıkça iç astardaki delik genişliyor yırtılarak ve eli daha da derinlere iniyor. Sanki bulacağı bir şeyler varmış gibi arkeolojik kazılar yapıyor içeride, hafiften öfleyerek. Öflemesi cebindeki deliğe değil elbette, basbayağı bu kente, onunla bin bir türlü oyunlar oynayan, kucağında hoplatan ama her gece onu bırakıp giden babasının tıpkısı. İstanbul da onu bırakıp gidiyordu her gece; eğlence ve dansın flörtözlüğünde geçen her gecenin sonunda, şehir onu terk ediyordu. Müzik bitiyor; gece soluyordu; evli evine, köylü köyüne dönüyordu ve o her gece söz veriyordu kendine: onu terk eden bu şehri o da terk edecekti...bir gün edecekti. Eve döndü; yatağa boylu boyunca uzandı; uyudu; uyandı sabah vakti; gözlerini cama dikti; aynı babasını her gün beklediği gibi bu şehrin ona o gün vereceklerini beklemeye koyuldu.


Karın kışın bol olduğu bir haftasonuna hazırlanıyor İstanbul. Sizce de güzel bir öykü kitabı alıp okumak için güzel bir zaman değil mi? Olağanüstü bir öykü anlatıcısı olan Katherine Mansfield'den Ah Bu Rüzgar ya da Ümit Kaftancıoğlu'ndan İstanbul Allak Bullak mesela. Fonda efil efil sesiyle Lhasa De Sela'dan My Name, aklımızda oynayacağımız yeni oyunlar...




Sahi böyle küçük oyunlar oynamaya devam edelim mi sizce?


Not: Beady Belle konseri, bu akşam saat 22:00'de Ghetto'da. Biletler tükenmek üzereymiş, acele etmekte fayda var.


Cuma Öyküsü

Hafta başında "Hadi" dedik, "bize içinde İstanbul ve de Müzik geçen kısa bir öykü yazıp gönderin. Cuma günü soğuğa inat Ghetto'da Beady Belle konserinde yerinizi alın." Bunu derken biraz korkmuştuk açıkçası, masalların, destanların ve öykülerin bol olduğu bu topraklarda öykülerin peşinden gidenlerin ne denli az olduğunu biliyorduk çünkü. Bildiğimiz bir başka şey ise, iyi bir öykü okuyucusu olmayanların öykü yazmasının da mümkün olamayacağıydı. Neyse ki, hala güzel öykülerin peşinde giden kişiler olduğunu gördük.

İyi birer öykü okuyucu olduğumuzu düşünerek, içimizi en fazla ısıtan öyküyü naçizane seçip, güzel bir konser armağan ettik. Öykümüz Özge Karlık'tan geldi, öykünün adı "Delik"ti, yazarının kaleminden uçtu ve hep birlikte okumamız için Alternatif-İstanbul'a kondu:


"DELİK"


Hayatının devasa yükünü attığı omuzlarına yeni yükler bindire bindire yürüdüğü şu sokakları unutabilecek miydi? Hani -olur ya- gitse bir yerlere...başkaca yerlere. Elleri ceplerinde yürüyor şimdi, hava soğuk, ayaz. Üşüyen ellerini ceplerine daldırdıkça iç astardaki delik genişliyor yırtılarak ve eli daha da derinlere iniyor. Sanki bulacağı bir şeyler varmış gibi arkeolojik kazılar yapıyor içeride, hafiften öfleyerek. Öflemesi cebindeki deliğe değil elbette, basbayağı bu kente, onunla bin bir türlü oyunlar oynayan, kucağında hoplatan ama her gece onu bırakıp giden babasının tıpkısı. İstanbul da onu bırakıp gidiyordu her gece; eğlence ve dansın flörtözlüğünde geçen her gecenin sonunda, şehir onu terk ediyordu. Müzik bitiyor; gece soluyordu; evli evine, köylü köyüne dönüyordu ve o her gece söz veriyordu kendine: onu terk eden bu şehri o da terk edecekti...bir gün edecekti. Eve döndü; yatağa boylu boyunca uzandı; uyudu; uyandı sabah vakti; gözlerini cama dikti; aynı babasını her gün beklediği gibi bu şehrin ona o gün vereceklerini beklemeye koyuldu.


Karın kışın bol olduğu bir haftasonuna hazırlanıyor İstanbul. Sizce de güzel bir öykü kitabı alıp okumak için güzel bir zaman değil mi? Olağanüstü bir öykü anlatıcısı olan Katherine Mansfield'den Ah Bu Rüzgar ya da Ümit Kaftancıoğlu'ndan İstanbul Allak Bullak mesela. Fonda efil efil sesiyle Lhasa De Sela'dan My Name, aklımızda oynayacağımız yeni oyunlar...




Sahi böyle küçük oyunlar oynamaya devam edelim mi sizce?


Not: Beady Belle konseri, bu akşam saat 22:00'de Ghetto'da. Biletler tükenmek üzereymiş, acele etmekte fayda var.


29 Aralık 2006 Cuma

Image Hosted by ImageShack.us

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları başlıklı bu yazıyı Eylül'de yazmıştım, bir fotoğraf borcum vardı ama, yarım kalmıştı. Aylar önce olduğu gibi uzaktan bir akordeon sesi geldi kulağıma, her zamanki gibi fırlayıp pencereye koştum. Bu sefer çalgıcı farklı biriydi ve ne yalan söyleyeyim: Çok kötü çalıyordu. Yine de dedim içimden, yine de bir İstanbul sokağı burası. Bu soğukta, bu keşmekeşte İstanbul'un müziğine eşlik ediyor bu genç adam, sırf bu nedenle bile öyküsünün yazılmasını hakediyor. Kendisi bilmiyor ama İstanbul tiyatrosunun başrol oyuncularından biri oluveriyor.

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Image Hosted by ImageShack.us

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları başlıklı bu yazıyı Eylül'de yazmıştım, bir fotoğraf borcum vardı ama, yarım kalmıştı. Aylar önce olduğu gibi uzaktan bir akordeon sesi geldi kulağıma, her zamanki gibi fırlayıp pencereye koştum. Bu sefer çalgıcı farklı biriydi ve ne yalan söyleyeyim: Çok kötü çalıyordu. Yine de dedim içimden, yine de bir İstanbul sokağı burası. Bu soğukta, bu keşmekeşte İstanbul'un müziğine eşlik ediyor bu genç adam, sırf bu nedenle bile öyküsünün yazılmasını hakediyor. Kendisi bilmiyor ama İstanbul tiyatrosunun başrol oyuncularından biri oluveriyor.

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Image Hosted by ImageShack.us

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları başlıklı bu yazıyı Eylül'de yazmıştım, bir fotoğraf borcum vardı ama, yarım kalmıştı. Aylar önce olduğu gibi uzaktan bir akordeon sesi geldi kulağıma, her zamanki gibi fırlayıp pencereye koştum. Bu sefer çalgıcı farklı biriydi ve ne yalan söyleyeyim: Çok kötü çalıyordu. Yine de dedim içimden, yine de bir İstanbul sokağı burası. Bu soğukta, bu keşmekeşte İstanbul'un müziğine eşlik ediyor bu genç adam, sırf bu nedenle bile öyküsünün yazılmasını hakediyor. Kendisi bilmiyor ama İstanbul tiyatrosunun başrol oyuncularından biri oluveriyor.

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.


Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons