9 Kasım 2010 Salı

Çınar Haysiyetli Ağaçtır


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan


Sabah gazete ve haber portallarında günlük haber takibimi yaparken ntvmsnbc'deki bu haber dikkatimi çekti. Çekti, çünkü malumunuz olduğu üzere ben ironi seven biriyim. Haberde, Çevre ve Orman Bakanlığı'nın İstanbul'u yeniden çınar ağacı ile doldurma projesinden bahsediliyordu.


Bakın ne kadar hoş, yetkili makamlarımız doğadan aldıklarını doğaya geri verecekler diyip karnımda kelebekler uçuşturup, içimdeki Heidi'yi yanına Peter'i de katıp bayır aşağı koşturmak üzereydim ki, çınarın ne menem bir ağaç olduğu aklıma geldi. Benim gördüğüm, hayat bilgisi derslerinden öğrendiğim, kitaplardan okuduğum çınar, köklerini salan, geniş toprak isteyen, dallarını ve yapraklarını olabildiğince yayan bir ulu ağaç türü. Ondandır ki, dokunulmaz gibi gözüken, abideleştirilen, kutsallaştırılan bir yönü var. Dı. Korkunç şehirleşme, şehirdeki bir avuç çınarı göstermelik olarak bırakıp, diğerlerinin üzerinden buldozer gibi geçti, gitti. Şimdi, doğadan alınanın doğaya geri verileceğini söyleyen bir çevre otoritesinin olmasının beni mutlu etmesi lazım gelirdi ama etmiyor. Neden etmiyor? Çünkü, evimin önündeki ağaçları görüyorum. İçinde bir avuç toprak bırakılmış ufacık bir kare içinde nereden su alacakları belli olmadan kurumamaya çalışıyorlar. Güya insanlardan korunmaları için zincir çekilmiş etraflarına. Kabukları kuru, dalları yanlış budamadan eğilmiş, hastalıklı, yalnız ve üzüntü vericiler.


Çınarıyla meşhur Beyazıt Meydanı'nda parke taşlarının arasına döşenen beton yağmurla toprağın iletişimini kesmiş. Çınar, doğanın bir parçası olarak değil, altında çay içilir bir şehir süsü olarak görülüyor. Ve bütün bu çirkinlikler ayan beyan ortadayken, eğer çınarı böyle dikecekseniz, bir avuç toprağa ve zincirlere mahkum edecekseniz, hiç dikmeyin daha iyi demek geliyor içimden. 'Varolanlara dokunmayın, onlara iyi bakın, dallarını umarsızca kırıp dökmeyin yeter' demek istiyorum. Çınar gibi toprağa kök salan ağaç yerine daha arsız ağaçlar seçin. Sizin reva gördüğünüz metrekarede bile yaşayabilecek kadar arsız, ama yine de o kadar güzel ağaçlar...


Çınarın hakkını verecekseniz dikin, yoksa canım ağaçlara kıymayın efendiler!

Çınar Haysiyetli Ağaçtır


Fotoğraf: Gökşen Çalışkan


Sabah gazete ve haber portallarında günlük haber takibimi yaparken ntvmsnbc'deki bu haber dikkatimi çekti. Çekti, çünkü malumunuz olduğu üzere ben ironi seven biriyim. Haberde, Çevre ve Orman Bakanlığı'nın İstanbul'u yeniden çınar ağacı ile doldurma projesinden bahsediliyordu.


Bakın ne kadar hoş, yetkili makamlarımız doğadan aldıklarını doğaya geri verecekler diyip karnımda kelebekler uçuşturup, içimdeki Heidi'yi yanına Peter'i de katıp bayır aşağı koşturmak üzereydim ki, çınarın ne menem bir ağaç olduğu aklıma geldi. Benim gördüğüm, hayat bilgisi derslerinden öğrendiğim, kitaplardan okuduğum çınar, köklerini salan, geniş toprak isteyen, dallarını ve yapraklarını olabildiğince yayan bir ulu ağaç türü. Ondandır ki, dokunulmaz gibi gözüken, abideleştirilen, kutsallaştırılan bir yönü var. Dı. Korkunç şehirleşme, şehirdeki bir avuç çınarı göstermelik olarak bırakıp, diğerlerinin üzerinden buldozer gibi geçti, gitti. Şimdi, doğadan alınanın doğaya geri verileceğini söyleyen bir çevre otoritesinin olmasının beni mutlu etmesi lazım gelirdi ama etmiyor. Neden etmiyor? Çünkü, evimin önündeki ağaçları görüyorum. İçinde bir avuç toprak bırakılmış ufacık bir kare içinde nereden su alacakları belli olmadan kurumamaya çalışıyorlar. Güya insanlardan korunmaları için zincir çekilmiş etraflarına. Kabukları kuru, dalları yanlış budamadan eğilmiş, hastalıklı, yalnız ve üzüntü vericiler.


Çınarıyla meşhur Beyazıt Meydanı'nda parke taşlarının arasına döşenen beton yağmurla toprağın iletişimini kesmiş. Çınar, doğanın bir parçası olarak değil, altında çay içilir bir şehir süsü olarak görülüyor. Ve bütün bu çirkinlikler ayan beyan ortadayken, eğer çınarı böyle dikecekseniz, bir avuç toprağa ve zincirlere mahkum edecekseniz, hiç dikmeyin daha iyi demek geliyor içimden. 'Varolanlara dokunmayın, onlara iyi bakın, dallarını umarsızca kırıp dökmeyin yeter' demek istiyorum. Çınar gibi toprağa kök salan ağaç yerine daha arsız ağaçlar seçin. Sizin reva gördüğünüz metrekarede bile yaşayabilecek kadar arsız, ama yine de o kadar güzel ağaçlar...


Çınarın hakkını verecekseniz dikin, yoksa canım ağaçlara kıymayın efendiler!

8 Kasım 2010 Pazartesi

Cangıl-ı İstanbul'da Hayatta Kalmaya Çalışmak

8 Kasım gecesi Model adlı müzik grubunun üyelerinin İstiklal Caddesi'nde başına gelen olayı 'neden, niçin' diye sordukları sorulara verebilecek gerçek bir yanıtım olup olmadığını düşünerek paylaşıyorum. Linç kültürü, varoş isyanı, arka sokak kini gibi sosyokültürel sebepleri düşünmeye mecalim yok; sadece bu yaşanan olayı noktası virgülüne kadar olduğu gibi iletiyorum.



'Öncelikle şunu söylemeliyim: iyiyiz. vücudumuzdaki çeşitli morluklar ve ezikler dışında hiçbir problemimiz yok. ortopedist kuzenimi de aradım rapor verdim tehdit oluşturacak bir durum da yok. dakika dakika rapor alıyor benden zaten. kırık-çıkık, kısaca risk oluşturan hiçbir durum yok. yani telaşlanmanızı istemiyorum.



şimdi olayı anlatmaya geçiyorum:



yaklaşık iki saat önce, davulcumuz aşkın, vokalistimiz fatma ve ben galatasaray'daki stüdyomuzda kayıtlarımızı bitirmiş eve doğru yola çıkmıştık. gayet neşeli ve heyecanlıydık. istiklal'deki mc donald's ın oraya geldiğimizde yaklaşık 50-60 kişilik bir kasımpaşa taraftar grubu "beşiktaş ananı sikmeye geldik!" şeklinde bağırarak caddede yürüyordu.



o noktadan sonra gelişen olaylar nasıl gelişti inanın çok net analiz edemiyorum. ön sıradaki 4-5 kişilik bir grup arkamızda artık bir beşiktaş'lı mı gördü, yoksa benim altımdaki siyah-beyaz eşofmana mı takıldılar bilemiyorum.




bakın arkadaşlar abartmıyorum, en az 50 tane gözü dönmüş adam, size şu an tarif edemeyeceğim bir şiddetle bize vurmaya başladı. inanın ağzımızdan ne tek bir kelime çıktı, ne adamlara bir bakış attık. sadece üzerimize öldürmek için gelen 50 tane adam gördük.



öldürmek için vuruyorlardı arkadaşlar. insan evladı, bırakın insan evladına, önündeki boş kutuya bu hırsla, bu kuvvetle vuramaz.




arkadaşlar, hepsini geçtim. biz iki tane adamız. evet buraya kadar bile "insan" olanın aklı almıyor. yanımda 1.55 boyunda 45 kilo bir kadın var. aklınız, dimanız alıyor mu a dostlar?




ne "abi bizim bir alakamız yok" demeye takatiniz var, ne de bunu duyacak adam. ortada durumu fark edecek ne bir polis var, ne de onların biz ölmeden bizi kurtarmasına yetecek zaman.




ben fatma'nın üstüne kapaklanmış kaçırmaya çalışırken, tam birileri dolu bir bira şişesini aşkın'ın sırtında patlattığı sırada mc donald's dan insanlar bizi içeri çekti, ben fatma'yı yaka paça içeri fırlattım ve kapılar kapandı.>



arkadaşlar eğer bizi kurtarmasalardı, size teminat veriyorum ölmüştük. hiç şansımız yoktu. inanın durumun şokuyla abartmıyorum. ben kimsenin kimseye böyle vurduğunu görmedim hayatımda. ben böyle bir şeye tanık olmadım.



şimdi, eminim şu ana kadar bir çoğunuz yapmıştır, ama kendinizi benim yerime koyun.





istiklal caddesi.




istanbul.




2010.




saat 22:30
.




3 genç
.




üzerimizde provakatif hiçbir kıyafet yok.




ağızlarımızdan çıkan tek bir kelime yok.



o tarafa bakmıyoruz bile.



beşiktaş'lı bile değiliz anasını satayım!




ben takım tutmuyorum, maç bile izlemem ben!




50 tane gözü dönmüş adam yalnızca saf bir nefretle öldürmek için size vuruyor.




yanınızda canınızdan çok sevdiğiniz 1.55 boyunda 45 kilo bir bayan, sizin kalçanıza, göğsünüze,
bacaklarınıza, kafa tasınıza, her yerinize gelen öldürmek amaçlı ve zaten ölümcül darbelerden nasibini almasın diye kapaklanmış sadece "abi bizim alakamız yok!" diye bağırıyorsunuz.




ve sonra tesadüfen bir kaç kişinin sizi açık kapıdan içeri çekmesi sayesinde canınızı kurtarabiliyorsunuz.




benim yerimden düşünün.





şimdi beni bu insanları sevmeye kim ikna edecek?




beni bu "güzel" ülkenin "güzel" insanlarını sevmeye kim ikna edecek?



bu insanlar ezilmesin diye eylem yapmam için beni kim ikna edecek?





sevdiğimin istanbul'unu temiz tutmak için ben motivasyonu nereden bulacağım?




ben bu ülkeye neden emek vereyim?




ben, bu insanların teker teker, istisnasız, sorgusuz sualsiz katledilmesine neden karşı çıkayım?




bırakın bana, "aslında onu oraya getiren şartları tartışmak lazım," ayaklarını.




sen orada değildin. orada ölmek üzere olan bendim, ben. sebepsiz yere. yok yere. ben müzisyenim. ben albüm kaydediyorum. ben üniversite öğrencisiyim. ben 23 yaşındayım. ben hiç suç işlemedim. ben kimseyi kışkırtmadım.




bana bu insanların neyini savunacaksın?




ben neden bu insanları öldürmek istemeyeyim?




bana bunu açıklayın.



ben neden bu insanların benimle eşit olduğunu düşüneyim.




neden yaşama hakları olduğunu savunayım?



işte ilkin böyle düşündüm. aslında hala da biraz böyle düşünmüyor değilim.





her şeyi bırakıp kaçmak istedim sadece.





hiç kimse hiçbir şey için değmez dedim.





hele bu ülke. hele bu insanlar.






bırakın bana "geri bıraktırılmış" ayaklarını, dedim.





onlar bu ülkedeyse ben de bu ülkedeyim.





ben onlardan çok daha fakir büyüdüm.





ben onlardan çok daha fazla ezildim. bunları kuşkusuzlukla söyleyebilecek kadar sert geçti çocukluğum benim.




bu insanlar daha geçen günlerde, şehit anneleri için imza toplayan adamları dövdüler. evet yine kasımpaşa taraftarları.




bugün rastgele 3 genci öldürmek istediler?




biz bir grup genç olarak, çok ciddi çevreci-aktivist bir hareketin teorik altyapısını oluşturmakla meşgulüz şu aralar.




şimdi beni devam etmeye kim ikna edecek?




bu insanlar için çaba sarf etmeye beni kim ikna edecek?





ama işte!





bunları yazarken bile kendime inanmıyorum.




çünkü eminim, yarın bin katı hırsla sarılacağım o projeye. bir istiyorsam bin istiyorum şimdi. sebebini bilmiyorum ama öyle. içimden öyle geliyor işte!





gece gece kafanızı şişirdim.





sadece neyle karşı-karşıya olduğumuzu, neyi değiştirmeye çalıştığımızı en çıplak gerçekliğiyle karşısında nefes alırken görmüş birinin birinci ağızdan düşünceleri bunlar.





şimdi iyi sayılırız. biraz kas gevşetici, ağrı kesici aldık.




vücudumun her tarafı mosmor, ezik ve çürük içinde.




sevgiler.'




mor.




can temiz.



Kaynak

Cangıl-ı İstanbul'da Hayatta Kalmaya Çalışmak

8 Kasım gecesi Model adlı müzik grubunun üyelerinin İstiklal Caddesi'nde başına gelen olayı 'neden, niçin' diye sordukları sorulara verebilecek gerçek bir yanıtım olup olmadığını düşünerek paylaşıyorum. Linç kültürü, varoş isyanı, arka sokak kini gibi sosyokültürel sebepleri düşünmeye mecalim yok; sadece bu yaşanan olayı noktası virgülüne kadar olduğu gibi iletiyorum.



'Öncelikle şunu söylemeliyim: iyiyiz. vücudumuzdaki çeşitli morluklar ve ezikler dışında hiçbir problemimiz yok. ortopedist kuzenimi de aradım rapor verdim tehdit oluşturacak bir durum da yok. dakika dakika rapor alıyor benden zaten. kırık-çıkık, kısaca risk oluşturan hiçbir durum yok. yani telaşlanmanızı istemiyorum.



şimdi olayı anlatmaya geçiyorum:



yaklaşık iki saat önce, davulcumuz aşkın, vokalistimiz fatma ve ben galatasaray'daki stüdyomuzda kayıtlarımızı bitirmiş eve doğru yola çıkmıştık. gayet neşeli ve heyecanlıydık. istiklal'deki mc donald's ın oraya geldiğimizde yaklaşık 50-60 kişilik bir kasımpaşa taraftar grubu "beşiktaş ananı sikmeye geldik!" şeklinde bağırarak caddede yürüyordu.



o noktadan sonra gelişen olaylar nasıl gelişti inanın çok net analiz edemiyorum. ön sıradaki 4-5 kişilik bir grup arkamızda artık bir beşiktaş'lı mı gördü, yoksa benim altımdaki siyah-beyaz eşofmana mı takıldılar bilemiyorum.




bakın arkadaşlar abartmıyorum, en az 50 tane gözü dönmüş adam, size şu an tarif edemeyeceğim bir şiddetle bize vurmaya başladı. inanın ağzımızdan ne tek bir kelime çıktı, ne adamlara bir bakış attık. sadece üzerimize öldürmek için gelen 50 tane adam gördük.



öldürmek için vuruyorlardı arkadaşlar. insan evladı, bırakın insan evladına, önündeki boş kutuya bu hırsla, bu kuvvetle vuramaz.




arkadaşlar, hepsini geçtim. biz iki tane adamız. evet buraya kadar bile "insan" olanın aklı almıyor. yanımda 1.55 boyunda 45 kilo bir kadın var. aklınız, dimanız alıyor mu a dostlar?




ne "abi bizim bir alakamız yok" demeye takatiniz var, ne de bunu duyacak adam. ortada durumu fark edecek ne bir polis var, ne de onların biz ölmeden bizi kurtarmasına yetecek zaman.




ben fatma'nın üstüne kapaklanmış kaçırmaya çalışırken, tam birileri dolu bir bira şişesini aşkın'ın sırtında patlattığı sırada mc donald's dan insanlar bizi içeri çekti, ben fatma'yı yaka paça içeri fırlattım ve kapılar kapandı.>



arkadaşlar eğer bizi kurtarmasalardı, size teminat veriyorum ölmüştük. hiç şansımız yoktu. inanın durumun şokuyla abartmıyorum. ben kimsenin kimseye böyle vurduğunu görmedim hayatımda. ben böyle bir şeye tanık olmadım.



şimdi, eminim şu ana kadar bir çoğunuz yapmıştır, ama kendinizi benim yerime koyun.





istiklal caddesi.




istanbul.




2010.




saat 22:30
.




3 genç
.




üzerimizde provakatif hiçbir kıyafet yok.




ağızlarımızdan çıkan tek bir kelime yok.



o tarafa bakmıyoruz bile.



beşiktaş'lı bile değiliz anasını satayım!




ben takım tutmuyorum, maç bile izlemem ben!




50 tane gözü dönmüş adam yalnızca saf bir nefretle öldürmek için size vuruyor.




yanınızda canınızdan çok sevdiğiniz 1.55 boyunda 45 kilo bir bayan, sizin kalçanıza, göğsünüze,
bacaklarınıza, kafa tasınıza, her yerinize gelen öldürmek amaçlı ve zaten ölümcül darbelerden nasibini almasın diye kapaklanmış sadece "abi bizim alakamız yok!" diye bağırıyorsunuz.




ve sonra tesadüfen bir kaç kişinin sizi açık kapıdan içeri çekmesi sayesinde canınızı kurtarabiliyorsunuz.




benim yerimden düşünün.





şimdi beni bu insanları sevmeye kim ikna edecek?




beni bu "güzel" ülkenin "güzel" insanlarını sevmeye kim ikna edecek?



bu insanlar ezilmesin diye eylem yapmam için beni kim ikna edecek?





sevdiğimin istanbul'unu temiz tutmak için ben motivasyonu nereden bulacağım?




ben bu ülkeye neden emek vereyim?




ben, bu insanların teker teker, istisnasız, sorgusuz sualsiz katledilmesine neden karşı çıkayım?




bırakın bana, "aslında onu oraya getiren şartları tartışmak lazım," ayaklarını.




sen orada değildin. orada ölmek üzere olan bendim, ben. sebepsiz yere. yok yere. ben müzisyenim. ben albüm kaydediyorum. ben üniversite öğrencisiyim. ben 23 yaşındayım. ben hiç suç işlemedim. ben kimseyi kışkırtmadım.




bana bu insanların neyini savunacaksın?




ben neden bu insanları öldürmek istemeyeyim?




bana bunu açıklayın.



ben neden bu insanların benimle eşit olduğunu düşüneyim.




neden yaşama hakları olduğunu savunayım?



işte ilkin böyle düşündüm. aslında hala da biraz böyle düşünmüyor değilim.





her şeyi bırakıp kaçmak istedim sadece.





hiç kimse hiçbir şey için değmez dedim.





hele bu ülke. hele bu insanlar.






bırakın bana "geri bıraktırılmış" ayaklarını, dedim.





onlar bu ülkedeyse ben de bu ülkedeyim.





ben onlardan çok daha fakir büyüdüm.





ben onlardan çok daha fazla ezildim. bunları kuşkusuzlukla söyleyebilecek kadar sert geçti çocukluğum benim.




bu insanlar daha geçen günlerde, şehit anneleri için imza toplayan adamları dövdüler. evet yine kasımpaşa taraftarları.




bugün rastgele 3 genci öldürmek istediler?




biz bir grup genç olarak, çok ciddi çevreci-aktivist bir hareketin teorik altyapısını oluşturmakla meşgulüz şu aralar.




şimdi beni devam etmeye kim ikna edecek?




bu insanlar için çaba sarf etmeye beni kim ikna edecek?





ama işte!





bunları yazarken bile kendime inanmıyorum.




çünkü eminim, yarın bin katı hırsla sarılacağım o projeye. bir istiyorsam bin istiyorum şimdi. sebebini bilmiyorum ama öyle. içimden öyle geliyor işte!





gece gece kafanızı şişirdim.





sadece neyle karşı-karşıya olduğumuzu, neyi değiştirmeye çalıştığımızı en çıplak gerçekliğiyle karşısında nefes alırken görmüş birinin birinci ağızdan düşünceleri bunlar.





şimdi iyi sayılırız. biraz kas gevşetici, ağrı kesici aldık.




vücudumun her tarafı mosmor, ezik ve çürük içinde.




sevgiler.'




mor.




can temiz.



Kaynak

Aşkın Laf Kalabalığı




Fotoğraf makinamın objektifi bozuk olduğundan yazı zor okunuyor ama hemen imdada yetişip tercüme ediyorum: 'Gizem Hanım: Öyle şeyler yaşadım ki, Murat bana evet der sandım'


Öğleden sonra kanallar arasında amaçsızcasına zap yapar ve Yemekteyiz ile Esra Erol'da Evlen Benimle arasında gidip gelirken, Esra Erol'da emo kılıklı bir hanım kızımızla aylık üçbinbeşyüz lira geliri olan müzisyen ve de ziyadesiyle eli yüzü düzgün bir efendi oğlumuzun diyaloğuna denk geldim. Hanım kızımız, şu hayatta çok şeyler yaşadığını, dıştan çok sert görünse de içten içe çok kırılgan olduğunu ve gerçek aşkı aradığını anlatıyor ve anlatırken gözyaşlarına boğuluyordu. Müzisyen oğlumuz ise, eğer kendisi bir kız olarak dünyaya gelseymiş, hanım kızımızın bedeninde ve o olarak gelmek istediğini söylüyor, fakat kendisinden zaten bir tane olduğu için kendisinden bir tane daha olmasına gerek olmadığını söyleyerek hanım kızımızla izdivaç eylemeyeceğini bildiriyordu.



Bu fotoğraf daha belirgin: 'Murat aşk şarkıları yazıyor ama aşktan korkuyor.'




Şimdi ben anlatırken ne kadar anlayabildiğiniz bu diyaloğu bilemiyorum. Ben de zaten izlediğim halde bile pek anlamadım demek istediklerini. Anlamadım ama, yine de bu iki genç dimağı izlemekten kendimi alamadım. Şahit olduğum bu ilginç ötesi cümleler beni aralarında ne geçti de milyonlarca güzide seyircinin önünde aşk üzerine deli saçması felsefik kırıntılar yumurtladıklarını düşünmeye itti (boş zamanlarımda düşünürüm ben). Kendimi bunları düşünürken yakalayınca, 'elalemin yaşanmışlğından bana ne yahu' diyip düşüncemi yeni nesil ilişki bahaneleri konusuna yönlendirdim. 'Modern ilişkiler girdabının en bilindik sorunsalı ne ola ki?' diye kendime sordum. Kendime böyle bir soru sormuş bulunduğum için haliyle cevabını da kendim vermek zorunda olduğumu hissederek şöyle bir tez geliştirdim: Karşımızdakine direkt olarak 'kardeşim senle ne tensel, ne düşünsel, ne kalpsel uyuşamıyoruz, sen bensiz, ben sensiz daha iyiyiz, olmuyor, zorlamaya ne lüzum var?' demektense, dolaylı yollara sapmak, lafı kalabalıklaştırıp başını unutturmak ve başta söyleyeceğimizi en son söylemek gibi tuhaf yöntemlere başvuruyoruz. Bugün eğer karanlık ve izbe barların karanlık köşelerinde gözleri dolarak 'ben sana fazlayım, sen daha iyilerine layıksın' diyen kaybeden tripli adamlar ya da karşısındakini sürekli olarak kendisini anlamamakla ve korkaklıkla suçlayan kadınlar varsa, aşkın gelecekte nasıl algılanacağı konusunda endişel duymam normalmiş gibi geliyor.


Evet bula bula bunu buldum. Eğer ki bu yazının anafikrini anlamadıysanız hata sizde değil, bende. Ama yine de bir şans daha vermenizi, bir-iki kadeh bişeyler içtikten sonra yeniden denemenizi öneririm.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzre, esen kalın.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons