4 Ocak 2011 Salı

Cem Yıldız Hü ile Salon IKSV'de, Davetiyesi Alternatif-İstanbul'da


Orient Expressions üyelerinden Cem Yıldız’ın proje tasarımını ve yapımcılığını üstlendiği Hü projesi, 5 Ocak Çarşamba gecesi saat 21.30’da Salon’da. Aynı adı taşıyan bir albüm vesilesiyle ortaya çıkan Hü projesi, farklı köken ve inançlardan müzisyenleri bir araya getiriyor. Herkesin aşina olduğu türkü ve deyişlerin elektronik altyapılarla yeniden yorumlandığı projede Cem Yıldız’ın yanı sıra, Tunus doğumlu Parisli müzisyen Jean-Pierre Smadj ve ünlü Özbek aranjör ve besteci Rüstem Mahmudzade de yer alıyor.


İzleyicileri farklı bir yolculuğa çıkaracak Hü konseri ile ilgili detaylara bu adresten ulaşabilirsiniz.


Bu da Bizden Olsun!


Bir şanslı okuyucumuz, Salon İKSV'de gerçekleşecek olan Hü konserini Alternatif-İstanbul'un davetlisi olarak izleyebilecek! Davetiye kazanmak için aşağıdaki soruya yanıt vermeniz yeterli:

Hü albümünde yer alan beşinci parçanın adı nedir?

Sorunun yanıtını yarın saat 16:00'ya kadar ezgi@alternatif-istanbul.net adresine adı ve soyadıyla birlikte e-posta atan ilk kişi davetiyeyi kazanacak. İyi şanslar ve şimdiden iyi eğlenceler!


Cem Yıldız Hü ile Salon IKSV'de, Davetiyesi Alternatif-İstanbul'da


Orient Expressions üyelerinden Cem Yıldız’ın proje tasarımını ve yapımcılığını üstlendiği Hü projesi, 5 Ocak Çarşamba gecesi saat 21.30’da Salon’da. Aynı adı taşıyan bir albüm vesilesiyle ortaya çıkan Hü projesi, farklı köken ve inançlardan müzisyenleri bir araya getiriyor. Herkesin aşina olduğu türkü ve deyişlerin elektronik altyapılarla yeniden yorumlandığı projede Cem Yıldız’ın yanı sıra, Tunus doğumlu Parisli müzisyen Jean-Pierre Smadj ve ünlü Özbek aranjör ve besteci Rüstem Mahmudzade de yer alıyor.


İzleyicileri farklı bir yolculuğa çıkaracak Hü konseri ile ilgili detaylara bu adresten ulaşabilirsiniz.


Bu da Bizden Olsun!


Bir şanslı okuyucumuz, Salon İKSV'de gerçekleşecek olan Hü konserini Alternatif-İstanbul'un davetlisi olarak izleyebilecek! Davetiye kazanmak için aşağıdaki soruya yanıt vermeniz yeterli:

Hü albümünde yer alan beşinci parçanın adı nedir?

Sorunun yanıtını yarın saat 16:00'ya kadar ezgi@alternatif-istanbul.net adresine adı ve soyadıyla birlikte e-posta atan ilk kişi davetiyeyi kazanacak. İyi şanslar ve şimdiden iyi eğlenceler!


2 Ocak 2011 Pazar

Perry Blake: İrlanda Cini'nin Hazine Sandığından Çıkan Yakıcı Şarkılar


İstiyorum ki, size beni zamanında hallaç pamuğu gibi atmış şarkıları besteleyen müzisyenlerden söz edeyim. O müzisyenler ki, sadece müzikçalarımın değil, hayatımın başucunda durmuş olsun. Onlardan o kadar çok, o kadar çok söz etmiş olayım ki, beni tanıyanlar o isimleri ne zaman duysalar hemen akıllarına ben geleyim. Mesela Perry Blake gibi... Çok eskiden beri burayı takip ediyorsanız bilirsiniz belki. Perry Blake'in bizim mahalledeki adı "Ezgi'nin Perry"si'dir. Bu mahalleden gelip geçen çok olsa da, çok az adama böyle özel lakaplar takıp isme özel nağme yazıyoruz biz. Perry Blake bunu hakedecek ne yaptı derseniz, size Forgiveness'la (Crying Room, 2006) başlayan bir liste çıkarırım, This Time It's Goodbye (Still Life, 1999) diye eklerim, Genevieve'i (Perry Blake, 1998) anmadan geçmem, You're Not Alone'un (Songs for Someone, 2004) beni tuhaf hallere soktuğunu saklamam, Lies Lies Lies'ı (Songs for Someone, 2004) duyduğumda şöyle bir sakinlerim, This Life'ı (California, 2002) günde en az bir kere giriş bölümündeki piyano nağmesi için takıntılı bir şekilde dinlediğimi itiraf etmeye utanmam.


Bir efsaneye göre, İrlanda'da minik cinler yaşarmış. Bu cinler, gökkuşağının en ucunda yaşar, bir şekilde bulundukları yerlere ulaşabilenlere yakalanırlarsa yine gökkuşağında sakladıkları altınları vermek zorunda kalırlarmış. İşte günlerden bir gün, ben o cinlerden biri olduğunu tahmin ettiğim birini tanıdım. Onu gördüğüm ve yakaladığım için bana hazinesini açmak zorunda kaldı. Ama benim İrlanda cinimin sandığından altın değil, insanın içine işleyen notalar, kulakta iz bırakan şarkı sözleri çıktı. Çıkanlardan biri, Perry Blake şarkılarıydı. İrlanda cinim, Sligo'lu vatandaşı Perry'e belli ki kıyak geçmiş ve iyi müziğe olan doymak bilmeyen iştahımdan onun müziğini esirgememişti.


İrlandalı cin, Perry'i seveceğimi biliyordu. Çünkü; öyküleri sevdiğimi biliyordu. Masallar uydurmayı, masallar dinlemeyi sevdiğimi biliyordu. Cemal Süreya'nın Lavinya'ya söylediği gibi, incinmemek için yalanlar söylenmesini istediğimi biliyordu. Geçmişe dönüp bakmayı sevmediğimi biliyordu. İronim tuttuğunda ne denli yıkıcı olabileceğimi, bu hallerimle ancak gerçekten ironiden anlayan birilerinin başedebileceğini de biliyordu. Bundandır ki, masaya önce peri masallarını bıraktı. Arkasından Scott Walker şarkıları... Sonra Perry'nin Forgiveness'ını. Sonra siyah-beyaz fotoğraflar. Bir kadeh Jameson.


Hazineden altın yerine çıkanlarla başetmem zor oldu. Artık kimse öykü okumaz olmuştu. Kimse masal okumuyor, masal dinlemek çocuklukla bir tutuluyordu. İncitmemek için söylenen yalanların yerini düpedüz acıtmak için söylenenler aldı. İroniden anlayan çok az insan kaldı. Siyah-beyaz fotoğraflar yerini renkli parlak kağıtlara basılmış olanlara bıraktı. O hazine sandığından payıma Perry Blake ile İrlanda viskisi kaldı. Viski boğazımdan akıp giderken, Perry Blake de kalbimi yaksın, kimsenin kimseyi kırmadığı odalara sığındığımda yol arkadaşlarımdan biri olsun diye herhalde.


Perry'nin neşeli şarkısı yok, üzgünüm. Hani güne neşeli başlamak ya da tüm günün ağırlığından kurtulmak için dinlenecek adamlardan değil. Damağınızda bıraktığı tat daha ziyade gözyaşı tuzu. 1998'den bu yana bir kere bile neşe serçeleri salmaz mı gökyüzüne insan diye düşünüyor insan. Salmıyor Perry. Hep ağır aksak, hep düşük hece. O'nu sevmek zor, sevdiğinde de vazgeçmek. Belki bir tek Canyon Songs albümü insan içinde dinlenilebilir gibi. Ama onda bile Do We Only Fall In Love In Lovesongs başladığında boğazınıza koca bir yumru oturuveriyor. Sokakta kulaklığımı takarım, müzik akar gider demek pek akıl karı değil onunla. Mazallah bir arabanın altında kalmak, otobüste inilecek durağı kaçırmak, vapurda derin sulara atlamayı içinden geçirmek, metroda nefessiz kalıvermek olasılıklar dahilinde. Yine de tüm albümlerini sevdiğiniz müzisyenlerin bir elin parmakları kadar olduğunu düşündüğümüzde, Perry bir elde kaç tane parmak varsa artık birini kapar işte.



Perry Blake, Canyon Songs'dan bu yana geçen üç senenin ardından yeni şarkısı The Earth From Above'u Myspace adresinde yayınladı. Bu kadar zaman onu hiç değiştirmemiş, yine aynı o tok ses, yine piyanonun başrolde olduğu, şarkıların arka planında akıp giden gizemli notalar, yine yakıcı sözler, yükselip alçalan, yer yer tok giden, yer yer incelen ses... Yeni albümü beklerken, ağza çalınan bir parmak
İrlanda viskisi gibi.



Perry Blake: İrlanda Cini'nin Hazine Sandığından Çıkan Yakıcı Şarkılar


İstiyorum ki, size beni zamanında hallaç pamuğu gibi atmış şarkıları besteleyen müzisyenlerden söz edeyim. O müzisyenler ki, sadece müzikçalarımın değil, hayatımın başucunda durmuş olsun. Onlardan o kadar çok, o kadar çok söz etmiş olayım ki, beni tanıyanlar o isimleri ne zaman duysalar hemen akıllarına ben geleyim. Mesela Perry Blake gibi... Çok eskiden beri burayı takip ediyorsanız bilirsiniz belki. Perry Blake'in bizim mahalledeki adı "Ezgi'nin Perry"si'dir. Bu mahalleden gelip geçen çok olsa da, çok az adama böyle özel lakaplar takıp isme özel nağme yazıyoruz biz. Perry Blake bunu hakedecek ne yaptı derseniz, size Forgiveness'la (Crying Room, 2006) başlayan bir liste çıkarırım, This Time It's Goodbye (Still Life, 1999) diye eklerim, Genevieve'i (Perry Blake, 1998) anmadan geçmem, You're Not Alone'un (Songs for Someone, 2004) beni tuhaf hallere soktuğunu saklamam, Lies Lies Lies'ı (Songs for Someone, 2004) duyduğumda şöyle bir sakinlerim, This Life'ı (California, 2002) günde en az bir kere giriş bölümündeki piyano nağmesi için takıntılı bir şekilde dinlediğimi itiraf etmeye utanmam.


Bir efsaneye göre, İrlanda'da minik cinler yaşarmış. Bu cinler, gökkuşağının en ucunda yaşar, bir şekilde bulundukları yerlere ulaşabilenlere yakalanırlarsa yine gökkuşağında sakladıkları altınları vermek zorunda kalırlarmış. İşte günlerden bir gün, ben o cinlerden biri olduğunu tahmin ettiğim birini tanıdım. Onu gördüğüm ve yakaladığım için bana hazinesini açmak zorunda kaldı. Ama benim İrlanda cinimin sandığından altın değil, insanın içine işleyen notalar, kulakta iz bırakan şarkı sözleri çıktı. Çıkanlardan biri, Perry Blake şarkılarıydı. İrlanda cinim, Sligo'lu vatandaşı Perry'e belli ki kıyak geçmiş ve iyi müziğe olan doymak bilmeyen iştahımdan onun müziğini esirgememişti.


İrlandalı cin, Perry'i seveceğimi biliyordu. Çünkü; öyküleri sevdiğimi biliyordu. Masallar uydurmayı, masallar dinlemeyi sevdiğimi biliyordu. Cemal Süreya'nın Lavinya'ya söylediği gibi, incinmemek için yalanlar söylenmesini istediğimi biliyordu. Geçmişe dönüp bakmayı sevmediğimi biliyordu. İronim tuttuğunda ne denli yıkıcı olabileceğimi, bu hallerimle ancak gerçekten ironiden anlayan birilerinin başedebileceğini de biliyordu. Bundandır ki, masaya önce peri masallarını bıraktı. Arkasından Scott Walker şarkıları... Sonra Perry'nin Forgiveness'ını. Sonra siyah-beyaz fotoğraflar. Bir kadeh Jameson.


Hazineden altın yerine çıkanlarla başetmem zor oldu. Artık kimse öykü okumaz olmuştu. Kimse masal okumuyor, masal dinlemek çocuklukla bir tutuluyordu. İncitmemek için söylenen yalanların yerini düpedüz acıtmak için söylenenler aldı. İroniden anlayan çok az insan kaldı. Siyah-beyaz fotoğraflar yerini renkli parlak kağıtlara basılmış olanlara bıraktı. O hazine sandığından payıma Perry Blake ile İrlanda viskisi kaldı. Viski boğazımdan akıp giderken, Perry Blake de kalbimi yaksın, kimsenin kimseyi kırmadığı odalara sığındığımda yol arkadaşlarımdan biri olsun diye herhalde.


Perry'nin neşeli şarkısı yok, üzgünüm. Hani güne neşeli başlamak ya da tüm günün ağırlığından kurtulmak için dinlenecek adamlardan değil. Damağınızda bıraktığı tat daha ziyade gözyaşı tuzu. 1998'den bu yana bir kere bile neşe serçeleri salmaz mı gökyüzüne insan diye düşünüyor insan. Salmıyor Perry. Hep ağır aksak, hep düşük hece. O'nu sevmek zor, sevdiğinde de vazgeçmek. Belki bir tek Canyon Songs albümü insan içinde dinlenilebilir gibi. Ama onda bile Do We Only Fall In Love In Lovesongs başladığında boğazınıza koca bir yumru oturuveriyor. Sokakta kulaklığımı takarım, müzik akar gider demek pek akıl karı değil onunla. Mazallah bir arabanın altında kalmak, otobüste inilecek durağı kaçırmak, vapurda derin sulara atlamayı içinden geçirmek, metroda nefessiz kalıvermek olasılıklar dahilinde. Yine de tüm albümlerini sevdiğiniz müzisyenlerin bir elin parmakları kadar olduğunu düşündüğümüzde, Perry bir elde kaç tane parmak varsa artık birini kapar işte.



Perry Blake, Canyon Songs'dan bu yana geçen üç senenin ardından yeni şarkısı The Earth From Above'u Myspace adresinde yayınladı. Bu kadar zaman onu hiç değiştirmemiş, yine aynı o tok ses, yine piyanonun başrolde olduğu, şarkıların arka planında akıp giden gizemli notalar, yine yakıcı sözler, yükselip alçalan, yer yer tok giden, yer yer incelen ses... Yeni albümü beklerken, ağza çalınan bir parmak
İrlanda viskisi gibi.



31 Aralık 2010 Cuma

Sen Gittin Gideli İstanbul'a Hiç Kar Yağmadı Lhasa...


Sevgili Lhasa,


Bir yıl önce bugün, uzun geçen bir akşamın mahmurluğunu daha atamamış bir halde radyoyu açtığımda arka arkaya senin şarkılarının çaldığını duymuştum. Soğuk, ama karsız bir sabahtı. "Ne güzel, yeni yılın ilk gününe Lhasa'nın şarkılarıyla başlıyorum" diye düşündüğümü anımsıyorum. Derken, radyo programcısı "Lhasa De Sela Özel Yayını" olduğunu anons etti. Ben özel yayınlardan hep korkmuşumdur Lhasa. Genelde kaybedilenlerin ardından anma maksatlı yapılırlar çünkü. Ve işte o gün, elimde çayım, pencereden dışarıya bakarken radyodan duyduğumu anımsıyorum ölüm haberini. Radyodaki ses "Lhasa De Sela sesini bırakıp bu dünyadan göçtü" diyordu. Lhasa, sesini bırakıp bu dünyadan göçtü. Lhasa sesini bırakıp bu dünyadan... Lhasa sesini bırakıp... Lhasa ses... Lhasa... Bizi bırakıp gitmiştin Lhasa.



Bir konserinden bir görüntü kalmış aklımda. De Cara A La Pared'i söylüyorsun. Önce yaylıların sesi geliyor, sonra akustik gitarın... Sonra sen şarkıya giriyorsun. Sesin buğulu. Elini başına götürüyor, gözlerini kapatıyorsun. Gözünü açıp tekrar, seni dinleyenlere gülümsüyorsun. Sesin iyice boğuklaşıyor. Kesinlikle sadece gırtlaktan gelen bir ses değil senden yükselen. Buğulu bir lir sesi gibi, çok çok çok derinden ulaşıyor kulağa. Yüzünde neredeyse hiç makyaj yok. Otuzlu yaşlarının olgunluğunda güzel bir kadın mikrofonu dudaklarına iyice yaklaştırmış halde soluksuz sevdiği aşkına ağıt yakıyor. O an şehir duruyor. Şehirler duruyor. Her şey duruyor, eminim bundan. O anda daha yolun yarısını yalnızca üç basamak geçmişken, senin bu kadar olgun, bu kadar güzel, bu kadar apansız gideceğini nereden bilebilirdik ki Lhasa?



Geçmiş zaman olur ki... Yine gecelerden bir gece... Onca müziğin, sesin arasında yine sen Lhasa. Senin My Name şarkın çalıyordu. İstanbul'da insanın içine işleyen bir soğuk... Ve bir türlü kara dönemeyen yağmur vardı. Yine o sesin Lhasa, sen bilirsin ya nasıl bir ses olduğunu ama yine de söyleyeyim ben, insanın içine işliyordu. Şarkının "...Why don’t you answer / why don’t you come save me / show me how to use /all these things / that you gave me / turn me inside out / so my bones can save me / turn me inside out..." bölümünde gökyüzüne, senin durduğunu tahmin ettiğim yere doğru baktım. Bize şarkılarını bırakmıştın Lhasa, ama bu denli iç kanırtıcı şarkılarla nasıl başedebileceğimizi anlatmadan çekip gitmiştin. Ne yapacağımı bilemediğim için her My Name çaldığında gözlerimin yanması, boğazımın gıcıklanması bundandı belki de. Halbuki Lhasa, sen yaşasaydın bu şarkı bana umut verebilirdi. Savaş sonrasında, bombalarla yıkılmış bir şehirde hayatta kalmak, hayata yeniden başlamak zorunda kalmak gibiydi My Name'in bendeki çağrışımı.



Ah Lhasa... Bize bıraktığın o son şarkıların neydi öyle? O Bells Are Ringing şarkısı mesela? Onca acının içinde, bilir gibi mutlu bir son olmayacağını... Ve I'm Going In. Sesin her zamankinden daha boğuk, karanlık bir yerlerden gelir gibi daha derin, benzetmek gibi olmasın ama ağıt gibi... Ölümünün acısıyla yüzleştiğimizde elimizde kalan tek rahatlatıcı şey senin yeniden doğacağına, içine hapsolduğun duvarların yıkılıp özgürlüğüne kavuşacağına dair umudundu. Umarım öyle olmuştur Lhasa. Umarım gittiğin yer güzel ve alabildiğince özgür bir yerdir.



Sen gittin gideli İstanbul'a tek damla kar düşmedi Lhasa. Ama dünyanın Kuzey yarımküresinin kalanında kar biteviye yağıyor. Yollar kapalı. İnsanlar kendi yarattıkları duvarların içinde hapis. Kimileri, senin özgür ruhunun ürünü şarkılarına tutunuyor. Her şarkın her defasında her kulakta başka anlamlara evriliyor. "Lhasa'nın şarkısı kısa sürdü" diyenlere inat, şarkıların dünya döndükçe dünyalıların benliklerinde varolmaya devam ediyor. Benim müzikçalarımda mesela, o veda gibi son albümünden çok, The Living Road dönüyor. En çok da Anywhere On This Road. Gideceğimiz daha ne kadar yol var bilmiyorum Lhasa ama duracak pek zamanımızın olmayacağını, buna izin vermeyeceklerini çoktan öğrendik.



Bu dünyada bıraktığın arkadaşın,



Ezgi



Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons