8 Kasım 2010 Pazartesi

Aşkın Laf Kalabalığı




Fotoğraf makinamın objektifi bozuk olduğundan yazı zor okunuyor ama hemen imdada yetişip tercüme ediyorum: 'Gizem Hanım: Öyle şeyler yaşadım ki, Murat bana evet der sandım'


Öğleden sonra kanallar arasında amaçsızcasına zap yapar ve Yemekteyiz ile Esra Erol'da Evlen Benimle arasında gidip gelirken, Esra Erol'da emo kılıklı bir hanım kızımızla aylık üçbinbeşyüz lira geliri olan müzisyen ve de ziyadesiyle eli yüzü düzgün bir efendi oğlumuzun diyaloğuna denk geldim. Hanım kızımız, şu hayatta çok şeyler yaşadığını, dıştan çok sert görünse de içten içe çok kırılgan olduğunu ve gerçek aşkı aradığını anlatıyor ve anlatırken gözyaşlarına boğuluyordu. Müzisyen oğlumuz ise, eğer kendisi bir kız olarak dünyaya gelseymiş, hanım kızımızın bedeninde ve o olarak gelmek istediğini söylüyor, fakat kendisinden zaten bir tane olduğu için kendisinden bir tane daha olmasına gerek olmadığını söyleyerek hanım kızımızla izdivaç eylemeyeceğini bildiriyordu.



Bu fotoğraf daha belirgin: 'Murat aşk şarkıları yazıyor ama aşktan korkuyor.'




Şimdi ben anlatırken ne kadar anlayabildiğiniz bu diyaloğu bilemiyorum. Ben de zaten izlediğim halde bile pek anlamadım demek istediklerini. Anlamadım ama, yine de bu iki genç dimağı izlemekten kendimi alamadım. Şahit olduğum bu ilginç ötesi cümleler beni aralarında ne geçti de milyonlarca güzide seyircinin önünde aşk üzerine deli saçması felsefik kırıntılar yumurtladıklarını düşünmeye itti (boş zamanlarımda düşünürüm ben). Kendimi bunları düşünürken yakalayınca, 'elalemin yaşanmışlğından bana ne yahu' diyip düşüncemi yeni nesil ilişki bahaneleri konusuna yönlendirdim. 'Modern ilişkiler girdabının en bilindik sorunsalı ne ola ki?' diye kendime sordum. Kendime böyle bir soru sormuş bulunduğum için haliyle cevabını da kendim vermek zorunda olduğumu hissederek şöyle bir tez geliştirdim: Karşımızdakine direkt olarak 'kardeşim senle ne tensel, ne düşünsel, ne kalpsel uyuşamıyoruz, sen bensiz, ben sensiz daha iyiyiz, olmuyor, zorlamaya ne lüzum var?' demektense, dolaylı yollara sapmak, lafı kalabalıklaştırıp başını unutturmak ve başta söyleyeceğimizi en son söylemek gibi tuhaf yöntemlere başvuruyoruz. Bugün eğer karanlık ve izbe barların karanlık köşelerinde gözleri dolarak 'ben sana fazlayım, sen daha iyilerine layıksın' diyen kaybeden tripli adamlar ya da karşısındakini sürekli olarak kendisini anlamamakla ve korkaklıkla suçlayan kadınlar varsa, aşkın gelecekte nasıl algılanacağı konusunda endişel duymam normalmiş gibi geliyor.


Evet bula bula bunu buldum. Eğer ki bu yazının anafikrini anlamadıysanız hata sizde değil, bende. Ama yine de bir şans daha vermenizi, bir-iki kadeh bişeyler içtikten sonra yeniden denemenizi öneririm.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzre, esen kalın.

Aşkın Laf Kalabalığı




Fotoğraf makinamın objektifi bozuk olduğundan yazı zor okunuyor ama hemen imdada yetişip tercüme ediyorum: 'Gizem Hanım: Öyle şeyler yaşadım ki, Murat bana evet der sandım'


Öğleden sonra kanallar arasında amaçsızcasına zap yapar ve Yemekteyiz ile Esra Erol'da Evlen Benimle arasında gidip gelirken, Esra Erol'da emo kılıklı bir hanım kızımızla aylık üçbinbeşyüz lira geliri olan müzisyen ve de ziyadesiyle eli yüzü düzgün bir efendi oğlumuzun diyaloğuna denk geldim. Hanım kızımız, şu hayatta çok şeyler yaşadığını, dıştan çok sert görünse de içten içe çok kırılgan olduğunu ve gerçek aşkı aradığını anlatıyor ve anlatırken gözyaşlarına boğuluyordu. Müzisyen oğlumuz ise, eğer kendisi bir kız olarak dünyaya gelseymiş, hanım kızımızın bedeninde ve o olarak gelmek istediğini söylüyor, fakat kendisinden zaten bir tane olduğu için kendisinden bir tane daha olmasına gerek olmadığını söyleyerek hanım kızımızla izdivaç eylemeyeceğini bildiriyordu.



Bu fotoğraf daha belirgin: 'Murat aşk şarkıları yazıyor ama aşktan korkuyor.'




Şimdi ben anlatırken ne kadar anlayabildiğiniz bu diyaloğu bilemiyorum. Ben de zaten izlediğim halde bile pek anlamadım demek istediklerini. Anlamadım ama, yine de bu iki genç dimağı izlemekten kendimi alamadım. Şahit olduğum bu ilginç ötesi cümleler beni aralarında ne geçti de milyonlarca güzide seyircinin önünde aşk üzerine deli saçması felsefik kırıntılar yumurtladıklarını düşünmeye itti (boş zamanlarımda düşünürüm ben). Kendimi bunları düşünürken yakalayınca, 'elalemin yaşanmışlğından bana ne yahu' diyip düşüncemi yeni nesil ilişki bahaneleri konusuna yönlendirdim. 'Modern ilişkiler girdabının en bilindik sorunsalı ne ola ki?' diye kendime sordum. Kendime böyle bir soru sormuş bulunduğum için haliyle cevabını da kendim vermek zorunda olduğumu hissederek şöyle bir tez geliştirdim: Karşımızdakine direkt olarak 'kardeşim senle ne tensel, ne düşünsel, ne kalpsel uyuşamıyoruz, sen bensiz, ben sensiz daha iyiyiz, olmuyor, zorlamaya ne lüzum var?' demektense, dolaylı yollara sapmak, lafı kalabalıklaştırıp başını unutturmak ve başta söyleyeceğimizi en son söylemek gibi tuhaf yöntemlere başvuruyoruz. Bugün eğer karanlık ve izbe barların karanlık köşelerinde gözleri dolarak 'ben sana fazlayım, sen daha iyilerine layıksın' diyen kaybeden tripli adamlar ya da karşısındakini sürekli olarak kendisini anlamamakla ve korkaklıkla suçlayan kadınlar varsa, aşkın gelecekte nasıl algılanacağı konusunda endişel duymam normalmiş gibi geliyor.


Evet bula bula bunu buldum. Eğer ki bu yazının anafikrini anlamadıysanız hata sizde değil, bende. Ama yine de bir şans daha vermenizi, bir-iki kadeh bişeyler içtikten sonra yeniden denemenizi öneririm.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzre, esen kalın.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kasım'da Keşif Başkadır




Linda'yla spora başladık. Temel birkaç egzersiz hareketiyle, yoga hareketleri yapıyor, Salacak Sahili'nde önce 'güneşi selamlayıp', sonra yürüyoruz. Hoş, selamlayacağımız güneş çoğunlukla bulutların arkasında oluyor ve görünmüyor ama niyetimiz iyi. Bizimle birlikte balıkçıl kuşları da kanatlarını açıp güneşi selamlıyorlar; yani aslında kanatlarını kurutuyorlar.

Spor marifetiyle konserlerden sonra neden sağ ayağımın çok ağrıdığını farkettim: dansederken, ya da öylece dururken dahi en çok yük bindirdiğim uzvum sağ ayağımmış meğer. Kendisine artık daha iyi davranacağım.


Haftasonu Gökşen ve Meriç'le Sirkeci'den başlayıp, Zeyrek'te biter gibi yapıp, aslında başlangıç noktasından biraz daha ötede, Karaköy'de biten bir rota çizdik kendimize. Süleymaniye'de caminin karşısındaki Kanaat Lokantası'nda kuru fasüye, pilav ve turşu yemeden geçmedik ki, eğer bu lokantada daha önce yemek yemediyseniz bir an önce yapılacaklar listenize alın derim.


Salı akşamı Tania'yla Üsküdar Selimiye'de Bir Tat Lokantası'nı keşfettik, cevizli pancar mezesinin tarifini şef garsondan beyhude istedik, ıspanak kökü ve haydariden dayanamayıp ikişer tabak yedik ve toplam 80 lira hesap ödedik. Yeri; Selimiye Kışlası Caddesi, No: 57. Kışlanın yanı başında, sevimli bir meyhane-lokanta, uzun yoldan geldiğinize değecek mezeleri ve yemekleri var.


Baktım, gün içinde yapacaklarım birbirine karışıyor, dahası gideceğim yerleri ve etkinlikleri birbirine karıştırıyorum, Google Takvim marifetiyle hepsini kayıt altına almaya başladım.


Susan Millervari bir dikkat edilecek günler hanesi eklemek gerekirse; ayın 4'ünden sonra yeni tatlar sunan yeni lokantalar keşfedilebilir, 5 Kasım'da Health konserinde dansın dibine vurulmalı, 6'sında biraz zor da olsa Refresh The Venue'deki Belinda Carlise, Babylon'daki Seu Jorge & Almaz ve Salon İKSV'deki Gevende konserleri arasında denge tutturulacak, 8'i faturalar dolayısıyla cepten çıkacak paraya dikkat, 10 Kasım'da Lou Rhodes'in güzel sesi geç de olsa duyulacak, 24 Kasım'da Stacey Kent'in Salon İKSV'de olacağı unutulmamalı, 26'sında tebrikler kabul edilecek, 27'sinde pek konuşulmayacak.


Unutmadan; takvimin 19 hanesi az önce gelen konser haberiyle doldu: Ciguli Babylon'da. Bilen bilir, ben Ciguli'nin samimi müziğini takdir edenlerdenim ve o gece elbetteki oradayım.


Fotoğraflar için Alternatif-İstanbul'un güzel fotomuhabirleri iş başında, baştaki fotoğraf Linda'dan, diğer ikisi Gökşen'den.

Kasım'da Keşif Başkadır




Linda'yla spora başladık. Temel birkaç egzersiz hareketiyle, yoga hareketleri yapıyor, Salacak Sahili'nde önce 'güneşi selamlayıp', sonra yürüyoruz. Hoş, selamlayacağımız güneş çoğunlukla bulutların arkasında oluyor ve görünmüyor ama niyetimiz iyi. Bizimle birlikte balıkçıl kuşları da kanatlarını açıp güneşi selamlıyorlar; yani aslında kanatlarını kurutuyorlar.

Spor marifetiyle konserlerden sonra neden sağ ayağımın çok ağrıdığını farkettim: dansederken, ya da öylece dururken dahi en çok yük bindirdiğim uzvum sağ ayağımmış meğer. Kendisine artık daha iyi davranacağım.


Haftasonu Gökşen ve Meriç'le Sirkeci'den başlayıp, Zeyrek'te biter gibi yapıp, aslında başlangıç noktasından biraz daha ötede, Karaköy'de biten bir rota çizdik kendimize. Süleymaniye'de caminin karşısındaki Kanaat Lokantası'nda kuru fasüye, pilav ve turşu yemeden geçmedik ki, eğer bu lokantada daha önce yemek yemediyseniz bir an önce yapılacaklar listenize alın derim.


Salı akşamı Tania'yla Üsküdar Selimiye'de Bir Tat Lokantası'nı keşfettik, cevizli pancar mezesinin tarifini şef garsondan beyhude istedik, ıspanak kökü ve haydariden dayanamayıp ikişer tabak yedik ve toplam 80 lira hesap ödedik. Yeri; Selimiye Kışlası Caddesi, No: 57. Kışlanın yanı başında, sevimli bir meyhane-lokanta, uzun yoldan geldiğinize değecek mezeleri ve yemekleri var.


Baktım, gün içinde yapacaklarım birbirine karışıyor, dahası gideceğim yerleri ve etkinlikleri birbirine karıştırıyorum, Google Takvim marifetiyle hepsini kayıt altına almaya başladım.


Susan Millervari bir dikkat edilecek günler hanesi eklemek gerekirse; ayın 4'ünden sonra yeni tatlar sunan yeni lokantalar keşfedilebilir, 5 Kasım'da Health konserinde dansın dibine vurulmalı, 6'sında biraz zor da olsa Refresh The Venue'deki Belinda Carlise, Babylon'daki Seu Jorge & Almaz ve Salon İKSV'deki Gevende konserleri arasında denge tutturulacak, 8'i faturalar dolayısıyla cepten çıkacak paraya dikkat, 10 Kasım'da Lou Rhodes'in güzel sesi geç de olsa duyulacak, 24 Kasım'da Stacey Kent'in Salon İKSV'de olacağı unutulmamalı, 26'sında tebrikler kabul edilecek, 27'sinde pek konuşulmayacak.


Unutmadan; takvimin 19 hanesi az önce gelen konser haberiyle doldu: Ciguli Babylon'da. Bilen bilir, ben Ciguli'nin samimi müziğini takdir edenlerdenim ve o gece elbetteki oradayım.


Fotoğraflar için Alternatif-İstanbul'un güzel fotomuhabirleri iş başında, baştaki fotoğraf Linda'dan, diğer ikisi Gökşen'den.

1 Kasım 2010 Pazartesi

3...2...1... Galaxy Müzikevi'ne Yolculuk İçin Geri Sayım Başladı




I Create Soundscapes ile İstanbul sahnesinde görünürlük kazanan müzik ve görsellerin bir arada kullanımı, Galaxy Müzikevi adı verilen web tabanlı bir müzik projesiyle sürüyor. Galaxy Müzikevi, dinleyicisini Abba'dan Frank Zappa'ya uzanan bir yolculuk vadediyor, bu yolculuk esnasında size notaların yanı sıra müziğin çağrıştırdığı görsel imgelerin eşlik edeceğini de ekliyor.


Galaxy Müzikevi size an itibariyle hiçbir şey çağrıştırmadıysa, hemen buradan bloguna ışınlanmanızı öneriyorum. Çünkü; 'Kim bunlar?' sorunuza cevap orada. Öykü bir müzik dükkanı ile başlıyor, doldurma kasetlerle, Marantz ve başka çeşit pikaplarla ve arzu nesnesi plaklarla devam ediyor. Henüz belki aşina olmadığınız, ama öykülerini okuduktan sonra kulak vereceğiniz bu müzik yaratımının ilk zamanlarına tanık oluyorsunuz.



Eğer Galaxy Müzikevi'nin öyküsünden etkilendiyseniz ve teşvik-i mesaiyi sürdürmek niyetindeyseniz de Salon İKSV imdada yetişiyor ve 4 Kasım Perşembe akşamını boş bırakın diyor. Galaxy Müzikevi, başlangıcından bugüne müziğini, analog enstrümanlarını, 2D ve 3D dijital görsellerini çantasına doldurup bunları sahnede paylaşmaya hazır, orada olmanızı bekliyor.



Etkinlik detayları bu sayfada yer alıyor.


Dip Sos. Konser posterinin Space Odyssey'i çağıştırmasına ne demeli?

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons