kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2011 Cuma

Yeni Çağın Fikir Üretim Merkezleri




Geçtiğimiz son birkaç yıl medya sektörü açısından yapı taşlarını etkileyebilecek ölçekte değişikliklere sahne oldu. Yazılı basında azalan tirajlar gerekçesiyle pek çok dergi ve gazete yayın hayatına son verirken, internet haberciliği etkinliğini başdöndürücü bir biçimde arttırdı ve arttırmaya devam ediyor. Giderek daha fazla dijitalleşen medyada kişilerin kendi içeriklerini üretecekleri platformlar, kendine özgü bazı problemler ve cevaplanması gereken sorular üretti.


Bilginin son derece hızlı bir biçimde yayıldığı dijital çağ, türlü nedenlerle basında yer alan haberlerle yetinemeyenlere içerik üretme olanağı sağladı. Ve insanların diledikleri konuda yazdıkları yazıları kolay kullanımlı bir web arayüzü ile yayınlayabilecekleri bloglar doğdu. Doğdu ve olan oldu! Son dönem moda trendlerinin ne olduğundan pırasa köftesi tarifine, pazarlama dünyasında fark yaratan fikirlerden Hindistan'ın el değmemiş köşelerine yapılan gezilere kadar geniş ölçekte pek çok yazıya tek tıkla ulaşabilir olduk. Kimi bloglar, rutin olarak takip ettiğimiz gazeteler gibi sabah kahvaltısının vazgeçilmezi oldu. Haberi geleneksel medyadan alıyor, ama yorumlarını bizler gibi hayatın içinden amatörlerden okumak istiyorduk. Önceleri kişisel öykülerle başlayan bu serüven büyüdü ve bloglar geleneksel medyanın kayıtsız kalamadığı ve giderek gelişen bir haber kaynağına dönüştü.


Bugün Türkiye'de blog yayıncılığı büyük ölçüde ilgi alanları üzerinden ilerlese de, dünyada bloglar politik tartışma ortamı yaratıyor, gazetelere ve televizyonlara sığmayan haberleri kitlelere yayıyor, sivil inisiyatifin ve aktivistlerin hiçbir engele çarpmadan kendisini duyurmasına olanak sağlıyor ve fikir üretimini hareketlendiriyor. Bütün bunlar medyanın da dikkatini çekmekte gecikmedi. Bugün gazeteler internet sayfalarında okuyucularının kendilerine ait sayfalarda diledikleri konuda yorum yapmalarını teşvik ediyor. Gazete ve dergi sayfalarında blogların tanıtımları yapılıyor. Yayınlanan haberlerde sosyal medyanın etkisi gittikçe daha fazla hissediliyor. Röportajlara 'Kendinizi Twitter usulü 140 kelimeyle nasıl tanımlarsınız?' gibi soruların eklenmesi, yeni medyanın iyi ya da kötü fenomenler yaratması, içeriği güçlü bir blogun önemli etkinliklerde gazetecilerle birlikte boy göstermesi rüzgarın sosyal medya tarafından esişini en güzel anlatan örnekler.


Ben dünyada ve Türkiye'de haber alma alışkanlıklarından tutun da, kitle iletişimine kadar pek çok konuyu etkileyen, hatta değiştiren blog olgusunu yakından takip ediyor ve belli konulara odaklanmış, düzenli ve kaliteli içerik üreten blogların düşünce üretiminde ve kültür hareketlerinin oluşumunda etkili olacağına inanıyorum. 2006 yılında Alternatif-İstanbul'u kurarken amacım, o dönemde fazla örneği görülmeyen bir şehir blogu yaratarak şehirde olup biten kültür sanat olaylarını kendi üslubum ve yorumlarımla aktarabilmekti. O günden bugüne bloglar çeşitlendi, kaliteleri arttı. Her zaman blog okumayı çok severdim, ama son zamanlarda gazete okumadan önce readerımdaki blogların güncellemelerine göz atar oldum. Pek çok blogda gazetelerin özenle hazırlandığını bildiğim eklerinden çok daha kaliteli içeriğe ulaştım.


Bloglarda üretilen kaliteli içeriği önemsediğim için gazeteci Zeynep Atikkan ve akademisyen Aslı Tunç tarafından yazılan Blogdan Al Haberi kitabını çıkar çıkmaz hemen okumak istedim. Bir blog yazarı olarak şüphesiz ki, Türkiye'de bloglar âlemi ve dijital çağın bireye ve yurttaşa sunduğu yeni olanaklar konusunda kaleme alınmış bir eserden çok şey öğrenebilirdim. Kitabı okudukça blogların ve sosyal medyanın yarattığı toplumsal değişimi çok daha net bir şekilde algıladım. Blogların kitlelerarası iletişimde tsunami boyutunda dev dalgalanmalar yarattığını biliyordum, ama Blogdan Al Haberi sayesinde bu dalgalanmayı yaratanların öykülerini de öğrenmiş oldum. Kitap, dünyadaki politik içerikli blogların hiyerarşi baskısından uzak, son dakika değişikliklerden bağımsız ve editöryal müdahaleler olmadan yaptıkları yayınlarla nasıl birer fikir platformu hâline geldiklerine de yer veriyor. Geleneksel medyanın yanında yükselen blogosferi anlayabilmek, blogların haber üretim biçimlerini nasıl manipüle ettiğini algılayabilmek ve geleceğin medyasının nasıl şekillendiğini görebilmek adına Blogdan Al Haberi muhakkak okunması gereken, iyi derlenmiş bir araştırma.


Blogdan Al Haberi, Aslı Tunç ve Zeynep Atikkan, YKY, Mart 2011, 236 s.



Blogların, geleneksel gazeteciliğin yanında giderek yükseldiği bir gerçek, ancak gelenekselin Demokles Kılıcı olan sansür mekanizması blogları hedef almakta gecikmedi. Mahkeme kararıyla 20 gündür ulaşılamayan blogları etkileyen sansür kararı yine mahkeme kararıyla kaldırıldı, ancak erişim hâl
â sıkıntılı. Birileri parmağını düğmeden çekmemiş olacak ki, bu yazıyı yazmak için blogumun kontrol paneline zor girmem yetmiyormuş gibi, yazıyı yayınlayabilmem de epey zamanımı aldı çünkü 'yayınla' tuşuna basmamla kırmızı ve sevimsiz 'bu bloga erişim engellenmiştir' yazısı çıktı. Beş dakika sonra sayfayı yenilediğimde panele yeniden ulaşabildim. Tekrar sayfayı yenilediğimde yine kırmızı yazı çıktı. Sonra bir daha açıldı. İronik, değil mi?

Yeni Çağın Fikir Üretim Merkezleri




Geçtiğimiz son birkaç yıl medya sektörü açısından yapı taşlarını etkileyebilecek ölçekte değişikliklere sahne oldu. Yazılı basında azalan tirajlar gerekçesiyle pek çok dergi ve gazete yayın hayatına son verirken, internet haberciliği etkinliğini başdöndürücü bir biçimde arttırdı ve arttırmaya devam ediyor. Giderek daha fazla dijitalleşen medyada kişilerin kendi içeriklerini üretecekleri platformlar, kendine özgü bazı problemler ve cevaplanması gereken sorular üretti.


Bilginin son derece hızlı bir biçimde yayıldığı dijital çağ, türlü nedenlerle basında yer alan haberlerle yetinemeyenlere içerik üretme olanağı sağladı. Ve insanların diledikleri konuda yazdıkları yazıları kolay kullanımlı bir web arayüzü ile yayınlayabilecekleri bloglar doğdu. Doğdu ve olan oldu! Son dönem moda trendlerinin ne olduğundan pırasa köftesi tarifine, pazarlama dünyasında fark yaratan fikirlerden Hindistan'ın el değmemiş köşelerine yapılan gezilere kadar geniş ölçekte pek çok yazıya tek tıkla ulaşabilir olduk. Kimi bloglar, rutin olarak takip ettiğimiz gazeteler gibi sabah kahvaltısının vazgeçilmezi oldu. Haberi geleneksel medyadan alıyor, ama yorumlarını bizler gibi hayatın içinden amatörlerden okumak istiyorduk. Önceleri kişisel öykülerle başlayan bu serüven büyüdü ve bloglar geleneksel medyanın kayıtsız kalamadığı ve giderek gelişen bir haber kaynağına dönüştü.


Bugün Türkiye'de blog yayıncılığı büyük ölçüde ilgi alanları üzerinden ilerlese de, dünyada bloglar politik tartışma ortamı yaratıyor, gazetelere ve televizyonlara sığmayan haberleri kitlelere yayıyor, sivil inisiyatifin ve aktivistlerin hiçbir engele çarpmadan kendisini duyurmasına olanak sağlıyor ve fikir üretimini hareketlendiriyor. Bütün bunlar medyanın da dikkatini çekmekte gecikmedi. Bugün gazeteler internet sayfalarında okuyucularının kendilerine ait sayfalarda diledikleri konuda yorum yapmalarını teşvik ediyor. Gazete ve dergi sayfalarında blogların tanıtımları yapılıyor. Yayınlanan haberlerde sosyal medyanın etkisi gittikçe daha fazla hissediliyor. Röportajlara 'Kendinizi Twitter usulü 140 kelimeyle nasıl tanımlarsınız?' gibi soruların eklenmesi, yeni medyanın iyi ya da kötü fenomenler yaratması, içeriği güçlü bir blogun önemli etkinliklerde gazetecilerle birlikte boy göstermesi rüzgarın sosyal medya tarafından esişini en güzel anlatan örnekler.


Ben dünyada ve Türkiye'de haber alma alışkanlıklarından tutun da, kitle iletişimine kadar pek çok konuyu etkileyen, hatta değiştiren blog olgusunu yakından takip ediyor ve belli konulara odaklanmış, düzenli ve kaliteli içerik üreten blogların düşünce üretiminde ve kültür hareketlerinin oluşumunda etkili olacağına inanıyorum. 2006 yılında Alternatif-İstanbul'u kurarken amacım, o dönemde fazla örneği görülmeyen bir şehir blogu yaratarak şehirde olup biten kültür sanat olaylarını kendi üslubum ve yorumlarımla aktarabilmekti. O günden bugüne bloglar çeşitlendi, kaliteleri arttı. Her zaman blog okumayı çok severdim, ama son zamanlarda gazete okumadan önce readerımdaki blogların güncellemelerine göz atar oldum. Pek çok blogda gazetelerin özenle hazırlandığını bildiğim eklerinden çok daha kaliteli içeriğe ulaştım.


Bloglarda üretilen kaliteli içeriği önemsediğim için gazeteci Zeynep Atikkan ve akademisyen Aslı Tunç tarafından yazılan Blogdan Al Haberi kitabını çıkar çıkmaz hemen okumak istedim. Bir blog yazarı olarak şüphesiz ki, Türkiye'de bloglar âlemi ve dijital çağın bireye ve yurttaşa sunduğu yeni olanaklar konusunda kaleme alınmış bir eserden çok şey öğrenebilirdim. Kitabı okudukça blogların ve sosyal medyanın yarattığı toplumsal değişimi çok daha net bir şekilde algıladım. Blogların kitlelerarası iletişimde tsunami boyutunda dev dalgalanmalar yarattığını biliyordum, ama Blogdan Al Haberi sayesinde bu dalgalanmayı yaratanların öykülerini de öğrenmiş oldum. Kitap, dünyadaki politik içerikli blogların hiyerarşi baskısından uzak, son dakika değişikliklerden bağımsız ve editöryal müdahaleler olmadan yaptıkları yayınlarla nasıl birer fikir platformu hâline geldiklerine de yer veriyor. Geleneksel medyanın yanında yükselen blogosferi anlayabilmek, blogların haber üretim biçimlerini nasıl manipüle ettiğini algılayabilmek ve geleceğin medyasının nasıl şekillendiğini görebilmek adına Blogdan Al Haberi muhakkak okunması gereken, iyi derlenmiş bir araştırma.


Blogdan Al Haberi, Aslı Tunç ve Zeynep Atikkan, YKY, Mart 2011, 236 s.



Blogların, geleneksel gazeteciliğin yanında giderek yükseldiği bir gerçek, ancak gelenekselin Demokles Kılıcı olan sansür mekanizması blogları hedef almakta gecikmedi. Mahkeme kararıyla 20 gündür ulaşılamayan blogları etkileyen sansür kararı yine mahkeme kararıyla kaldırıldı, ancak erişim hâl
â sıkıntılı. Birileri parmağını düğmeden çekmemiş olacak ki, bu yazıyı yazmak için blogumun kontrol paneline zor girmem yetmiyormuş gibi, yazıyı yayınlayabilmem de epey zamanımı aldı çünkü 'yayınla' tuşuna basmamla kırmızı ve sevimsiz 'bu bloga erişim engellenmiştir' yazısı çıktı. Beş dakika sonra sayfayı yenilediğimde panele yeniden ulaşabildim. Tekrar sayfayı yenilediğimde yine kırmızı yazı çıktı. Sonra bir daha açıldı. İronik, değil mi?

19 Mart 2011 Cumartesi

Dayanışma Ruhunu Kaybetmeden ve Doğanın Değerini Bilerek Yaşamak

Türkiye'de 2001 yılından itibaren hız kazanan altın üretimi, 2010 yılında 17 tona ulaştı. Türkiye'de 5177 sayılı Maden Yasası'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte sadece2006-2008 yılları arasında verilmiş ruhsat sayısı kırk bin. 2007 itibariyle Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı şirketlerin sayısı ise, 143 olarak açıklanıyor. Bu şirketler yeni ve bakir altın yatakları bulabilmek amacıyla Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde çalışmalar yürütüyor. Altın üretiminde en fazla kullanılan yöntem ise, eski ve doğal yaşamı tehdit eden ama ekonomikliği ve verimliliğinden dolayı siyanür liçi adı verilen yöntem.


Kışladağ, Uşak'ın Eşme ve Ulubey ilçeleri arasında kalan bir dağın/yerin adı. Bir ton kayada ortalama 1.23 gram altın ve bir miktar gümüş tespit edilmesiyle beraber bölgede hareketlilik başlıyor. Toronto Borsası'na kayıtlı, yüzde 99.56 hissesi Hollandalılar'a ait olan Eldorado Gold ve bu şirketin Türkiye'deki iştiraki Tüprag tarafından işletilen Kışladağ Altın Madeni'nin ruhsatını alıyor ve 2006 yılından itibaren 1000 metre çapında bir alanda 70 bin ton siyanür kullanarak altın üretimine geçiyor. Altın üretimi başlar başlamaz da, Kışladağ çevresinde yaşayan köylüler yaşam alanlarının ve doğal kaynaklarının yok edildiği gerekçesiyle Bergama'da vuku bulan direnişi örnek alarak örgütleniyor ve madene tepki gösteriyor. Bu tepkiye İnay köyü tüm sakinleriyle katılırken, diğer köylerden kısmen katılımlar oluyor ve kitlesel bir direniş başlıyor.


Geçtiğimiz günlerde Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayınlanan Kışladağ'dan Mektup Var adlı kitap, sistemli halkla ilişkiler faaliyetlerine ve çeşitli baskılara rağmen altın madenine karşı örgütlenen köylülerin anlamlı direnişini anlatıyor. Kitabı kaleme alan Muammer Sakaryalı, bu direnişin kamuoyuna duyurulmasında büyük emeği geçmiş bir isim. Sakaryalı, 'Akılda kalmaz, satırda kalır.' düşüncesiyle köylüleri direnişe götüren aşamaları ve direnişin ruhuna dair tespitlerini her türden insana aktarmak amacıyla Kışladağ'dan Mektup Var'ı kaleme aldığını belirtiyor. Okuyucu, bir yandan yörenin su kaynaklarının altın madeni tarafından kullanılmasına karşı çıkan köylülerin 'İnay Vicdan Hareketi'ni kurarak gerçekleştirdiği mücadeleyi görürken, öte yandan direnişten rahatsız olan otoritenin baskılarına ve yıldırma çabalarına tanık oluyor.


Kışladağ'dan Mektup Var, yaşam hakkına saygı duyan, üzerinde yaşamakta olduğu toprağın, bu topraktan elde ettiği ürünün ve soluduğu havanın değerini bilen vicdanlı insanların muhakkak okuması gereken zorlu ve hiç bitmeyecek bir mücadele öyküsü. Bu öyküde adı geçen köylüleri kahraman olarak adlandırmak abesle iştigal olmaz, zira bu denli bilgi kirliliğinin yaşandığı, farklı düşünenlerin baskı altında yok edilmeye çalışıldığı ve dinin imanın para olduğu bir çağda insanca, vicdanını ve onurunu yitirmeden, dayanışma ruhunu kaybetmeden ve doğanın değerini bilerek yaşamayı bilmeyi yeniden anımsatıyorlar.


"Kışladağ'dan Mektup Var", Muammer Sakaryalı, 237 s., Yeni İnsan Yayınevi, 2011.

Dayanışma Ruhunu Kaybetmeden ve Doğanın Değerini Bilerek Yaşamak

Türkiye'de 2001 yılından itibaren hız kazanan altın üretimi, 2010 yılında 17 tona ulaştı. Türkiye'de 5177 sayılı Maden Yasası'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte sadece2006-2008 yılları arasında verilmiş ruhsat sayısı kırk bin. 2007 itibariyle Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı şirketlerin sayısı ise, 143 olarak açıklanıyor. Bu şirketler yeni ve bakir altın yatakları bulabilmek amacıyla Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde çalışmalar yürütüyor. Altın üretiminde en fazla kullanılan yöntem ise, eski ve doğal yaşamı tehdit eden ama ekonomikliği ve verimliliğinden dolayı siyanür liçi adı verilen yöntem.


Kışladağ, Uşak'ın Eşme ve Ulubey ilçeleri arasında kalan bir dağın/yerin adı. Bir ton kayada ortalama 1.23 gram altın ve bir miktar gümüş tespit edilmesiyle beraber bölgede hareketlilik başlıyor. Toronto Borsası'na kayıtlı, yüzde 99.56 hissesi Hollandalılar'a ait olan Eldorado Gold ve bu şirketin Türkiye'deki iştiraki Tüprag tarafından işletilen Kışladağ Altın Madeni'nin ruhsatını alıyor ve 2006 yılından itibaren 1000 metre çapında bir alanda 70 bin ton siyanür kullanarak altın üretimine geçiyor. Altın üretimi başlar başlamaz da, Kışladağ çevresinde yaşayan köylüler yaşam alanlarının ve doğal kaynaklarının yok edildiği gerekçesiyle Bergama'da vuku bulan direnişi örnek alarak örgütleniyor ve madene tepki gösteriyor. Bu tepkiye İnay köyü tüm sakinleriyle katılırken, diğer köylerden kısmen katılımlar oluyor ve kitlesel bir direniş başlıyor.


Geçtiğimiz günlerde Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayınlanan Kışladağ'dan Mektup Var adlı kitap, sistemli halkla ilişkiler faaliyetlerine ve çeşitli baskılara rağmen altın madenine karşı örgütlenen köylülerin anlamlı direnişini anlatıyor. Kitabı kaleme alan Muammer Sakaryalı, bu direnişin kamuoyuna duyurulmasında büyük emeği geçmiş bir isim. Sakaryalı, 'Akılda kalmaz, satırda kalır.' düşüncesiyle köylüleri direnişe götüren aşamaları ve direnişin ruhuna dair tespitlerini her türden insana aktarmak amacıyla Kışladağ'dan Mektup Var'ı kaleme aldığını belirtiyor. Okuyucu, bir yandan yörenin su kaynaklarının altın madeni tarafından kullanılmasına karşı çıkan köylülerin 'İnay Vicdan Hareketi'ni kurarak gerçekleştirdiği mücadeleyi görürken, öte yandan direnişten rahatsız olan otoritenin baskılarına ve yıldırma çabalarına tanık oluyor.


Kışladağ'dan Mektup Var, yaşam hakkına saygı duyan, üzerinde yaşamakta olduğu toprağın, bu topraktan elde ettiği ürünün ve soluduğu havanın değerini bilen vicdanlı insanların muhakkak okuması gereken zorlu ve hiç bitmeyecek bir mücadele öyküsü. Bu öyküde adı geçen köylüleri kahraman olarak adlandırmak abesle iştigal olmaz, zira bu denli bilgi kirliliğinin yaşandığı, farklı düşünenlerin baskı altında yok edilmeye çalışıldığı ve dinin imanın para olduğu bir çağda insanca, vicdanını ve onurunu yitirmeden, dayanışma ruhunu kaybetmeden ve doğanın değerini bilerek yaşamayı bilmeyi yeniden anımsatıyorlar.


"Kışladağ'dan Mektup Var", Muammer Sakaryalı, 237 s., Yeni İnsan Yayınevi, 2011.

28 Şubat 2011 Pazartesi

"Patti, Kimse Bizim Gördüğümüz gibi Görmüyor"



Patti Smith deyince, aklıma 1975 tarihli Horses albümünün kapağındaki o fotoğraf geliyor. Beyaz bir duvarın önünde üzerinde sade beyaz gömleği, koyu renk pantolon askısı ve siyah pantolonu ile duran bir kadın. Ceketini omuzuna şöylece atıvermiş. Saçları dağınık, gözlerinde ise olağanüstü bir etkileyicilik var. Erkeksi kıyafetlerine rağmen, dudakları, çenesi ve ellerinin duruşu çok kadınsı. Fotoğraf, bir ilk albüm için öyle sade ve şatafattan uzak ki, yalnızca müziğe odaklanılmasını istiyor gibi. Öyle de oluyor. Ama bir farkla: Horses albümü yıllar geçtikçe değer kazanıyor, albüm kapağındaki o siyah beyaz fotoğraf ise kâh kendinden sonra gelen yapıtlarda, kâh belleklerde imgesini sürekli yeniliyor.

Müzikseverler, yıllar sonra o fotoğraftaki kadını yine bir beyaz gömlek ve koyu renk kurdelayla İstanbul sahnesinde gördüklerinde zamanın sanki o fotoğrafta donup kaldığını düşündüler mi, bilmem. Ben düşündüm. Beyaz gömlek, ağır havasından kurtulmuş, Patti'nin bedeninde punk bir havaya bürünmüştü. Koyu renk saçlarına aklar düşmüş, yüzünde kırışıklıklar belirmiş ama gözlerindeki ışıltı o fotoğraftaki gibi kalmıştı. İşte o ışıltıyı saniyenin bilmemkaçta birinde bir fotoğraf karesinde dondurmayı başaran ve Patti Smith'in en unutulmaz imgesine imza atan kişi, New York'lu fotoğraf sanatçısı ve Patti'yi “ailesi” sayan Robert Mapplethorpe idi.

Patti Smith'in 2007 yılında İstanbul'da verdiği konserden sonra Roll dergisine verdiği bir röportajı anımsıyorum. Bir bilge gibi hayatını güzelleştiren küçük disiplinlerden bahsediyor, dünyanın giderek betonlaştığı ve çok uluslu şirketlerin dahi hayatımıza müdahale etme hakkını kendinde bulduğu günümüzde diş bakımı ve her gün belli bir miktar su içme gibi basit alışkanlıkların bile zihnen sağlam durmak için gerekli olduğunu anlatıyordu. Dingin, yaşam konusundaki deneyimlerini paylaşmaktan hoşlanan ama hâlâ anarşist bir anne gibiydi.

Patti Smith'in büyük aşkı Robert Mapplethorpe verdiği söz üzerine yazdığı ve Çoluk Çocuk adıyla Türkçe'ye çevrilen Just Kids kitabını öncelikle canını yaka yaka kendisini olgunlaştırabilmiş bu kadını daha iyi anlayabilmek için okumaya başladım. Amacım yalnızca iki sanatçı ruhun çarpıştığı ilham verici bir aşkı anlamaya çalışmak değil, aynı zamanda ilk gençlik yıllarımdan bu yana hayran olduğum Patti Smith'in hayata ilk atıldığı zamanların izini sürmek ve hayran olduğum bilgeliğine nasıl ulaşabildiğini öğrenebilmekti. Kitapta bundan fazlasını buldum. Kaybedenler kulübünün iki sanatçı ruhlu üyesinin zar zor alınan, hatta bazen aşırılan şiir kitaplarıyla ve eski plaklarla renklenen, açlık, parasızlık ve işsizlik gibi zor yaşam koşullarıyla mücadele etmekten dolayı zaman zaman yıpranan ama yine de uzun yıllara direnen yoldaşlığına tanıklık ettim. Patti Smith'in Anderson Masalları ile başlayıp Rimbaund ve Jack Kerouac ile zenginleşmiş şairliğinin ve en az şiirleri kadar şairane öykücülüğünün derinliklerinde kayboldum. Patti Smith'in Robert Mapplethorpe ile ilk tanışmasını anlatırken kurduğu müzikli dile hayran kaldım; “Coltraine'in öldüğü yazdı. Crystal Ship yazıydı. Çiçek çocuklar boş kollarını göğe açmış ve Çin hidrojen bombasını patlatmıştı. Jimi Hendrix Monterey'de gitarını ateşe verdi. AM Radyo'da Ode To Billy Joe çalıyordu. Newark, Milwaukee ve Detroit'de isyanlar çıktı. Bu Elvira Madigan'ın yazıydı, aşkın yazı...Bu dengesiz ve misafir sevmez atmosferde tesadüfî bir karşılaşma hayatımın akışını değiştirdi. Bu, Robert Mapplethorpe ile karşılaştığım yazdı.”

Patti Smith, kitapta benim çok sevdiğim kapak fotoğrafının öyküsünü de anlatıyor. Üzerindeki ceketi çıkardığını ve Frank Sinatra gibi omuzuna alarak duvara iyice yaklaştığını, Robert'ın ışıkölçeri yeniden ayarlayıp fotoğrafını çektiğini ve o gün çektiği on iki poz fotoğraf içinden birini gösterip “İşte bu büyülü oldu.” dediğini aktarıyor. “Şimdi bu resme baktığımda asla kendimi göremiyorum. Bizi görüyorum.” diye ekliyor. İşte o an Patti'nin gözlerindeki kadınsı pırıltının nedenini idrak ediyorum. Patti'nin gözbebeklerinde Robert'ın yaratıcı yansıması var. İnsanı fotoğraf karelerinin ve hakkıyla yaşanmış aşkların ölümsüzlüğüne yeniden inandıran bir anı bu. Bu yüzden o fotoğraf kendini sürekli yenileyerek, yıllar sonra bile ayni etkiyi yaratmayı başarabiliyor.

Saf rock’n roll'u sanatçı ruhuyla kaynaştıran, şiir ve müziği meslek olarak değil hayat tarzı olarak benimseyen efsane kadının kitabı okurken John Coltraine'in A Love Supreme parçasının fonda kaç defa çaldığını hatırlamıyorum. Patti Smith'le birlikte odalarında nice kitapların yazıldığı, kült olmuş şarkıların bestelendiği, Beat kuşağının üretmek için sığındığı, bir başka tarih kokan Chelsea Otel'in koridorlarında dolaşıyorum. Kitap bittiğindeyse, kendini bir tür berduş, bir çingene ve özgür bir ruh olarak tanımlayan Patti Smith'in yaşamına ucundan kıyısından ortak olabilmenin hüzünle karışık etkisinde kalıyorum. Robert Mapplethorpe'un Patti Smith'e sıkça tekrar ettiği ve onların iki ayrılmaz beden ve ruh olduklarını ve öyle de kalacaklarını anlatan cümle üzerinde bir süre düşünüyorum:

“Patti, kimse bizim gördüğümüz gibi görmüyor.” Hayatta böyle bir cümleyi rahatça kurabileceğimiz kaç insan tanıyabiliriz ki?

Çoluk Çocuk, Patti Smith'in müzisyenliği kadar, öykü anlatıcılığına da şapka çıkarttıran, uzun zamandır eksikliğini duyduğumuz güzellikte bir otobiyografi. Hansel ve Gratel gibi birbirine bağlı iki aşığın hayata meydan okuyuşlarının söz verilmiş belgesi.

Patti Smith: “Çoluk Çocuk”, Çev: Yiğit Değer Bengi, Domingo Yay. 2010.


Bu yazı Remzi Kitap Gazetesi'nin Mart 2011 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

"Patti, Kimse Bizim Gördüğümüz gibi Görmüyor"



Patti Smith deyince, aklıma 1975 tarihli Horses albümünün kapağındaki o fotoğraf geliyor. Beyaz bir duvarın önünde üzerinde sade beyaz gömleği, koyu renk pantolon askısı ve siyah pantolonu ile duran bir kadın. Ceketini omuzuna şöylece atıvermiş. Saçları dağınık, gözlerinde ise olağanüstü bir etkileyicilik var. Erkeksi kıyafetlerine rağmen, dudakları, çenesi ve ellerinin duruşu çok kadınsı. Fotoğraf, bir ilk albüm için öyle sade ve şatafattan uzak ki, yalnızca müziğe odaklanılmasını istiyor gibi. Öyle de oluyor. Ama bir farkla: Horses albümü yıllar geçtikçe değer kazanıyor, albüm kapağındaki o siyah beyaz fotoğraf ise kâh kendinden sonra gelen yapıtlarda, kâh belleklerde imgesini sürekli yeniliyor.

Müzikseverler, yıllar sonra o fotoğraftaki kadını yine bir beyaz gömlek ve koyu renk kurdelayla İstanbul sahnesinde gördüklerinde zamanın sanki o fotoğrafta donup kaldığını düşündüler mi, bilmem. Ben düşündüm. Beyaz gömlek, ağır havasından kurtulmuş, Patti'nin bedeninde punk bir havaya bürünmüştü. Koyu renk saçlarına aklar düşmüş, yüzünde kırışıklıklar belirmiş ama gözlerindeki ışıltı o fotoğraftaki gibi kalmıştı. İşte o ışıltıyı saniyenin bilmemkaçta birinde bir fotoğraf karesinde dondurmayı başaran ve Patti Smith'in en unutulmaz imgesine imza atan kişi, New York'lu fotoğraf sanatçısı ve Patti'yi “ailesi” sayan Robert Mapplethorpe idi.

Patti Smith'in 2007 yılında İstanbul'da verdiği konserden sonra Roll dergisine verdiği bir röportajı anımsıyorum. Bir bilge gibi hayatını güzelleştiren küçük disiplinlerden bahsediyor, dünyanın giderek betonlaştığı ve çok uluslu şirketlerin dahi hayatımıza müdahale etme hakkını kendinde bulduğu günümüzde diş bakımı ve her gün belli bir miktar su içme gibi basit alışkanlıkların bile zihnen sağlam durmak için gerekli olduğunu anlatıyordu. Dingin, yaşam konusundaki deneyimlerini paylaşmaktan hoşlanan ama hâlâ anarşist bir anne gibiydi.

Patti Smith'in büyük aşkı Robert Mapplethorpe verdiği söz üzerine yazdığı ve Çoluk Çocuk adıyla Türkçe'ye çevrilen Just Kids kitabını öncelikle canını yaka yaka kendisini olgunlaştırabilmiş bu kadını daha iyi anlayabilmek için okumaya başladım. Amacım yalnızca iki sanatçı ruhun çarpıştığı ilham verici bir aşkı anlamaya çalışmak değil, aynı zamanda ilk gençlik yıllarımdan bu yana hayran olduğum Patti Smith'in hayata ilk atıldığı zamanların izini sürmek ve hayran olduğum bilgeliğine nasıl ulaşabildiğini öğrenebilmekti. Kitapta bundan fazlasını buldum. Kaybedenler kulübünün iki sanatçı ruhlu üyesinin zar zor alınan, hatta bazen aşırılan şiir kitaplarıyla ve eski plaklarla renklenen, açlık, parasızlık ve işsizlik gibi zor yaşam koşullarıyla mücadele etmekten dolayı zaman zaman yıpranan ama yine de uzun yıllara direnen yoldaşlığına tanıklık ettim. Patti Smith'in Anderson Masalları ile başlayıp Rimbaund ve Jack Kerouac ile zenginleşmiş şairliğinin ve en az şiirleri kadar şairane öykücülüğünün derinliklerinde kayboldum. Patti Smith'in Robert Mapplethorpe ile ilk tanışmasını anlatırken kurduğu müzikli dile hayran kaldım; “Coltraine'in öldüğü yazdı. Crystal Ship yazıydı. Çiçek çocuklar boş kollarını göğe açmış ve Çin hidrojen bombasını patlatmıştı. Jimi Hendrix Monterey'de gitarını ateşe verdi. AM Radyo'da Ode To Billy Joe çalıyordu. Newark, Milwaukee ve Detroit'de isyanlar çıktı. Bu Elvira Madigan'ın yazıydı, aşkın yazı...Bu dengesiz ve misafir sevmez atmosferde tesadüfî bir karşılaşma hayatımın akışını değiştirdi. Bu, Robert Mapplethorpe ile karşılaştığım yazdı.”

Patti Smith, kitapta benim çok sevdiğim kapak fotoğrafının öyküsünü de anlatıyor. Üzerindeki ceketi çıkardığını ve Frank Sinatra gibi omuzuna alarak duvara iyice yaklaştığını, Robert'ın ışıkölçeri yeniden ayarlayıp fotoğrafını çektiğini ve o gün çektiği on iki poz fotoğraf içinden birini gösterip “İşte bu büyülü oldu.” dediğini aktarıyor. “Şimdi bu resme baktığımda asla kendimi göremiyorum. Bizi görüyorum.” diye ekliyor. İşte o an Patti'nin gözlerindeki kadınsı pırıltının nedenini idrak ediyorum. Patti'nin gözbebeklerinde Robert'ın yaratıcı yansıması var. İnsanı fotoğraf karelerinin ve hakkıyla yaşanmış aşkların ölümsüzlüğüne yeniden inandıran bir anı bu. Bu yüzden o fotoğraf kendini sürekli yenileyerek, yıllar sonra bile ayni etkiyi yaratmayı başarabiliyor.

Saf rock’n roll'u sanatçı ruhuyla kaynaştıran, şiir ve müziği meslek olarak değil hayat tarzı olarak benimseyen efsane kadının kitabı okurken John Coltraine'in A Love Supreme parçasının fonda kaç defa çaldığını hatırlamıyorum. Patti Smith'le birlikte odalarında nice kitapların yazıldığı, kült olmuş şarkıların bestelendiği, Beat kuşağının üretmek için sığındığı, bir başka tarih kokan Chelsea Otel'in koridorlarında dolaşıyorum. Kitap bittiğindeyse, kendini bir tür berduş, bir çingene ve özgür bir ruh olarak tanımlayan Patti Smith'in yaşamına ucundan kıyısından ortak olabilmenin hüzünle karışık etkisinde kalıyorum. Robert Mapplethorpe'un Patti Smith'e sıkça tekrar ettiği ve onların iki ayrılmaz beden ve ruh olduklarını ve öyle de kalacaklarını anlatan cümle üzerinde bir süre düşünüyorum:

“Patti, kimse bizim gördüğümüz gibi görmüyor.” Hayatta böyle bir cümleyi rahatça kurabileceğimiz kaç insan tanıyabiliriz ki?

Çoluk Çocuk, Patti Smith'in müzisyenliği kadar, öykü anlatıcılığına da şapka çıkarttıran, uzun zamandır eksikliğini duyduğumuz güzellikte bir otobiyografi. Hansel ve Gratel gibi birbirine bağlı iki aşığın hayata meydan okuyuşlarının söz verilmiş belgesi.

Patti Smith: “Çoluk Çocuk”, Çev: Yiğit Değer Bengi, Domingo Yay. 2010.


Bu yazı Remzi Kitap Gazetesi'nin Mart 2011 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Beyoğlu’nda Fısıltılar


İstanbul, pek çok insanın algısında gizem, oryantal, efsane ve çoğu zaman da nostalji gibi kavramlara tekabül eder. Bunda İstanbul’u yazmayı ‘deneyen’ kalem ustalarının etkisi yadsınamaz. Ancak şunu da biliriz ki; çoğu zaman şehrin sanatsal algılanma biçimiyle sokaklardaki gerçek İstanbul arasında dünyalar kadar fark vardır, hayalimizdeki ile gördüğümüz arasında en küçük bir bağ kurmakta zorlanır, çelişkiye düşeriz. İster istemez kendimize şu soruları sorduğumuz olur: hani şehre çatılarından doğru bakan Lamartine’in Voyage en Orient (Doğu Yolculuğu) kitabında büyük bir tevekkülle güzelliğini övdüğü İstanbul nerede? Ya da Pierre Loti’nin İstanbul’un dost canlılığına bir nevi saygı duruşunda bulunduğu satırlar hangi köşeye gizlendi de bizler göremiyoruz? Evliya Çelebi’nin ballandıra ballandıra anlattığı İstanbul tılsımları, gizemleri ve efsunları bu büyük gezginin ilüzyonlarından mı ibaretti acaba?


David Boratav’ın Beyoğlu’nda Fısıltılar kitabının kahramanının çocuk yaşta ayrıldığı İstanbul’a babasının ölümü ile dönmek durumunda kaldığında ilk sorguladığı, hatta biraz da alaycı bir bakışla yaklaştığı konulardan birinin dünya edebiyatında örnekleri sıkça görülen İstanbul oryantalizmi olması tesadüf değil. Boratav, romanın daha en başında karakterinin içinde bulunduğu buhranlı ruh halini anlatırken kullandığı “Benim için her sosyolojik ilginçlik, fazlasıyla düzenli bir hayatın dışına çıkan her yol bir işe aklımın yatması için fazladan bir neden daha demekti.” ifadesiyle olaylara bilindik açılardan yaklaşmayacağının ipucunu okura veriyor zaten. Yazar tarafından incelikle verilen bu pası aldığınızda, okumakta olduğunuz kitabın sınırının köklerini arayan, aile bağlarının peşinden giden ve geçmiş hayaletlerle yüzleşen bir yurttaşın öyküsünden daha öteye gideceğini çözüyor ve kaotikliğiyle dillere destan İstanbul’un çapraşıklığından nasıl bir anlatı çıkacağını merakla bekliyorsunuz.


Beyoğlu’nda Fısıltılar’ın kurgusu, kah kahramanımızın çocukluğundaki İstanbul hatıralarına, kah olgunluk zamanlarında unutmak üzere olduğu şehrine geri dönüşünde yaşadığı yabancılık haline uzanıyor. Roman, hem bir aile tarihi anlatısı, hem de İstanbul’un daimi sakinlerinin biraz da alışmış olmaktan kaynaklı boşvermişliğine kapılmadan, şehri tüm bilindik klişelerinden soyarak ve herşeyi gözüyle gördüğü gibi anlatan dili ve üslubu incelikle örülmüş bir seyahatname. David Boratav, modern çağın en tanıdık hastalıklarından biri olan uykusuzluğın pençesindeki kahramanının yanına Jorge Luis Borges’i, Bob Dylan’ı, Claude Louis Combet’yi, Vladamir Nabokov’u ve Francois Truffaut’ı da katarak hem kişisel bir arayışa, hem de hiç bilmediği yabancı bir şehrin sokaklarına doğru sonu bilinmeyen bir keşfe çıkarıyor. Yakın tarihin bilince işlemiş iki önemli mihenk taşı olan 6-7 Eylül Olayları ve 1999 İzmit Depremi’nden de izlekleri barındıran roman, bu yönüyle bir ‘öze ve eve dönüş’ anlatısı olmaktan öteye geçerek, yakın tarih, yurt, yurttaşlık, yabancılık, özlem, yadırgama, sürgün ve göç kavramına değinen bir deneme niteliğine de bürünüyor.


David Boratav’ın kitabını yazarken incelikle ördüğü düğümün çözülmesi için gerekli ipucu belki de Bir şehri kaybeden onu daha iyi anlatırdı.’ cümlesinde gizli. Boratav, bu cümleyle okuyucunun ‘bir insanı anlamak için o insanı kaybetmek mi gerekir?’ sorusunun yanıtını da sorgulamaya başlamasını istiyor sanki. David Boratav, romanın kahramanı aracılığıyla yaşadığımızı sandığımız İstanbul’la yaşadığımız İstanbul, geçmişle şimdi, ölüyle geride kalanlar, gitmek ve dönmek kavramlara ince ince selam gönderiyor.


(Bu yazı, kısaltılmış haliyle Remzi Kitapevi tarafından yayınlanan Kitap Gazetesi'nin Aralık 2010 sayısında İstanbul ile ilgili kitapları konu eden "İstanbul Sarhoş Eder" başlıklı dosyada yer almıştır.)

Beyoğlu’nda Fısıltılar


İstanbul, pek çok insanın algısında gizem, oryantal, efsane ve çoğu zaman da nostalji gibi kavramlara tekabül eder. Bunda İstanbul’u yazmayı ‘deneyen’ kalem ustalarının etkisi yadsınamaz. Ancak şunu da biliriz ki; çoğu zaman şehrin sanatsal algılanma biçimiyle sokaklardaki gerçek İstanbul arasında dünyalar kadar fark vardır, hayalimizdeki ile gördüğümüz arasında en küçük bir bağ kurmakta zorlanır, çelişkiye düşeriz. İster istemez kendimize şu soruları sorduğumuz olur: hani şehre çatılarından doğru bakan Lamartine’in Voyage en Orient (Doğu Yolculuğu) kitabında büyük bir tevekkülle güzelliğini övdüğü İstanbul nerede? Ya da Pierre Loti’nin İstanbul’un dost canlılığına bir nevi saygı duruşunda bulunduğu satırlar hangi köşeye gizlendi de bizler göremiyoruz? Evliya Çelebi’nin ballandıra ballandıra anlattığı İstanbul tılsımları, gizemleri ve efsunları bu büyük gezginin ilüzyonlarından mı ibaretti acaba?


David Boratav’ın Beyoğlu’nda Fısıltılar kitabının kahramanının çocuk yaşta ayrıldığı İstanbul’a babasının ölümü ile dönmek durumunda kaldığında ilk sorguladığı, hatta biraz da alaycı bir bakışla yaklaştığı konulardan birinin dünya edebiyatında örnekleri sıkça görülen İstanbul oryantalizmi olması tesadüf değil. Boratav, romanın daha en başında karakterinin içinde bulunduğu buhranlı ruh halini anlatırken kullandığı “Benim için her sosyolojik ilginçlik, fazlasıyla düzenli bir hayatın dışına çıkan her yol bir işe aklımın yatması için fazladan bir neden daha demekti.” ifadesiyle olaylara bilindik açılardan yaklaşmayacağının ipucunu okura veriyor zaten. Yazar tarafından incelikle verilen bu pası aldığınızda, okumakta olduğunuz kitabın sınırının köklerini arayan, aile bağlarının peşinden giden ve geçmiş hayaletlerle yüzleşen bir yurttaşın öyküsünden daha öteye gideceğini çözüyor ve kaotikliğiyle dillere destan İstanbul’un çapraşıklığından nasıl bir anlatı çıkacağını merakla bekliyorsunuz.


Beyoğlu’nda Fısıltılar’ın kurgusu, kah kahramanımızın çocukluğundaki İstanbul hatıralarına, kah olgunluk zamanlarında unutmak üzere olduğu şehrine geri dönüşünde yaşadığı yabancılık haline uzanıyor. Roman, hem bir aile tarihi anlatısı, hem de İstanbul’un daimi sakinlerinin biraz da alışmış olmaktan kaynaklı boşvermişliğine kapılmadan, şehri tüm bilindik klişelerinden soyarak ve herşeyi gözüyle gördüğü gibi anlatan dili ve üslubu incelikle örülmüş bir seyahatname. David Boratav, modern çağın en tanıdık hastalıklarından biri olan uykusuzluğın pençesindeki kahramanının yanına Jorge Luis Borges’i, Bob Dylan’ı, Claude Louis Combet’yi, Vladamir Nabokov’u ve Francois Truffaut’ı da katarak hem kişisel bir arayışa, hem de hiç bilmediği yabancı bir şehrin sokaklarına doğru sonu bilinmeyen bir keşfe çıkarıyor. Yakın tarihin bilince işlemiş iki önemli mihenk taşı olan 6-7 Eylül Olayları ve 1999 İzmit Depremi’nden de izlekleri barındıran roman, bu yönüyle bir ‘öze ve eve dönüş’ anlatısı olmaktan öteye geçerek, yakın tarih, yurt, yurttaşlık, yabancılık, özlem, yadırgama, sürgün ve göç kavramına değinen bir deneme niteliğine de bürünüyor.


David Boratav’ın kitabını yazarken incelikle ördüğü düğümün çözülmesi için gerekli ipucu belki de Bir şehri kaybeden onu daha iyi anlatırdı.’ cümlesinde gizli. Boratav, bu cümleyle okuyucunun ‘bir insanı anlamak için o insanı kaybetmek mi gerekir?’ sorusunun yanıtını da sorgulamaya başlamasını istiyor sanki. David Boratav, romanın kahramanı aracılığıyla yaşadığımızı sandığımız İstanbul’la yaşadığımız İstanbul, geçmişle şimdi, ölüyle geride kalanlar, gitmek ve dönmek kavramlara ince ince selam gönderiyor.


(Bu yazı, kısaltılmış haliyle Remzi Kitapevi tarafından yayınlanan Kitap Gazetesi'nin Aralık 2010 sayısında İstanbul ile ilgili kitapları konu eden "İstanbul Sarhoş Eder" başlıklı dosyada yer almıştır.)

20 Ocak 2011 Perşembe

Sansürün Rengi Siyah


Bildiğiniz üzere, Metis Kitap'ın her yıl çıkardığı temalı ajandaları var. 2011 yılının konusu ise, "Irkçılık, Ayrımcılık ve Nefret suçları" idi. Ajanda satışa çıkar çıkmaz arşivime katmış, sayfalarını karıştırdıkça yarım kalan hayaller yasında bir toplum olduğumuzu yine yeniden idrak etmiştim. Her sayfa, ırkın, cinsiyetin ve milliyetin vicdan ve akıldan daha yüce tutulduğu bu topraklar üzerinde ötekileştirilmişlerin acısını bağırıyor, düşünceleri, dili, ırkı ve cinsiyeti yüzünden bedenen yok edilenlerin isimlerini hafızaya kazmayı sağlıyordu.


Metis'in bu inisiyatifi pek tabii ki birilerinin hoşuna gitmeyecekti, biliyorduk. Gerçekten de öyle oldu. Ajanda otorite tarafından toplanıp meydanlarda yakılmadı ama, yine bir kitapçı olan Nezih Kitapevi, kendisi gibi nezih müşterilerinin (!) derin hassasiyetleri ve artan şikayetleri sonucunda bu ajandanın satışını durduracağını duyurdu. Bütün bunlara sebep olarak da, Metis ajandasının "Türkiye Cumhuriyeti yasaları ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği ilke ve düşünceler" ile uyuşmamasını gösterdi. Hatta daha ileri giderek, şikayetçi müşterilerin parasını da iade edeceğini ekledi.


Bilirsiniz, siyah sansürün ve sınırların temsilidir. Gazetede, televizyonda gizlenmek istenenin üzerine siyah bant çekilir. İşkenceciler kurbanları bir şey görmesin diye gözüne siyah bez parçası bağlarlar. Kadınlar bedenlerini siyah çarşafın içinde saklarlar. Yurtlarda ya da evlerde içerideki kadınlar dışarıdan görülmesin diye pencerelere siyah perde çekilir. Sinema filmlerinde beğenilmeyen yerler karartılır. Bunları düşünerek, duyurunun yazdığı internet sayfasına bir süre bakakaldım. Satırları iki defa baştan okudum. Sayfanın siyah olan arka planına baktım. Duyurunun siyah gibi her şekli ve rengi yutup yok eden bir rengin üzerine yazılmasının kesinlikle tesadüf olmadığına, yapılmaya çalışılanın özellikle göze sokulmak istendiğine inandım.


Derseniz ki, kitapçı ve sansür ne alakadır? Hakkınızdır. Ama uzun zamandır sansür sadece yukarıdan bir yerlerden gelmiyor. Okuduğunuz gazeteyi satın alacak bayi bulamamaktan, izlediğiniz filmin yarıda kesilmesine, eylem hakkınızı kullandığınızda karnınızdaki bebeği düşürmenizden birilerinin kovanına çomak sokan düşüncenizi açıkladığınızda başınıza gelene kadar her yer siyah, dört bir yan sansür.


Metis'in başına gelen bu saçma olay da siyah perdenin ipinin bir kez daha çekilmesi. O ip koptuğu an, her yer aydınlık. Nezih'i ilkeleriyle ve nezih müşterilerinin iade ettikleri paralarla o siyah perdenin ardında bırakıp Metis'in yanında olmak da bizim aydınlığımız.


Sansürün Rengi Siyah


Bildiğiniz üzere, Metis Kitap'ın her yıl çıkardığı temalı ajandaları var. 2011 yılının konusu ise, "Irkçılık, Ayrımcılık ve Nefret suçları" idi. Ajanda satışa çıkar çıkmaz arşivime katmış, sayfalarını karıştırdıkça yarım kalan hayaller yasında bir toplum olduğumuzu yine yeniden idrak etmiştim. Her sayfa, ırkın, cinsiyetin ve milliyetin vicdan ve akıldan daha yüce tutulduğu bu topraklar üzerinde ötekileştirilmişlerin acısını bağırıyor, düşünceleri, dili, ırkı ve cinsiyeti yüzünden bedenen yok edilenlerin isimlerini hafızaya kazmayı sağlıyordu.


Metis'in bu inisiyatifi pek tabii ki birilerinin hoşuna gitmeyecekti, biliyorduk. Gerçekten de öyle oldu. Ajanda otorite tarafından toplanıp meydanlarda yakılmadı ama, yine bir kitapçı olan Nezih Kitapevi, kendisi gibi nezih müşterilerinin (!) derin hassasiyetleri ve artan şikayetleri sonucunda bu ajandanın satışını durduracağını duyurdu. Bütün bunlara sebep olarak da, Metis ajandasının "Türkiye Cumhuriyeti yasaları ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği ilke ve düşünceler" ile uyuşmamasını gösterdi. Hatta daha ileri giderek, şikayetçi müşterilerin parasını da iade edeceğini ekledi.


Bilirsiniz, siyah sansürün ve sınırların temsilidir. Gazetede, televizyonda gizlenmek istenenin üzerine siyah bant çekilir. İşkenceciler kurbanları bir şey görmesin diye gözüne siyah bez parçası bağlarlar. Kadınlar bedenlerini siyah çarşafın içinde saklarlar. Yurtlarda ya da evlerde içerideki kadınlar dışarıdan görülmesin diye pencerelere siyah perde çekilir. Sinema filmlerinde beğenilmeyen yerler karartılır. Bunları düşünerek, duyurunun yazdığı internet sayfasına bir süre bakakaldım. Satırları iki defa baştan okudum. Sayfanın siyah olan arka planına baktım. Duyurunun siyah gibi her şekli ve rengi yutup yok eden bir rengin üzerine yazılmasının kesinlikle tesadüf olmadığına, yapılmaya çalışılanın özellikle göze sokulmak istendiğine inandım.


Derseniz ki, kitapçı ve sansür ne alakadır? Hakkınızdır. Ama uzun zamandır sansür sadece yukarıdan bir yerlerden gelmiyor. Okuduğunuz gazeteyi satın alacak bayi bulamamaktan, izlediğiniz filmin yarıda kesilmesine, eylem hakkınızı kullandığınızda karnınızdaki bebeği düşürmenizden birilerinin kovanına çomak sokan düşüncenizi açıkladığınızda başınıza gelene kadar her yer siyah, dört bir yan sansür.


Metis'in başına gelen bu saçma olay da siyah perdenin ipinin bir kez daha çekilmesi. O ip koptuğu an, her yer aydınlık. Nezih'i ilkeleriyle ve nezih müşterilerinin iade ettikleri paralarla o siyah perdenin ardında bırakıp Metis'in yanında olmak da bizim aydınlığımız.


6 Aralık 2010 Pazartesi

Küp Şekerin Hıçkırık Kesme Gücü

Çocukken iki şeyi çok merak ederdim. Aslında pek çok şeyi merak ederdim, ama bu ikisinin içimde uyandırdığı merak duygusu diğerlerinden az biraz daha fazlaydı. İlki, derin bir uykudayken yüksek bir yerden düşme hissiyle aniden uyanmamızın nedeni, ikincisi ise, bir hıçkırık krizini geçirmek için tüm saçma sapan davranışları yerine getirdikten ve başaramadıktan sonra emilen bir adet küp şekerin hıçkırığı nasıl kestiğiydi. İlk sorumun yanıtını uzun uzadıya aramama gerek kalmadan Jack London'ın 'Ademden Önce' kitabından aldım. London, hepimizin bir şekilde yaşadığı yüksekten düşme korkusunun atalarımızdan miras kaldığını savunuyor; bu tezini de daldan dala atlayan atalarımızın temel ölüm nedenlerinden biri yüksekten düşmek olduğuna ve bu korkunun bilinçaltına kadar işleyerek modern zamanlara kadar ulaştığını anlatıyordu. London'ın bu teorisi yeni yeni öğrenmeye başladığım Evrim Teorisi'nden geliyor ve aklıma yatıyordu.


Ama ikinci merakım, yani hıçkırıkla ilgili olan, hala bir muammaydı. Çok hıçkıran bir çocuktum. Nefesimi tutar, başımı poşetin içine sokup karbondioksit solur, kendime 'bööö' dedittirir, 'hıçkırık tuttu beni, tuttu da guruttu beni' şarkısını söyleyip güler, yani hıçkırık kesmek için ne yapılıyorsa yapardım. Sonunda bir kesme şeker yutmam gerektiği söylendi ve Bingo! O iğrenç hıklamalarım kesiliyordu artık! Öyle mutluydum ki! Ne zaman inatçı hıçkırığım tutsa hemen bir parça şekerle hakkından geliyordum! O gün bugündür hıçkırık kesmekle ilgili tek kesin yöntem bilirim (yani benim bünyemde demek istiyorum), o da şekerdir. Nedenini niçinini araştırdım ama hala bulabildiğim söylenemez. İçindeki karbondan dolayı mı acaba?


Konuyu nereye getireceğim? Aslında hiç bir yere. Yani bu girişi hıçkırık neden şeker yutulunca geçer sorusunun cevabını bilen varsa bana yazsın demek için yaptım. Çok mu şart öğrenmem? Hayır tabi ki. Sonuçta inatçı hıçkırıklarımı böylesine basit bir yöntemle geçirebiliyorum. Hıçkırarak ölen insan duymadım ama kas gevşetici kullananlar, operasyonla yutağına müdahale edilenler filan varnış tıpta. Benimki az derecede inatçı hıçkırık sınıfında, ne şans. Buyrun burdan yakın, yine sevinecek bir şey buldum. İyi ki hıçkırığım kontrol edilemeyecek kadar deli bir hıçkırık değil, lay lay lom!


Şu anda yukarıdaki paragrafı okuyan 3 kişiden 1'i bana ifrit oldu biliyorum. Ne de olsa, iyimserlik ya da neşe dendiğinde üç kere düşünen, bu kavramlardan pek hazetmeyen, beyninin arka tarafında tilkiler dolaşan bir nesiliz. Bu yüzden şimdi yazının dümenini kırıyor ve bugün Salon İKSV'de konser verecek olan These New Puritans'ın yeni albümünden 'Hologram' ve 'Elvis' parçalarını çok beğendiğim bilgisini sizinle paylaşıyorum.


E, bu bilgi de mi bir işinize yaramayacak? O zaman kapıyı usulca çekin ve yarın gelin efenim. Mersi.






Küp Şekerin Hıçkırık Kesme Gücü

Çocukken iki şeyi çok merak ederdim. Aslında pek çok şeyi merak ederdim, ama bu ikisinin içimde uyandırdığı merak duygusu diğerlerinden az biraz daha fazlaydı. İlki, derin bir uykudayken yüksek bir yerden düşme hissiyle aniden uyanmamızın nedeni, ikincisi ise, bir hıçkırık krizini geçirmek için tüm saçma sapan davranışları yerine getirdikten ve başaramadıktan sonra emilen bir adet küp şekerin hıçkırığı nasıl kestiğiydi. İlk sorumun yanıtını uzun uzadıya aramama gerek kalmadan Jack London'ın 'Ademden Önce' kitabından aldım. London, hepimizin bir şekilde yaşadığı yüksekten düşme korkusunun atalarımızdan miras kaldığını savunuyor; bu tezini de daldan dala atlayan atalarımızın temel ölüm nedenlerinden biri yüksekten düşmek olduğuna ve bu korkunun bilinçaltına kadar işleyerek modern zamanlara kadar ulaştığını anlatıyordu. London'ın bu teorisi yeni yeni öğrenmeye başladığım Evrim Teorisi'nden geliyor ve aklıma yatıyordu.


Ama ikinci merakım, yani hıçkırıkla ilgili olan, hala bir muammaydı. Çok hıçkıran bir çocuktum. Nefesimi tutar, başımı poşetin içine sokup karbondioksit solur, kendime 'bööö' dedittirir, 'hıçkırık tuttu beni, tuttu da guruttu beni' şarkısını söyleyip güler, yani hıçkırık kesmek için ne yapılıyorsa yapardım. Sonunda bir kesme şeker yutmam gerektiği söylendi ve Bingo! O iğrenç hıklamalarım kesiliyordu artık! Öyle mutluydum ki! Ne zaman inatçı hıçkırığım tutsa hemen bir parça şekerle hakkından geliyordum! O gün bugündür hıçkırık kesmekle ilgili tek kesin yöntem bilirim (yani benim bünyemde demek istiyorum), o da şekerdir. Nedenini niçinini araştırdım ama hala bulabildiğim söylenemez. İçindeki karbondan dolayı mı acaba?


Konuyu nereye getireceğim? Aslında hiç bir yere. Yani bu girişi hıçkırık neden şeker yutulunca geçer sorusunun cevabını bilen varsa bana yazsın demek için yaptım. Çok mu şart öğrenmem? Hayır tabi ki. Sonuçta inatçı hıçkırıklarımı böylesine basit bir yöntemle geçirebiliyorum. Hıçkırarak ölen insan duymadım ama kas gevşetici kullananlar, operasyonla yutağına müdahale edilenler filan varnış tıpta. Benimki az derecede inatçı hıçkırık sınıfında, ne şans. Buyrun burdan yakın, yine sevinecek bir şey buldum. İyi ki hıçkırığım kontrol edilemeyecek kadar deli bir hıçkırık değil, lay lay lom!


Şu anda yukarıdaki paragrafı okuyan 3 kişiden 1'i bana ifrit oldu biliyorum. Ne de olsa, iyimserlik ya da neşe dendiğinde üç kere düşünen, bu kavramlardan pek hazetmeyen, beyninin arka tarafında tilkiler dolaşan bir nesiliz. Bu yüzden şimdi yazının dümenini kırıyor ve bugün Salon İKSV'de konser verecek olan These New Puritans'ın yeni albümünden 'Hologram' ve 'Elvis' parçalarını çok beğendiğim bilgisini sizinle paylaşıyorum.


E, bu bilgi de mi bir işinize yaramayacak? O zaman kapıyı usulca çekin ve yarın gelin efenim. Mersi.






30 Ekim 2010 Cumartesi

Sadece Mesafe Konusuna Takılmazsan Kitap Fuarı Başladı


Yedi gün boyunca sürecek bir 'Kitap Fuarı Çelişkisi' ile daha karşı karşıyayız sayın okuyucular. Çelişki, diyorum zira kiminle konuşsam -Avcılar-Beylikdüzü civarında ikamet edenler hariç- Kitap Fuarı'na ulaşmak için katedilen uzaklığı mevzu bahis ediyor. Evet, Tepebaşı'ndayken ne kadar güzeldi, hepimiz ne kadar mutluyduk, kitabımızı alır, çayımızı söyler, denize baka baka hem çayı, hem kitabı yudum yudum içerdik. Bu doğru. Şimdi saatlerimizin yollarda heba olarak geçtiği de doğru. Ama kimi kişilerde gözlemlediğim ve 'Bahçelievler civarından sonrasına Anadolu'nun hiç gitmediği uzak köyü muamelesi yapma sendromu' adını verdiğim eda ve haller yetersiz geliyor. Şehir ne yazık ki 50 yıla yakın bir süredir kenarında köşesinde ne var ne yok yutarak genişliyor. Haliyle, şehirde Beyoğlu, Şişli, Kadıköy ve Üsküdar'dan başka yerleşim yerlerinin oluşması doğal. Kültürel etkinlikler de ille hepimizin düzayak olarak kabul ettiği o tarihi üçgende yapılacak değil sadece. O nedenle, hani senede bir ya da iki defa her zaman gittiğimiz yerlerin uzağına giderken eski günleri hasretle anmanın ötesine geçip, bunu sürekli memnuniyetsizlik haline çevirmek doğru değil. Doğru olan, fuarın şehir içinde olmasını talep etmek, ama bunu tek sorun olarak görmemek gibi geliyor.


'Kitabın bu kadar az okunduğu bir memlekette kitap fuarını şehir merkezinden bu kadar uzakta yapmanın yayıncılar, yazarlar ve okurlar açısından avantajı ve dezavantajı nedir, ne değildir'i oturup tartışabiliriz. Bizi bir yere götürecek bakış açısı budur. Hatta belki bir sonraki kitap fuarında akıl edilir de bu konunun tartışılacağı bir konferans yapılır. Sonunda da bir rapor yayınlanarak görüşler duyurulur. Yalnızca mesafeye odaklanılıp, Beylikdüzü ve çevresi cüzzamlılar kampıymış gibi davranılması ve diğer konuların gözardı edilmesi bizi ne bir yere götürür, ne de Kitap Fuarı'nı oturduğumuz mahalleye yaklaştırır.


Mesafe konusunu kafanızda çözebildiyseniz eğer, Kitap Fuarı'nda bir okuyucu olarak ilginç keşifler bulmanız mümkün. İspanyol edebiyatı ile haşır neşirseniz eğer, bu senenin onur konuğunun İspanya olduğunu bilmenizde fayda var. Fuarın konuğu olacak yazarlar arasında; İspanyol edebiyatının en gözde yazarlarından biri olan Julio Llamazares, İspanya'nın en prestijli ödülü Planeta'yı kazanan Soledad Puertolas ve kitabında göç eden ve büyük sıkıntılar yaşayan kadınları anlattığı romanıyla Planeta Ödülü'nü kazanan yazar Angeles Caso bulunuyor.


Gidenlerden aldığımız duyumlar, fuarda bu sene özellikle çizgi roman meraklılarını cezbedecek detaylar olduğu, fuarın onur yazarının Prof. Doğan Kuban, temasının ise 'İstanbul'u Yazmak' olarak belirlendiği, kenarda köşede de olsa iyi kitaplar yayınlayıp ayakta kalmaya çabalayan ufak yayınevlerini aynı çatı altında görmenin fuarın avantajlarından biri olduğu yönünde.

TÜYAP Kitap Fuarı'nı Mesafeden Bağımsız Eleştirmek;

  • Fuarın Türkçe websitesinde paragrafların tekrar edilmesi ve yazım hataları (bknz.Konuk Ülke Bilgileri sayfası),
  • Websitesinin genel olarak özensiz hazırlandığı izlenimi,
  • Kimi yayınevlerinin standlarının kendilerine bildirilmeden değiştirildiği duyumu,
  • Ve gidip gördükten sonra eklenecekler...
Fuardaki diğer etkinlik, konferans ve yazarların imza günlerini bu adresten görebilirsiniz.

Sadece Mesafe Konusuna Takılmazsan Kitap Fuarı Başladı


Yedi gün boyunca sürecek bir 'Kitap Fuarı Çelişkisi' ile daha karşı karşıyayız sayın okuyucular. Çelişki, diyorum zira kiminle konuşsam -Avcılar-Beylikdüzü civarında ikamet edenler hariç- Kitap Fuarı'na ulaşmak için katedilen uzaklığı mevzu bahis ediyor. Evet, Tepebaşı'ndayken ne kadar güzeldi, hepimiz ne kadar mutluyduk, kitabımızı alır, çayımızı söyler, denize baka baka hem çayı, hem kitabı yudum yudum içerdik. Bu doğru. Şimdi saatlerimizin yollarda heba olarak geçtiği de doğru. Ama kimi kişilerde gözlemlediğim ve 'Bahçelievler civarından sonrasına Anadolu'nun hiç gitmediği uzak köyü muamelesi yapma sendromu' adını verdiğim eda ve haller yetersiz geliyor. Şehir ne yazık ki 50 yıla yakın bir süredir kenarında köşesinde ne var ne yok yutarak genişliyor. Haliyle, şehirde Beyoğlu, Şişli, Kadıköy ve Üsküdar'dan başka yerleşim yerlerinin oluşması doğal. Kültürel etkinlikler de ille hepimizin düzayak olarak kabul ettiği o tarihi üçgende yapılacak değil sadece. O nedenle, hani senede bir ya da iki defa her zaman gittiğimiz yerlerin uzağına giderken eski günleri hasretle anmanın ötesine geçip, bunu sürekli memnuniyetsizlik haline çevirmek doğru değil. Doğru olan, fuarın şehir içinde olmasını talep etmek, ama bunu tek sorun olarak görmemek gibi geliyor.


'Kitabın bu kadar az okunduğu bir memlekette kitap fuarını şehir merkezinden bu kadar uzakta yapmanın yayıncılar, yazarlar ve okurlar açısından avantajı ve dezavantajı nedir, ne değildir'i oturup tartışabiliriz. Bizi bir yere götürecek bakış açısı budur. Hatta belki bir sonraki kitap fuarında akıl edilir de bu konunun tartışılacağı bir konferans yapılır. Sonunda da bir rapor yayınlanarak görüşler duyurulur. Yalnızca mesafeye odaklanılıp, Beylikdüzü ve çevresi cüzzamlılar kampıymış gibi davranılması ve diğer konuların gözardı edilmesi bizi ne bir yere götürür, ne de Kitap Fuarı'nı oturduğumuz mahalleye yaklaştırır.


Mesafe konusunu kafanızda çözebildiyseniz eğer, Kitap Fuarı'nda bir okuyucu olarak ilginç keşifler bulmanız mümkün. İspanyol edebiyatı ile haşır neşirseniz eğer, bu senenin onur konuğunun İspanya olduğunu bilmenizde fayda var. Fuarın konuğu olacak yazarlar arasında; İspanyol edebiyatının en gözde yazarlarından biri olan Julio Llamazares, İspanya'nın en prestijli ödülü Planeta'yı kazanan Soledad Puertolas ve kitabında göç eden ve büyük sıkıntılar yaşayan kadınları anlattığı romanıyla Planeta Ödülü'nü kazanan yazar Angeles Caso bulunuyor.


Gidenlerden aldığımız duyumlar, fuarda bu sene özellikle çizgi roman meraklılarını cezbedecek detaylar olduğu, fuarın onur yazarının Prof. Doğan Kuban, temasının ise 'İstanbul'u Yazmak' olarak belirlendiği, kenarda köşede de olsa iyi kitaplar yayınlayıp ayakta kalmaya çabalayan ufak yayınevlerini aynı çatı altında görmenin fuarın avantajlarından biri olduğu yönünde.

TÜYAP Kitap Fuarı'nı Mesafeden Bağımsız Eleştirmek;

  • Fuarın Türkçe websitesinde paragrafların tekrar edilmesi ve yazım hataları (bknz.Konuk Ülke Bilgileri sayfası),
  • Websitesinin genel olarak özensiz hazırlandığı izlenimi,
  • Kimi yayınevlerinin standlarının kendilerine bildirilmeden değiştirildiği duyumu,
  • Ve gidip gördükten sonra eklenecekler...
Fuardaki diğer etkinlik, konferans ve yazarların imza günlerini bu adresten görebilirsiniz.

24 Ekim 2010 Pazar

00.05: Merhaba yeni gün!

Yazıklar OlsunOrtala

Bazı şeyler bana iyi gelmiyor. Örneğin; Güzel bir müziğin ve dansla geçen bir gece gibi. Etkisinden bir süre çıkamıyorum, vücut kimyam değişeyazıyor. Mübalağa etmiyorum, eğer Cuma gecesi Jimi Tenor & Tony Allen konserindeyseniz, bu dediğimi anlamışsınızdır. Ben hala o olağanüstü müziğin etkisindeyim. Müzikçalarda 'Againist The Wall' çalıyor ve büyük disko topu tepemde dönmeye devam ediyor. Dans ediyorum, sanki kimse bakmıyormuşcasına.


Sonra, zaten pek de süt liman olmayan ve olamayacak ruhumu daha beter çalkalayan filmler izliyorum. Mary & Max izleyip bir ağlıyorum, bir gülüyorum. Nothing Personal izleyip İrlanda dolaylarında Norveç havası tutturuyorum. Artık oraya buraya dağılan DVD'lerimin arasında boğulmamanın hayalini kuruyorum.


Sinemalardaki Sosyal Ağ, Paranormal Activity, Eat, Love and Pray filan umurumda değil, merak bile etmiyorum. Bir tek Çoğunluk ilgimi cezbediyor, ona giderim diyorum. Bu haftanın vizyon filmleri değil ama sinemaların durumunu öğrenmek istiyorum. Yeşilçam Sineması ne durumda örneğin? Ya da benim pek bayıldığım Moda Sineması'nda kaç kişi film izledi bu hafta? Cinemajestik'in hali vakti yerinde mi? Ya Sinepop? Atlas? Dayanabiliyorlar mı? Daha büyükleri gerçekten ilgimi bile çekmiyor açıkçası, ne üst katında açılan ve herkesin ayılıp bayıldığı mekanı sinemanın önüne geçen o alışveriş merkezindeki salon, ne de başkaları. Güzeldirler elbet, ışıklıdırlar ama onları gösterişi sevenlere ya da görüntüde-seste herhangi bir yamuk olmasına tahammülü olmayanlara bırakıyorum. İstanbul'un kuytu sinemaları da bana kalsın.


Gazete deseniz? Şöyle bir bakıyorum. Radikal tabloid olmuş, otobüste-metroda rahat okunurmuş, güzel olmuş-olmamış hep başkalarından duyuyorum. Yatak odasında Edmondo De Amicis'in İstanbul kitabını okuyorum. Yatağın sağ tarafında Salinger yatıyor, sol komidine Lale Müldür kuruluyor, salonda Füruzan'a çay demliyorum. Dolmuşta ne okuduğumu unuttum, muhakkak fazla kalın olmayan bir kitaptır. Eskilerden olabilir; Mutfak yahut Gölge ve Meridyen. Coelho'yla hasbıhal ediyorduk ama son zamanlarda biraz bozuştuk, zira ünlü yazar egosu fazla ağır geldi. Bir odaya iki egosantrik fazla.


Bu haftasonu Üsküdar'da domates 4,99 idi. Baylan sahlepi güzel yapamamıştı ama makaronlar nefisti. Kilosu 110 liraydı, frambuazlılarda gözüm kaldı. Mahalledeki pastaneden Mabel'in şemsiye çikolatasından aldım iki tane, biri duruyor. Müzikçalarımda en çok Door To The River çaldı, True Blood'un ikinci sezonu bitti, sabah rüzgara astığım çamaşırlar kurudu ve...


Ve artık pazartesi.


00.05: Merhaba yeni gün!



00.05: Merhaba yeni gün!

Yazıklar OlsunOrtala

Bazı şeyler bana iyi gelmiyor. Örneğin; Güzel bir müziğin ve dansla geçen bir gece gibi. Etkisinden bir süre çıkamıyorum, vücut kimyam değişeyazıyor. Mübalağa etmiyorum, eğer Cuma gecesi Jimi Tenor & Tony Allen konserindeyseniz, bu dediğimi anlamışsınızdır. Ben hala o olağanüstü müziğin etkisindeyim. Müzikçalarda 'Againist The Wall' çalıyor ve büyük disko topu tepemde dönmeye devam ediyor. Dans ediyorum, sanki kimse bakmıyormuşcasına.


Sonra, zaten pek de süt liman olmayan ve olamayacak ruhumu daha beter çalkalayan filmler izliyorum. Mary & Max izleyip bir ağlıyorum, bir gülüyorum. Nothing Personal izleyip İrlanda dolaylarında Norveç havası tutturuyorum. Artık oraya buraya dağılan DVD'lerimin arasında boğulmamanın hayalini kuruyorum.


Sinemalardaki Sosyal Ağ, Paranormal Activity, Eat, Love and Pray filan umurumda değil, merak bile etmiyorum. Bir tek Çoğunluk ilgimi cezbediyor, ona giderim diyorum. Bu haftanın vizyon filmleri değil ama sinemaların durumunu öğrenmek istiyorum. Yeşilçam Sineması ne durumda örneğin? Ya da benim pek bayıldığım Moda Sineması'nda kaç kişi film izledi bu hafta? Cinemajestik'in hali vakti yerinde mi? Ya Sinepop? Atlas? Dayanabiliyorlar mı? Daha büyükleri gerçekten ilgimi bile çekmiyor açıkçası, ne üst katında açılan ve herkesin ayılıp bayıldığı mekanı sinemanın önüne geçen o alışveriş merkezindeki salon, ne de başkaları. Güzeldirler elbet, ışıklıdırlar ama onları gösterişi sevenlere ya da görüntüde-seste herhangi bir yamuk olmasına tahammülü olmayanlara bırakıyorum. İstanbul'un kuytu sinemaları da bana kalsın.


Gazete deseniz? Şöyle bir bakıyorum. Radikal tabloid olmuş, otobüste-metroda rahat okunurmuş, güzel olmuş-olmamış hep başkalarından duyuyorum. Yatak odasında Edmondo De Amicis'in İstanbul kitabını okuyorum. Yatağın sağ tarafında Salinger yatıyor, sol komidine Lale Müldür kuruluyor, salonda Füruzan'a çay demliyorum. Dolmuşta ne okuduğumu unuttum, muhakkak fazla kalın olmayan bir kitaptır. Eskilerden olabilir; Mutfak yahut Gölge ve Meridyen. Coelho'yla hasbıhal ediyorduk ama son zamanlarda biraz bozuştuk, zira ünlü yazar egosu fazla ağır geldi. Bir odaya iki egosantrik fazla.


Bu haftasonu Üsküdar'da domates 4,99 idi. Baylan sahlepi güzel yapamamıştı ama makaronlar nefisti. Kilosu 110 liraydı, frambuazlılarda gözüm kaldı. Mahalledeki pastaneden Mabel'in şemsiye çikolatasından aldım iki tane, biri duruyor. Müzikçalarımda en çok Door To The River çaldı, True Blood'un ikinci sezonu bitti, sabah rüzgara astığım çamaşırlar kurudu ve...


Ve artık pazartesi.


00.05: Merhaba yeni gün!



11 Ekim 2010 Pazartesi

Ben ve Sen ve Hayat vesaire...


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan


Özel bir haftasonuydu. En yalnız kalmak istemediğim günlerde yanımda hep birilerinin olduğunu gördüm. Elimi tuttular. Güldürdüler. Ağlattılar. İyileştirdiler. Güzelleştirdiler. Tam sıkıntı girdabına düşecekken doğrulttular. Adlarını tek tek anmama gerek yok. Kullandığım sıfatlardan kendilerini anlarlar. İçim rahat, iyi ki benim dostlarım olduklarını onlara söyleyebildim. Pek çok şeye geç kalırım ben. Buna kalmadım. Pişman değilim, yine sorsalar, yine söylerim. İyi ki onlar dostlarım.


Müzik dinledim sonra. Yağmurlu ve soğuk bir sokakta çılgın ve öfkeli kalabalığın içinden sıyrıldım. Mavi ışıkların altında akıp giden müziğe The Notwist tam da 'Pick Up The Phone' u çalarken yetiştim. Hep yaptığım gibi, müziklerine konsantre olmuş müzisyenlere baktım. Enstrümanlarına, enstrümanlarını kullanışlarına, sonra ellerine. İstedikleri işi yapabildikleri için kıskandım. Adanmışlıklarını takdir ettim. Sahnedeki Nintendo Wii Remote ve pikapı eve götürmek istedim. Belki ben de elektronik müzik yapabilirim evde dedim. Sonra kendime güldüm. Yaparsın tabi, ama yaptığından 'The Devil, You & Me' çıkar mı diye düşündüm. Kendime güvendim, neden olmasın dedim, kendime güldüm, hadi ordan, güldürme beni dedim.


Sonra bir kitap okumaya başladım; Sürü. Bu zamana kadar neden okumadığıma hayıflandım. Bir ara kütüphaneyi düzenlesem iyi olacak diye düşündüm. Dolma kalemime mürekkep doldurup mektuplar yazdım. Pasaportumun tarihne baktım, geçmiş. Zencefil çayı içtim. Falan filan.


Pazartesi. Faturaları ödedim. Para denen şeyi uğursuz görüyorum. Kolay kazanmadığımızdan olsa gerek. Para da bunu bildiğinden cebimi ısıtmadan piyasaya karışıyor. Ona biraz önem verseydim der gibi oluyorum, sonra hiç borcum kalmadığından saçma bir rahatlığa kavuşuyorum.


Ve sonuçta hayat devam ediyor, günler aylara karışıyor ve yaşamak gitgide daha ilginç bir hal almaya başlıyor.


Gardım düşüyor, tutamayabiliyorum.



Ben ve Sen ve Hayat vesaire...


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan


Özel bir haftasonuydu. En yalnız kalmak istemediğim günlerde yanımda hep birilerinin olduğunu gördüm. Elimi tuttular. Güldürdüler. Ağlattılar. İyileştirdiler. Güzelleştirdiler. Tam sıkıntı girdabına düşecekken doğrulttular. Adlarını tek tek anmama gerek yok. Kullandığım sıfatlardan kendilerini anlarlar. İçim rahat, iyi ki benim dostlarım olduklarını onlara söyleyebildim. Pek çok şeye geç kalırım ben. Buna kalmadım. Pişman değilim, yine sorsalar, yine söylerim. İyi ki onlar dostlarım.


Müzik dinledim sonra. Yağmurlu ve soğuk bir sokakta çılgın ve öfkeli kalabalığın içinden sıyrıldım. Mavi ışıkların altında akıp giden müziğe The Notwist tam da 'Pick Up The Phone' u çalarken yetiştim. Hep yaptığım gibi, müziklerine konsantre olmuş müzisyenlere baktım. Enstrümanlarına, enstrümanlarını kullanışlarına, sonra ellerine. İstedikleri işi yapabildikleri için kıskandım. Adanmışlıklarını takdir ettim. Sahnedeki Nintendo Wii Remote ve pikapı eve götürmek istedim. Belki ben de elektronik müzik yapabilirim evde dedim. Sonra kendime güldüm. Yaparsın tabi, ama yaptığından 'The Devil, You & Me' çıkar mı diye düşündüm. Kendime güvendim, neden olmasın dedim, kendime güldüm, hadi ordan, güldürme beni dedim.


Sonra bir kitap okumaya başladım; Sürü. Bu zamana kadar neden okumadığıma hayıflandım. Bir ara kütüphaneyi düzenlesem iyi olacak diye düşündüm. Dolma kalemime mürekkep doldurup mektuplar yazdım. Pasaportumun tarihne baktım, geçmiş. Zencefil çayı içtim. Falan filan.


Pazartesi. Faturaları ödedim. Para denen şeyi uğursuz görüyorum. Kolay kazanmadığımızdan olsa gerek. Para da bunu bildiğinden cebimi ısıtmadan piyasaya karışıyor. Ona biraz önem verseydim der gibi oluyorum, sonra hiç borcum kalmadığından saçma bir rahatlığa kavuşuyorum.


Ve sonuçta hayat devam ediyor, günler aylara karışıyor ve yaşamak gitgide daha ilginç bir hal almaya başlıyor.


Gardım düşüyor, tutamayabiliyorum.



27 Eylül 2010 Pazartesi

Konserlerin Hakkını Veren Dinleyici Devrimi Yavaş Olacak, Ama Olacak

Bir konser mekanının ses kalitesinin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız? Ben şöyle anlıyorum; eğer çalan müziğin tüm enstrümanlarını baştan tırnağa tüm vücudumla hissediyorsam ve kalbimin ritmi sahnenin ritmiyle eşgüdümlü hareket etmeye başladıysa hem müzik, hem de müzik sistemi iyidir. Pazar akşamı Medeski, Martin & Wood performansında gördük ki, Salon İKSV hem konser programıyla, hem de müziği tüm hücrelerinizle hissetmenize imkan veren ses sistemiyle müziksiz kalamayanların yeni mabedi olmaya aday.


Gelgelelim, böyle güzel mekanlarda nefis müziklerden dinlerken bile hala dedikodu peşinde koşmak, gülme volümünü bir türlü ayarlayamamak ve içilen bira şişesinin boşunu şıngırdata şıngırdata sahnenin kenarına bırakma huyumuz daim. Biliyorum ki, hiç bir devrim hemen gerçekleşmedi, ama müziğini doğru yer, doğru zaman ve doğru insanlarla dinlemeyi talep eden dinleyiciler çoğaldıkça bütün bunlar tarihe karışacak.



İşte o zamana kadar belki konser esnasında çenesini kısamayanlar yüzünden çok şarkı yarıda kesilecek, çok müzisyen darılıp sahneden inecek ve dinleyici arasında çok tartışmalar yaşanacak. Ne de olsa hiçbir devrim kansız olmadı. Bu haklı mücadele sonunda kaç kişi birbirinin kalbini kırar, deneyimleyip göreceğiz. Gönül, kırılması gereken kalplerin kırılıp, konsere hava atmak için giden, pahalı içkiler satın alabildiğini göstererek güç gösterisi yapan, yanındaki kadına hava atmak için müziği dinlermiş gibi davranan ve sahne yerine dinleyiciler arasındaki kızları süzüp yalnızlığına çare bulmayı güdümlenenlerin artık bütün bunlara cüret edemeyecek hale gelmesini ister.


Dilerseniz ben daha fazla olayı İspanyol İç Savaşı, Fransız Devrimi yahut Bolşevik Devrimi gibi tarihin bilindik sularına çekmeden bugünün gündemini açıklayayım; Linda'yla beni Suadiye'den başlayacak ve Hasköy'de sona erecek zorlu bir rota beklemekte. Biz bu zorlu parkuru Süper Mario gibi koşturarak tamamlamaya çalışırken, müzikçalarda Kool & The Gang dönecek, çantaya Sahaf Festivali'nin (yeri gelmişken 3 Ekim'e kadar uzatıldığını müjdeleyelim) tezgahlarından eşelenerek bulunan Füruzan'ın 'Kuşatma'sı atılacak ve günün daha başka ne getireceğine bakılacak. Biz akşamın devamını Designweek için Eski Şapka Fabrikası'nda getireceğiz, ama siz Küçükçiftlik Park'ta Archive dinleyebilir, ambient denen türe ev dışında bir yerde katlanabiliyorsanız ve değişik bir caz tınısı arıyorsanız Babylon'da Nils Petter Molvaer konserinde soluğu alabilirsiniz.

Yahut önce Archive dinler, devamında Babylon havası koklarsınız, genç insanın hali bir başka olur tabi.


Konserlerin Hakkını Veren Dinleyici Devrimi Yavaş Olacak, Ama Olacak

Bir konser mekanının ses kalitesinin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız? Ben şöyle anlıyorum; eğer çalan müziğin tüm enstrümanlarını baştan tırnağa tüm vücudumla hissediyorsam ve kalbimin ritmi sahnenin ritmiyle eşgüdümlü hareket etmeye başladıysa hem müzik, hem de müzik sistemi iyidir. Pazar akşamı Medeski, Martin & Wood performansında gördük ki, Salon İKSV hem konser programıyla, hem de müziği tüm hücrelerinizle hissetmenize imkan veren ses sistemiyle müziksiz kalamayanların yeni mabedi olmaya aday.


Gelgelelim, böyle güzel mekanlarda nefis müziklerden dinlerken bile hala dedikodu peşinde koşmak, gülme volümünü bir türlü ayarlayamamak ve içilen bira şişesinin boşunu şıngırdata şıngırdata sahnenin kenarına bırakma huyumuz daim. Biliyorum ki, hiç bir devrim hemen gerçekleşmedi, ama müziğini doğru yer, doğru zaman ve doğru insanlarla dinlemeyi talep eden dinleyiciler çoğaldıkça bütün bunlar tarihe karışacak.



İşte o zamana kadar belki konser esnasında çenesini kısamayanlar yüzünden çok şarkı yarıda kesilecek, çok müzisyen darılıp sahneden inecek ve dinleyici arasında çok tartışmalar yaşanacak. Ne de olsa hiçbir devrim kansız olmadı. Bu haklı mücadele sonunda kaç kişi birbirinin kalbini kırar, deneyimleyip göreceğiz. Gönül, kırılması gereken kalplerin kırılıp, konsere hava atmak için giden, pahalı içkiler satın alabildiğini göstererek güç gösterisi yapan, yanındaki kadına hava atmak için müziği dinlermiş gibi davranan ve sahne yerine dinleyiciler arasındaki kızları süzüp yalnızlığına çare bulmayı güdümlenenlerin artık bütün bunlara cüret edemeyecek hale gelmesini ister.


Dilerseniz ben daha fazla olayı İspanyol İç Savaşı, Fransız Devrimi yahut Bolşevik Devrimi gibi tarihin bilindik sularına çekmeden bugünün gündemini açıklayayım; Linda'yla beni Suadiye'den başlayacak ve Hasköy'de sona erecek zorlu bir rota beklemekte. Biz bu zorlu parkuru Süper Mario gibi koşturarak tamamlamaya çalışırken, müzikçalarda Kool & The Gang dönecek, çantaya Sahaf Festivali'nin (yeri gelmişken 3 Ekim'e kadar uzatıldığını müjdeleyelim) tezgahlarından eşelenerek bulunan Füruzan'ın 'Kuşatma'sı atılacak ve günün daha başka ne getireceğine bakılacak. Biz akşamın devamını Designweek için Eski Şapka Fabrikası'nda getireceğiz, ama siz Küçükçiftlik Park'ta Archive dinleyebilir, ambient denen türe ev dışında bir yerde katlanabiliyorsanız ve değişik bir caz tınısı arıyorsanız Babylon'da Nils Petter Molvaer konserinde soluğu alabilirsiniz.

Yahut önce Archive dinler, devamında Babylon havası koklarsınız, genç insanın hali bir başka olur tabi.


Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons