İyice hareketlenip renklenen kültürel atmosfer içinde her biri ayrı temada yayınlanacak olan “Babylon is Music…” albümleri, İstanbul'un şaşırtıcı müzikal çeşitliliğe katkıda bulunacak gibi gözüküyor.
İyice hareketlenip renklenen kültürel atmosfer içinde her biri ayrı temada yayınlanacak olan “Babylon is Music…” albümleri, İstanbul'un şaşırtıcı müzikal çeşitliliğe katkıda bulunacak gibi gözüküyor.
İyice hareketlenip renklenen kültürel atmosfer içinde her biri ayrı temada yayınlanacak olan “Babylon is Music…” albümleri, İstanbul'un şaşırtıcı müzikal çeşitliliğe katkıda bulunacak gibi gözüküyor.
İyice hareketlenip renklenen kültürel atmosfer içinde her biri ayrı temada yayınlanacak olan “Babylon is Music…” albümleri, İstanbul'un şaşırtıcı müzikal çeşitliliğe katkıda bulunacak gibi gözüküyor.
diyorum.
Sinem beni kırmayıp başlıyor anlatmaya: "Bu bir tür jonglörlük aslında. Bir ipin ucuna asılmış ağırlıklara "poi" adı veriliyor. Bizim yaptığımız da arka tarafta çalan bir müzik eşliğinde "fire poi" çevrilerek yapılan özel bir tür gösteri."
"Peki bu gösterinizi sokak sanatının parçası olarak addedebilir miyiz?" diye soruyorum.
"Tabi ki." diye cevaplıyor beni Sinem ve ekliyor: "Sokakta performans sergilemeyi seviyoruz. Sokaktaki insanlarla iletişim halinde olabilmek bizim için önemli. Burada bizi yoldan geçen adam da izliyor, parkta yaşayan madde bağımlısı çocuklar da. Sorular soruyorlar, heyecanımızı paylaşıyorlar. Bu bizim çok hoşumuza gidiyor."
O sırada yanımıza Elif geliyor gülümseyerek. Bu basma kalıp bir gülüş değil. İşini "aşkla" yapan birinin gözlerinin içine dek yayılan cinsten bir gülüş. "Bu olayın esprisi paylaşmak" diye söze başlıyor ve devam ediyor: "Biz bu işi ıssız bir yerde de yaparız sonuçta. Ama sokakta insanlarla etkileşim içinde olmayı seviyoruz. Paylaşmayı seviyoruz. Başımıza bir çok ilginç ve komik olay da gelmiyor değil hani. Tam performans sırasında iyice yaklaşıp dokunmaya çalışanlar, elimizden "poi" leri kapıp çevirmeye kalkanlar... Ne ararsan. Aslında öyle dikkatli olunması gereken birşey ki bu. Yoksa kendini ve etrafını yaralama riski var. Ama insanlar sanki bu böyle değilmiş gibi davranıyor, bazen dibimize kadar geliyorlar. Sokakta güvenliğe çok daha fazla dikkat etmek zorundasın."
"Hani tercih etmeniz gerekse, steril bir sahne mi, yoksa sokak mı?" diye soruyorum. Elif heyecanla "Kesinlikle sokak!" diyor. "Bu aslında Yeni Zellanda kökenli geleneksel bir dans, bir ayin. Böyle düşününce bu dansı sokakta yapmak işin ruhuna daha uygun. Hem parayla katıldığımız etkinliklerde kısıtlı bir kitleye hitap edebiliyoruz. Açıkçası işin ticari kısmındansa sokağı tercih ederiz. Zaten işin güzel tarafı da bu. Şu an canımız yakmak istiyor! diyoruz ve bir bakıyoruz ki elimizde ateş, dansa başlamışız."
O sırada hemen yanımızdaki bir adam Elif'e bu işin aslında müzikle mi yapıldığını soruyor. "Evet", diye yanıtlıyor Elif, "aslında müzikle yapılıyor. Arkada işin ruhuna uygun bir müzik olsa çok daha iyi olur."
Dakikalar ilerledikçe sohbet daha da tatlılaşıyor. "Bize kalsa sabaha kadar yakarız!" diyor Elif. Hiç yorgunluk belirtisi yok zaten yüzlerinde. Kendi deyimleriyle 10 litre yakıtları olsa da saatlerce "yaksalar." İşte tam bu sırada Sinem kalan son yakıtı ateşleyip gecenin şimdilik "son" gösterisine başlıyor. Arka planda önünde dans ettiği bardan yükselen Şebnem Ferah şarkısı. Sinem dans ediyor, ediyor, ediyor, yüzü gene dinginleşiyor, ateş azalıyor, azalıyor ve sonunda sönüyor...
"Bir daha ne zaman görüşürüz?" diye soruyorum Elif'le Sinem'e. "14-15-16 Ağustos'ta Sokakta Şenlik Var festivalinde olacağız. Oraya gel, sonra iletişim adreslerimizi alalım, yazışalım. Daha detaylı konuşuruz hem." diyor Elif. Bende bir mutluluk, sormayın gitsin. Ne de olsa ilk kez "ateşle danseden" arkadaşlarım oluyor. Yani her türlüsü vardı, bu da cilası oldu diye geçiriyorum içimden. "Sözüm söz" diyorum, "Alternatif-İstanbul ekibi olarak oradayız!" (burada bir parantez açmak gerek. Bizim ekip sağolsun sanatından tut, her türlü ıvır zıvırına kadar sokaktaki her haltı sever. Hepsi de bu konuda fikir sahibi olunca, "ateş dansçısı" arkadaşlarımızla daha bir tatlı söyleşebiliriz diye düşünerek kendileri adına söz vermekte imtina etmedim hani. )
İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız eğer, her türlü hareketliliğe, süprize ya da önünüze aniden çıkıveren şeylere hazırlıklı olmanız yararınıza olur. En iyisi sanırım çantada bu tür durumlar için bir fotoğraf makinası, ya da en kötüsünden de olsa bir kayıt cihazı taşımak... Sonuçte neyle ne zaman karşılacağınızı kim bilebilir? İşte bu okuduğunuz yazı, bunun en açık örneği.
diyorum.
Sinem beni kırmayıp başlıyor anlatmaya: "Bu bir tür jonglörlük aslında. Bir ipin ucuna asılmış ağırlıklara "poi" adı veriliyor. Bizim yaptığımız da arka tarafta çalan bir müzik eşliğinde "fire poi" çevrilerek yapılan özel bir tür gösteri."
"Peki bu gösterinizi sokak sanatının parçası olarak addedebilir miyiz?" diye soruyorum.
"Tabi ki." diye cevaplıyor beni Sinem ve ekliyor: "Sokakta performans sergilemeyi seviyoruz. Sokaktaki insanlarla iletişim halinde olabilmek bizim için önemli. Burada bizi yoldan geçen adam da izliyor, parkta yaşayan madde bağımlısı çocuklar da. Sorular soruyorlar, heyecanımızı paylaşıyorlar. Bu bizim çok hoşumuza gidiyor."
O sırada yanımıza Elif geliyor gülümseyerek. Bu basma kalıp bir gülüş değil. İşini "aşkla" yapan birinin gözlerinin içine dek yayılan cinsten bir gülüş. "Bu olayın esprisi paylaşmak" diye söze başlıyor ve devam ediyor: "Biz bu işi ıssız bir yerde de yaparız sonuçta. Ama sokakta insanlarla etkileşim içinde olmayı seviyoruz. Paylaşmayı seviyoruz. Başımıza bir çok ilginç ve komik olay da gelmiyor değil hani. Tam performans sırasında iyice yaklaşıp dokunmaya çalışanlar, elimizden "poi" leri kapıp çevirmeye kalkanlar... Ne ararsan. Aslında öyle dikkatli olunması gereken birşey ki bu. Yoksa kendini ve etrafını yaralama riski var. Ama insanlar sanki bu böyle değilmiş gibi davranıyor, bazen dibimize kadar geliyorlar. Sokakta güvenliğe çok daha fazla dikkat etmek zorundasın."
"Hani tercih etmeniz gerekse, steril bir sahne mi, yoksa sokak mı?" diye soruyorum. Elif heyecanla "Kesinlikle sokak!" diyor. "Bu aslında Yeni Zellanda kökenli geleneksel bir dans, bir ayin. Böyle düşününce bu dansı sokakta yapmak işin ruhuna daha uygun. Hem parayla katıldığımız etkinliklerde kısıtlı bir kitleye hitap edebiliyoruz. Açıkçası işin ticari kısmındansa sokağı tercih ederiz. Zaten işin güzel tarafı da bu. Şu an canımız yakmak istiyor! diyoruz ve bir bakıyoruz ki elimizde ateş, dansa başlamışız."
O sırada hemen yanımızdaki bir adam Elif'e bu işin aslında müzikle mi yapıldığını soruyor. "Evet", diye yanıtlıyor Elif, "aslında müzikle yapılıyor. Arkada işin ruhuna uygun bir müzik olsa çok daha iyi olur."
Dakikalar ilerledikçe sohbet daha da tatlılaşıyor. "Bize kalsa sabaha kadar yakarız!" diyor Elif. Hiç yorgunluk belirtisi yok zaten yüzlerinde. Kendi deyimleriyle 10 litre yakıtları olsa da saatlerce "yaksalar." İşte tam bu sırada Sinem kalan son yakıtı ateşleyip gecenin şimdilik "son" gösterisine başlıyor. Arka planda önünde dans ettiği bardan yükselen Şebnem Ferah şarkısı. Sinem dans ediyor, ediyor, ediyor, yüzü gene dinginleşiyor, ateş azalıyor, azalıyor ve sonunda sönüyor...
"Bir daha ne zaman görüşürüz?" diye soruyorum Elif'le Sinem'e. "14-15-16 Ağustos'ta Sokakta Şenlik Var festivalinde olacağız. Oraya gel, sonra iletişim adreslerimizi alalım, yazışalım. Daha detaylı konuşuruz hem." diyor Elif. Bende bir mutluluk, sormayın gitsin. Ne de olsa ilk kez "ateşle danseden" arkadaşlarım oluyor. Yani her türlüsü vardı, bu da cilası oldu diye geçiriyorum içimden. "Sözüm söz" diyorum, "Alternatif-İstanbul ekibi olarak oradayız!" (burada bir parantez açmak gerek. Bizim ekip sağolsun sanatından tut, her türlü ıvır zıvırına kadar sokaktaki her haltı sever. Hepsi de bu konuda fikir sahibi olunca, "ateş dansçısı" arkadaşlarımızla daha bir tatlı söyleşebiliriz diye düşünerek kendileri adına söz vermekte imtina etmedim hani. )
İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız eğer, her türlü hareketliliğe, süprize ya da önünüze aniden çıkıveren şeylere hazırlıklı olmanız yararınıza olur. En iyisi sanırım çantada bu tür durumlar için bir fotoğraf makinası, ya da en kötüsünden de olsa bir kayıt cihazı taşımak... Sonuçte neyle ne zaman karşılacağınızı kim bilebilir? İşte bu okuduğunuz yazı, bunun en açık örneği.