3 Şubat 2011 Perşembe

Kültür Sanat Desteksiz Olmaz






Bildiğiniz üzere,
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı, 7.1.2011 tarihli ve 27808 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesiyle hayatımızda yeni bir dönem başladı. Bundan böyle, içki firmalarının sponsor olduğu konser, festival ve etkinliklere 24 yaş altındaki gençlerin alınmayacak olması, alkollü içki firmalarının kendi adlarıyla bu festivallere sponsor olamaması ve spor kulüplerine adını veremeyecek olması gibi düzenlemeleri içeriyor.


Bu yönetmelik, gündelik hayattaki etkilerini göstermeye başladı bile. Babylon, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak, alkollü içecek markalarının destek verdiği etkinlikler için 24 yaş uygulamasını kapıda kimlik kontrolü ile başlatacaklarını açıkladı. Babylon'da 24 yaş altındakilerin giremeyeceği etkinlikler arasında 4 Şubat'taki, Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set, 6-8 Şubat'taki Hindi Zahra, 18 Şubat'taki Pantha Du Prince, 19 Şubat'taki Naim Dilmener ve Sarp Dakni ile 45’likler, 26 Şubat'taki Oldies But Goldies, 18 Mart'taki Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set ve 20-21 Nisan'daki Eddie Palmieri konserleri yer alıyor.


Bu yönetmeliğin kültür, sanat ve eğlence hayatına etkileri bir süredir tartışılıyor. Bu kararın Türkiye'de yeni yeni ivme kazanmaya başlayan uluslararası kültür sanat organizasyonlarına darbe vuracağını savunanlar, "Kültür Sanat Desteksiz Olmaz" başlıklı bir internet sitesi ile seslerini duyurmayı ve tepkileri belgelemeyi amaçlıyorlar.

Kültür Sanat Desteksiz Olmaz






Bildiğiniz üzere,
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı, 7.1.2011 tarihli ve 27808 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesiyle hayatımızda yeni bir dönem başladı. Bundan böyle, içki firmalarının sponsor olduğu konser, festival ve etkinliklere 24 yaş altındaki gençlerin alınmayacak olması, alkollü içki firmalarının kendi adlarıyla bu festivallere sponsor olamaması ve spor kulüplerine adını veremeyecek olması gibi düzenlemeleri içeriyor.


Bu yönetmelik, gündelik hayattaki etkilerini göstermeye başladı bile. Babylon, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak, alkollü içecek markalarının destek verdiği etkinlikler için 24 yaş uygulamasını kapıda kimlik kontrolü ile başlatacaklarını açıkladı. Babylon'da 24 yaş altındakilerin giremeyeceği etkinlikler arasında 4 Şubat'taki, Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set, 6-8 Şubat'taki Hindi Zahra, 18 Şubat'taki Pantha Du Prince, 19 Şubat'taki Naim Dilmener ve Sarp Dakni ile 45’likler, 26 Şubat'taki Oldies But Goldies, 18 Mart'taki Shantel 13 Years of Anarchy and Romance Dj Set ve 20-21 Nisan'daki Eddie Palmieri konserleri yer alıyor.


Bu yönetmeliğin kültür, sanat ve eğlence hayatına etkileri bir süredir tartışılıyor. Bu kararın Türkiye'de yeni yeni ivme kazanmaya başlayan uluslararası kültür sanat organizasyonlarına darbe vuracağını savunanlar, "Kültür Sanat Desteksiz Olmaz" başlıklı bir internet sitesi ile seslerini duyurmayı ve tepkileri belgelemeyi amaçlıyorlar.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Beyoğlu’nda Fısıltılar


İstanbul, pek çok insanın algısında gizem, oryantal, efsane ve çoğu zaman da nostalji gibi kavramlara tekabül eder. Bunda İstanbul’u yazmayı ‘deneyen’ kalem ustalarının etkisi yadsınamaz. Ancak şunu da biliriz ki; çoğu zaman şehrin sanatsal algılanma biçimiyle sokaklardaki gerçek İstanbul arasında dünyalar kadar fark vardır, hayalimizdeki ile gördüğümüz arasında en küçük bir bağ kurmakta zorlanır, çelişkiye düşeriz. İster istemez kendimize şu soruları sorduğumuz olur: hani şehre çatılarından doğru bakan Lamartine’in Voyage en Orient (Doğu Yolculuğu) kitabında büyük bir tevekkülle güzelliğini övdüğü İstanbul nerede? Ya da Pierre Loti’nin İstanbul’un dost canlılığına bir nevi saygı duruşunda bulunduğu satırlar hangi köşeye gizlendi de bizler göremiyoruz? Evliya Çelebi’nin ballandıra ballandıra anlattığı İstanbul tılsımları, gizemleri ve efsunları bu büyük gezginin ilüzyonlarından mı ibaretti acaba?


David Boratav’ın Beyoğlu’nda Fısıltılar kitabının kahramanının çocuk yaşta ayrıldığı İstanbul’a babasının ölümü ile dönmek durumunda kaldığında ilk sorguladığı, hatta biraz da alaycı bir bakışla yaklaştığı konulardan birinin dünya edebiyatında örnekleri sıkça görülen İstanbul oryantalizmi olması tesadüf değil. Boratav, romanın daha en başında karakterinin içinde bulunduğu buhranlı ruh halini anlatırken kullandığı “Benim için her sosyolojik ilginçlik, fazlasıyla düzenli bir hayatın dışına çıkan her yol bir işe aklımın yatması için fazladan bir neden daha demekti.” ifadesiyle olaylara bilindik açılardan yaklaşmayacağının ipucunu okura veriyor zaten. Yazar tarafından incelikle verilen bu pası aldığınızda, okumakta olduğunuz kitabın sınırının köklerini arayan, aile bağlarının peşinden giden ve geçmiş hayaletlerle yüzleşen bir yurttaşın öyküsünden daha öteye gideceğini çözüyor ve kaotikliğiyle dillere destan İstanbul’un çapraşıklığından nasıl bir anlatı çıkacağını merakla bekliyorsunuz.


Beyoğlu’nda Fısıltılar’ın kurgusu, kah kahramanımızın çocukluğundaki İstanbul hatıralarına, kah olgunluk zamanlarında unutmak üzere olduğu şehrine geri dönüşünde yaşadığı yabancılık haline uzanıyor. Roman, hem bir aile tarihi anlatısı, hem de İstanbul’un daimi sakinlerinin biraz da alışmış olmaktan kaynaklı boşvermişliğine kapılmadan, şehri tüm bilindik klişelerinden soyarak ve herşeyi gözüyle gördüğü gibi anlatan dili ve üslubu incelikle örülmüş bir seyahatname. David Boratav, modern çağın en tanıdık hastalıklarından biri olan uykusuzluğın pençesindeki kahramanının yanına Jorge Luis Borges’i, Bob Dylan’ı, Claude Louis Combet’yi, Vladamir Nabokov’u ve Francois Truffaut’ı da katarak hem kişisel bir arayışa, hem de hiç bilmediği yabancı bir şehrin sokaklarına doğru sonu bilinmeyen bir keşfe çıkarıyor. Yakın tarihin bilince işlemiş iki önemli mihenk taşı olan 6-7 Eylül Olayları ve 1999 İzmit Depremi’nden de izlekleri barındıran roman, bu yönüyle bir ‘öze ve eve dönüş’ anlatısı olmaktan öteye geçerek, yakın tarih, yurt, yurttaşlık, yabancılık, özlem, yadırgama, sürgün ve göç kavramına değinen bir deneme niteliğine de bürünüyor.


David Boratav’ın kitabını yazarken incelikle ördüğü düğümün çözülmesi için gerekli ipucu belki de ‘Bir şehri kaybeden onu daha iyi anlatırdı.’ cümlesinde gizli. Boratav, bu cümleyle okuyucunun ‘bir insanı anlamak için o insanı kaybetmek mi gerekir?’ sorusunun yanıtını da sorgulamaya başlamasını istiyor sanki. David Boratav, romanın kahramanı aracılığıyla yaşadığımızı sandığımız İstanbul’la yaşadığımız İstanbul, geçmişle şimdi, ölüyle geride kalanlar, gitmek ve dönmek kavramlara ince ince selam gönderiyor.


(Bu yazı, kısaltılmış haliyle Remzi Kitapevi tarafından yayınlanan Kitap Gazetesi'nin Aralık 2010 sayısında İstanbul ile ilgili kitapları konu eden "İstanbul Sarhoş Eder" başlıklı dosyada yer almıştır.)

Beyoğlu’nda Fısıltılar


İstanbul, pek çok insanın algısında gizem, oryantal, efsane ve çoğu zaman da nostalji gibi kavramlara tekabül eder. Bunda İstanbul’u yazmayı ‘deneyen’ kalem ustalarının etkisi yadsınamaz. Ancak şunu da biliriz ki; çoğu zaman şehrin sanatsal algılanma biçimiyle sokaklardaki gerçek İstanbul arasında dünyalar kadar fark vardır, hayalimizdeki ile gördüğümüz arasında en küçük bir bağ kurmakta zorlanır, çelişkiye düşeriz. İster istemez kendimize şu soruları sorduğumuz olur: hani şehre çatılarından doğru bakan Lamartine’in Voyage en Orient (Doğu Yolculuğu) kitabında büyük bir tevekkülle güzelliğini övdüğü İstanbul nerede? Ya da Pierre Loti’nin İstanbul’un dost canlılığına bir nevi saygı duruşunda bulunduğu satırlar hangi köşeye gizlendi de bizler göremiyoruz? Evliya Çelebi’nin ballandıra ballandıra anlattığı İstanbul tılsımları, gizemleri ve efsunları bu büyük gezginin ilüzyonlarından mı ibaretti acaba?


David Boratav’ın Beyoğlu’nda Fısıltılar kitabının kahramanının çocuk yaşta ayrıldığı İstanbul’a babasının ölümü ile dönmek durumunda kaldığında ilk sorguladığı, hatta biraz da alaycı bir bakışla yaklaştığı konulardan birinin dünya edebiyatında örnekleri sıkça görülen İstanbul oryantalizmi olması tesadüf değil. Boratav, romanın daha en başında karakterinin içinde bulunduğu buhranlı ruh halini anlatırken kullandığı “Benim için her sosyolojik ilginçlik, fazlasıyla düzenli bir hayatın dışına çıkan her yol bir işe aklımın yatması için fazladan bir neden daha demekti.” ifadesiyle olaylara bilindik açılardan yaklaşmayacağının ipucunu okura veriyor zaten. Yazar tarafından incelikle verilen bu pası aldığınızda, okumakta olduğunuz kitabın sınırının köklerini arayan, aile bağlarının peşinden giden ve geçmiş hayaletlerle yüzleşen bir yurttaşın öyküsünden daha öteye gideceğini çözüyor ve kaotikliğiyle dillere destan İstanbul’un çapraşıklığından nasıl bir anlatı çıkacağını merakla bekliyorsunuz.


Beyoğlu’nda Fısıltılar’ın kurgusu, kah kahramanımızın çocukluğundaki İstanbul hatıralarına, kah olgunluk zamanlarında unutmak üzere olduğu şehrine geri dönüşünde yaşadığı yabancılık haline uzanıyor. Roman, hem bir aile tarihi anlatısı, hem de İstanbul’un daimi sakinlerinin biraz da alışmış olmaktan kaynaklı boşvermişliğine kapılmadan, şehri tüm bilindik klişelerinden soyarak ve herşeyi gözüyle gördüğü gibi anlatan dili ve üslubu incelikle örülmüş bir seyahatname. David Boratav, modern çağın en tanıdık hastalıklarından biri olan uykusuzluğın pençesindeki kahramanının yanına Jorge Luis Borges’i, Bob Dylan’ı, Claude Louis Combet’yi, Vladamir Nabokov’u ve Francois Truffaut’ı da katarak hem kişisel bir arayışa, hem de hiç bilmediği yabancı bir şehrin sokaklarına doğru sonu bilinmeyen bir keşfe çıkarıyor. Yakın tarihin bilince işlemiş iki önemli mihenk taşı olan 6-7 Eylül Olayları ve 1999 İzmit Depremi’nden de izlekleri barındıran roman, bu yönüyle bir ‘öze ve eve dönüş’ anlatısı olmaktan öteye geçerek, yakın tarih, yurt, yurttaşlık, yabancılık, özlem, yadırgama, sürgün ve göç kavramına değinen bir deneme niteliğine de bürünüyor.


David Boratav’ın kitabını yazarken incelikle ördüğü düğümün çözülmesi için gerekli ipucu belki de ‘Bir şehri kaybeden onu daha iyi anlatırdı.’ cümlesinde gizli. Boratav, bu cümleyle okuyucunun ‘bir insanı anlamak için o insanı kaybetmek mi gerekir?’ sorusunun yanıtını da sorgulamaya başlamasını istiyor sanki. David Boratav, romanın kahramanı aracılığıyla yaşadığımızı sandığımız İstanbul’la yaşadığımız İstanbul, geçmişle şimdi, ölüyle geride kalanlar, gitmek ve dönmek kavramlara ince ince selam gönderiyor.


(Bu yazı, kısaltılmış haliyle Remzi Kitapevi tarafından yayınlanan Kitap Gazetesi'nin Aralık 2010 sayısında İstanbul ile ilgili kitapları konu eden "İstanbul Sarhoş Eder" başlıklı dosyada yer almıştır.)

31 Ocak 2011 Pazartesi

2010'un En İyi Canlı Performans Mekanı Anketi Sonuçlandı


2010'un En İyi Canlı Performans Mekanı anketimiz sonuçlandı. Alternatif-İstanbul okuyucuları açılalı kısa bir süre olmasına rağmen birbirinden güzel konserler izlemeye olanak sağlayan Salon İKSV'yi birinciliğe seçti.

İstanbul'un 2011 yılında iyi müziğe doyacağını mekanların Şubat programlarından görebilmek mümkün. Çıtanın her geçen gün yükselmesinde emeği geçen herkese ne kadar teşekkür etsek az.



Arkaoda
2 (5%)
Babylon
6 (17%)
Bronx Pi
4 (11%)
Ghetto
3 (8%)
Hayal Kahvesi
1 (2%)
Indigo
1 (2%)
Jolly Joker Balans
1 (2%)
Salon IKSV
15 (42%)
Tamirane
1 (2%)
The Hall
1 (2%)

Şu ana kadar kullanılan oy sayısı: 35


Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons