4 Ocak 2007 Perşembe

Bir Eski Kitap Kokusu, Siyah-Beyaz Film Repliği Hayat...

Image Hosted by ImageShack.us


Türkiye "ansiklopedi" sözcüğü ile ilk defa gazetelerin promosyon malzemesi olarak tanıştı, kapağı dahi açılmayacak onlarca cilt ansiklopedilerle doldu evler. Hatırlıyorum, konuk olduğumuz evlerden birinde yeni gelinin çeyizlik dantelleri ile kaplı "Meydan Larousse" lar vardı evin camlı, büyük büfesinde
sittin sene kullanılmamış, bir sittin sene daha geçse kullanılmayacak olan likör takımının hemen yanı başında. (Bu kullanılmayan yemek takımları mevzusu her evin beyi için sorun olsa gerek, ben ki annemi bu ıvır-zıvırlara prim vermez sanırdım, ta ki babam "şu 89 parça yemek takımının evlendikten beri hamallığını yapıyorum, bir çorba içmek nasip olmadı" diye söyleninceye kadar. 89 parça neyimizeyse bizim. Annem bana miras bırakacakmış bunları, aman yok, dedim, istemez yani. 89 parça gerçi, kır kır bitmez, tam benlikmiş ama neyse artık...) Evin küçük oğlu arada dönem ödevleri için karıştırır, onu da sözlükten sözcük nasıl araştırılır bilmediğinden ilk ciltten başlayarak araştıracağı konuyu bulmaya çalışırdı. O ansiklopediler ki ilerleyen yıllarda soba tutuşturmaya yaradı, fi tarihinden kalma ciltleri yıpranmış olanları ise Doğu illerinin ilkokullarının zavallı kütüphanelerini süslüyor, ne de olsa zaman oralarda buralardaki gibi hızlı akmıyor, güncellik geri planda.


Bizim evde ise Hayat Ansiklopedisi'nin lacivert kaplı yeni basım ciltleri vardı, bir yılbaşı gecesi oturup 2. cildini hatmedecek kadar okumaktan keyif alırdım. Hayat Ansiklopedisi'nin "Caz" bölümünü okuyarak Louis Amstrong, John Coltrane, Benny Goodman dinlemeye başlamış, "El Falı" bölümünden avucumun içindeki çizgilerin anlamlarını çıkarmaya çalışmıştım. (Ansiklopedinin baktığı fala göre hayat çizgim uzun, kader çizgim ise çatallıymış, kalp çizgime göre evde kalma ya da boşanma riskim yüksek ama bunun tek sorumlusu benmişim nedense, sanki avuç çizgilerimi ben çizdim. Corto geldi aklıma yine, falcı hayat çizgisini kısa bulunca eline bıçağını alır, kendi çizgisini kendisi çizer ama dünya değişir, Corto İspanya İç Savaşı'nda kaybolur ya da ölür. Kimbilir belki de hızla değişen dünyada Corto'ya yer olmadığına kanaat getirir Hugo Pratt ve işte o noktada Corto'nun hayat çizgisi bir işe yaramaz. Yoksa yarar mı? Şimdi Pratt de Corto Maltese de birer ölü ama hala varlar, hala bizimleler.) Hala da dünya üzerinde en sevdiğim kokulardan biri eski fotoğraf makinası kokusu , bir diğeri ise sararmış kitap kokusudur ki tutkunları da bilir: çok özel bir kağıt kalitesi ve o kağıttan buram buram yükselen ilginç bir kokusu vardır Hayat Ansiklopedisi'nin.


Geçenlerde "Guess Who's Coming Dinner" adlı filmi yeniden izleyince eskiye olan bu merakın nedenlerini sorgulamaya başladım. Eski filmler, Radyo 1-2-3-4'de ara sıra rastgelinen radyo tiyatroları, çok eski Türk Filmleri, birkaç sayfası eksilmiş çocuk kitapları, Müşo Teyze'nin radyosundan Türk Sanat Müziği nağmeleri, Cağaloğlu yokuşu, Bebek'teki perili ev vs. bunlara özlemim basit birer nostaljik unsur değil, aksine şimdi bile yazacak birşeyler bulmama, birileri ile iki lafın belini kırmama yardımcı olan, beni zenginleştiren anılar... Hayat Ansiklopedisi, Alcatraz Kuşcusu, Büyük Diktatör, Kelebek, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Sharp-Lorenz teypli radyo, üzeri pembe yazılı Kanun Taksimi kasedi ve kırmızı bir Vosvos ile bu yaşa geldim ben, belki de bütün bunları birileri ciltlerin içine sığdırabildiği için seviyorum eski kitapları, Hayat Ansiklopedisi'ni...

Bir Eski Kitap Kokusu, Siyah-Beyaz Film Repliği Hayat...

Image Hosted by ImageShack.us


Türkiye "ansiklopedi" sözcüğü ile ilk defa gazetelerin promosyon malzemesi olarak tanıştı, kapağı dahi açılmayacak onlarca cilt ansiklopedilerle doldu evler. Hatırlıyorum, konuk olduğumuz evlerden birinde yeni gelinin çeyizlik dantelleri ile kaplı "Meydan Larousse" lar vardı evin camlı, büyük büfesinde
sittin sene kullanılmamış, bir sittin sene daha geçse kullanılmayacak olan likör takımının hemen yanı başında. (Bu kullanılmayan yemek takımları mevzusu her evin beyi için sorun olsa gerek, ben ki annemi bu ıvır-zıvırlara prim vermez sanırdım, ta ki babam "şu 89 parça yemek takımının evlendikten beri hamallığını yapıyorum, bir çorba içmek nasip olmadı" diye söyleninceye kadar. 89 parça neyimizeyse bizim. Annem bana miras bırakacakmış bunları, aman yok, dedim, istemez yani. 89 parça gerçi, kır kır bitmez, tam benlikmiş ama neyse artık...) Evin küçük oğlu arada dönem ödevleri için karıştırır, onu da sözlükten sözcük nasıl araştırılır bilmediğinden ilk ciltten başlayarak araştıracağı konuyu bulmaya çalışırdı. O ansiklopediler ki ilerleyen yıllarda soba tutuşturmaya yaradı, fi tarihinden kalma ciltleri yıpranmış olanları ise Doğu illerinin ilkokullarının zavallı kütüphanelerini süslüyor, ne de olsa zaman oralarda buralardaki gibi hızlı akmıyor, güncellik geri planda.


Bizim evde ise Hayat Ansiklopedisi'nin lacivert kaplı yeni basım ciltleri vardı, bir yılbaşı gecesi oturup 2. cildini hatmedecek kadar okumaktan keyif alırdım. Hayat Ansiklopedisi'nin "Caz" bölümünü okuyarak Louis Amstrong, John Coltrane, Benny Goodman dinlemeye başlamış, "El Falı" bölümünden avucumun içindeki çizgilerin anlamlarını çıkarmaya çalışmıştım. (Ansiklopedinin baktığı fala göre hayat çizgim uzun, kader çizgim ise çatallıymış, kalp çizgime göre evde kalma ya da boşanma riskim yüksek ama bunun tek sorumlusu benmişim nedense, sanki avuç çizgilerimi ben çizdim. Corto geldi aklıma yine, falcı hayat çizgisini kısa bulunca eline bıçağını alır, kendi çizgisini kendisi çizer ama dünya değişir, Corto İspanya İç Savaşı'nda kaybolur ya da ölür. Kimbilir belki de hızla değişen dünyada Corto'ya yer olmadığına kanaat getirir Hugo Pratt ve işte o noktada Corto'nun hayat çizgisi bir işe yaramaz. Yoksa yarar mı? Şimdi Pratt de Corto Maltese de birer ölü ama hala varlar, hala bizimleler.) Hala da dünya üzerinde en sevdiğim kokulardan biri eski fotoğraf makinası kokusu , bir diğeri ise sararmış kitap kokusudur ki tutkunları da bilir: çok özel bir kağıt kalitesi ve o kağıttan buram buram yükselen ilginç bir kokusu vardır Hayat Ansiklopedisi'nin.


Geçenlerde "Guess Who's Coming Dinner" adlı filmi yeniden izleyince eskiye olan bu merakın nedenlerini sorgulamaya başladım. Eski filmler, Radyo 1-2-3-4'de ara sıra rastgelinen radyo tiyatroları, çok eski Türk Filmleri, birkaç sayfası eksilmiş çocuk kitapları, Müşo Teyze'nin radyosundan Türk Sanat Müziği nağmeleri, Cağaloğlu yokuşu, Bebek'teki perili ev vs. bunlara özlemim basit birer nostaljik unsur değil, aksine şimdi bile yazacak birşeyler bulmama, birileri ile iki lafın belini kırmama yardımcı olan, beni zenginleştiren anılar... Hayat Ansiklopedisi, Alcatraz Kuşcusu, Büyük Diktatör, Kelebek, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Sharp-Lorenz teypli radyo, üzeri pembe yazılı Kanun Taksimi kasedi ve kırmızı bir Vosvos ile bu yaşa geldim ben, belki de bütün bunları birileri ciltlerin içine sığdırabildiği için seviyorum eski kitapları, Hayat Ansiklopedisi'ni...

Bir Eski Kitap Kokusu, Siyah-Beyaz Film Repliği Hayat...

Image Hosted by ImageShack.us


Türkiye "ansiklopedi" sözcüğü ile ilk defa gazetelerin promosyon malzemesi olarak tanıştı, kapağı dahi açılmayacak onlarca cilt ansiklopedilerle doldu evler. Hatırlıyorum, konuk olduğumuz evlerden birinde yeni gelinin çeyizlik dantelleri ile kaplı "Meydan Larousse" lar vardı evin camlı, büyük büfesinde
sittin sene kullanılmamış, bir sittin sene daha geçse kullanılmayacak olan likör takımının hemen yanı başında. (Bu kullanılmayan yemek takımları mevzusu her evin beyi için sorun olsa gerek, ben ki annemi bu ıvır-zıvırlara prim vermez sanırdım, ta ki babam "şu 89 parça yemek takımının evlendikten beri hamallığını yapıyorum, bir çorba içmek nasip olmadı" diye söyleninceye kadar. 89 parça neyimizeyse bizim. Annem bana miras bırakacakmış bunları, aman yok, dedim, istemez yani. 89 parça gerçi, kır kır bitmez, tam benlikmiş ama neyse artık...) Evin küçük oğlu arada dönem ödevleri için karıştırır, onu da sözlükten sözcük nasıl araştırılır bilmediğinden ilk ciltten başlayarak araştıracağı konuyu bulmaya çalışırdı. O ansiklopediler ki ilerleyen yıllarda soba tutuşturmaya yaradı, fi tarihinden kalma ciltleri yıpranmış olanları ise Doğu illerinin ilkokullarının zavallı kütüphanelerini süslüyor, ne de olsa zaman oralarda buralardaki gibi hızlı akmıyor, güncellik geri planda.


Bizim evde ise Hayat Ansiklopedisi'nin lacivert kaplı yeni basım ciltleri vardı, bir yılbaşı gecesi oturup 2. cildini hatmedecek kadar okumaktan keyif alırdım. Hayat Ansiklopedisi'nin "Caz" bölümünü okuyarak Louis Amstrong, John Coltrane, Benny Goodman dinlemeye başlamış, "El Falı" bölümünden avucumun içindeki çizgilerin anlamlarını çıkarmaya çalışmıştım. (Ansiklopedinin baktığı fala göre hayat çizgim uzun, kader çizgim ise çatallıymış, kalp çizgime göre evde kalma ya da boşanma riskim yüksek ama bunun tek sorumlusu benmişim nedense, sanki avuç çizgilerimi ben çizdim. Corto geldi aklıma yine, falcı hayat çizgisini kısa bulunca eline bıçağını alır, kendi çizgisini kendisi çizer ama dünya değişir, Corto İspanya İç Savaşı'nda kaybolur ya da ölür. Kimbilir belki de hızla değişen dünyada Corto'ya yer olmadığına kanaat getirir Hugo Pratt ve işte o noktada Corto'nun hayat çizgisi bir işe yaramaz. Yoksa yarar mı? Şimdi Pratt de Corto Maltese de birer ölü ama hala varlar, hala bizimleler.) Hala da dünya üzerinde en sevdiğim kokulardan biri eski fotoğraf makinası kokusu , bir diğeri ise sararmış kitap kokusudur ki tutkunları da bilir: çok özel bir kağıt kalitesi ve o kağıttan buram buram yükselen ilginç bir kokusu vardır Hayat Ansiklopedisi'nin.


Geçenlerde "Guess Who's Coming Dinner" adlı filmi yeniden izleyince eskiye olan bu merakın nedenlerini sorgulamaya başladım. Eski filmler, Radyo 1-2-3-4'de ara sıra rastgelinen radyo tiyatroları, çok eski Türk Filmleri, birkaç sayfası eksilmiş çocuk kitapları, Müşo Teyze'nin radyosundan Türk Sanat Müziği nağmeleri, Cağaloğlu yokuşu, Bebek'teki perili ev vs. bunlara özlemim basit birer nostaljik unsur değil, aksine şimdi bile yazacak birşeyler bulmama, birileri ile iki lafın belini kırmama yardımcı olan, beni zenginleştiren anılar... Hayat Ansiklopedisi, Alcatraz Kuşcusu, Büyük Diktatör, Kelebek, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Sharp-Lorenz teypli radyo, üzeri pembe yazılı Kanun Taksimi kasedi ve kırmızı bir Vosvos ile bu yaşa geldim ben, belki de bütün bunları birileri ciltlerin içine sığdırabildiği için seviyorum eski kitapları, Hayat Ansiklopedisi'ni...

1 Ocak 2007 Pazartesi

En kötü gün böyle olsun...

Hala İstanbul'a olumlu bir bakış açısı ile bakmaya çalışıyorum, çok kalabalık ve artık yaşanmaz hale geldi diyenlerle dişe diş tartışıyor, hala bütün olumsuzluklarına rağmen benim için vazgeçilemez olduğunu anlatıyorum. Sokaklarında üç maymunu oynamayı çok istemekle birlikte bu kentin pek sakin olamayan sakinleri buna izin vermiyor. "Ahh nerde o eski İstanbul" diyebilecek kadar yaşamadım bu kenti, ben doğduğumda çoktan başlamıştı kirlenme, ama yine de ilk gençliğimden şimdiye bile fazla hızlı bir değişim halinde. Yok, kesinlikle trafik insanı öldürüyor, insanlar saygısız, çok kalabalık, insanın evden çıkası gelmiyor vs. den bahsetmeyeceğim, onlar malumunuz zaten. Bugün Ortaköy denen ve bir zamanlar okuldan kaçıp kaçıp ayağımızı kayalardan sarkıtarak simite çay bandığımız o mendebur yerde yaşadığımız sinir harbinden bahsetmeye de lüzum yok, kendi paramızla rezil olmak yeterli bir açıklama olacaktır sanıyorum. Gene aynı yerde tavşan kürkünden yapılmış atkı-kulaklık-şapka vs. satıp da Çin'den ucuza geldiğini, 5 katına sattığını ve kapış kapış gittiğini, kendisi satmasa bir başkasının satacağını, bu modasal fırtınanın maddi getirilerinden elbetteki geri kalmaması gerektiğini söyleyen ama katliamı görmezden gelen dükkan sahibinin düşünce yapısı ile zaten herkes tükürüyor diye ciğerindeki bütün balgamı söküp tam ayağınızın dibine sallayan şehirlinin(!) mantalitesi arasında fark yok ama bundan da bahsedecek değilim doğrusu.


İster inanın ister inanmayın ama ben dün dolmuşta giderken vasiyetimi yazdım. Ama bu vasiyet başka vasiyet, dolmuş şöförü gaza bastıkça ve hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçerken dinlemek istediğim son şarkıların hangileri olabileceğini şöyle bir düşündüm. Çantamda Corto Maltese'in Tango serüveni vardı, acaba benden sonrakilere bir hatıra kalsın,okudukça beni hatırlasınlar diye ilk sayfasına bir şeyler karalayıp bıraksam mı diye bile düşündüm. Ne tesadüf, kendi hazırladığım CD de yanımdaydı, şöför şaha kalktıkça Mötley Crüe' den "Too Young to Fall In Love" un "why don't you just set me free" serzenişi beynimde çınlıyor, arabanın hızı arttıkça sözü Joy Division'dan Failure alıyor, "in his way he was the only one" diyerek biraz yüreğime su serpiyordu doğrusu, kaptan şöförümüz hakikaten iyiydi, aracı ara yollardan sürerek Göztepe'den Acıbadem'e 15 dakikada ulaştırmayı başardı. Johnny Cash ki pek severim, "I'm So Lonesome, I Could Cry" demeye kalktı ama derhal pas geçildi. Kusura bakma Cash, melankoli zamanı değil... Ne de olsa "Time is On My Side". Mı acaba? Zamanı yakalama gibi bir dert olmamalı galiba, ama zamanlamalar önemli hani...Yoksa Ian Curtis "Love Will Tear Us Apart" ile nasıl bam teline dokunur? "... A cripple walks in a straight line/an imitation of dignity/ from despair to where..." diye başladı Manics sonra, gerçekten nereye kadar yahu, son durak neresi? "High on diesel and gasoline/psycho for drum machine..." diye Suede alınca sazı eline eş zamanlı olarak bizim sarı dolmuş harika salvolarla birinci köprüyü geçmekteydi, boğazın rengi pek güzel ama trafiği pek yoğundu. Vasiyetin en görkemli son şarkısındaydı sıra, "Babe, I'm Gonna Leave You." Siz kinayeyi hemen anladınız biliyorum...Bu şarkıdaki "babe" sözcüğünden kastedilen dünya pek tabi ki..."Şöför bey biraz daha gazlarsanız hep birlikte mevlamızı bulacağız..." diye çevirebiliriz kısaca...


Ama "kötüye birşey olmaz" ne de olsa, Ezgi yılbaşında güzel insanların sofrasında nevaleye ortak oldu, iki şişe şarabın dibinin bulunmasına katkıda bulundu, Tania'nın milli mezesi olan Topik yedi, İlknur ile aylardır sayıkladıkları deniz börülcesi hususunda avuçlarını yaladılar zira börülce kışın olmazmış. Bol sızmalı pazı sapı kavurması, pazı ve zeytinyağlı dolma, haydari ve patlıcan salatası ile rüyaları gerçek oldu. Sirtaki dinledi, sohbet etti...Geri saydı...Canon'unu sayıkladı... Gözünden bir damla yaş akmadan derhal susturuldu. Bir yaş daha aldı... En kötü gün böyle olsundu yani. Sabah uyandığında odadaki çiçekli perdelerin desenini Tayyip'in suretine benzetti, şaraba suçu atmadan önce İlknur'a sordu, benziyor hakikaten cevabını alınca Taniş'i canından bezdirdi Tayyip'i gördük biz diye tutturarak..."Çiçek onlar, ne Tayyip'i? Yatak odasında onun suretinin ne işi var deli sarhoşlar..." menşeli bir zılgıt yenip oturuldu. Sonra eve dönerken Tayyip'i gerçekten de gördü Ezgi, "Ayına Yıldızına Gurban Olduğumun Ülkesi" afişinde poz vermeydi kendisi... Duke Ellington'dan "I'm Beginning to See The Light" çalmaya başladı bu sefer, ampulden olsa gerek...

En kötü gün böyle olsun...

Hala İstanbul'a olumlu bir bakış açısı ile bakmaya çalışıyorum, çok kalabalık ve artık yaşanmaz hale geldi diyenlerle dişe diş tartışıyor, hala bütün olumsuzluklarına rağmen benim için vazgeçilemez olduğunu anlatıyorum. Sokaklarında üç maymunu oynamayı çok istemekle birlikte bu kentin pek sakin olamayan sakinleri buna izin vermiyor. "Ahh nerde o eski İstanbul" diyebilecek kadar yaşamadım bu kenti, ben doğduğumda çoktan başlamıştı kirlenme, ama yine de ilk gençliğimden şimdiye bile fazla hızlı bir değişim halinde. Yok, kesinlikle trafik insanı öldürüyor, insanlar saygısız, çok kalabalık, insanın evden çıkası gelmiyor vs. den bahsetmeyeceğim, onlar malumunuz zaten. Bugün Ortaköy denen ve bir zamanlar okuldan kaçıp kaçıp ayağımızı kayalardan sarkıtarak simite çay bandığımız o mendebur yerde yaşadığımız sinir harbinden bahsetmeye de lüzum yok, kendi paramızla rezil olmak yeterli bir açıklama olacaktır sanıyorum. Gene aynı yerde tavşan kürkünden yapılmış atkı-kulaklık-şapka vs. satıp da Çin'den ucuza geldiğini, 5 katına sattığını ve kapış kapış gittiğini, kendisi satmasa bir başkasının satacağını, bu modasal fırtınanın maddi getirilerinden elbetteki geri kalmaması gerektiğini söyleyen ama katliamı görmezden gelen dükkan sahibinin düşünce yapısı ile zaten herkes tükürüyor diye ciğerindeki bütün balgamı söküp tam ayağınızın dibine sallayan şehirlinin(!) mantalitesi arasında fark yok ama bundan da bahsedecek değilim doğrusu.


İster inanın ister inanmayın ama ben dün dolmuşta giderken vasiyetimi yazdım. Ama bu vasiyet başka vasiyet, dolmuş şöförü gaza bastıkça ve hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçerken dinlemek istediğim son şarkıların hangileri olabileceğini şöyle bir düşündüm. Çantamda Corto Maltese'in Tango serüveni vardı, acaba benden sonrakilere bir hatıra kalsın,okudukça beni hatırlasınlar diye ilk sayfasına bir şeyler karalayıp bıraksam mı diye bile düşündüm. Ne tesadüf, kendi hazırladığım CD de yanımdaydı, şöför şaha kalktıkça Mötley Crüe' den "Too Young to Fall In Love" un "why don't you just set me free" serzenişi beynimde çınlıyor, arabanın hızı arttıkça sözü Joy Division'dan Failure alıyor, "in his way he was the only one" diyerek biraz yüreğime su serpiyordu doğrusu, kaptan şöförümüz hakikaten iyiydi, aracı ara yollardan sürerek Göztepe'den Acıbadem'e 15 dakikada ulaştırmayı başardı. Johnny Cash ki pek severim, "I'm So Lonesome, I Could Cry" demeye kalktı ama derhal pas geçildi. Kusura bakma Cash, melankoli zamanı değil... Ne de olsa "Time is On My Side". Mı acaba? Zamanı yakalama gibi bir dert olmamalı galiba, ama zamanlamalar önemli hani...Yoksa Ian Curtis "Love Will Tear Us Apart" ile nasıl bam teline dokunur? "... A cripple walks in a straight line/an imitation of dignity/ from despair to where..." diye başladı Manics sonra, gerçekten nereye kadar yahu, son durak neresi? "High on diesel and gasoline/psycho for drum machine..." diye Suede alınca sazı eline eş zamanlı olarak bizim sarı dolmuş harika salvolarla birinci köprüyü geçmekteydi, boğazın rengi pek güzel ama trafiği pek yoğundu. Vasiyetin en görkemli son şarkısındaydı sıra, "Babe, I'm Gonna Leave You." Siz kinayeyi hemen anladınız biliyorum...Bu şarkıdaki "babe" sözcüğünden kastedilen dünya pek tabi ki..."Şöför bey biraz daha gazlarsanız hep birlikte mevlamızı bulacağız..." diye çevirebiliriz kısaca...


Ama "kötüye birşey olmaz" ne de olsa, Ezgi yılbaşında güzel insanların sofrasında nevaleye ortak oldu, iki şişe şarabın dibinin bulunmasına katkıda bulundu, Tania'nın milli mezesi olan Topik yedi, İlknur ile aylardır sayıkladıkları deniz börülcesi hususunda avuçlarını yaladılar zira börülce kışın olmazmış. Bol sızmalı pazı sapı kavurması, pazı ve zeytinyağlı dolma, haydari ve patlıcan salatası ile rüyaları gerçek oldu. Sirtaki dinledi, sohbet etti...Geri saydı...Canon'unu sayıkladı... Gözünden bir damla yaş akmadan derhal susturuldu. Bir yaş daha aldı... En kötü gün böyle olsundu yani. Sabah uyandığında odadaki çiçekli perdelerin desenini Tayyip'in suretine benzetti, şaraba suçu atmadan önce İlknur'a sordu, benziyor hakikaten cevabını alınca Taniş'i canından bezdirdi Tayyip'i gördük biz diye tutturarak..."Çiçek onlar, ne Tayyip'i? Yatak odasında onun suretinin ne işi var deli sarhoşlar..." menşeli bir zılgıt yenip oturuldu. Sonra eve dönerken Tayyip'i gerçekten de gördü Ezgi, "Ayına Yıldızına Gurban Olduğumun Ülkesi" afişinde poz vermeydi kendisi... Duke Ellington'dan "I'm Beginning to See The Light" çalmaya başladı bu sefer, ampulden olsa gerek...

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons