2 Ağustos 2009 Pazar

"Şu An Canımız Yakmak İstiyor!"


Eklemeler: Poi konusunda Elif ve Sinem ile yaptığım sohbet tamamen doğaçlama gelişti. Söylediklerini kaçırmamaya çabaladım, ancak üniversiteden beri not tutma konusunda hamlamışım. :) Haliyle yanlış anlamalarım olmuş, hem Elif'ten, hem de bu konu hakkında bilgili bir okuyucudan bazı noktalarda düzeltmeler geldi. İyi de oldu, zira poi'ye "joglörlük" demişim, meğer daha farklı bir olguymuş. Dünya çapında festivalleri olan bir gösteri sanatı olması da hakkında çok daha fazla bilgi edinmek istememe neden oldu.


Saat gecenin 1'i. Bostancı Parkı'nda bir kalabalık gözüme çarpıyor. Bir grup insan, elindeki meşalelerle (ilk gördüğümde meşale sandığım bu aletlerin adı "poi" imiş, sonradan öğreniyorum) ateş dansı yapan çıtı pıtı bir kızın etrafını çevirmiş hayran hayran izlemekteler. Bir süre kıza bakıyorum. Dansını yaparken öyle dingin gözüküyor ki, yüzündeki ifadeye odaklanmamak elde değil. Hareketleri temkinli ve bir o kadar da zarif. Yanımdaki arkadaşlarıma "hadi siz gidin" diyorum, "ben kalıp nedir bu işin aslı astarı, öğreneceğim."

Önce fotoğraf makinama sarılıyorum. Ardarda deklanşöre basıyorum pilimin tükenmemesi için dua ederek. Az sonra adının Elif olduğunu öğrendiğim performansçı yanıma gelip gülümseyerek "fotoğrafta arka kısmı bulanık bırakıp "ateşin yoluna" netlersen daha iyi olur sanırım" diyor. "Ateşin yolu" tabiri hoşuma gidiyor. Elif az sonra uzun uzadıya bir sorguya çekileceğinden habersiz, çektiğim fotoğraflara bakıyor. O sırada yanımıza az önce dansını izlediğimiz Sinem geliyor. Çantamdan kara kaplı defterimi çıkarıyorum, bir yerlerden kalem bulup buluşturuyorum ve "Eee Sinem, anlat bakalım, nedir bu yaptığınız?"

diyorum.

Sinem beni kırmayıp başlıyor anlatmaya: "Bu bir tür jonglörlük aslında. Bir ipin ucuna asılmış ağırlıklara "poi" adı veriliyor. Bizim yaptığımız da arka tarafta çalan bir müzik eşliğinde "fire poi" çevrilerek yapılan özel bir tür gösteri."

"Peki bu gösterinizi sokak sanatının parçası olarak addedebilir miyiz?" diye soruyorum.


"Tabi ki." diye cevaplıyor beni Sinem ve ekliyor: "Sokakta performans sergilemeyi seviyoruz. Sokaktaki insanlarla iletişim halinde olabilmek bizim için önemli. Burada bizi yoldan geçen adam da izliyor, parkta yaşayan madde bağımlısı çocuklar da. Sorular soruyorlar, heyecanımızı paylaşıyorlar. Bu bizim çok hoşumuza gidiyor."

O sırada yanımıza Elif geliyor gülümseyerek. Bu basma kalıp bir gülüş değil. İşini "aşkla" yapan birinin gözlerinin içine dek yayılan cinsten bir gülüş. "Bu olayın esprisi paylaşmak" diye söze başlıyor ve devam ediyor: "Biz bu işi ıssız bir yerde de yaparız sonuçta. Ama sokakta insanlarla etkileşim içinde olmayı seviyoruz. Paylaşmayı seviyoruz. Başımıza bir çok ilginç ve komik olay da gelmiyor değil hani. Tam performans sırasında iyice yaklaşıp dokunmaya çalışanlar, elimizden "poi" leri kapıp çevirmeye kalkanlar... Ne ararsan. Aslında öyle dikkatli olunması gereken birşey ki bu. Yoksa kendini ve etrafını yaralama riski var. Ama insanlar sanki bu böyle değilmiş gibi davranıyor, bazen dibimize kadar geliyorlar. Sokakta güvenliğe çok daha fazla dikkat etmek zorundasın."

"Hani tercih etmeniz gerekse, steril bir sahne mi, yoksa sokak mı?" diye soruyorum. Elif heyecanla "Kesinlikle sokak!" diyor. "Bu aslında Yeni Zellanda kökenli geleneksel bir dans, bir ayin. Böyle düşününce bu dansı sokakta yapmak işin ruhuna daha uygun. Hem parayla katıldığımız etkinliklerde kısıtlı bir kitleye hitap edebiliyoruz. Açıkçası işin ticari kısmındansa sokağı tercih ederiz. Zaten işin güzel tarafı da bu. Şu an canımız yakmak istiyor! diyoruz ve bir bakıyoruz ki elimizde ateş, dansa başlamışız."


O sırada hemen yanımızdaki bir adam Elif'e bu işin aslında müzikle mi yapıldığını soruyor. "Evet", diye yanıtlıyor Elif, "aslında müzikle yapılıyor. Arkada işin ruhuna uygun bir müzik olsa çok daha iyi olur."

Dakikalar ilerledikçe sohbet daha da tatlılaşıyor. "Bize kalsa sabaha kadar yakarız!" diyor Elif. Hiç yorgunluk belirtisi yok zaten yüzlerinde. Kendi deyimleriyle 10 litre yakıtları olsa da saatlerce "yaksalar." İşte tam bu sırada Sinem kalan son yakıtı ateşleyip gecenin şimdilik "son" gösterisine başlıyor. Arka planda önünde dans ettiği bardan yükselen Şebnem Ferah şarkısı. Sinem dans ediyor, ediyor, ediyor, yüzü gene dinginleşiyor, ateş azalıyor, azalıyor ve sonunda sönüyor...


"Bir daha ne zaman görüşürüz?" diye soruyorum Elif'le Sinem'e. "14-15-16 Ağustos'ta Sokakta Şenlik Var festivalinde olacağız. Oraya gel, sonra iletişim adreslerimizi alalım, yazışalım. Daha detaylı konuşuruz hem." diyor Elif. Bende bir mutluluk, sormayın gitsin. Ne de olsa ilk kez "ateşle danseden" arkadaşlarım oluyor. Yani her türlüsü vardı, bu da cilası oldu diye geçiriyorum içimden. "Sözüm söz" diyorum, "Alternatif-İstanbul ekibi olarak oradayız!" (burada bir parantez açmak gerek. Bizim ekip sağolsun sanatından tut, her türlü ıvır zıvırına kadar sokaktaki her haltı sever. Hepsi de bu konuda fikir sahibi olunca, "ateş dansçısı" arkadaşlarımızla daha bir tatlı söyleşebiliriz diye düşünerek kendileri adına söz vermekte imtina etmedim hani. )


İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız eğer, her türlü hareketliliğe, süprize ya da önünüze aniden çıkıveren şeylere hazırlıklı olmanız yararınıza olur. En iyisi sanırım çantada bu tür durumlar için bir fotoğraf makinası, ya da en kötüsünden de olsa bir kayıt cihazı taşımak... Sonuçte neyle ne zaman karşılacağınızı kim bilebilir? İşte bu okuduğunuz yazı, bunun en açık örneği.




"Şu An Canımız Yakmak İstiyor!"


Eklemeler: Poi konusunda Elif ve Sinem ile yaptığım sohbet tamamen doğaçlama gelişti. Söylediklerini kaçırmamaya çabaladım, ancak üniversiteden beri not tutma konusunda hamlamışım. :) Haliyle yanlış anlamalarım olmuş, hem Elif'ten, hem de bu konu hakkında bilgili bir okuyucudan bazı noktalarda düzeltmeler geldi. İyi de oldu, zira poi'ye "joglörlük" demişim, meğer daha farklı bir olguymuş. Dünya çapında festivalleri olan bir gösteri sanatı olması da hakkında çok daha fazla bilgi edinmek istememe neden oldu.


Saat gecenin 1'i. Bostancı Parkı'nda bir kalabalık gözüme çarpıyor. Bir grup insan, elindeki meşalelerle (ilk gördüğümde meşale sandığım bu aletlerin adı "poi" imiş, sonradan öğreniyorum) ateş dansı yapan çıtı pıtı bir kızın etrafını çevirmiş hayran hayran izlemekteler. Bir süre kıza bakıyorum. Dansını yaparken öyle dingin gözüküyor ki, yüzündeki ifadeye odaklanmamak elde değil. Hareketleri temkinli ve bir o kadar da zarif. Yanımdaki arkadaşlarıma "hadi siz gidin" diyorum, "ben kalıp nedir bu işin aslı astarı, öğreneceğim."

Önce fotoğraf makinama sarılıyorum. Ardarda deklanşöre basıyorum pilimin tükenmemesi için dua ederek. Az sonra adının Elif olduğunu öğrendiğim performansçı yanıma gelip gülümseyerek "fotoğrafta arka kısmı bulanık bırakıp "ateşin yoluna" netlersen daha iyi olur sanırım" diyor. "Ateşin yolu" tabiri hoşuma gidiyor. Elif az sonra uzun uzadıya bir sorguya çekileceğinden habersiz, çektiğim fotoğraflara bakıyor. O sırada yanımıza az önce dansını izlediğimiz Sinem geliyor. Çantamdan kara kaplı defterimi çıkarıyorum, bir yerlerden kalem bulup buluşturuyorum ve "Eee Sinem, anlat bakalım, nedir bu yaptığınız?"

diyorum.

Sinem beni kırmayıp başlıyor anlatmaya: "Bu bir tür jonglörlük aslında. Bir ipin ucuna asılmış ağırlıklara "poi" adı veriliyor. Bizim yaptığımız da arka tarafta çalan bir müzik eşliğinde "fire poi" çevrilerek yapılan özel bir tür gösteri."

"Peki bu gösterinizi sokak sanatının parçası olarak addedebilir miyiz?" diye soruyorum.


"Tabi ki." diye cevaplıyor beni Sinem ve ekliyor: "Sokakta performans sergilemeyi seviyoruz. Sokaktaki insanlarla iletişim halinde olabilmek bizim için önemli. Burada bizi yoldan geçen adam da izliyor, parkta yaşayan madde bağımlısı çocuklar da. Sorular soruyorlar, heyecanımızı paylaşıyorlar. Bu bizim çok hoşumuza gidiyor."

O sırada yanımıza Elif geliyor gülümseyerek. Bu basma kalıp bir gülüş değil. İşini "aşkla" yapan birinin gözlerinin içine dek yayılan cinsten bir gülüş. "Bu olayın esprisi paylaşmak" diye söze başlıyor ve devam ediyor: "Biz bu işi ıssız bir yerde de yaparız sonuçta. Ama sokakta insanlarla etkileşim içinde olmayı seviyoruz. Paylaşmayı seviyoruz. Başımıza bir çok ilginç ve komik olay da gelmiyor değil hani. Tam performans sırasında iyice yaklaşıp dokunmaya çalışanlar, elimizden "poi" leri kapıp çevirmeye kalkanlar... Ne ararsan. Aslında öyle dikkatli olunması gereken birşey ki bu. Yoksa kendini ve etrafını yaralama riski var. Ama insanlar sanki bu böyle değilmiş gibi davranıyor, bazen dibimize kadar geliyorlar. Sokakta güvenliğe çok daha fazla dikkat etmek zorundasın."

"Hani tercih etmeniz gerekse, steril bir sahne mi, yoksa sokak mı?" diye soruyorum. Elif heyecanla "Kesinlikle sokak!" diyor. "Bu aslında Yeni Zellanda kökenli geleneksel bir dans, bir ayin. Böyle düşününce bu dansı sokakta yapmak işin ruhuna daha uygun. Hem parayla katıldığımız etkinliklerde kısıtlı bir kitleye hitap edebiliyoruz. Açıkçası işin ticari kısmındansa sokağı tercih ederiz. Zaten işin güzel tarafı da bu. Şu an canımız yakmak istiyor! diyoruz ve bir bakıyoruz ki elimizde ateş, dansa başlamışız."


O sırada hemen yanımızdaki bir adam Elif'e bu işin aslında müzikle mi yapıldığını soruyor. "Evet", diye yanıtlıyor Elif, "aslında müzikle yapılıyor. Arkada işin ruhuna uygun bir müzik olsa çok daha iyi olur."

Dakikalar ilerledikçe sohbet daha da tatlılaşıyor. "Bize kalsa sabaha kadar yakarız!" diyor Elif. Hiç yorgunluk belirtisi yok zaten yüzlerinde. Kendi deyimleriyle 10 litre yakıtları olsa da saatlerce "yaksalar." İşte tam bu sırada Sinem kalan son yakıtı ateşleyip gecenin şimdilik "son" gösterisine başlıyor. Arka planda önünde dans ettiği bardan yükselen Şebnem Ferah şarkısı. Sinem dans ediyor, ediyor, ediyor, yüzü gene dinginleşiyor, ateş azalıyor, azalıyor ve sonunda sönüyor...


"Bir daha ne zaman görüşürüz?" diye soruyorum Elif'le Sinem'e. "14-15-16 Ağustos'ta Sokakta Şenlik Var festivalinde olacağız. Oraya gel, sonra iletişim adreslerimizi alalım, yazışalım. Daha detaylı konuşuruz hem." diyor Elif. Bende bir mutluluk, sormayın gitsin. Ne de olsa ilk kez "ateşle danseden" arkadaşlarım oluyor. Yani her türlüsü vardı, bu da cilası oldu diye geçiriyorum içimden. "Sözüm söz" diyorum, "Alternatif-İstanbul ekibi olarak oradayız!" (burada bir parantez açmak gerek. Bizim ekip sağolsun sanatından tut, her türlü ıvır zıvırına kadar sokaktaki her haltı sever. Hepsi de bu konuda fikir sahibi olunca, "ateş dansçısı" arkadaşlarımızla daha bir tatlı söyleşebiliriz diye düşünerek kendileri adına söz vermekte imtina etmedim hani. )


İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız eğer, her türlü hareketliliğe, süprize ya da önünüze aniden çıkıveren şeylere hazırlıklı olmanız yararınıza olur. En iyisi sanırım çantada bu tür durumlar için bir fotoğraf makinası, ya da en kötüsünden de olsa bir kayıt cihazı taşımak... Sonuçte neyle ne zaman karşılacağınızı kim bilebilir? İşte bu okuduğunuz yazı, bunun en açık örneği.




"Şu An Canımız Yakmak İstiyor!"


Eklemeler: Poi konusunda Elif ve Sinem ile yaptığım sohbet tamamen doğaçlama gelişti. Söylediklerini kaçırmamaya çabaladım, ancak üniversiteden beri not tutma konusunda hamlamışım. :) Haliyle yanlış anlamalarım olmuş, hem Elif'ten, hem de bu konu hakkında bilgili bir okuyucudan bazı noktalarda düzeltmeler geldi. İyi de oldu, zira poi'ye "joglörlük" demişim, meğer daha farklı bir olguymuş. Dünya çapında festivalleri olan bir gösteri sanatı olması da hakkında çok daha fazla bilgi edinmek istememe neden oldu.


Saat gecenin 1'i. Bostancı Parkı'nda bir kalabalık gözüme çarpıyor. Bir grup insan, elindeki meşalelerle (ilk gördüğümde meşale sandığım bu aletlerin adı "poi" imiş, sonradan öğreniyorum) ateş dansı yapan çıtı pıtı bir kızın etrafını çevirmiş hayran hayran izlemekteler. Bir süre kıza bakıyorum. Dansını yaparken öyle dingin gözüküyor ki, yüzündeki ifadeye odaklanmamak elde değil. Hareketleri temkinli ve bir o kadar da zarif. Yanımdaki arkadaşlarıma "hadi siz gidin" diyorum, "ben kalıp nedir bu işin aslı astarı, öğreneceğim."

Önce fotoğraf makinama sarılıyorum. Ardarda deklanşöre basıyorum pilimin tükenmemesi için dua ederek. Az sonra adının Elif olduğunu öğrendiğim performansçı yanıma gelip gülümseyerek "fotoğrafta arka kısmı bulanık bırakıp "ateşin yoluna" netlersen daha iyi olur sanırım" diyor. "Ateşin yolu" tabiri hoşuma gidiyor. Elif az sonra uzun uzadıya bir sorguya çekileceğinden habersiz, çektiğim fotoğraflara bakıyor. O sırada yanımıza az önce dansını izlediğimiz Sinem geliyor. Çantamdan kara kaplı defterimi çıkarıyorum, bir yerlerden kalem bulup buluşturuyorum ve "Eee Sinem, anlat bakalım, nedir bu yaptığınız?"

diyorum.

Sinem beni kırmayıp başlıyor anlatmaya: "Bu bir tür jonglörlük aslında. Bir ipin ucuna asılmış ağırlıklara "poi" adı veriliyor. Bizim yaptığımız da arka tarafta çalan bir müzik eşliğinde "fire poi" çevrilerek yapılan özel bir tür gösteri."

"Peki bu gösterinizi sokak sanatının parçası olarak addedebilir miyiz?" diye soruyorum.


"Tabi ki." diye cevaplıyor beni Sinem ve ekliyor: "Sokakta performans sergilemeyi seviyoruz. Sokaktaki insanlarla iletişim halinde olabilmek bizim için önemli. Burada bizi yoldan geçen adam da izliyor, parkta yaşayan madde bağımlısı çocuklar da. Sorular soruyorlar, heyecanımızı paylaşıyorlar. Bu bizim çok hoşumuza gidiyor."

O sırada yanımıza Elif geliyor gülümseyerek. Bu basma kalıp bir gülüş değil. İşini "aşkla" yapan birinin gözlerinin içine dek yayılan cinsten bir gülüş. "Bu olayın esprisi paylaşmak" diye söze başlıyor ve devam ediyor: "Biz bu işi ıssız bir yerde de yaparız sonuçta. Ama sokakta insanlarla etkileşim içinde olmayı seviyoruz. Paylaşmayı seviyoruz. Başımıza bir çok ilginç ve komik olay da gelmiyor değil hani. Tam performans sırasında iyice yaklaşıp dokunmaya çalışanlar, elimizden "poi" leri kapıp çevirmeye kalkanlar... Ne ararsan. Aslında öyle dikkatli olunması gereken birşey ki bu. Yoksa kendini ve etrafını yaralama riski var. Ama insanlar sanki bu böyle değilmiş gibi davranıyor, bazen dibimize kadar geliyorlar. Sokakta güvenliğe çok daha fazla dikkat etmek zorundasın."

"Hani tercih etmeniz gerekse, steril bir sahne mi, yoksa sokak mı?" diye soruyorum. Elif heyecanla "Kesinlikle sokak!" diyor. "Bu aslında Yeni Zellanda kökenli geleneksel bir dans, bir ayin. Böyle düşününce bu dansı sokakta yapmak işin ruhuna daha uygun. Hem parayla katıldığımız etkinliklerde kısıtlı bir kitleye hitap edebiliyoruz. Açıkçası işin ticari kısmındansa sokağı tercih ederiz. Zaten işin güzel tarafı da bu. Şu an canımız yakmak istiyor! diyoruz ve bir bakıyoruz ki elimizde ateş, dansa başlamışız."


O sırada hemen yanımızdaki bir adam Elif'e bu işin aslında müzikle mi yapıldığını soruyor. "Evet", diye yanıtlıyor Elif, "aslında müzikle yapılıyor. Arkada işin ruhuna uygun bir müzik olsa çok daha iyi olur."

Dakikalar ilerledikçe sohbet daha da tatlılaşıyor. "Bize kalsa sabaha kadar yakarız!" diyor Elif. Hiç yorgunluk belirtisi yok zaten yüzlerinde. Kendi deyimleriyle 10 litre yakıtları olsa da saatlerce "yaksalar." İşte tam bu sırada Sinem kalan son yakıtı ateşleyip gecenin şimdilik "son" gösterisine başlıyor. Arka planda önünde dans ettiği bardan yükselen Şebnem Ferah şarkısı. Sinem dans ediyor, ediyor, ediyor, yüzü gene dinginleşiyor, ateş azalıyor, azalıyor ve sonunda sönüyor...


"Bir daha ne zaman görüşürüz?" diye soruyorum Elif'le Sinem'e. "14-15-16 Ağustos'ta Sokakta Şenlik Var festivalinde olacağız. Oraya gel, sonra iletişim adreslerimizi alalım, yazışalım. Daha detaylı konuşuruz hem." diyor Elif. Bende bir mutluluk, sormayın gitsin. Ne de olsa ilk kez "ateşle danseden" arkadaşlarım oluyor. Yani her türlüsü vardı, bu da cilası oldu diye geçiriyorum içimden. "Sözüm söz" diyorum, "Alternatif-İstanbul ekibi olarak oradayız!" (burada bir parantez açmak gerek. Bizim ekip sağolsun sanatından tut, her türlü ıvır zıvırına kadar sokaktaki her haltı sever. Hepsi de bu konuda fikir sahibi olunca, "ateş dansçısı" arkadaşlarımızla daha bir tatlı söyleşebiliriz diye düşünerek kendileri adına söz vermekte imtina etmedim hani. )


İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız eğer, her türlü hareketliliğe, süprize ya da önünüze aniden çıkıveren şeylere hazırlıklı olmanız yararınıza olur. En iyisi sanırım çantada bu tür durumlar için bir fotoğraf makinası, ya da en kötüsünden de olsa bir kayıt cihazı taşımak... Sonuçte neyle ne zaman karşılacağınızı kim bilebilir? İşte bu okuduğunuz yazı, bunun en açık örneği.




29 Temmuz 2009 Çarşamba

İstanbul'un müzmin bekarlarına selam eden Yat


İstanbul, yaz-kış yurdumun genç-yaşlı, liberal-muhafazakar veyahut bekar-evli(sevgilili) her kesimine binbir çeşit etkinlik sunuyor. Amma velakin yaz etkinlikleri hele hele denize nazır gerçekleşen etkinliklerin tadı bir başka oluyor.

Uzunca bir süredir cep telefonumda beklettiğim bu fotoğrafta gördüğünüz "Yat Gezisi"ni süresi geçtikten sonra ele alıyor olsam da, üzerinde bir iki kelam etmeye değeceğini düşünüyorum.

İstiklal Caddesi geçtiğimiz haftalarda bu beyaz arka fon üzerine tasarlanmış minimal afişle bezendi. Dikkat çekmemesi elde değil, her geçen bakıyor, önünde duruyor, okuyor.. Kimisi okur okumaz telefona sarılıyor, kimisi gülüyor geçiyor, kimisi de okuyan ve ciddiye alanları yakın markaja alıyor..

Afişin minimal olması etkinliğin de mini-maliyetli olduğunun bir göstergesi olarak düşünülmemeli zannımca.

Zira sehrimin müzmin bekarlarına bir açık çek olarak sunulan ve Samiramis yatında gerçekleşen bu 250 kişilik etkinlikte afişte yazılanlara göre bir kuş sütü eksik olmuş olmalı.

Müzik sistemli, barlı, oyun pistli (dans pisti olsa gerek) yemekli ve hatta masa düzenli(!) yatta yazılanlara göre kaynaşan gençlerin evlenme garantisi de cepte(ymiş). Bunu gerçekten nasıl garantilediklerini merak ediyorum.

Aslında bu yazıyı yazmamın nedeni bir yandan da bu geziye katılan kişilere ulaşabilmek. Eğer geziye gidip, sesimi hasbelkader duyan biri olursa lütfen deneyimlerini bizimle paylaşsın.. Buna göre ileride belki tanıtıma bizim de katkımız olur.

Maksat insanlar kaynaşsın, mutlu mesut yaşasın.. Tek derdimiz bu..

İstanbul'un müzmin bekarlarına selam eden Yat


İstanbul, yaz-kış yurdumun genç-yaşlı, liberal-muhafazakar veyahut bekar-evli(sevgilili) her kesimine binbir çeşit etkinlik sunuyor. Amma velakin yaz etkinlikleri hele hele denize nazır gerçekleşen etkinliklerin tadı bir başka oluyor.

Uzunca bir süredir cep telefonumda beklettiğim bu fotoğrafta gördüğünüz "Yat Gezisi"ni süresi geçtikten sonra ele alıyor olsam da, üzerinde bir iki kelam etmeye değeceğini düşünüyorum.

İstiklal Caddesi geçtiğimiz haftalarda bu beyaz arka fon üzerine tasarlanmış minimal afişle bezendi. Dikkat çekmemesi elde değil, her geçen bakıyor, önünde duruyor, okuyor.. Kimisi okur okumaz telefona sarılıyor, kimisi gülüyor geçiyor, kimisi de okuyan ve ciddiye alanları yakın markaja alıyor..

Afişin minimal olması etkinliğin de mini-maliyetli olduğunun bir göstergesi olarak düşünülmemeli zannımca.

Zira sehrimin müzmin bekarlarına bir açık çek olarak sunulan ve Samiramis yatında gerçekleşen bu 250 kişilik etkinlikte afişte yazılanlara göre bir kuş sütü eksik olmuş olmalı.

Müzik sistemli, barlı, oyun pistli (dans pisti olsa gerek) yemekli ve hatta masa düzenli(!) yatta yazılanlara göre kaynaşan gençlerin evlenme garantisi de cepte(ymiş). Bunu gerçekten nasıl garantilediklerini merak ediyorum.

Aslında bu yazıyı yazmamın nedeni bir yandan da bu geziye katılan kişilere ulaşabilmek. Eğer geziye gidip, sesimi hasbelkader duyan biri olursa lütfen deneyimlerini bizimle paylaşsın.. Buna göre ileride belki tanıtıma bizim de katkımız olur.

Maksat insanlar kaynaşsın, mutlu mesut yaşasın.. Tek derdimiz bu..

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons