16 Eylül 2006 Cumartesi

Balat: İstanbul’un Kenarında, Fakir Ama Renkli Bir Yer

Balat, İstanbul’un en eski semtlerden birisi. Haliç’in güney kıyılarında Fener ile Ayvansaray semtleri arasında kalır. Coğrafi konumu, tarihsel özellikleri, demografik yapısı itibariyle Tarihi Yarımada içinde önemli bir yeri olan Balat, Bizans’tan beri kozmopolit kültürüyle dikkat çeker. Hemen batısında Bizans’ın son döneminde kullanılan Vlaherna Sarayı’nın olmasına, ve adını da bu saraydan almasına rağmen hiç de zengin bir semt olamamıştı. Latince palatia (saray) sözcüğü zamanla Balat’a dönüşmüştü.
Balat, İstanbul’da Yahudilerin en yoğun olarak yaşadığı mahalleydi. Tarih boyunca ağırlıklı olarak Musevilerin, özellikle de “Sefaradim” diye adlandırılan İspanyol Musevileri'nin yaşadığı bir merkez olarak bilinmektedir.

Musevilerin dışında Rumlar, Ermeniler ve Türkler de Balat'ta yaşamışlardır. Semtte yaşayan bu dört ayrı grubun dinsel ve kültürel izleri Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin küçük birer örneği olarak karşımıza çıkar. Balat'ta özellikle Ortodoks Rumlar'ın kiliselerine, ayazmalarına ve okullarına rastlamak mümkündür. Doğudaki Fener’e gidildikçe Rum mahalleleri, güneyde Kesmekaya’ya yaklaştıkça Türk mahalleleri çoğalırdı. Batıdaki yamaçlar ise biraz daha karışıktı. Yamacın hemen dibinde, mucizevi ayazmasıyla, hâlâ her Eylül ayının ikinci pazarında her dinden, her milletten şifa arayanlara umut veren Surp Hreşdagabed Kilisesinin civarında minik bir Ermeni mahallesi vardı. Bu Ermeni Kilisesinin alt kısmında Bizanstan kalma Aya Andonios Ayazması da işlevini sürdürüyordu.
Yamaçtaki set üstlerindeyse Türk ailelerine ait güzel ve büyük konaklar vardı. Yamacın yukarısındaki platoda Türk-Rum-Yahudi-Çingene mahalleleri yanyanaydı. Bütün bunların daha batısında ise Çingenelerin yaşadığı Lonca mahallesi vardı. Bu rengarenk mozaik 1950’lere kadar canlılığını korumuştur. Bu tarihten itibaren, önce Yahudiler, yeni kurulan ve umutlar vadeden İsrail’e kitlesel olarak göçmüş, 1955’teki 6-7 Eylül olaylarından sonraysa Rumlar ve Ermeniler ya başka mahallelere ya da yurtdışına gitmişlerdi. Yahudilerin göçü, bugünkü Balat nüfusunun şekillenmesinde belirleyici olmuştu.

Bu tarihi semt bugün ise Türklerin yoğunlukta olduğu fakir bir yerleşim bölgesi durumunda. Semtte bugün için azınlık nüfusa rastlamak pek mümkün değil. Eskiden Rum, Ermeni ve Musevilerin yaşadığı ve üç katlı cumbalı evlerde hala ayakta ancak pek çoğu bakımsız. Son dönemlerde ise yapılan restorasyon çalışmaları ile Balart gibi sanat merkezlerine dönüştürülüyor.
Haliç sahil bölgesinde İstanbul belediye başkanı Bedrettin Dalan'ın yıkımları sonrasında sadece bazı tarihi yapılar bırakıldı. Yolun sahil tarafında Ayvansaray'dan itibaren Sırayla Yahudi Hastanesi, şimdi kullanılmayan Eski Galata Köprüsü, Turu Sina Manastırı, Bulgar Kilisesi ve bir kaç tane Bizans'tan ya da Osmanlı'dan kalma ev kalıntısı bulunuyor. Bu evler eskiden yalı olarak kullanılırdı. Bulgar Kilisesinin bulunduğu bölge Fener semtinin başlangıcı sayılabilir. Biraz ileride Balat Kapısı’nı değilse de, kapının bulunduğu yeri görüyoruz. Çünkü surlarla birlikte kapılar da yıkıldığı halde, bütün sokaklar bir noktaya doğru akarak orada bir vakitler bir kapı bulunduğunu anlatıyorlar.

Musevilerin Balat’ı...

Balat, 17. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar Yahudilerin çoğunluğunu oluşturduğu bir semt olmuştur. Balat’ın kalabalık, günlük hayatı canlı, hareketli ve şenlikli bir Haliç semti olduğunu yazan Reşat Ekrem Koçu “İstanbul’da Balat denilince Musevi, Musevi denilince Balat hatıra gelir,” şeklinde not düşer. Yahudiler’in Balat’la Hasköy’e yerleştirilmesi 1660 yılındaki Ayazmakapı yangınından sonradır. Ama bilinen odur ki 15. yüzyıldan beri Balat semtinde Yahudiler vardı. Semtin ilk sakinleri engizisyondan kaçarak Osmanlı'ya sığınan İspanyol Musevileri (Sefarad Yahudileri) olmuş. Bundan sonra da Musevi göçü 1500'lü yıllara kadar devam etmiş. 1660 yangınına kadar İstanbul Yahudileri’nin çoğunluğu Bahçekapı, Eminönü, Tahtakale, Balıkpazarı, Unkapanı, Yemiş İskelesi ve Edirnekapı çevresinde yaşarlardı. Yangından sonra 4. Mehmet’in validesi Hatice Turhan Sultan, Eminönü’nde Yeni Camii’yi yaptırınca, “Yahudihane”lerde yaşayan birçok Yahudi ailesi, Haliç’in İstanbul yakasını Beyoğlu yakasına tercih ederek Balat’a yerleşmiştir.

18.yüzyıldan itibaren İstanbul’daki Yahudi yaşamının merkezi durumundaki Balat semti, 1930’lara kadar süregelecek bir refah ve zenginlik dönemine giriyordu. Tüm cadde ve sokaklar genişletilerek yeniden ışıklandırılmış, kanalizasyonlar yenilenmişti. Zenginleşip refaha kavuşan Yahudiler, kendilerine yeni tuğla binalar inşa ediyorlardı. Fakir veya zengin, yeni Yahudi evleri hep aynı tarzda ve mimaride inşa ediliyordu. Aralarındaki fark malzeme veya dekorasyonda oluyor, daha pahalı binalar inşaatlarına tuğlanın yanı sıra mermer ve ahşap aksesuarları katıyordu. Bunlar dar cepheli, ikinci ve üçüncü katlarında cumba gibi çıkmaları olan binalardır. Zemin katındaki geniş holleri, oturma odaları ve yemek odaları genelde Osmanlı tarzında döşeniyordu: Alçak sedirler, büfeler, halılar ve aile fertlerini yemeklerde etrafına toplayan büyük bir masa...

Mutfak, genelde zemin katın arkasında, bazen de bodrum katında yer alırdı. Mutfakda bir su deposu, kömürle yanan bir ocak-fırın ve içinde su ısıtılan kocaman bir kazan bulunurdu. Bodrumda odun ve kömür saklama depoları ve personelin oturduğu odalar yer alırdı. Üst katta ise Avrupai tarzda döşenmiş, yalnızca önemli olaylarda kullanılan büyük salon ve onun bitişiğinde yine Avrupai tarzda döşenmiş ebeveyn yatak odası, arka bölümde ise çocuk odalarıyla sokağa bakan bir balkon yer alırdı...
En zengin evlerde, depo, kiler veya personel odaları olarak kullanılan ilave bir çatı katı vardı. Orta tabaka Yahudileri’nin evleri de aynı mimari yapıya sahipti, ancak her kat ayrı bir daire idi ve alt katlar ek gelir sağlamak amacıyla kiraya verilirdi.

Bir zamanlar Musevi ailelerinin semti olan Balat'ta, şimdilerde bu ailelerin sayıları onu geçmiyor. Yakın zamana kadar Balat'ta Yahudilerden başka kalabalıkça bir Ermeni topluluğunun yaşadığı ve bu semtten birçok önemli Ermeni tarihçi ve araştırmacısının yetiştiği anlaşılıyor. Sonra devir değişti, devirle beraber Balat'ın sakinleri gitti, Haliç 'Altın Boynuz'luktan bir mezbeleye döndü ve sahil semtleri ikinci, üçüncü sınıf mahalleler haline geldi. Asırlar boyunca tarihi olayların içinde ve derininde yaşamış olan ve birer sanat eserini andıran zarif evlerin bir kısmı yandı, yanmayanları ya depo oldu, ya ahıra, ağıla döndü veya zevk-i mağara devrinde kalanların eliyle yıkıldı.
Bir zamanların gün görmüş Balat'ı bugünkü boynu bükük hallerine işte böyle maceralarla dolu yüzyılları devirerek geldi...

Günümüzde Balat...

Günümüz Balat’ına baktığımızda, çok değil, 40 yıl öncesinin bu “pitoresk” semtiyle ilgisi olmadığını görürüz. Ufalmış gibi durur Balat bugün; tüm tarihi özelliklerini yitirmiş bir “esnaf mahallesi” görünümündedir. Bir zamanlar Balat’ı Balat yapan sakinlerinin kuzeye, yani Galata ve Beyoğlu’na taşınmasıyla ve “taşra basması”yla sosyal coğrafyası tümüyle değişmiştir. Kesmetaş döşeli ve dik yokuşlu iç sokaklarında seyrek de olsa cumbalı, kafesli Osmanlı evlerine rastlanıyor; kimi “restore” edilmiş, kimi de tümden terk edilmiş. Eskisiyle uzak yakın ilgisi olmayan bir yaşam tarzı şekilleniyor Haliç’in bu semtinde; bir demlerde iç odalarından ud sesleri ve birkaç dilde İstanbul şarkıları yükselen evlerin aralarına ipler gerilmiş, her boy ve renkte çamaşırlar asılmış.
Buna rağmen eğer bu olumsuzlukları görmezlikten gelip başka bir gözle bakarsanız çevrenize, bambaşka bir tat alacağınızdan şüpheniz olmasın. Attığınız her adımda yukarıya bakmayı ihmal etmeyin, çünkü mutlaka hoşunuza gidecek bir şeyler göreceksiniz. Her köşeyi dönüşte başka sürprizler karşılar sizi. Hele eskiden beri “Balatlı” biri ile sohbet imkanı da bulursanız neler anlatır size, bu halden önceki Balat’a dair. Bir gün alın çantanızı sırtınıza ve Balat’ı anlayarak, yaşayarak gezin... Tarihin tadına varın.

Balat Yangınları...

Yüzyıllar boyunca neşeli anlarla geçirmemiştir Balat kıyıları. Yangın felaketinden sık sık payını alan bu semt, kimi kez baştan inşa edilmiştir sanki. Bizans devrinde birçok kez ateş felaketine uğrayan Balat semti 1303 yılında külliyen yanmıştır. Tarihçi Pakhymeres, yangının birçok yapıyı yok ettiğini yazar. Fetihten sonra da birçok kez yanmıştır Balat.
Bunlar; 1510, 1639, 1692, 1721, 1729, 1746, 1782, 1812, 1828, 1866, 1867, 1874, 1877, 1890, 1892, 1896, 1911, 1912, 1965, 1967, 1968 tarihlerinde olmuştur.
Balat’ı Kurtarma ProjesiDört yıl önce (1998) Balat'ın daha temiz ve düzenli bir yerleşim yeri haline gelmesi için Fatih Belediyesi ile UNESCO'nun başlattığı ortak çalışma şimdi yeniden işler hale getiriliyor. Çünkü İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu projeyi sahiplenmiş ve işlerlik kazandırmış. Başbakanlık Toplu Konut İdaresinin 2.5 milyon dolar ayırdığı projeye, ulusal ve uluslararası bir çok sivil toplum örgütü de destek veriyor.

Balat: İstanbul’un Kenarında, Fakir Ama Renkli Bir Yer

Balat, İstanbul’un en eski semtlerden birisi. Haliç’in güney kıyılarında Fener ile Ayvansaray semtleri arasında kalır. Coğrafi konumu, tarihsel özellikleri, demografik yapısı itibariyle Tarihi Yarımada içinde önemli bir yeri olan Balat, Bizans’tan beri kozmopolit kültürüyle dikkat çeker. Hemen batısında Bizans’ın son döneminde kullanılan Vlaherna Sarayı’nın olmasına, ve adını da bu saraydan almasına rağmen hiç de zengin bir semt olamamıştı. Latince palatia (saray) sözcüğü zamanla Balat’a dönüşmüştü.
Balat, İstanbul’da Yahudilerin en yoğun olarak yaşadığı mahalleydi. Tarih boyunca ağırlıklı olarak Musevilerin, özellikle de “Sefaradim” diye adlandırılan İspanyol Musevileri'nin yaşadığı bir merkez olarak bilinmektedir.

Musevilerin dışında Rumlar, Ermeniler ve Türkler de Balat'ta yaşamışlardır. Semtte yaşayan bu dört ayrı grubun dinsel ve kültürel izleri Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin küçük birer örneği olarak karşımıza çıkar. Balat'ta özellikle Ortodoks Rumlar'ın kiliselerine, ayazmalarına ve okullarına rastlamak mümkündür. Doğudaki Fener’e gidildikçe Rum mahalleleri, güneyde Kesmekaya’ya yaklaştıkça Türk mahalleleri çoğalırdı. Batıdaki yamaçlar ise biraz daha karışıktı. Yamacın hemen dibinde, mucizevi ayazmasıyla, hâlâ her Eylül ayının ikinci pazarında her dinden, her milletten şifa arayanlara umut veren Surp Hreşdagabed Kilisesinin civarında minik bir Ermeni mahallesi vardı. Bu Ermeni Kilisesinin alt kısmında Bizanstan kalma Aya Andonios Ayazması da işlevini sürdürüyordu.
Yamaçtaki set üstlerindeyse Türk ailelerine ait güzel ve büyük konaklar vardı. Yamacın yukarısındaki platoda Türk-Rum-Yahudi-Çingene mahalleleri yanyanaydı. Bütün bunların daha batısında ise Çingenelerin yaşadığı Lonca mahallesi vardı. Bu rengarenk mozaik 1950’lere kadar canlılığını korumuştur. Bu tarihten itibaren, önce Yahudiler, yeni kurulan ve umutlar vadeden İsrail’e kitlesel olarak göçmüş, 1955’teki 6-7 Eylül olaylarından sonraysa Rumlar ve Ermeniler ya başka mahallelere ya da yurtdışına gitmişlerdi. Yahudilerin göçü, bugünkü Balat nüfusunun şekillenmesinde belirleyici olmuştu.

Bu tarihi semt bugün ise Türklerin yoğunlukta olduğu fakir bir yerleşim bölgesi durumunda. Semtte bugün için azınlık nüfusa rastlamak pek mümkün değil. Eskiden Rum, Ermeni ve Musevilerin yaşadığı ve üç katlı cumbalı evlerde hala ayakta ancak pek çoğu bakımsız. Son dönemlerde ise yapılan restorasyon çalışmaları ile Balart gibi sanat merkezlerine dönüştürülüyor.
Haliç sahil bölgesinde İstanbul belediye başkanı Bedrettin Dalan'ın yıkımları sonrasında sadece bazı tarihi yapılar bırakıldı. Yolun sahil tarafında Ayvansaray'dan itibaren Sırayla Yahudi Hastanesi, şimdi kullanılmayan Eski Galata Köprüsü, Turu Sina Manastırı, Bulgar Kilisesi ve bir kaç tane Bizans'tan ya da Osmanlı'dan kalma ev kalıntısı bulunuyor. Bu evler eskiden yalı olarak kullanılırdı. Bulgar Kilisesinin bulunduğu bölge Fener semtinin başlangıcı sayılabilir. Biraz ileride Balat Kapısı’nı değilse de, kapının bulunduğu yeri görüyoruz. Çünkü surlarla birlikte kapılar da yıkıldığı halde, bütün sokaklar bir noktaya doğru akarak orada bir vakitler bir kapı bulunduğunu anlatıyorlar.

Musevilerin Balat’ı...

Balat, 17. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar Yahudilerin çoğunluğunu oluşturduğu bir semt olmuştur. Balat’ın kalabalık, günlük hayatı canlı, hareketli ve şenlikli bir Haliç semti olduğunu yazan Reşat Ekrem Koçu “İstanbul’da Balat denilince Musevi, Musevi denilince Balat hatıra gelir,” şeklinde not düşer. Yahudiler’in Balat’la Hasköy’e yerleştirilmesi 1660 yılındaki Ayazmakapı yangınından sonradır. Ama bilinen odur ki 15. yüzyıldan beri Balat semtinde Yahudiler vardı. Semtin ilk sakinleri engizisyondan kaçarak Osmanlı'ya sığınan İspanyol Musevileri (Sefarad Yahudileri) olmuş. Bundan sonra da Musevi göçü 1500'lü yıllara kadar devam etmiş. 1660 yangınına kadar İstanbul Yahudileri’nin çoğunluğu Bahçekapı, Eminönü, Tahtakale, Balıkpazarı, Unkapanı, Yemiş İskelesi ve Edirnekapı çevresinde yaşarlardı. Yangından sonra 4. Mehmet’in validesi Hatice Turhan Sultan, Eminönü’nde Yeni Camii’yi yaptırınca, “Yahudihane”lerde yaşayan birçok Yahudi ailesi, Haliç’in İstanbul yakasını Beyoğlu yakasına tercih ederek Balat’a yerleşmiştir.

18.yüzyıldan itibaren İstanbul’daki Yahudi yaşamının merkezi durumundaki Balat semti, 1930’lara kadar süregelecek bir refah ve zenginlik dönemine giriyordu. Tüm cadde ve sokaklar genişletilerek yeniden ışıklandırılmış, kanalizasyonlar yenilenmişti. Zenginleşip refaha kavuşan Yahudiler, kendilerine yeni tuğla binalar inşa ediyorlardı. Fakir veya zengin, yeni Yahudi evleri hep aynı tarzda ve mimaride inşa ediliyordu. Aralarındaki fark malzeme veya dekorasyonda oluyor, daha pahalı binalar inşaatlarına tuğlanın yanı sıra mermer ve ahşap aksesuarları katıyordu. Bunlar dar cepheli, ikinci ve üçüncü katlarında cumba gibi çıkmaları olan binalardır. Zemin katındaki geniş holleri, oturma odaları ve yemek odaları genelde Osmanlı tarzında döşeniyordu: Alçak sedirler, büfeler, halılar ve aile fertlerini yemeklerde etrafına toplayan büyük bir masa...

Mutfak, genelde zemin katın arkasında, bazen de bodrum katında yer alırdı. Mutfakda bir su deposu, kömürle yanan bir ocak-fırın ve içinde su ısıtılan kocaman bir kazan bulunurdu. Bodrumda odun ve kömür saklama depoları ve personelin oturduğu odalar yer alırdı. Üst katta ise Avrupai tarzda döşenmiş, yalnızca önemli olaylarda kullanılan büyük salon ve onun bitişiğinde yine Avrupai tarzda döşenmiş ebeveyn yatak odası, arka bölümde ise çocuk odalarıyla sokağa bakan bir balkon yer alırdı...
En zengin evlerde, depo, kiler veya personel odaları olarak kullanılan ilave bir çatı katı vardı. Orta tabaka Yahudileri’nin evleri de aynı mimari yapıya sahipti, ancak her kat ayrı bir daire idi ve alt katlar ek gelir sağlamak amacıyla kiraya verilirdi.

Bir zamanlar Musevi ailelerinin semti olan Balat'ta, şimdilerde bu ailelerin sayıları onu geçmiyor. Yakın zamana kadar Balat'ta Yahudilerden başka kalabalıkça bir Ermeni topluluğunun yaşadığı ve bu semtten birçok önemli Ermeni tarihçi ve araştırmacısının yetiştiği anlaşılıyor. Sonra devir değişti, devirle beraber Balat'ın sakinleri gitti, Haliç 'Altın Boynuz'luktan bir mezbeleye döndü ve sahil semtleri ikinci, üçüncü sınıf mahalleler haline geldi. Asırlar boyunca tarihi olayların içinde ve derininde yaşamış olan ve birer sanat eserini andıran zarif evlerin bir kısmı yandı, yanmayanları ya depo oldu, ya ahıra, ağıla döndü veya zevk-i mağara devrinde kalanların eliyle yıkıldı.
Bir zamanların gün görmüş Balat'ı bugünkü boynu bükük hallerine işte böyle maceralarla dolu yüzyılları devirerek geldi...

Günümüzde Balat...

Günümüz Balat’ına baktığımızda, çok değil, 40 yıl öncesinin bu “pitoresk” semtiyle ilgisi olmadığını görürüz. Ufalmış gibi durur Balat bugün; tüm tarihi özelliklerini yitirmiş bir “esnaf mahallesi” görünümündedir. Bir zamanlar Balat’ı Balat yapan sakinlerinin kuzeye, yani Galata ve Beyoğlu’na taşınmasıyla ve “taşra basması”yla sosyal coğrafyası tümüyle değişmiştir. Kesmetaş döşeli ve dik yokuşlu iç sokaklarında seyrek de olsa cumbalı, kafesli Osmanlı evlerine rastlanıyor; kimi “restore” edilmiş, kimi de tümden terk edilmiş. Eskisiyle uzak yakın ilgisi olmayan bir yaşam tarzı şekilleniyor Haliç’in bu semtinde; bir demlerde iç odalarından ud sesleri ve birkaç dilde İstanbul şarkıları yükselen evlerin aralarına ipler gerilmiş, her boy ve renkte çamaşırlar asılmış.
Buna rağmen eğer bu olumsuzlukları görmezlikten gelip başka bir gözle bakarsanız çevrenize, bambaşka bir tat alacağınızdan şüpheniz olmasın. Attığınız her adımda yukarıya bakmayı ihmal etmeyin, çünkü mutlaka hoşunuza gidecek bir şeyler göreceksiniz. Her köşeyi dönüşte başka sürprizler karşılar sizi. Hele eskiden beri “Balatlı” biri ile sohbet imkanı da bulursanız neler anlatır size, bu halden önceki Balat’a dair. Bir gün alın çantanızı sırtınıza ve Balat’ı anlayarak, yaşayarak gezin... Tarihin tadına varın.

Balat Yangınları...

Yüzyıllar boyunca neşeli anlarla geçirmemiştir Balat kıyıları. Yangın felaketinden sık sık payını alan bu semt, kimi kez baştan inşa edilmiştir sanki. Bizans devrinde birçok kez ateş felaketine uğrayan Balat semti 1303 yılında külliyen yanmıştır. Tarihçi Pakhymeres, yangının birçok yapıyı yok ettiğini yazar. Fetihten sonra da birçok kez yanmıştır Balat.
Bunlar; 1510, 1639, 1692, 1721, 1729, 1746, 1782, 1812, 1828, 1866, 1867, 1874, 1877, 1890, 1892, 1896, 1911, 1912, 1965, 1967, 1968 tarihlerinde olmuştur.
Balat’ı Kurtarma ProjesiDört yıl önce (1998) Balat'ın daha temiz ve düzenli bir yerleşim yeri haline gelmesi için Fatih Belediyesi ile UNESCO'nun başlattığı ortak çalışma şimdi yeniden işler hale getiriliyor. Çünkü İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu projeyi sahiplenmiş ve işlerlik kazandırmış. Başbakanlık Toplu Konut İdaresinin 2.5 milyon dolar ayırdığı projeye, ulusal ve uluslararası bir çok sivil toplum örgütü de destek veriyor.

Balat: İstanbul’un Kenarında, Fakir Ama Renkli Bir Yer

Balat, İstanbul’un en eski semtlerden birisi. Haliç’in güney kıyılarında Fener ile Ayvansaray semtleri arasında kalır. Coğrafi konumu, tarihsel özellikleri, demografik yapısı itibariyle Tarihi Yarımada içinde önemli bir yeri olan Balat, Bizans’tan beri kozmopolit kültürüyle dikkat çeker. Hemen batısında Bizans’ın son döneminde kullanılan Vlaherna Sarayı’nın olmasına, ve adını da bu saraydan almasına rağmen hiç de zengin bir semt olamamıştı. Latince palatia (saray) sözcüğü zamanla Balat’a dönüşmüştü.
Balat, İstanbul’da Yahudilerin en yoğun olarak yaşadığı mahalleydi. Tarih boyunca ağırlıklı olarak Musevilerin, özellikle de “Sefaradim” diye adlandırılan İspanyol Musevileri'nin yaşadığı bir merkez olarak bilinmektedir.

Musevilerin dışında Rumlar, Ermeniler ve Türkler de Balat'ta yaşamışlardır. Semtte yaşayan bu dört ayrı grubun dinsel ve kültürel izleri Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin küçük birer örneği olarak karşımıza çıkar. Balat'ta özellikle Ortodoks Rumlar'ın kiliselerine, ayazmalarına ve okullarına rastlamak mümkündür. Doğudaki Fener’e gidildikçe Rum mahalleleri, güneyde Kesmekaya’ya yaklaştıkça Türk mahalleleri çoğalırdı. Batıdaki yamaçlar ise biraz daha karışıktı. Yamacın hemen dibinde, mucizevi ayazmasıyla, hâlâ her Eylül ayının ikinci pazarında her dinden, her milletten şifa arayanlara umut veren Surp Hreşdagabed Kilisesinin civarında minik bir Ermeni mahallesi vardı. Bu Ermeni Kilisesinin alt kısmında Bizanstan kalma Aya Andonios Ayazması da işlevini sürdürüyordu.
Yamaçtaki set üstlerindeyse Türk ailelerine ait güzel ve büyük konaklar vardı. Yamacın yukarısındaki platoda Türk-Rum-Yahudi-Çingene mahalleleri yanyanaydı. Bütün bunların daha batısında ise Çingenelerin yaşadığı Lonca mahallesi vardı. Bu rengarenk mozaik 1950’lere kadar canlılığını korumuştur. Bu tarihten itibaren, önce Yahudiler, yeni kurulan ve umutlar vadeden İsrail’e kitlesel olarak göçmüş, 1955’teki 6-7 Eylül olaylarından sonraysa Rumlar ve Ermeniler ya başka mahallelere ya da yurtdışına gitmişlerdi. Yahudilerin göçü, bugünkü Balat nüfusunun şekillenmesinde belirleyici olmuştu.

Bu tarihi semt bugün ise Türklerin yoğunlukta olduğu fakir bir yerleşim bölgesi durumunda. Semtte bugün için azınlık nüfusa rastlamak pek mümkün değil. Eskiden Rum, Ermeni ve Musevilerin yaşadığı ve üç katlı cumbalı evlerde hala ayakta ancak pek çoğu bakımsız. Son dönemlerde ise yapılan restorasyon çalışmaları ile Balart gibi sanat merkezlerine dönüştürülüyor.
Haliç sahil bölgesinde İstanbul belediye başkanı Bedrettin Dalan'ın yıkımları sonrasında sadece bazı tarihi yapılar bırakıldı. Yolun sahil tarafında Ayvansaray'dan itibaren Sırayla Yahudi Hastanesi, şimdi kullanılmayan Eski Galata Köprüsü, Turu Sina Manastırı, Bulgar Kilisesi ve bir kaç tane Bizans'tan ya da Osmanlı'dan kalma ev kalıntısı bulunuyor. Bu evler eskiden yalı olarak kullanılırdı. Bulgar Kilisesinin bulunduğu bölge Fener semtinin başlangıcı sayılabilir. Biraz ileride Balat Kapısı’nı değilse de, kapının bulunduğu yeri görüyoruz. Çünkü surlarla birlikte kapılar da yıkıldığı halde, bütün sokaklar bir noktaya doğru akarak orada bir vakitler bir kapı bulunduğunu anlatıyorlar.

Musevilerin Balat’ı...

Balat, 17. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar Yahudilerin çoğunluğunu oluşturduğu bir semt olmuştur. Balat’ın kalabalık, günlük hayatı canlı, hareketli ve şenlikli bir Haliç semti olduğunu yazan Reşat Ekrem Koçu “İstanbul’da Balat denilince Musevi, Musevi denilince Balat hatıra gelir,” şeklinde not düşer. Yahudiler’in Balat’la Hasköy’e yerleştirilmesi 1660 yılındaki Ayazmakapı yangınından sonradır. Ama bilinen odur ki 15. yüzyıldan beri Balat semtinde Yahudiler vardı. Semtin ilk sakinleri engizisyondan kaçarak Osmanlı'ya sığınan İspanyol Musevileri (Sefarad Yahudileri) olmuş. Bundan sonra da Musevi göçü 1500'lü yıllara kadar devam etmiş. 1660 yangınına kadar İstanbul Yahudileri’nin çoğunluğu Bahçekapı, Eminönü, Tahtakale, Balıkpazarı, Unkapanı, Yemiş İskelesi ve Edirnekapı çevresinde yaşarlardı. Yangından sonra 4. Mehmet’in validesi Hatice Turhan Sultan, Eminönü’nde Yeni Camii’yi yaptırınca, “Yahudihane”lerde yaşayan birçok Yahudi ailesi, Haliç’in İstanbul yakasını Beyoğlu yakasına tercih ederek Balat’a yerleşmiştir.

18.yüzyıldan itibaren İstanbul’daki Yahudi yaşamının merkezi durumundaki Balat semti, 1930’lara kadar süregelecek bir refah ve zenginlik dönemine giriyordu. Tüm cadde ve sokaklar genişletilerek yeniden ışıklandırılmış, kanalizasyonlar yenilenmişti. Zenginleşip refaha kavuşan Yahudiler, kendilerine yeni tuğla binalar inşa ediyorlardı. Fakir veya zengin, yeni Yahudi evleri hep aynı tarzda ve mimaride inşa ediliyordu. Aralarındaki fark malzeme veya dekorasyonda oluyor, daha pahalı binalar inşaatlarına tuğlanın yanı sıra mermer ve ahşap aksesuarları katıyordu. Bunlar dar cepheli, ikinci ve üçüncü katlarında cumba gibi çıkmaları olan binalardır. Zemin katındaki geniş holleri, oturma odaları ve yemek odaları genelde Osmanlı tarzında döşeniyordu: Alçak sedirler, büfeler, halılar ve aile fertlerini yemeklerde etrafına toplayan büyük bir masa...

Mutfak, genelde zemin katın arkasında, bazen de bodrum katında yer alırdı. Mutfakda bir su deposu, kömürle yanan bir ocak-fırın ve içinde su ısıtılan kocaman bir kazan bulunurdu. Bodrumda odun ve kömür saklama depoları ve personelin oturduğu odalar yer alırdı. Üst katta ise Avrupai tarzda döşenmiş, yalnızca önemli olaylarda kullanılan büyük salon ve onun bitişiğinde yine Avrupai tarzda döşenmiş ebeveyn yatak odası, arka bölümde ise çocuk odalarıyla sokağa bakan bir balkon yer alırdı...
En zengin evlerde, depo, kiler veya personel odaları olarak kullanılan ilave bir çatı katı vardı. Orta tabaka Yahudileri’nin evleri de aynı mimari yapıya sahipti, ancak her kat ayrı bir daire idi ve alt katlar ek gelir sağlamak amacıyla kiraya verilirdi.

Bir zamanlar Musevi ailelerinin semti olan Balat'ta, şimdilerde bu ailelerin sayıları onu geçmiyor. Yakın zamana kadar Balat'ta Yahudilerden başka kalabalıkça bir Ermeni topluluğunun yaşadığı ve bu semtten birçok önemli Ermeni tarihçi ve araştırmacısının yetiştiği anlaşılıyor. Sonra devir değişti, devirle beraber Balat'ın sakinleri gitti, Haliç 'Altın Boynuz'luktan bir mezbeleye döndü ve sahil semtleri ikinci, üçüncü sınıf mahalleler haline geldi. Asırlar boyunca tarihi olayların içinde ve derininde yaşamış olan ve birer sanat eserini andıran zarif evlerin bir kısmı yandı, yanmayanları ya depo oldu, ya ahıra, ağıla döndü veya zevk-i mağara devrinde kalanların eliyle yıkıldı.
Bir zamanların gün görmüş Balat'ı bugünkü boynu bükük hallerine işte böyle maceralarla dolu yüzyılları devirerek geldi...

Günümüzde Balat...

Günümüz Balat’ına baktığımızda, çok değil, 40 yıl öncesinin bu “pitoresk” semtiyle ilgisi olmadığını görürüz. Ufalmış gibi durur Balat bugün; tüm tarihi özelliklerini yitirmiş bir “esnaf mahallesi” görünümündedir. Bir zamanlar Balat’ı Balat yapan sakinlerinin kuzeye, yani Galata ve Beyoğlu’na taşınmasıyla ve “taşra basması”yla sosyal coğrafyası tümüyle değişmiştir. Kesmetaş döşeli ve dik yokuşlu iç sokaklarında seyrek de olsa cumbalı, kafesli Osmanlı evlerine rastlanıyor; kimi “restore” edilmiş, kimi de tümden terk edilmiş. Eskisiyle uzak yakın ilgisi olmayan bir yaşam tarzı şekilleniyor Haliç’in bu semtinde; bir demlerde iç odalarından ud sesleri ve birkaç dilde İstanbul şarkıları yükselen evlerin aralarına ipler gerilmiş, her boy ve renkte çamaşırlar asılmış.
Buna rağmen eğer bu olumsuzlukları görmezlikten gelip başka bir gözle bakarsanız çevrenize, bambaşka bir tat alacağınızdan şüpheniz olmasın. Attığınız her adımda yukarıya bakmayı ihmal etmeyin, çünkü mutlaka hoşunuza gidecek bir şeyler göreceksiniz. Her köşeyi dönüşte başka sürprizler karşılar sizi. Hele eskiden beri “Balatlı” biri ile sohbet imkanı da bulursanız neler anlatır size, bu halden önceki Balat’a dair. Bir gün alın çantanızı sırtınıza ve Balat’ı anlayarak, yaşayarak gezin... Tarihin tadına varın.

Balat Yangınları...

Yüzyıllar boyunca neşeli anlarla geçirmemiştir Balat kıyıları. Yangın felaketinden sık sık payını alan bu semt, kimi kez baştan inşa edilmiştir sanki. Bizans devrinde birçok kez ateş felaketine uğrayan Balat semti 1303 yılında külliyen yanmıştır. Tarihçi Pakhymeres, yangının birçok yapıyı yok ettiğini yazar. Fetihten sonra da birçok kez yanmıştır Balat.
Bunlar; 1510, 1639, 1692, 1721, 1729, 1746, 1782, 1812, 1828, 1866, 1867, 1874, 1877, 1890, 1892, 1896, 1911, 1912, 1965, 1967, 1968 tarihlerinde olmuştur.
Balat’ı Kurtarma ProjesiDört yıl önce (1998) Balat'ın daha temiz ve düzenli bir yerleşim yeri haline gelmesi için Fatih Belediyesi ile UNESCO'nun başlattığı ortak çalışma şimdi yeniden işler hale getiriliyor. Çünkü İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu projeyi sahiplenmiş ve işlerlik kazandırmış. Başbakanlık Toplu Konut İdaresinin 2.5 milyon dolar ayırdığı projeye, ulusal ve uluslararası bir çok sivil toplum örgütü de destek veriyor.

10 Eylül 2006 Pazar

Door to The River



Son günlerde kadim dost "Manic Street Preachers"in döne döne dinlediğim, her melodisi beni benden alıp yerlere vuran parçası "Door to the River" la kavga ediyorum ölesiye, yerden yere çarpıyor beni her dinleyişimde. Yenilen pehlivan güreşe doymaz hesabı yeniden kalkıyorum, "yeniden çal" düğmesine gidiyor elim. "Everything Will Flow" ile bir olup bütün gücümü akıtıyorlar damarlarımdan. Yeniden toparlanıncaya kadar korkunç başağrıları çekiyor, ağır grip geçiriyormuşcasına yerimden kalkamıyorum.Evet bu aralar kalp seviyemden boğazıma kadar bir garip sıkışma mevcut. Elimi "Girl, You will be a woman soon" a uzatıyorum, "yok" diyor, "ben değilim seni yerinden kaldıracak olan." "Ne peki?" diyorum, "Daha hazır değilsin yeni bir yüzleşmeye sen" diyor "Tears in my beer" neşeli neşeli. "Olduğun yerde kal ve sıkıntılarının tadını çıkar, daha öğrenecek çok şeyin var." diyor "Everybody's gotta learn sometime." "Ruhum yerli yerinde ama duygularımı yitiriyorum." diyorum, "Replik çalıyorsun Ezgi, yapma!" diye bağırıyor "Disorder" "Gideyim madem, çok oturdum" diyorum, "Kim sana izin verdi gitmen için?" diye bağırıyor arkamdan "Who Let You Go"
Başa alıyorum yeniden.

Ayrıca cenazemde "Epitaph" çalsın istiyorum, tabut mezara inerken şarkı bitsin, hani böyle de müzikal olsun gidişim.

Peki siz 90'lı yılların o meşhur Parliament Sinema Kuşağı'nı hatırlıyor musunuz bakalım? Peki ya şarkısını?
"All My Life" desem?


Ezgi, sen "yaşamsın" kızım.:)

3 Eylül 2006 Pazar



Saat 04:36
Mezbaha şu ana kadar cinayetlerine devam etti . Yaklaşık bir buçuk dakika sonra şu an gözümü yakan beyaz ışığın çok uzağında olacağım. Sağır eden makine gürültülerini duyamıyor, tenimde odanın soğuğunu hissedemiyor olacağım ve ayaklarımın altında kayan bant artık başımı döndüremeyecek.
Çünkü bir buçuk dakika sonra başımla gövdem arasından soğuk bir çelik geçmiş, vücudumu iki birleştirilemez parçaya ayırmış olacak.
Üzeri pas ve kan izleriyle bulaşık beyaz duvarlardan yansıyan yoğun ışık beynimin içine işliyor. Doğduğum gün gördüğüm sarı ve sıcak ışıktan çok uzak, kablolardan taşınıp ölümümü izlemeye gelmiş meymenetsiz, apaçık alçak bir ışık bu.
Dişlilerin gıcırtısı devam ederken gözlerimi bandın dışına çeviriyorum. Kanımı donduran görüntüler, beynimin muhakeme yeteneğinin devre dışı kaldığı, hiç bir felsefenin ya da süslü paragrafın etikliğini kanıtlayamayacağı bir kıyımın zihnime kazınan son kareleri oluyor.
Işığı görebildiğim ve rüzgarın bedenimi yalayışını hissedebildiğim şu son bir buçuk dakika, evvelce aynı mekanda yemek yediğim ve gece yaslanarak uyuduğum dostumun yürüyen bir platform üzerinde, sağ arka bacağından sallanıp, başı ve gövdesi arasından alçakça açılmış bir boşluktan kanını yere boşaltmasını izleyerek geçiyor.
Korku ya da hüzün duymuyorum. Karmaşık düşünce sistemlerinin tümünün sahibi, biliş düzeyinin tepe noktasında ve hatta tanrı silüetiyle yaratıldığı düşünceleri ile kendini yücelten bir türün, aslında bünyesinde "sadizm" barındırabilen tek canlı olduğunu görüp sadece kendilerinden tiksiniyorum.
Düşüncelerle birlikte ayaklarımın altında devam eden yol son rampasına giriyor. İlk kez bacaklarımın titrediğini hissediyorum! Ölümden mi korkuyorum? Hayır, hayır! Sadece bu kadar amaçsızca ölmek onuruma dokunuyor.
Derken...
Sağ bacağım tüm ağırlığımı taşıyamayacak, diz bağlarım kopuyor. Gırtlağımın tam önünde keskin bir batma ve bir sıcaklık..
Ciğerlerim havayla dolamıyor...


Saat 04:37
Günlerdir parmaklığıma dayanıp beni burdan bırakmaları için haykırıyorum.
Son olarak, sağ duvara asılı su deposunu devirdiğim için dört gündür susuzum.
Dilimi ağzımın içinde oynatırken zorlanıyor, gözlerimi uzak noktadaki objelere odaklayamıyorum.
Elbette hiçbir yoksunluk hali, ailemi yeşil yaşam alanımda bırakmanın verdiği acıyı veremiyor. Memelerimi, yarı çıkmış dişleriyle çekiştiren bebeklerimin soğuk toprak üzerinde yemeksizlik ve annesizlikten can çekişerek yok olduğunu düşünmek, infazımın çabuk gelmesi için dua etmeme sebep oluyor.
Atıldığım tel kutunun kapısını açıp beni kirli ellerine alan bu insan, günlerdir kanayan ve çürümüş yumurta gibi kokan yaramın üzerini tek tırnağıyla kanırtarak küfrediyor. Kendisinin düşünce sisteminden ve tümden varlığından tiksindiğim için canımı acıtabildiğini ona belli edip sadist hazlarını tatmin etmek istemiyorum.
...
Ah! İşte beklediğim darbe! Beni yere atıp, kuyruk sokumuma dev bir tekme savurdu. Sanırım omuriliğim kopmuş olacak ki arka bacaklarımla direnemiyorum. Devasa büyüklükteki ayağını göğsüme bastırıp, başımı elleri arasına alıyor. Kırılan kaburgalarımın çatırtısıyla birlikte, yerini tam olarak belirleyemediğim ve üstümde tepinen insan(!) türünün dayanamayacağı cinsten bir sancı hissediyorum.
Sol eline bir bıçak alıyor. Gösterdiğim çırpınma reflekslerinden rahatsız "neden sorun çıkartmadan geberemiyorsunuz siz" diyen bir bakış atıyor ve bıçağını vajinamın tam önüne saplıyor.
On beş gündür göremediğim çocuklarımın yanına gitmenin keşke daha acısız bir yolu olsaydı diyorum.
Dilimi bilmeyen adam çığlığımla daha da tahrik oluyor ve bıçağı vücudumun üzerinde gezdirip açtığı aralıktan ellerini sokarak yıllardır bana ait olduğundan emin olduğum ve taşımaktan gurur duyduğum postumu gurursuzca üzerimden sıyırıyor.
Evet! Beni canlı canlı yüzüyor!
Tüm vücudumda ateş gibi bir yanma ve bilincimi yitirmeme sebep olan bir ağrı hissediyorum.
Ancak hala nefes alabiliyorum, evet nefes...
Üç oğlumun yanı başımda bir kökü kemirdiklerini görüyorum. Bir diğeri etrafımda koşarak yaban çileği yuvarlıyor.
Kendime bakıyorum; onları taşıdığım oda darmadağın... Olmaması gelektiği gibi...

Saat 04:38
Dışı yüzlerce wattlık ampullerle aydınlatılmış, şaşaalı binamın bodrum katındaki kafesten alınıyorum.
Öğlen vaktinde getirildiğim bu kurumun çok sıkı bir çalışma prensibi ve misyonu var. 7/24 türdeşlerimi öldürerek insanları mutlu ediyorlar. Ana binanın giriş kapısında da 7/24 mesai yaptıklarını gösteren bir ışıklı tabelaları ve her saat insanların şikayetlerini dinledikleri bir telefon hatları mevcut.
...
Ensemden büyük bir güçle asılan adam tüm hırsıyla beni çelik masanın üzerine savuruyor. İnsanların arasında uzun yıllar yaşadığımdan dillerini az çok anlayabiliyorum. Birisi beni öldürmek için doktora ihtiyaç olduğunu savunuyor, diğeri bu basit iş için kurumun kalifiye elemanlarını rahatsız etmenin gereksiz olduğu kanısında. Ama hemfikir oldukları tek bir şey var ki, o da beni bir kaç dakika içinde öldürmeleri gerektiği.
Telefonu eline alıp bir şeylere kafa sallayan ikinci adam, eliyle arkadaşına onaylama işaretini yapıyor. Ensemdeki adam tek eliyle, kafamı çelik masaya bastırırken, diğer eliyle kolumu sıkıyor. Öteki adamın elinde orta boy bir enjektör koluma doğru yaklaşıyor.
Olanca gücümle çabalayıp kafamı kurtarıyor ve ölmek istemediğimi bu anlama özürlü canlılara anlatmak için dişlerimi enjektörü tutan ele geçiriyorum.
Onu çok sinirlendirmiş olmalıyım ki bana o ana dek öğrendiği tüm küfürleri sayarken tam alt çenemin ortasına sert bir yumruk yerleştiriyor. Takiben, ardındaki dolabı açıp tek elim büyüklüğünde bir enjektör daha çıkarıyor. Enjektörü havaya kaldırıp boşluğa doğru pistonu çekerken, zevkin en büyük dilimini ağzında çiğnercesine sırıtıyor.
Adam, içine boşluğu çektiği iğneyi kaburgalarımın arasına tek hamlede sokuyor ve pistonu sonuna kadar ittiriyor. Her şey o kadar ani oluyor ki, vücuduma giren iğnenin acısını farketmeden göğsümde eşsiz bir sıkışma hissediyorum.
Görüşüm bozuluyor ve nefes alamıyorum. İstemediğim bir şeyi vücudumdan atmaya çalışırcasına kasılıyor ve havayı bir kez daha içime çekebilmek için tüm kaslarımı zorluyorum...

Saat 04:39
Sabahın ilk ışıklarıyla evine dönen kadın, alkole teslim ettiği elleriyle kilidi açıyor.
Ufak bir gıcırtıyı takiben kapanan kapının ardına uzun tüylü, havalı, kendisini onun içinde iken çok önemli hissettiği kürkünü asıp koridordan yalpalayarak devam ediyor.
Komodinin üzerinde, arabasının tekerleklerine işediği için ölümünü istediği köpeği almalarını talep ettiği telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı tek avucuna alıp sıkıyor ve bir şeyleri başarmış olmanın verdiği gururla gülümseyerek banyoya ilerliyor.
Alkolün yanında yediği koyun parçaları midesini rahatsız etmiş olacak ki kafasını klozete gömüp kusmaya koyuluyor...

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Best Web Hosting Coupons